Punk Feminist Bir Yol Hikâyesi / Gelin!

Geçtiğimiz günlerde aldığı 3 Akademi ödülüyle Oscar tarihine adını yazdıran Guillermo del Toro imzalı ‘Frankenstein’a gelin geliyor.

Mary Shelley’nin 1818 yılında eşi ünlü şair Percy Shelley ve ortak dostları Lord Byron ile giriştiği bir iddia üzerine yazdığı rivayet edilen bu ‘Modern Prometheus’ öyküsü, sessiz sinema döneminden başlayarak yedinci sanatın vazgeçilmez esin kaynaklarından biri olmuş, Thomas Edison’ın 1910 yapımı kısa metrajından başlayarak yıllar içinde korku türünde bir dolu uyarlamada ihtiraslı hekimin can verdiği ‘yaratık’ düşünmeden hareket eden, insan yapımı bir canavar olarak belleklere kazınmıştır.

Bizde ‘Karanlık Kız’ adıyla gösterilen 2021 yapımı ‘The Lost Daughter’ ile ilk yönetmenlik denemesinden yüzünün akıyla çıkmış olan tanınmış aktris Maggie Gyllenhaal, ikinci filminde daha radikal bir projeye yönelmek istemiş. Bir partide ‘Frankenstein’ın Gelini’ dövmesi dikkatini çektiğinde James Whale’in 1935 yapımı aynı adlı devam filmini keşfetmiş. 1998 yapımı ‘Tanrılar ve Canavarlar / Gods and Monsters’ filminde Ian McKellan’ın hayat verdiği Whale’in Shelley’nin özgün canavarına eş olarak seçtiği dişi karakterin kısacık öyküsü Gyllenhaal’un yaratıcılığını tetiklemiş.

Halen sinemalarda gösterimi süren ‘Gelin! / The Bride!’ işte bu ilhamın ürünü olarak ortaya çıkmış. Gyllenhaal hikâyesini yeratındaki karanlık ikametgahından seslenen Mary Shelley’nin (Jessie Buckley) siyah – beyaz görüntüleriyle başlatıyor. Lanet bir beyin tümörü O’nu genç yaşında hayattan koparmış ve asıl söylemek istediğini söyleyemeden dünyamıza veda etmiştir. Maggie ünlü yazarın zihninin izini sürerken, 1930’lu yılların ortalarında bir gangsterler şehri haline gelmiş Chicago ikliminde eskort kız olarak çalışan ve yaşamları gaddar mafya patronlarının iki dudağı arasında olan talihsiz kadınlardan birinin, göçmen Ida Bolinski’nin (bir kez daha Jessie Buckley) zihnindeki çatlaktan içeri süzülüveriyor.

Yeni hikâye, Shelley’nin ‘Frankenstein’ sizi korkutmuşsa ‘Gelin’in hikâyesi imdat çığlıklarınızı arşa yükseltecek haykırışıyla yola koyuluyor. Ingolstadt, Bavyera’daki doğuşunun üzerinden iki asırdan uzun bir süre geçmiş olan Dr. Frankenstein’ın yaratığı, namı diğer Frank (Christian Bale) usandığı yalnızlığından kurtulup bir ilişki yaşama arzusuyla Dr. Cornelia Euphronious’un (Annette Bening) kapısını çalıyor. Canlandırma konusundaki çalışmalarıyla bilinen kadın doktor elektrik akımı marifetiyle Ida’yı yeniden hayata döndürdüğünde ise soluk soluğa bir macera başlıyor. 1935 yapımı özgün filmin son birkaç dakikasında diyalogsuz yorumuyla yaratığın dişi partnerini canlandıran Elsa Lanchester’in hafızalara kazınmış kült imajı, taze Oscar’lı Buckley’nin kanlı canlı baskın kimliği ile yeni bir boyut kazanırken, Shelley’nin tekinsiz cümleleriyle yola çıkan yapım, sinema tarihinden sayısız esinlenmeler eşliğinde türler arasında sörf yapan Gyllenhaal usulü çılgın bir yol serüvenine evriliyor.

Sinemanın ses ile buluştuğu ilk dönemin popüler müzikallerine tutkundur Frank. Partneri ile birlikte hayranı olduğu Ronnie Reed’in (Jake Gyllenhaal) filmlerinin gösterildiği sinema salonlarının müdavimidir. Onları ucube olarak aşağılayanların saldırısı sonucunda naifliğini yitiren Frank, Ida’ya ilişmek isteyenleri dev cüssesiyle yerle bir eden, hüzünlü duygusallığı geride kalmış bir saldırgana dönüşmüştür artık. O’nun bu dönüşümünde, sağ dudağının kenarındaki dövmeyi andıran kan lekesiyle adeta bir dişi ‘Joker’i andıran Ida’nın ya da yeni adıyla (Ginger Rogers’dan esinle) Penelope Rogers’ın isyankâr başkaldırışı da etkilidir kuşkusuz.

‘İki Delilik’ halleriyle partilerin davetsiz misafirleri olan anti – kahramanlarımız giderek 30’lu yılların ünlü kanunsuz çifti ‘Bonnie and Clyde’ misali ün kazanır, ‘Joker’ ile atışacak bir hayran kitlesi edinirler. Protestocular arasında kadınların başı çekmektedir. İkilinin izini süren ve erkek partneri Jake Wiles’dan (Peter Sarsgaard) çok daha zeki ve marifetli kadın dedektif (dönemin ünlü yıldızı Myrna Loy’dan esinle) Myrna Malloy (Pénélope Cruz) karateriyle çağımız ‘MeToo hareketi’ne yaklaşık yüzyıl öncesinden bir selam gönderilmesi ihmal edilmez. Frank ile Ida’nın romantik olduğu kadar anarşik ve punk ilişkisini, Alex Cox’un 1986 yapımı ünlü biyografik filmindeki Sex Pistols grubunun bas gitaristi ‘Sid Vicious’ ile partneri ‘Nancy Spungen’in gotik versiyonu olarak düşünmekten de kendimizi alamayız.

Maggie Gyllenhaal’un erkek kardeşi Jake’i şarkı söyletip dansettirdiği, eşi Peter’a hımbıl bir eril karakteri oynattığı filmi işte böylesine çılgın, barok bir punk fantezi olarak dikkat çekiyor. ‘Joker’ serisinde de çalışmış olan Lawrence Sher’in etkileyici IMAX sinematografisi, İzlandalı müthiş besteci Hildur Guðnadóttir‘in karanlık ve görkemli müzik çalışması, yedinci sanatın en şaşaalı yıllarından esinler taşıyan sekanslarıyla sinemaseverlerin epey keyif alacağı bölümler barındırıyor.

(21 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir yanıt yazın