Stephen King’in ilk kez 1982 yılında Richard Bachman takma adıyla yayımlanmış olan romanı ‘Ölüme Koşan Adam / The Running Man’ Amerika’nın 2025 yılındaki geleceğine dair hayli karamsar öngörüler içerir. Eser ilk kez 1987 yılında sinemaya uyarlanmış, Paul Michael Glaser’in yönettiği, Arnold Schwarzeneger’in başrolünü oynadığı film ülkemizde ertesi yıl ‘Ölüme Karşı Koşan’ adıyla gösterilmiş ve genel olarak vasat bulunmuştur. Hoş bir tesadüf olarak tam da özgün hikâyenin geçtiği 2025 yılında gösterime giren yapım, bu kez çağımızın başarılı sinemacısı Edward Wright’ın ellerine teslim edilmiş.
Halkın ‘yukardakiler’ ve ‘aşağıdakiler’ olarak kesin bir çizgiyle ikiye ayrıldığı yakın geleceğin Amerikan toplumunda, aşağı yakadan Ben Richards (Glen Powell) işçi arkadaşlarını korumak için itirazda bulunduğundan ekmek kapısından olduğu gibi, ‘Network’ (Şebeke) adındaki devasa sistemin kara listesine alınmıştır. Genç emekçi, kucağında küçük kızıyla geldiği iş yerinde yalvarmasına rağmen kapı dışarı edilir. Yaşamlarını sürdürebilmek ve hasta çocuklarına ilâç alabilmek için karısı Sheila (Jayme Lawson) ucuz kulüplerde çift vardiya garsonluk yaparken, genç adamın acil bir gelir kaynağı bulması lâzımdır.
Tüm kapılar yüzüne kapandığında, Ben çareyi ülkenin tekel yayın kanalındaki yarışmaya katılmakta bulur. Filme özgün adını veren ve canlı yayınlanan ölümcül şovda, seçmeleri başarıyla geçen yarışmacılar milisler ve ‘avcı’ adı verilen yüzleri maskeli silahlı kişilerden kaçmak için mücadele ederler. Bu vahşi seyirlik, Roma’nın Kolezyum günlerindeki barbarlığını andırmakta olup, yoksul halka çaresizliğini unutması için servis edilen uyuşturucudan başka bir şey değildir.
Ne kadar vahşet varsa reytinglerin o denli yükseldiği görsel medya ortamında, bu insafsız kovalamacanın göz kamaştırıcı ödülleri de vardır. Yarışmacıların kazancı avcılardan saklanabildikleri her gün katlanarak artar. İzleyiciler ise onları ihbar ettiğinde para ödülü kazanmaktadır. Özgürlüğün olmadığı, adaletin işlemediği, teknolojinin insan haklarını suistimal ettiği bu kaotik düzende, yoksulu yoksula kırdıran düzen sürüp giderken, avcıların ve halktan milislerin elinden kaçmayı başaracak olan Ben, toplu bir karşı örgütlenmenin yolunu açmayı başarabilecek midir?
İlk kez 14 yaşındayken okuyup etkinlendiği ve aslına sadık olmayan Glaser yorumundan hiç de memnun kalmadığını ifade eden Wright, eline geçen fırsatı iyi kullanmış. ‘Dün Gece Soho’da / Last Night in Soho’nun (2021) başarılı yönetmeni, Hollywood ana akım sinemasında sıkça rastlamadığımız ‘sınıf çatışması’nın altını özenle kaleme alarak, olan bitenin salt bir ‘iyi-kötü’ mücadelesi olmayıp, başkanın da müdahil olduğu bir sistem sorunu olduğunun altını çiziyor. 80’li yıllardaki Reagan döneminin hoşnutsuzluklarını içeren özgün metni distopik bir yakın geleceğe taşıyarak, halen otoriter bir düzenin baskıcı ortamını solumakta olan ve bundan hiç de memnun olmayan aydın Amerikalıların hislerine tercüman oluyor.
Benzer kaygılar taşıyan, halen gösterimde olan yılın önemli yapımlarından Paul Thomas Anderson’ın ‘Savaş Üstüne Savaş / One Battle After Another’ı denli çok boyutlu bir film değil bu kuşkusuz. Ancak 70’li 80’li yılların politik gerilimleri ile çağımızın soluk soluğa aksiyon sineması arasında keyifli bir denge kurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
(19 Kasım 2025)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com



