Bağımsızlar kraliçesi Kelly Reichardt’ın bu yıl Cannes ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan son çalışması ‘The Mastermind’, kendisini kusursuz bir planın beyni olarak gören ana karakterinin hüsranla sonuçlanan girişiminin kara komik hikâyesi. Uzak Massachusetts kasabasında işsiz güçsüz dolaşan –arkadaşlarının JB diye çağırdığı- James Blaine Mooney (Josh O’Connor) mükemmel planını daha önce küçük bir hırsızlık denemesi yaptığı ve sürekli kolaçan ettiği Framingham Sanat Müzesi’nde gerçekleştirmeyi kafaya koymuştur. Mütevazı müzede sergilenen soyut ressam Arthur Dove’un dört adet tablosunu çalmak için çevresinden iki suç ortağı ayarlar önce. Ancak son anda daha önce anlaştığı kişi yerine almak zorunda kaldığı, geçmiş bir banka soygunundan sabıkalı elemanın beklenmedik hamleleri ve nihayetinde polise ötmesiyle işler karışır. Çekirdek ailesini geçindirmek için kendi anne ile babasının (Hope Davis ile Bill Camp) eline bakan Güzel Sanatlardan terk JB, soygun sonrası ilk soruşturmadan bölgede nüfuza sahip hukukçu babası sayesinde sıyrılır ama acilen olay mahallinden uzaklaşması gerekmektedir.
JB 1970 yılında, Vietnam karşıtı eylemlerin tüm ülkede yaygınlaştığı, üniversiteli gençlerin protesto yürüyüşlerinin Nixon’ın sahtekar demeçlerini topa tuttuğu bir karmaşa ikliminde kendi bireysel kurtuluşunun peşindedir. Beş parasız yolu Cincinnati’ye düştüğünde el çantasında yüklü nakit olduğunu keşfettiği yaşlı kadını ara sokaklardan birinde soymaktan çekinmez. Bir Raskolnikov denli gözü dönmüş değildir gerçi. Yaşlı kadın bu saldırıdan fiziksel bir zarar görmeden kurtulur ancak JB havasını soluduğu, neyin ‘suç’ neyin ‘ceza’ olduğunun muğlaklaştığı kaotik ortamın getirdiklerinden nasibini alacaktır.
Klasik bir soygun filmi beklentisiyle açılan yapım, yönetmenin ustalıklı gözlemi ve gayet eğlenceli tahmin edilmezliği ile türün ritmi ve kurallarını alabildiğine eğip büküyor. Reichardt’ın antikahramanı Amerika’nın Vietnam Savaşı protestolarıyla çalkalandığı, Watergate skandalının eli kulağında olduğu bir dönemde tek başına ayakta kalmaya çabalarken, bireyselliğin pençesinde oradan oraya savruluyor. Auteur sinemacının ilhamını Fransız Yeni Dalga’sından ilham almış 70’ler Amerikan sinemasına saygı duruşu çok açık. Ön jenerikten başlayarak, klasik Hollywood sinemasına bağımsız özgürlükçü
bir alternatif olmuş Amerikan sinemasının bu en göz alıcı dönemine atıfta bulunurken, 70’li yıllar sinemasına özgü renk paletini kullanıyor. Minimalist hikâyesine Rob Mazurek imzalı caz partileri eşlik ediyor. Çağımızın en iyi aktörlerinden biri olduğunu düşündüğüm Josh O’Connor yine çok iyi. JB’nin çaldığı tabloları, karısı Terri’nin (Alana Haim) diktiği kumaş torbalar içinde bir gece vakti domuz ahırında sakladığı uzun sekans antolojilere geçecek cinsten. Halen MUBI’de gösterilen bu küçük sinema mücevherini kaçırmayın derim.
(24 Aralık 2025)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com


