Kategori arşivi: Yazılar

Demokrasinin Çalınan Zaferi / Babamın Gölgesi*

Uzun yıllar İngiltere’nin sömürgesi olduktan sonra 1960 yılında sözde bağımsızlığını ilan eden Nijerya’nın sömürge yılları sonrası dönemi, darbelerle gelen demokrasi ihlalleriyle doludur. 24 Haziran 1993 tarihi ise ülkede demokrasinin ağır bir yara aldığı gün olarak bilinir. Sosyal Demokrat Parti’nin adayı, Batı Afrika’nın önde gelen etnik gruplarından Yorubalı iş adamı M. K. O. Abiola’nın 12 Haziran seçimlerinde kazandığı zafer, işte o gün seçime hile karıştırıldığı bahanesiyle askeri yönetimce iptal edilmiş, çıkan ayaklanma kanlı bir biçimde bastırılmıştır.

Dünya prömiyerini Cannes’da yapan, geçtiğimiz Filmekimi’nde ilk kez ülkemizde gösterilen son dönemin en ilgiye değer yapımlarından ‘Babamın Gölgesi / My Faher’s Shadow’ bu meşum gün boyunca, başkent Lagos’ta küçük bir firmada ekmek parası peşinde koştuğu için ailesinden aylarca uzak kalmış baba Folarin (Ṣọpẹ́ Dìrísù) ile oğulları 8 yaşındaki Akinola (Godwin Egbo) ve 11 yaşındaki Olaremi’nin (Chibuike Marvellous Egbo) kırsaldaki köy evinden büyük kente yolculuğunu anlatıyor.

Kırsalın sükûnetinden sonra büyük kentin keşmekeşiyle tanışan çocuklar Lagos’un yoksul ama rengarenk dünyasına hayretle tanıklık ederken, ilk kez tattıkları sokak dondurmasının tadından, lunaparkın ışıltılı eğlencesinden, ayrı büyümek zorunda kaldıkları babalarıyla yaptıkları deniz sefasından mutludurlar. Baba Folarin ise çalıştığı atölyenin müdürünü yakalayıp 6 aydır alamadığı maaşını tahsil etme derdindedir.

Hayatınızdan hep bir şeyleri feda etmek zorunda kaldığınız zor bir ülkedir Nijerya. Genç adam çocukları büyürken yanlarında olamamıştır. Şimdi de fedakârlığının bedelini ne pahasına olursa olsun alma niyetindedir. Demokrasinin bir kez daha askıya alındığı böyle talihsiz bir günde herkes tehlike altındadır. Abiola’yı devlet başkanı seçmiş halk, ‘tek adamın aynı maçta hem hakem hem antrenör hem de oyuncu olduğu’ ve güvenlik nedeniyle seçimi iptâl ettiği ülkede isyanını sokaklara dökmüştür. Folarin ‘bizim geleceğimizi çaldılar, çocuklarımızınkini çalamayacaklar’ diye feryat etse de tarih zalimlerin zaferini yazmaya hazırlanmaktadır. Yine de güzel başlayan gün, iki küçük yeni yetmenin hüzünlü geçmişlerinde nefes aldıkları, mutlu oldukları büyülü bir yolculuk olarak yer almayı sürdürecek, babalarıyla rüyalarda buluşmayı sürdüreceklerdir.

Cannes ana seçkisinde yer alan ilk Nijerya filmi olarak tarihe geçen yapım, global diasporanın bir temsilcisi olduğunu ifade eden video sanatçısı, yazar ve yönetmen Akinola Davies Jr.’ın ilk uzun metrajı olması özelliğini taşıyor. Sinemacı bu filmiyle BAFTA ve Britanya Bağımsız Film Ödülleri’nde (BIFA) en iyi yönetmen ödüllerini kazanmış. Film Cannes’da ‘Altın Kamera’ Mansiyon Ödülü’ne layık görülmüş. ‘Gangs of London’ dizisiyle bilinen Londra doğumlu Nijeryalı aktör Ṣọpẹ́ Dìrísù’nun performansı da Gotham Gecesi’nden En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ile dönmüş.

Filmin yapımcıları olarak BBC Film ve Britanya Film Akademisi’ni (BFI) fark ettiğinizde ‘bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ diye itiraz edebilir, ya da Birleşik Krallığın yıllarca sömürdüğü Afrika ülkesinde yaptıkları için, yapımcı kuruluşlar eliyle günah çıkardığı hissiyatına kapılabilirsiniz. Ama tüm bunlar filmin değerinin önüne geçmiyor. Başkanlık seçimleri sonrasında yaşanan kaosun ortasında tek bir günü merkez alarak tarihsel ve kişisel olayların kesiştiği benzersiz bir yolculuk sunan film, 16 mm tercihinin getirdiği özgün görsellikle Lagos’un sıcak, canlı ve kaotik dokusunu beyazperdeye taşımakla kalmıyor, askeri veya sivil dikta rejimlerinin baskısı altında demokrasi, adalet ve insan hakları için mücadele veren tüm mazlum ülkelere uyarı niteliğinde önemli hatırlatmalarda bulunuyor.

*Halen MUBI’de gösterimde olan filmin sinemalardaki özel gösterimleri sabırsızlıkla bekleniyor.

(03 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tünelin Ucundaki Işık / Ağzımdan Kaçtı

‘Tourette Sendromu’ hakkında ne ölçüde bilgi sahibisiniz? Kendi adıma, Bafta ödüllerinde gecenin yıldızlarından ‘I Swear’ filmini izlemeden önce bu başa bela sinir rahatsızlığından pek haberdar değildim. Mütevazı filmleriyle bilinen İngiliz yönetmen Kirk Jones imzasını taşıyan ve hafta sonu ‘Ağzımdan Kaçtı’ adıyla gösterime girecek olan yapım, öncelikle yarattığı farkındalık açısından önem taşıyor.

Film gerçek bir kişinin, bu katlanılması kolay olmayan rahatsızlıktan muzdarip yazar – aktivist John Davidson’ın hayat hikâyesi üzerine kurulmuş. İskoçya’nın Edinburgh’a bağlı sınır kasabası Galashiels’de yaşayan John’ın (Scott Ellis Watson) henüz 14’ünde başarılı bir kaleci olarak umut verdiği dönemde ortaya çıkan tikleri yetenekli gencin dünyasını karartmaya başlıyor. Boynuyla ve gözleriyle yaptığı istemsiz hareketler giderek artarken, zıplama, titreme, ulu orta bağırma, tükürme ve nihayetinde ağzından dökülen küfürler onun okul ve aile çevresinde dışlanmasına neden oluyor. Beyninde bir dürtü onu bir şeyler yapmaya ya da söylememesi gereken sözleri sarfetmesine neden olmaktadır. Bu durum aile düzenini de bozuyor, babası evi terk ediyor. Annesi (Shirley Henderson) bir umutla doktorlara başvurmaktan yanadır, ancak bu tıbbi durumun tedavisi olmadığını idrak ettiklerinde umutlar tükeniveriyor.

Halbuki tünelin ucunda her zaman bir ışık vardır. 26 yaşındaki John’ın (Robert Aramayo) 6 ay ömür biçilmiş kanser hastası Dottie (Maxine Peake) ve bölgedeki ‘Toplum Merkezi’ Community Center’ın yöneticisi (Peter Mullan) ile yollarının kesişmesi, onun kabûl edildiği ve anlaşıldığı bir ortamda toplum hayatına katılabileceğini keşfetmesini sağlar. Genç adam bundan böyle eğitmen olarak kendisi gibi bu rahatsızlığın kurbanı olan insanların yanında olacak, yalnızca o çaresiz genç insanları değil, tüm toplumu bu sinir rahatsızlığı hakkında eğitmek üzere kolları sıvayacaktır.

Yönetmen Jones bu sıcak ve duygulu yaşam öyküsünü konvansiyonel bir biyografi olarak beyazperdeye taşımış. Bafta töreninde ‘Yükselen Yıldız – Rising Star’ ödülüne, güçlü rakiplerinden sıyrılarak en başarılı erkek oyuncu ödülünü de ekleyerek gecenin ilgi odağı haline gelen Aramayo etkileyici John Davidson yorumuyla kalpleri fethederken, anne Heather’da Henderson, Davidson’a kucak açan Dottie’de Peake ve de Cannes’da ödüle layık görüldüğü ‘Benim Adım Joe / My Name Is Joe’nun (1998) unutulmaz aktörü Mullan birinci sınıf yorumlarıyla seyir keyfi yaşatıyor.

Tüm engellere rağmen ‘normal’ bir hayat kurma mücadelesini güçlü bir dille anlatan filmi izledikten sonra ‘Tourette Sendromu’nun çaresizliğine tutsak olmuş bireylere çok daha sevecen bakacağınızı ve onlarla aranızdaki engelleri kaldıracağınızı umuyorum. Onlar dünyaya ve olan bitene dürüstçe tepki veriyorlar çünkü. Bu denli ürkütücü karşılanmaları, bizlerin toplum önünde kısıtladığımız davranışları, bastırdığımız duygu ve düşünceleri açık yüreklilikle dile getirmelerinden kaynaklanıyordur belki de. Ne dersiniz?

(29 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Hayaller ve Sınırlar / İlişki

Michel Franco’nun dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Berlin’de yapmış olan son çalışması ‘İlişki / Dreams – Sueños’ Meksika’nın Texas Amerikan sınırında tali yola parkedilmiş tırın görüntüsüyle açılır. Karanlık çöktüğünde, terkedilmiş gibi duran aracın arka bölümünden insan homurtuları duymaya başlarız. Dorsenin içine tıka basa doldurulmuş göçmenlerin çığlıklarıdır kulağımıza gelen. Aracın kapısı açılıp içindekiler gecenin kör karanlığında dört bir yana dağılırken Fernando (Isaac Hernández) otostop yaparak San Fransisco’ya gitme derdine düşer.

Yetenekli bir balet olan genç adam 10 küsur yıl önce sınır dışı edildiği rüyalar ülkesine, belki de ölümü göze almak suretiyle bir kez daha sızmıştır. Fernando için ‘güneşte bir yer’dir San Fransisco. Zengin evlerinin olduğu mahallenin yokuşunu tırmanır ve bir süredir tutkulu bir gizli beraberliği sürdürdüğü, kendisine destek vereceğini vadetmiş aşığı, ülkenin mega zengin ailesi McCarthy’lerin kızı Jennifer’in (Jessica Chastain) lüks rezidansına ulaşır. Varlıklı ailenin sanat etkinliklerinden sorumlu hayırsever kız, Mexico City’deki kültür faaliyetleri sırasında tanıştığı ve tutkulu bir cinsellikle bağlandığı genç oğlanın aniden çıkagelmesinden endişelidir. Özenle inşa ettiği ayrıcalıklı düzeninin altüst olma tehlikesiyle duralar ama ayyuka çıkan arzularını da dizginleyemez.

‘San Francisco Ballet’ yöneticisinin dikkatini çeken kabiliyetli genç adam yasal olarak topluluğun üyesi olamasa da, göz kamaştıran yeteneği sayesinde kısa sürede başrollere kadar tırmanmayı başarır ama yetkililer tarafından yakalanarak bir kez daha sınır dışı edilince, uluslararası alanda tanınarak fırsatlar ülkesinde yeni bir hayata başlama hayalleri yıkılır. Bu gelişme genç aşığıyla yabancı bir ülkede güvenli birlikteliğini sürdürmek isteyen Jennifer’in işine gelmiştir gerçi, ancak oğlan kendisini kimin ihbar ettiğini öğrendiğinde olaylar yön değiştirecek, trajik final tetiklenecektir.

Gerçekçiliğin ve politik sinemanın sözcülerinden biri olarak bilinen Franco’yu, çağdaş Meksika’da cinsellik, şiddet, sosyal eşitsizlik ve bunun ortaya çıkardığı kaçınılmaz başkaldırı üzerine çarpıcı filmleriyle tanımıştık. Latin Amerika porno mafyasının kurbanı olan varlıklı ailenin bireylerinin açmazı üzerine 2009 yapımı ikinci uzun metrajı ‘Daniel ile Ana’; varlıklı sınıf arkadaşları tarafından aşağılanan ve cinsel tacize uğrayan Lucia’nın öfkeli babasının kendi adaletini uygulamaya soktuğu beklenmedik finaliyle izleyicisini altüst eden 2012 yapımı ‘Lucia’dan Sonra / Después de Lucia’yı, Venedik Film Festivali’den ödülle dönen 2019 yapımı ‘Yeni Düzen / Nuevo Orden’ takip eder. Varlık dağılımındaki büyük eşitsizliğe itirazını bir kez daha büyük perdeden haykıran sinemacı, değişmez görüntü yönetmeni Yves Cape’in huzursuz kamerası aracılığıyla ırkçılığın ve ayrımcılığın bir hastalık gibi dört bir yanı kuşattığı çağımızda, refah dağılımındaki eşitsizliğinin ciddi boyutlara ulaştığı Mexico City özelinden yola çıkarak evrenseli yakalamayı hedeflemiştir.

Franco bu defa vaatler ülkesinde yükselmeyi hedefleyen Meksikalı göçmenle varlıklı Amerikalı kadının yaşadıklarını hem bir tutku sarmalı hem de güç dinamiklerinin acımasız bir egzersizi olarak perdeye taşıyor. Daha önce 2024 yapımı ‘Hatır / Memory’de birlikte çalıştığı cazibeli Chastain ile ‘Amerikan Bale Tiyatrosu’ çıkışlı Hernández’in yoğun cinsel kimyasından yararlanmak suretiyle ana karakterlerin karanlık taraflarını eşeliyor. Sinemacı, Rainer Werner Fassbinder ile Pier Paolo Pasolini’yi örnek aldığını ifade ediyor. Filmin yapım şirketinin Pasolini’nin ünlü klasiğinden esinle ‘Teorema Film’ adını taşıması bu açıdan anlamlı. İnsan davranışının en hassas ögesi olarak gördüğü cinselliğin, tıpkı politik davranışlarımız gibi bize kim olduğumuzun ipuçlarını verdiğinin altını özenle çizmek isteyen Franco’nun koreografisi özenle kurgulanmış cinsellik içeren sahneleri teşhircilik içermiyor, öykünün ve karakterlerin gelişimine hizmet ediyor.

Meksikalı yönetmen Jennifer’i kötü bir karakter olarak çizmiyor. Ancak ‘iyiliğin’ yolunda gitmeyen bir şeyler yaşandığında sınandığına inanıyor. Konfor ve güç dengesi sarsıldığında insanın nasıl davranacağını araştırıyor. Genç kadın rahat ve varlıklı bir hayat sürmektedir. Giriştiği sosyal ve kültürel faaliyetler O’na ailesi ve yakın çevresinde korunaklı, saygın bir konum sağlamıştır. Alt sınıftan göçmen aşığını sanat çevresine bağışlarıyla tanınan babası (Marshall Bell) ve acımasız erkek kardeşinden (Rupert Friend) gizlemek için elinden geleni yapmaktadır. Fernando’ya delicesine tutkun olmasına rağmen, toplum önündeki itibarının önceliğinin gayet iyi farkındadır. Yaşlı kurt baba göçmenlere yardım meselesinin itibarına katkısını iyi hesaplamıştır ancak bir sahnede kızını uyardığı gibi ‘her şeyin bir sınırı olmalıdır’.

Sosyal eşitsizlik, ekonomik adaletsizlik konularında her zaman hassasiyet göstermiş olan Franco, Meksika’da yetişmiş bir sinemacı olarak bu noktada ‘sınırları aşma’ kavramını hem fiziksel hem de duygusal anlamda neşter altına yatırıyor. Daha iyi bir hayat için sınırları aşan ve Amerikan ekonomisi ve kültürel yaşamına katkılar sunan göçmenlerin suça meyilli parazitler olarak karşılanmasını bir kez daha tartışmaya açıyor. Film Donald Trump’ın son seçim kampanyası öncesi çekilmiş gerçi, ancak sinemacı söyleşilerinde, yabancıların sınır dışı edilmesi, ırksal ayrımcılık ve sistematik sömürünün Trump öncesi dönemlerde de kanayan bir yara olduğunu vurgulamayı sürdürüyor. Hayırsever, sanatçı dostu imajı veren McCarthy’lerin liberallerden seçilmesi bu açıdan anlam taşıyor.

Franco’nun mutlu sonları sevmediğini biliyoruz. Gerçekleri yüzümüze bir tokat gibi çarparken dürüstlüğünü yakından tanıyoruz. ‘İlişki’ şok edici açılış sahnesinden çok daha karanlık bir finale evrilirken, güçlülerin güçsüzlere yaşam hakkı tanımadığı çağdaş dünyamıza bizler de bir ağıt yakmaktan kendimizi alamıyoruz.

(28 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ağzımdan Kaçtı, Bu Bir Film Yazısı Değildir

“Erken öten horozun başı kesilirmiş,
Bitmez tükenmez ki başın kesile kesile”

Cumhurbaşkanlığı Kabine toplantısı bu hafta, -bizim için değil, kendileri için- her şeyi bir kenara bıraksın ve “Ağzımdan Kaçtı” filmini izlesin. Bakanları bir araya getirmek zor, hepsinin çok işi ve sorumluluğu var. Zaten o nedenle de pek sinemaya gidemiyorlardır, bu hem bir fırsat olur hem de konu üzerinde konuşurlar. İki okula baskın yapıldı, birinde 8 öğrenci ile bir öğretmen öldürüldü. Sonra birkaç ilde daha benzer sıkıntılar baş gösterdiyse de engellendi. Bütün yetkililer hep bir ağızdan “güvenlik” sorunu diye zaten demir kapıların ardına gizlenen okulların iyiden iyiye “büyük gözaltı”na alınmasını istedi. Okulların kapısına polis yığıldı; üniversitelerin kapısında vardı, bir de ortaokulların kapısını tutmaları istendi. Her kapıya, her koridora, her dersliğe kamera konulması için görüşler ileri sürüldü. Devletin, sanki (hatırlayanlar vardır muhakkak, zamanın İçişleri Bakanı Faruk Sükan, “Nefes alışlarınızı izliyoruz” demişti yıllar önce -o günden bugüne) izlediği yetmiyormuş gibi daha da zapturapt altına alınmamız konusunda herkes hemfikir.

Filme gelince… “Ağzımdan Kaçtı”, İskoçya’da, Tourette sendromu nedeniyle “deli” olarak nitelendirilip; önce evde anne babasının, sonra da okulda müdürün eziyet ve dayaklarına maruz kalan John Davidson’un yaşamını anlatıyor. Sokaklarda denk gelmişsinizdir; Tourette, birden bağırıp çağıran, belki şiddet gösteren kişilerde görülen bir sağlık sorunu. Akran zorbalığının nasıl bir baskı olduğunu da bilirsiniz. İşte, Davidson, tiklerinin yanı sıra aklına geleni olduğu gibi söyleyen (çoğunlukla seksist küfürlerle) bir öğrenciyken toplum dışına itiliyor. Genç Davidson, büyüdükçe bu sorun iyiden iyiye çekilmez hal alıyor. Neden sonra, arkadaşının kanser teşhisi konmuş annesi çocuğa anlayışla yaklaşıyor ve onu sağaltıyor.

Film, gerçekten çok başarılı. Oyunculuklar harika. Gerilim ve mizah dozu tam kıvamında. Hem değil mi ki, “güleriz ağlanacak halimize”. Kimi zaman kendinizi Davidson’un yerine koyuyorsunuz ve ne(ler) yapılabileceğini düşünüyorsunuz. Kimi zaman da izleyici olduğunuzun farkına varıp, kahkahalar atıyorsunuz. Onların yaşadıklarını ta yüreğinizde hissedip paramparça olmanız da işten bile değil. Kirk Jones tarafından yazılıp yönetilen “Ağzımdan Kaçtı” (I Swear), duygulu, etkili ve içten bir film.

Gelelim bizdeki soruna… Polis babasının silahlarını alan (burada ilk soru: Babanın neden o kadar çok silahı var?) öğrenci neden psikoloji muayenesine götürülmemiş ya da psikiyatr tedavisi uygulanmamış. Okullarımızda rehberlik yeterli değil, rehber öğretmenlere hiç önem verilmiyor. Haklısınız, öğrenciye önem verilmiyor ki, öğretmene verilsin diyorsunuz… Böylesi katliama varan olaylar çıkınca da bildiğimiz tek şey var: Ya (cennetten çıkma) dayak ya da polisiye tedbirler. Filmde polisin Davidson tarafından nasıl eğitildiği de gösteriliyor.

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirini başa koymamın nedeni, çocuğu suçlamanın gereksiz ve yersiz olduğunu vurgulamak, başka bir şey değil. Suçlular anne babalar ve yetkililer ile yeterince eğitilmemiş toplum. Şair, şiirce şöyle bitiriyor:

“Öt ki kara dağlar allana,
Aç eller tok tarlalara çullana.”

1 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(27 Nisan 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Bir Platform Festivali Olarak 45. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Türkiye’nin en köklü sinema etkinliklerinden biri olarak gösterim, üretim, tartışma ve dolaşım alanları üzerinden sinema kültürünün şekillendiği önemli bir platform olmayı sürdürüyor. Festivalin nasıl geçtiğini değerlendirmek yalnızca filmlere değil; salon atmosferine, seyirci ilgisine, seçki yapısına, jürilerin konumlandırılmasına, filmlerin sunum biçimlerine ve sektör ayağına birlikte bakmayı zorunlu kılıyor.

Sinema salonu seyircisinin belirgin biçimde azaldığı bir dönemde festivalin hâlâ bir izleyici hareketi yaratabilmesi önemli. Özellikle hafta sonu seanslarında ve yönetmen katılımlı gösterimlerdeki doluluklar, festivalin kent ölçeğinde bir sinema ritüeli üretmeye devam ettiğini gösteriyor. Şehrin iki yakasına yayılan gösterimler erişimi artırırken aynı zamanda İstanbul’da geçici bir sinema haritası oluşturuyor. Bu da festivalin “şehir festivali” niteliğini güçlendiriyor.

Festival 127 uzun metraj ve 13 kısa film gibi geniş bir programı, Altın Lale, Yeni Bakışlar, Kısa Film Yarışması, belgesel seçkisi, retrospektifler, galalar ve özel bölümlerle birlikte, farklı türleri, üretim ölçeklerini ve gösterim amaçlarını aynı çatı altında buluşturan çok katmanlı bir yapı üzerinden bu yıl da ilerliyor. Yarışma bölümleri, keşif alanları, arşiv odaklı seçkiler ve endüstri odaklı gösterimler aynı program akışı içinde yan yana. Bu nedenle festival, tek bir sinema yönelimine ya da belirgin bir küratoryal hatta yaslanan bir yapıdan ziyade, farklı izleme biçimlerini aynı zeminde bir araya getiren çok katmanlı bir platform niteliğini devam ettiriyor.

Basın gösterimleri kapsamında izlediğim filmler ile moderasyonunu yaptığım gösterimlerde, farklı estetik yönelimlere sahip yapımların ortak bir duygusal ve tematik hatta kesiştiği fark ediliyor. Bireysel kırılganlık, yalnızlık ve toplumsal çözülme duygusu, tekrar eden bir arka plan olarak öne çıkıyor. Filmler biçimsel olarak birbirinden ayrışsa da, belirli bir ruh hali hissediliyor. Bu durum, bir yandan zamanın ruhunun sinema üretimini bu temalar etrafında şekillendirdiğini düşündürürken, diğer yandan çevre, yalnızlık, dijitalleşme, kadın, kimlik arayışları, göç ve kişisel portreler gibi temaların etkinliğini koruduğunu gösteriyor.

Her festivalde olduğu gibi bazı filmler ödüllerle görünürlük kazanırken doğal olarak bazıları bu çerçevenin dışında kaldı. Filmlerin seyirciyle buluşabilmesi festivallerin en temel kazanımlarındandır. Hangi filmlerin ödüllendirildiği bilgisine festival ve çeşitli platformlar üzerinden ulaşılabilir.

Ödüller demişken, bu ödülleri veren jüriler ve bu jürilerin festivalin resmi sunumunda nasıl konumlandırıldığı dikkat çekici. Son dönemde jüri meselesi üzerine düşünürken, yalnızca sonuçlara değil, jürinin kimlerden oluştuğuna, neyi temsil ettiğine ve izleyiciye nasıl sunulduğuna bakmanın en az sonuçlar kadar belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Bu çerçevede festivalin web sitesinde yer alan jüri yapılanmasına bakıldığında, özellikle “bağımsız jüriler” başlığı dikkat çekiyor. Bu kullanım uluslararası festival terminolojisine yakın görünse de Türkiye bağlamında kavramsal bir belirsizlik yaratabiliyor. Burada söz konusu olan jüriler bizzat festival tarafından seçilmeyen, belirli meslek örgütlerini temsil eden ve bu kurumlar tarafından belirlenen jüriler. Dolayısıyla “bağımsızlık” vurgusu teknik olarak doğru olsa da izleyici açısından farklı bir algı üretebiliyor. Bu yapının “özel ödül jürileri” ya da “meslek birliği jürileri” gibi daha açıklayıcı kavramlarla ifade edilmesi daha yerinde olacaktır. Bu tür bir kullanım hiyerarşiyi doğru kurar, ana jüri ile ilişkisini netleştirir, yanıltıcı bağımsızlık iddiasını ortadan kaldırır.

Bununla bağlantılı olarak, bu jürilerin festivalin dijital yüzünde temsil biçimi de dikkat çekici. Ana yarışma jürisi fotoğraflar ve kısa biyografilerle sunulurken, aynı görünürlük “bağımsız” jüriler için sağlanmıyor. Oysa bu jüriler de ödül veren ve film dolaşımına doğrudan etki eden aktörler. Kim olduklarının ve hangi kurumsal çerçeveyi temsil ettiklerinin açık biçimde sunulması yalnızca estetik değil, aynı zamanda etik bir gereklilik. Bu tür bir şeffaflık, festivalin yalnızca sonuçlarını değil, o sonuçları üreten süreci de görünür kılar.

Programının çeşitliliği, şehirle kurduğu ilişki ve Köprüde Buluşmalar gibi endüstri ayağıyla birlikte düşünüldüğünde, çok katmanlı yapısıyla öne çıkan İstanbul Film Festivali, bu yıl da sinemanın farklı damarlarını bir araya getiren bir karşılaşma platformu olmayı sürdürüyor.

(Bu yazı ilk olarak 21 Nisan 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(26 Nisan 2026)

Semra Güzel Korver

Güneşe Uzanmak İsteyen Kadınlar / Düşüşün Tınısı

Dünya prömiyerini 78. Cannes Film Festivali’nde yapan ve şenlikten Jüri Ödülü ile dönen ‘Düşüşün Tınısı / Sound of Falling – In die Sonne Schauen’ geçtiğimiz mevsimin en yaratıcı çalışmalarından biri olarak geleneksel ‘en iyiler’ listemde yer almıştı. Bizde ilk kez geçen yılın ‘Filmekimi’ seçkisinde izlenmiş, şimdiden klasikleşmeye aday bu çarpıcı yapım MUBI’de görücüye çıkıyor, sinema salonlarındaki özel gösterimleri ise sinefiller tarafından sabırsızlıkla bekleniyor.

Almanya doğumlu Mascha Schilinski’nin mezuniyet projesi 2017 yapımı ilk uzun metrajı ‘Die Tochter’in ardından dünya sinemasına armağanı olan yapım, geçtiğimiz yüzyıl boyunca gençlik yılları II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’yı ikiye bölmüş Elbe nehri kıyısındaki aynı çiflikte yaşamış dört kızın öykülerinden yola çıkmış. Berlin ve Hamburg arasında kalan Altmark bölgesindeki çiftlik evi bir asır boyunca değişir, dönüşürken duvarlarında, gölgeliklerinde, koridorlarında geçmişin yankıları varlığını sürdürüyor. Aynı mekânda zamanın genişlediğine, uzadığına, neredeyse eriyip gittiğine tanıklık ediyoruz. Schilinski’nin ‘bilinç akışı’ tarzı anlatımıyla dört ana karakterin öyküsü iç içe geçiyor, kızlar birbirinden zamanla ayrılmış olsalar da, hayatları birbirini yansıtmaya başlıyor.

Almanca özgün adının dilimizdeki karşılığından yola çıkarak ‘güneşe uzanmak isteyen’ kadınların serüveni, 1914 yılında Alma’nın (Hanna Heckt) hikâyesine dek uzanıyor. Alma, askere alınmaması için ‘iş kazası’ süsü altında topal bırakılan ağabeyi Fritz (Filip Schnak) ile hamile kalmaması için bir operasyonla kısırlaştırılan hizmetçi Trudi’nin (Lucia Oppermann) trajedisine tanıklık ediyor. Ürkek ve mülayim bir kabullenişle ailenin tuhaf geleneklerine iştirak eden küçük kız, salondaki büfe üzerine dizilmiş ölmüşlerin fotoğraflarına bakarken, kanepe üzerinde uyurmuş gibi yana eğilmiş ölmüş kardeşlerinden birinin tıpatıp kendisine benzediğini fark ediyor.

30 yıl sonra aynı evde Erika (Lea Drinda), bir bacağı kesik Fritz amcası (Martin Rother) ile erotik düşlere dalıyor. 1980’lerin Angelika’sı (Lena Urzendowsky) Doğu Almanya’nın boğucu ortamında aynı çiflikte amcası Uwe’nin (Konstantin Lindhorst) hoyrat tacizi ile amcaoğlu Rainer’in (Florian Geisselmann) çekingen arzuları arasında bocalıyor ve bir Polaroid aile fotoğrafı çekiminde Alma’nın hayaletlerini anımsatan bir deneyim yaşıyor. Günümüzün Birleşik Almanya’sında ise ergenliğe adım atmış Lenka (Laeni Geiseler) başıboş yaz günlerinde annesini yeni kaybetmiş komşu kızı Kaya’ya (Ninel Geiger) duyduğu hislerin anlamını arar gibidir.

Tekinsiz bir folk anlatıyı çağrıştıran film, genç yaşın gizem ve çelişkilerinden, geçmişin travmalarından, kolektif bellek ve beden deneyimlerinden, politik ve sosyal baskının metaforu olarak devreye giren ‘hayalet acılar’dan ilham alıyor. Özellikle Alma ve Erika’nın öykülerinde öne çıkan ataerkil aile ilişkileri çekincesiz bir dille ele alınmış. Anlatısını imgeler ve atmosfer üzerinden kuran Schilinski’nin eserinde geçmişin hayaletleri Almanca ‘Tondichtung’ kelimesinin karşılığı olan bir ‘senfonik şiir’ ya da ‘ton şiiri’nin beyazperdedeki karşılığına dönüşüyor. Yönetmenin kafasındakiler aynı zamanda hayat arkadaşı olan Fabian Gamper’in sisli puslu, titrek, gizemli görüntüleriyle perdeye yansıyor. Gamper’in kamerası adeta bir hayalet gibi yüzyıl boyunca çiflik binalarının içine girip çıkıyor.

Schilinski’nin Louise Peter ile birlikte kaleme aldığı hikâyesi tamamiyle kurgusal. Herşey Altmark bölgesinde Elbe nehri kıyısında geçen bir yaz tatilinde başlamış. İki kadın 50 yıldır kimselerin oturmadığı ve zamanın durmuş olduğu izlenimi veren eski çiftlik evinde 1920’lerden kalma bir polaroid kare buluyor ve fotoğraftaki üç kadının, o yıllar için pek alışık olmadık bir şekilde doğrudan kameraya baktığına tanıklık ediyor. Gözlerini dikmiş kendilerine bakan kadınların hikâyelerini ve bu çiftlikte yıllar boyu neler yaşandığının peşine düşme kararı işte o an verilmiş. Acılarıyla, coşkularıyla, kendi duygu ve bedenlerini keşif serüvenlerinde birbirlerinin hayatlarına ayna tutan kadınların psikolojik, fiziksel ve ruhani öyküleri kaleme alınmış, kuşaklararası travmanın güncesini tutan ana iskelet inşa edilmiş.

Kameranın kapı aralıklarından girip çıktığı, dar koridorlarda hayalet gibi dolaştığı görselliği, estetik tercihleri, Anna von Hausswolff’un gotik ile klasiği harmanlayan ve filmin karanlık atmosferine hizmet eden etkileyici ses tasarımıyle büyüleyen; kuşaklararası çıkış arayışıyla kameraya gözünü diken, yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışan kadınların deneyimlerini ele alarak izleyiciyi sarsan bu çizgi dışı deneyimi kaçırmayın.

(23 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yolunu Işığınla Aydınlat: Michael

Sanatın her alanı, her yönü insanı duygulandırır muhakkak. Bir öykü, bir resim, bir film, bir şarkı ile kendinize bir yol çizersiniz. Kimi hayatınızı belirler, kimi ise bir süre sonra unutulur. Unutulmaz olanlar da vardır muhakkak; belleğinizin bir köşesine saklanır en küçük bir fırsatta karşınıza çıkar hatırlatır kendini.

Michael Jackson, unutulmazlardan. Bin(lerce) yıl sonra da hatırlanacak; şarkıları dinlenecek, klipleri hayranlıkla izlenecek. Onun doğaya erken dönmesi muhakkak ki üzücü. Şimdi biyografik bir filmi çekildi; ancak bununla kalmayacak, herkes kendi Michael’ini çekecektir.

Şarkıcı, dansçı, söz yazarı, oyuncu Michael, dünyaya damgasını, babasının çocuklarından oluşturduğu Jackson Beşlisi ile tanındı. Babasının “ya başarırsınız ya kaybolursunuz” diyerek çoğunlukla zorla çalıştırdığı kardeşler arasından sıyrılan Michael’ın, annesinin manevi desteğiyle hayatını nasıl düzenlediğini, kendi ışığıyla yeni bir dünya yarattığını biliyoruz. 1958 doğumlu, 2009’da, çok genç yaşta kaybettiğimiz bu şöhretli ve aslında daha çok iyi niyetli, hedefini bilen ve o yolda gözü kara yürüyen Michael’ın ne şarkıları ne de dansları unutulmuştu. Biyografik film, ağırlıklı olarak babasının baskısıyla kendisinin o baskıdan nasıl kurtulduğunun ve başarıya ulaştığının öyküsü.

Otoriter bir baba, ses çıkaramayan ve onun direktiflerinden başka bir şey düşünemeyen çocuklar… Baba, onları çok çalıştırıyor. Başaramadıklarında kemerle dövüyor, ama kimse de ses çıkarmıyor. Siz olsanız çıkarmaz mısınız?

Michael, başarıya ulaşan o dik yokuşu tırmandıkça hem itiraz ediyor hem de kendi yolunda yürüyor. Hayatının ilk kırk yılını anlatan filmin devamı yani son on yılı çok önemli… yakın bir gelecekte izleyeceğimiz inancındayım.

Antoine Fuqua’nın çektiği filmin senaryosunu John Logan yazmış. Her şey bir tarafa, çok başarılı bir film çıkmış ortaya. Bir kere müzik(ler) müthiş; zaten hepimizin belleğinde izleri hâlâ duruyor. Oyuncular da başarılı… Çocukluğunu Juliano Valdi oynarken, yeğeni de olan -söz yazarı, dansçı, şarkıcı- Jaafar Jackson, beyazperdede hiç itirazsız, Michael olmuş. Sesi de benziyor lâf aramızda. Filmin ritmi hiç düşmüyor, iyi kurgulanmış ve montajlanmış izleyiciyi bırakmıyor. Mekânlar da başarılı. Film ödül alır mı, bilemem ama gişede başarılı solacağına eminim. Uzun yıllar da gösterimde kalır, platformlarda defalarca izlenir.

Geçen hafta yaşanan okul baskınlarını anımsadım filmi izlerken. Aslında Milli Eğitim Bakanı, Adalet Bakanı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanının da izlemesini, kendilerince neyi ne kadar yanlış yaptıklarını görmelerini isterim. Başlarını kaşıyacak zamanları olmadığı(!) için izlemeyeceklerdir… Ancak baskı ve zorlamayla eğitim vermeyi sürdüreceklerdir. Babası dövse de düş(ünce)lerinden taviz vermeyen Michael’ın çizdiği yol, sadece onların değil tüm ebeveynlerin kulağına küpe olmalı.

23 Nisan Çocuk Bayramı’nda gösterime giren bu film ailecek izlenmeli, sonrasında da ellerinizi başınızın arasına alıp “ne olacak bu memleketin hali” diye düşünmeli.

(21 Nisan 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Günlerimizin Sahibi Kim? / La Grazia*

Adındaki zarafeti beyazperdeye yaymasını bilen ‘La Grazia’ geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden bir tanesiydi. Paolo Sorrentino ustanın 82. Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen bu son çalışması kurgusal bir İtalyan cumhurbaşkanının hikâyesi üzerinedir.

Hristiyan Demokrat gelenekten gelen Mariano De Santis (Toni Servillo), Quirinale Sarayı’nda geçirdiği 7 yılın ardından evine ve sıradan vatandaş yaşamına dönmenin eşiğindedir. Yaşlı kurt siyasetçi görev süresinin sona ermesine yalnızca 6 ay kalmışken bir süredir önünde bekleyen ‘ötanazi yasası’nı imzalama konusunda çekinceler taşır. Bu konuda, üç aydır söz konusu yasa üzerinde çalışan baş yardımcısı hukukçu kızı Dorotea (Anna Ferzetti) ile tatlı sert bir tartışma içindedir. Siyasi kariyerinin yanı sıra 2046 sayfalık devasa ‘Ceza Hukuku’ külliyatıyla ülkenin saygın hukuk adamlarından biri olan De Santis, imzalamazsa ‘işkenceci’, imzalarsa ‘katil’ olarak damgalanma ikilemini yaşarken, taammüden cinayetten tutuklu iki mahkûmun af dilekçesi önüne geldiğinde iyice bocalayacaktır.

Üzerinde ‘Hristiyan Demokrat kültürü’ asılı devlet adamı ‘kaygan zemin’ teorisinden hareketle hep denge ve uzlaşma insanı olmuş, kendisine yakıştırılan ‘betonarme’ lâkabını fazlasıyla hak etmiştir. Kızının ciddi uyarısı eski yargıcı kendi kedisiyle hesaplaşmaya, ‘günlerimizin sahibi kimdir’ sorusunu sormaya iter. Dorotea, ritüellerden sıkıldığını söyleyen yaşlı babasına bunun özgürlüğüne kavuşabilme fırsatı olduğunu anlatır. 8 yıl önce kaybettiği karısı, büyük aşkı Aurora’nın ardından özgürlüğün onun için faydasını kestiremez gerçi yaşlı adam, ama uzay gemisindeki mühendis astronotları Giordano’nun bir kuş hafifliğindeki salınımını hayran hayran izlemekten kendini alamaz. Bugüne değin hep sıkıcı ve gri bir adam olmuştur. Yeni bir tutku onun için artık çok geçtir belki ancak ‘yasanın her zaman uzaktan gösterdiğini’ idrak ettiğinde, gerçeği bulma yolunda ‘zarafet ve merhamet’e, ‘şüphenin güzelliği’ne doğru cesaretle yelken açmayı becerebilecek midir?

Federico Felllini’nin mirasçısı olarak anılan Sorrentino’yu İtalyan kültürüne ve ‘Roma’ya adanmış ‘Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza’ (2013), ‘Gençlik / Youth’ (2015) gibi coşkulu fresklerin yanı sıra, çizmenin ünlü politikacılarının yaşamına eğilen filmlerinden hatırlıyoruz. 2008 yapımı ‘Il Divo’da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 7 defa hükümet kurmuş başbakan Giulio Andreotti’yi, 2018 yapımı iki bölümlük ‘Loro’da Silvio Berlusconi’yi yorumlamış olan sinemacı, bu kez halkın takdirini kazanmış, bizlerin de özlemini çektiği dürüst bir siyasetçiyi resmetmek istemiş. Yönetmenin fetiş oyuncusu Servillo, kurgusal bir devlet başkanında bir kez daha Sorrentino’ya el vermiş, gelenekçiliği kırarak hayatın anlamı üzerine soruların peşine düşen ana karakteri tadına doyum olmaz bir performans ile yorumlamış.

*’La Grazia’ İstanbul prömiyerini geçtiğimiz Ekim ayında Filmekimi’nde yapmıştı. Şimdilerde ‘Başka Sinema’nın ‘Bahar Festivali’nden başlayarak özel gösterimlerle birçok ilimizde seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bu zarif filmi kaçırmayın.

(15 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Çılgın Bir Yüzyılda Sinemanın Büyülü Yolculuğu / Diriliş*

1989 doğumlu yönetmen Bi Gan genç yaşına rağmen yalnızca 3 filmiyle ‘auteur’ sıfatını fazlasıyla hak ediyor. Çinli sinemacının henüz 26 yaşındayken çektiği Locarno’dan ödüllü ilk uzun metrajı ‘Kaili Blues’ değişim içindeki ülkesinden düşsel bir arayış hikâyesidir. Filmekimi kapsamında İstanbul izleyicinin karşısına çıkan ve izleyenleri büyüleyen 2018 yapımı ‘Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk’ benzer bir rüya aleminde kayıp sevgilisinin süren türler üstü yaratıcı bir denemedir. Sinemacının 45. İstanbul Film Festivali’nin Altın Lale seçkisinde yer alan, geçtiğimiz yıl Cannes ana seçkisinde dünya prömiyerini yapmış son çalışması ‘Diriliş / Resurrection – Kuang ye shi dai’ yine tarifi pek kolay olmayan bir sinema mücevheri, bazı yazarların çok güzel tanımıyla ‘yedinci sanata yazılmış bir aşk mektubu’dur.

Bi Gan, Türkçe’ye ‘çılgın bir zaman dilimi’ şeklinde çevirebileceğimiz özgün adından hareketle yirminci yüzyılın sanatına, rüyalardan beslenen bir sinema tarihçesine soyunuyor. İnsanoğlunun ölümsüzleşme yolunda düş görmeyi terk ettiği bir gelecekte geçen, her biri farklı bir duyuya ayrılmış beş bölümün ana ekseninde, rüyasız bir dünyada inatla hayaller kuran bir canavar var. Öykülerini çılgın bir yüzyılda sinemanın büyüyü yolculuğu üzerinden anlatan bu benzersiz filmde Bi Gan birbirinden bağımsız olay örgülerini farklı film türlerine uğrayarak, renk skalaları ve tarzlarla sınır tanımadan oynayarak yaşamın anlamını sinemada bulan bir görsel destan yaratırken izleyiciyi soluksuz bırakıyor. İngilizce’den dilimize çevrilen adıyla da kaybetmekte olduğumuz vicdanımızı, insani duygularımızı sinema aracılığıyla yeniden hayata geçirmek arzusunu hedefliyor.

Tayvanlı yıldız oyuncu Shu Qi’nin canlandırdığı gizemli kadının, gizlice rüya görmeyi sürdüren ve belki de gerçeğin tüm acısını yüklendiği için canavar görünümü kazanmış ‘Deliriant’ın (Jackson Yee) kalbine monte edilmiş 35 mm sinema makinasından Çin özelinde insanoğlunun yüzyıllık serüveni devreye giriyor. Esinini aldığı Robert Wiene’nin 1920 yapımı ünlü klasiği ‘Dr Caligari’nin Muayenehanesi / Das Kabinett des Dr. Caligari’nin yanı sıra George Méliès’in ‘Aya Seyahat’ine, Lumière kardeşlerin bahçıvanlı ilk güldürü denemesine göndermeler yapan, sessiz sinemanın altın çağından imgelerin büyülediği ilk bölümde ‘Nosferatu – Quasimodo’ karışımı yaratığın acı ve özlem yüklü arayışından etkileniyoruz. .

Sesin devreye girdiği ikinci bölüm savaş döneminde geçen Orson Wellesvari bir ‘film noir’ dokusu taşıyor. İlk bölümdeki ‘göz’ yerine bu defa ‘kulak’ sahnededir. Bach’ın BWV 78 ‘Komm, süber Tod’ (Gel tatlı Ölüm) adlı eserinin şifrelendiği karanlık bir casus öyküsü ile yönetmen yeni bir tarz denemektedir. Üçüncü bölümde, metafizik bir arkadaşlık öyküsü çerçevesinde ‘tat alma duyusu’ üzerinden ilerler. ‘Koku alma duyusu’ ise acımasız bir mafya patronunu kandırmaya çalışan üç kağıtçı ile sokaktan bulduğu yetim çocuğun hikâyesi dördüncü bölümün konusudur.

Bi Gan’ın tek çekim süsü vererek kotardığı, milenyum öncesi son geceden şafağa kadar süren final öyküsünü 36 dakikalık tek çekim süsü vererek kotarır. Sessiz sinemanın el boyama tekniği ile renklendirilmiş Dong Jingsong imzasını taşıyan olağanüstü sinematografisiyle, Chaplin’den ‘Yeni Dalga’ aşıklarına türlü referansların kol gezdiği, geçmişle bugün arasında köprü kurun bu görkemli final epizodunda, daha önce hiçbir kadına ‘dokunmamış’ serseri Apollo (Jackson Yee) ile vampirler aleminde karşılaştığı yüzyıllar öncesinden gelen Tai Chao – Mei’nin (Gengxi Li) hüzünlü sevda öyküsüne tanıklık ederiz.

Beş farklı yolculukta farklı film türlerini deneyen, farklı estetiklerin izini süren son şaheserini, balmumunda erimiş eski sinema salonları ve kaybolup giden seyircilerine ağıtla sonlandırıyor Bi Gan. İnsanoğlunun zor ve kaotik dönemden geçtiği çağımızda, yapay zekaya inat sinema dilinin binbir olanağı üzerine kafa yoran sinemacının çabasını ayakta alkışlıyor, tüm sinefilleri bu benzersiz deneyimi yaşamak için sinema salonlarına davet ediyoruz.

*‘Diriliş’ 13 Nisan 21:30’da Beyoğlu Atlas; 14 Nisan 21:30’da Nişantaşı City’s; 14 Nisan 21:30’da Kadıköy Sinematek / Sinema Evi’nde gösterilecektir.

05 Nisan 2026

(Ferhan Baran)

ferhan@ferhanbaran.com

45. Yaşını Kutlayan İstanbul Film Festivali’nden Önerilerim

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen, ülkemizin en kapsamlı uluslararası sinema etkinliği olan ‘İstanbul Film Festivali’ bu yıl 45. yaşını kutluyor. Aradan geçen yıllar boyunca yepyeni ve dinamik sinemacı kuşaklara okul olmuş baharın müjdecisi festivalimiz, bir kez daha Türkiye ve dünya sinemasının en nitelikli örneklerinin yer aldığı zengin programıyla 09 – 19 Nisan tarihleri arasında kentin iki yakasında farklı mekânlar ve 7 salonda sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Festivalde gösterimlerin yanı sıra, her sene olduğu gibi, konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla gerçekleştirilecek söyleşiler ve özel etkinlikler yer alıyor.

Festival üzerine bu ikinci yazımda, seçimlerinize katkıda bulunacağını umduğum, klasikler dışında kalan yapıtlardan oluşan 10 filmlik geleneksel öneri listemi takdim ediyorum.

1 – DİRİLİŞ / Resurrection – Kuang Ye Shi Dai

Çinli genç yönetmen Bi Gan’ın ‘Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk / Long Day’s Journey Into Night’ın ardından 7 yıl sonra çektiği ve geçtiğimiz yıl prömiyerini yaptığı Cannes’dan ödülle dönmüş, son dönemin en yaratıcı çalışmalarından biri olan yapım, deneysel üslûbuyla geniş kitlelerin değil belki ama tutkulu sinefillerin bayılacağı cinsten. İnsanoğlunun ölümsüzleşme yolunda rüya görmeyi terkettiği bir gelecekte geçen öykülerini çılgın bir yüzyılda sinemanın büyüyü yolculuğu üzerinden anlatan bu benzersiz film üzerine kapsamlı bir yazı da yolda.

2 – SESSİZ DOST / Stille Freundin

Macar auteur yönetmen Ildikó Enyedi’nin muhteşem ‘Bir Evlilik Hikâyesi / A Feleségem Története’ (2021) ardından çektiği film, 1908, 1972 ve 2020 yıllarında yaşam süren üç kişinin, Almanya’da kökenleri ortaçağa uzanan Malburg Üniversitesi’nin botanik bahçesindeki asırlık, görkemli bir Gingko Bloba (Mabet Ağacı) ile iletişimi, ağacın bu üç ömre sessizce tanıklığı üzerinden gelişiyor. Yaşamın göremediğimiz ama hissedebildiğimiz gizli, sessiz ve esrarengiz gücünü ince ince dokuyor.

3 – KRALİÇE ZOR DURUMDA / Queen At Sea

Amerikan bağımsızlarından Lance Hammer’ın yönettiği yapım Berlin’den Jüri Ödülü’nü kazanırken, Anna Calder-Marshall en iyi yardımcı oyuncu seçildi. Amanda (Juliette Binoche) ile üvey babasının (Tom Courtenay) ileri derecede demans hastası anneye ilişkin hayati kararların alınması ve seçimlerin yapılması üzerinden gelişen hayli üzücü ancak duygusallıktan kaçınan etkileyici bir dram sizleri bekliyor.

4 – ROSE

Geçtiğimiz haftalarda yine Berlin’den Sandra Hüller’e en iyi oyuncu ödülünü kazandıran yapım, Avustralyalı yönetmen Markus Schleinzer imzasını taşıyor. Film, 17. yüzyılda Otuz Yıl Savaşları Avrupa’yı kasıp kavururken, Almanya’da ücra bir protestan köyüne gelen gizemli askerin, uzun zamandır terk edilmiş bir çiftliğin kendisine miras kaldığını iddia ederek köylüleri ikna etmesi ve zaman geçtikçe çalışkanlığıyla dahil olduğu bir toplumun parçası oluşunun hikâyesini siyah – beyaz bir sinematografi ile anlatıyor.

5 – POMPEI: BULUTLARIN ALTINDA / Sotto Le Nuvole

Belgesel sinemanın ustalarından Gianfranco Rosi, geçtiğimiz yıl Venedik’ten Jüri Özel Ödülü ile dönen son filmini ‘Napoli’ye adamış. ‘Napoli İtalya değildir, başlıbaşına bir ulustur’ diyen İtalyan usta, üç yıl boyunca Vezüv Yanardağ’nın eteklerinde çekim yapmış. Tarihin izlerini, geçmiş zamanın kalıntılarını didiklemiş. Konuşanların seslerindeki hikâyelerin peşine düşmüş, Flegri Bahçeleri’nden yükselen bulutlarla dumanı izlemiş. Deniz, gökyüzü ve Vezüv Yanardağı arasında seslerle, hayatlarla dolu bu film, pek bilinmeyen ve baştan deneyimlenen bir Napoli portresi çiziyor.

6 – ÜÇ VEDA / Tre Ciotole

Festivalin açılış filmi olan yapım Katalan sinemacı Isabel Coixet’nin imzasını taşıyor. 2023’te hayatını kaybeden yazar Michela Murgia’nın otobiyografik kitabından beyazperdeye uyarlanan filmde, sudan bir sebeple tartışıp ayrıldığı sevgilisinin ardından iştahını kaybeden Marta, kısa sürede bunun ayrılık acısından çok sağlığıyla ilgili olduğunu farkediyor. Hayatın gerçekten çok kısa olduğunu idrak ettiğinde, yemeklerin tadından dinlediği müziklere, hissettiği arzudan yaptığı seçimlere kadar herşeyi değiştirecektir. Başrollerde oyuncu / yönetmen Alba Rohrwacher ve Elio Germano’yu izliyoruz.

7 – BEKÇİLERİN ÇIĞLIĞI / Le Cri des Gardes

Usta Fransız sinemacı Claire Denis’nin Toronto’da dünya prömiyerini yapan son filminde, gecenin karanlığında devasa şantiyeyi koruyan çitin önüne dikilen Alboury (Isaach De Bankolé), inşaat sahasında hayatını kaybeden kardeşinin cesedi kendisine teslim edilene kadar şantiye müdürü Horn (Matt Dillon) ile genç mühendisin (Tom Blyth) peşini bırakmayacağını haykırıyor. Müzikleri Denis’nin çoğu filminde olduğu gibi Tindersticks’e emanet edilen, eşitsizlik, emek sömürüsü, erkeklik kültürünün karanlığını deşen bu sert dram 24 saatlik bir zaman diliminde geçiyor.

8 – İŞE YARAR BİR HAYALET / Pee Chai Dai Ka

Tayland’ın Oscar adayı, Cannes Eleştirmenler Haftası’ndan büyük ödüllü yapım, 2025 yılının en şaşırtıcı filmi, görüp göreceğiniz en komik, eğlenceli ve dokunaklı hayalet öykülerinden biri gibi sıfatlarla anılıyor. Filmin konusuna gelince; yaslı March’ın vefat eden eşi Nat’ın ruhu bir elektrikli süpürgeye girerek geri döndüğünde, eşler arasındaki bağ beklenenin aksine güçleniyor. March’ın ailesi bu sıradışı birlikteliği reddedince, Nat’a düşen onları aşklarına ikna etmek olacaktır. Yönetmen Ratchapoom Boonbunchachoke’nin “Yorgos Lanthimos Tayland’a taşındı” sözleriyle övülmesi filme olan merakı arttırıyor.

9 – MADE IN EU

Varna’da en iyi film seçilen yapım, tanınmış Bulgar yönetmen Stefan Komandarev imzasını taşıyor. Bulgaristan taşrasında geçen film, kasabanın ilk COVID vakası olduğu için iş arkadaşları, komşuları, sorumluluğu başkalarına yüklemek isteyen fabrika sahipleri tarafından dışlanan overlokçu İva’nın (Gergana Pletnyova) zorlu hikâyesini anlatırken, işgücü sömürüsünün ve küresel eşitsizliklerin insani bedelinin güçlü ve evrensel bir portresini çiziyor.

10 – MALAGA SOKAĞI / Calle Málaga

Festivalde daha önce gösterilmiş ‘Mavi Kaftan / Le Bleu du Caftan’ (2022) adlı filmiyle beğenimizi kazanan Maryam Touzani’nin son çalışması Fas’ın Oscar adayı olmuştu. Film, yıllardır Tanca kentinde yalnız yaşayan 79 yaşındaki Maria Angeles’in (Carmen Maura) sakin hayatının, kızı Madrid’den gelip oturduğu daireyi satmaya kalkınca altüst oluşu üzerinden ilerliyor. Kızına da düzene de zarafetle karşı çıkan yaşlı kadının neşeli ve hüzünlü hikâyesi Pedro Almodóvar’ın ilham perisi, usta oyuncu Maura’nın performansı için bile izlenir.

(03 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gerçekten Önemli Filmler

Hollanda’nın The Hague (Lahey) şehrinde tam 20 yıldır düzenlenen Movies that Matter Festival, adından da anlaşılacağı gibi “gerçekten önemli” meselelere odaklanan bir film festivali. Bu yıl 20 – 28 Mart tarihleri arasında 20. kez gerçekleşiyor. İnsan hakları ihlalleri, sosyal adaletsizlikler, hukukun üstünlüğü, çevresel krizler… Kısacası dünyanın ne kadar can yakan meselesi varsa hem belgesel hem kurmaca filmler aracılığıyla görünür kılınmaya çalışılıyor.

Festival sadece film göstermekle kalmıyor, filmi bir araç olarak kullanıyor. Anlatılmamış hikâyeleri bağlamıyla birlikte açıp tartışmaya davet ediyor. Seyirciyle film arasında bir bağ kurmakla kalmıyor, o bağın toplumsal bir etkiye dönüşmesi için alan açıyor. Eğitim gösterimleri, etkinlikler, uluslararası iş birlikleri… Hepsi bu niyetin bir parçası.

Festivalde “Grand Jury Documentary” (Büyük Jüri Belgesel), “Grand Jury Fiction” (Büyük Jüri Kurmaca) ve izleyici oylarıyla belirlenen “Audience Award” (İzleyici Ödülü) veriliyor. Açıkçası kimin, hangi filmin ödül alacağı ilgi alanımın dışında. Bir belgesel sinemacı olarak üretim süreçlerinin kendisi daha çok ilgimi çekiyor. Kısıtlı zamanımı “Film & Impact Pitches” (Film ve Etki Sunumları) bölümüne ayırdım ve sunumlara konuk olarak katıldım.

“Take on Film & Impact Pitches” aslında bir dayanışma alanı. Film yapımcılarının sadece iyi bir film ortaya koymalarına değil, o filmin dünyada nasıl bir karşılık bulabileceğine, nasıl bir etki yaratabileceğine odaklanıyor. Festival; Hollanda’da olduğu kadar Avrupa ve dünyadaki uluslararası resmî ve sivil kurumlar, fon sağlayıcılar ve yayıncılarla bağlantılar kurma konusunda aktif bir rol üstleniyor. Yani mesele sadece filmi bitirmek değil, onun hayatını kurmak. O yolculukta yoldaş olmak. Filmin üretimi kadar, dolaşımı ve yarattığı etki de sürecin bir parçası olarak ele alınıyor.

Bu yıl dört kıtadan sekiz proje seçilmiş. Her yönetmenin sunum süresi sekiz dakika. Kısa bir süre gibi görünüyor ama aslında çok yoğun bir alan açıyor. Çünkü bu bir “pitching” (proje sunumu) yarışması değil. Kim daha iyi sundu, kim kazandı gibi bir rekabet çok da yok. Rekabetten çok, paylaşım ve karşılaşma alanı kuruluyor. Gerçi program sonunda farklı kurumlar tarafından verilen destek ödülleri var. Örneğin Taskovski Training Award gibi ödüller, projelere para vermekten çok, uzun vadeli mentorluk ve stratejik destek sağlıyor. Yani aslında burada ödül, bir filmin yolunu açmak.

Bu programda sunulan projelerin çeşitliliği de dikkat çekiciydi: kadın hakları ve üreme sağlığından, yerli halkların bilgeliğini ve doğayla kurdukları ilişkiyi korumaya; evlat edinilen bireylerin kimlik hakkı mücadelesinden, aile içindeki ve toplumdaki aşırılıklar ve ırkçılıkla yüzleşmeye; mahkûm rehabilitasyonundan iklim adaletine, siyasi tutukluların aileleri üzerindeki etkilerinden savaş tecavüzlerinin yarattığı travmalara kadar geniş bir yelpaze… Yani her biri kendi bağlamında acil, ağır ve görmezden gelinmeye müsait konular.

Ve gerçekten de her sunumdan sonra şunu görüyorsunuz: Hiçbir proje eli boş çıkmıyor salondan. Bazen bir ortak, bazen bir fon ihtimali, bazen bir deneyim, bazen yeni bir bağlantı, bazen de sadece doğru sorular… Sonrasında birebir görüşmelerle süreç ilerliyor.

Sunumlardan sonra sessizlik olduğunda enerjik moderatörün salona dönüp söylediği şu cümle çok motive ediciydi:

“Haydi, siz etki prodüktörlerisiniz, bu projelere nasıl destek olabilirsiniz?”

O an salonun dinamiği tamamen değişiyor. İnsanlar söz alıyor, bağlantılar öneriyor, deneyim paylaşıyor. Bir film henüz tamamlanmadan etrafında bir ekosistem oluşmaya başlıyor. Sonuçta etki yaratmak, farkındalık oluşturmak için yola çıkan filmler, ortak bir duyguyla sahipleniliyor.

Benim için en etkileyici tarafı buydu sanırım. Çünkü çoğu zaman yalnız hissedilen bir üretim sürecinin aslında kolektif bir zemine oturabileceğini hatırlatıyor. Bunu da açıkça söylemek lazım: Burada “etki” kelimesi içi boş bir kavram olarak kullanılmıyor. Gerçekten üzerine düşünülmüş, strateji geliştirilmiş, somut karşılıkları olan bir şeyden bahsediliyor.

Film yapmak tek başına yetmiyor. O filmin dünyayla nasıl ilişki kuracağını da düşünmek gerekiyor.

Öte yandan, insan ister istemez biraz mesafe alıp yeniden bakma ihtiyacı da hissediyor. Bir zamanlar Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) Film Festivali olarak başlayan bu yapının bugün “farkındalık yaratan” bir festivale, yani Movies that Matter’a dönüşmesi; üstelik European Court of Human Rights (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) ile sembolik olarak aynı coğrafi – politik hattın bir parçası sayılabilecek bir şehirde, The Hague’da düzenlenmesi elbette anlamlı.

Ama aklıma takılan bir soru var:

Acaba Avrupa, kendi sebep olduğu insan hakları ihlallerine de aynı duyarlılıkla yaklaşıyor mu bu festivalde? Buna net bir cevap vermem mümkün değil. Zaten ben festivale sadece bir gün katılabildim. Böyle bir sorunun cevabını bu kadar sınırlı bir deneyimle vermek de mümkün değil.

Yine de soru işaretleri kalıyor içimde:

Filmler aracılığıyla farkındalık yaratmak, çok insani ve takdir edilesi bir çaba. Ve fakat artık sahte ile gerçeğin, doğru ile yanlışın bu kadar iç içe geçtiği bir zamanda, “iyi” ve “masum” görünen her yapının altını biraz daha kurcalama ihtiyacı hissediyor insan. Ve insan ister istemez daha fazla sorgulamaya başlıyor görünenin arkasındakini.

(Bu yazı ilk olarak 26 Mart 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(26 Mart 2026)

Semra Güzel Korver

Baskının Gölgesinde İdealler ve Gerçek Hayat / Sarı Zarflar

Sanat dünyayı kurtarır mı?

İlker Çatak imzalı ‘Sarı Zarflar’ın sorduğu önemli sorulardan biri de bu. Film, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun yıldız oyuncularından Derya’nın (Özgü Namal) eşi Aziz Tufan’ın (Tansu Biçer) kaleme aldığı ‘direniş’ üzerine kurgulanmış avangard oyununun prömiyeri ile açılıyor. Oyunun bir müddet kapalı gişe gideceğinden keyifli sanatçı çiftin dünyası ise prömiyerin hemen ertesinde idari yetkililerden sarı zarflar içinde aldıkları tebligatlarla kararıyor.

Bir devlet üniversitesinde tiyatro dersleri veren Aziz, ‘devletin sahnelediği tiyatroyu okuyamıyorsanız, ben size dramaturji anlatamam’ sözleriyle öğrencilerini ‘savaşa hayır’ mitingine katılmaya teşvik ettiği için akademisyen arkadaşlarıyla birlikte açığa alınmıştır. Akabinde yazdığı oyun kaldırılarak Derya’nın tiyatrodaki işine son verilir. Neredeyse 48 saat içinde düzenli bir hayat dağılmıştır. Bir anda işsiz ve güvencesi hale gelen çift, 14 yaşındaki kızları Ezgi (Leyla Smyrna Cabas) ile birlikte, huzursuzluk çıkarmamaları konusunda ikaz edildikleri apartman dairelerini boşaltarak, Aziz’in annesinin (İpek Bilgin) İstanbul’daki evine göç etme kararı alır. Gelecek korkusunun gölgesinde yeni bir kentte ayakta kalma mücadelesi verecek olan çekirdek aile, idealler ile gerçek hayat arasında bocalarken, misafir evde ilişkiler çözülmeye başlayacaktır.

Çatak, geçtiğimiz ay Berlinale’de Altın Ayı ile ödüllendirilen filmini tümüyle Almanya’da çekmiş, jenerikte de ifade edildiği üzere Berlin Ankara, Hamburg kenti de İstanbul rollerini üstleniyor. Muhtemelen teknik ve mekân kullanım kolaylıkları nedeniyle böyle bir seçimde bulunmuş olan sinemacı, bu tercihi Brechtyen bir tavıra dönüştürmüş, günümüz Türkiyesi’nde yaşanan, kendi başımıza gelmese de çevremizdeki insanların, dostlarımızın başına gelenlerden hicap duyduğumuz otoriter iklimi, slogan atmadan, bireysel endişe ve korkuların ışığı altında perdeye taşıyor. Sergilenenler, güven ve adalet duygusu büyük ölçüde yara almış bizlere kafi gelmiyor zaman zaman. Yönetmenin bir ölçüde dışardan bakışından daha fazlasını bekliyoruz belki. Ancak Çatak ‘içinde bulunmaktan utanç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz; gelişmiş Batı ülkelerinde bile güvende oluşumuz garanti olarak görülmemelidir’ ifadesinden hareketle, demokrasi ve fikir özgürlüğü mücadelesini evrensel bir zemine taşımayı bilmiş.

İlker ve Ayda Meryem Çatak ile Enis Köstepen’in kaleme aldıkları senaryodan hareketle Türk asıllı sinemacının işlek anlatımı ve özellikle Namal – Biçer – Bilgin üçlüsünün kusursuz yorumlarından etkileniyoruz. İstanbul’daki düşüş ve uyum sürecinde sanatçı çiftin Aziz’in kaleme aldığı ‘Sarı Zarflar’ adlı politik oyunla yeniden birlikte üretmeye ve sanatla direnmeye çalışmasına coşkuyla tanıklık ederken, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir düzende, baskının gölgesindeki gerçek hayatta ideallere yer olup olmadığını tartışıyoruz.

Bir dizi seti karavanının tavan penceresine sıkışmış mavi gökyüzüne ulaşmak daha ne kadar vakit alacaktır. Sinemanın, sanatın dünyayı kurtarmadığını ama direnişi örgütlediğini, içinde bulunduğumuz şu beter dönemi yaşanılabilir kıldığını düşünüyoruz. Derya’nın ‘problemden değil, onun korkusundan korkacaksın’ ifadesine sarılıyor, ‘bugünler de geçecek’ umuduna katılmadan edemiyoruz.

(25 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ben Bir Hatırayı Seviyorum / Acı Hayat, 45. İstanbul Film Festivali’nde

Türk sineması klasiklerini yenilenmiş kopyaları ile kültür hayatımıza kazandırmayı sürdüren İstanbul Film Festivali, 45. yaşının ilk önemli sürprizi olarak, Metin Erksan imzasını taşıyan ‘Acı Hayat’* filmini izleyicilerle buluşturmaya hazırlanıyor.

Auteur yönetmenimizin ‘toplumsal gerçekçi’ döneminin en önemli çalışmalarından biri olan 1962 yapımı film, Yeşilçam’ın klasik melodram kalıplarını sosyoekonomik bir eleştiriyle yapıbozuma uğratmasıyla bilinir. Erksan’ın senaryosunu da yazdığı ‘Acı Hayat’ birbirini seven iki yoksul gencin paranın yıkıcı gücü ve bireylerin sınıf atlama tutkusuna çarparak tuzla buz olan sevdalarının trajik öyküsüdür. Film, iki sevgilinin ayrı ayrı yakın yüz planlarıyla açılır. Kasımpaşa tersanesinde kaynakçılık yapan Mehmet (Ayhan Işık) ile bir berberde manikürcü olarak çalışan Nermin’in (Türkan Şoray) tek hayali, Mehmet’in kazancına uygun kiralık bir ev bularak yuvalarını kurmak ve orada çocuklarını büyütmektir.

Yakın planları takiben iki sevgiliyi Galata Köprüsü üzerinde, Sinan’ın camileriyle İstanbul’un heybetli panoraması önünde izleriz. Evlenebilmeleri için her ikisinin de bir dolu boğazın onların ellerine baktığı kalabalık evlerinden kopmaları gerekmektedir. Lakin baktıkları bütçelerine uygun eski ve harap evler, zengin müşterilerinin lüks içindeki hayatlarına imrenen Nermin için hiç de oturulacak yerler değildir. Tüm bu arayışlar çifti umutsuzluğa sürüklediği ve aralarında gerginlikler yaşandığı günlerde, maniküre gittiği evin çapkın oğlu Ender (Ekrem Bora) Nermin’e musallat olur.

Ailesinin yükünü üstlenmiş olan genç kızın aklı, annesinin ‘gençsin, güzelsin; görüyorsun halimizi, hiç olmazsa kendini kurtar, muhakkak zengin birini bul ve evlen’ sözleriyle iyice karışır. Bir tereddüt ve ihtiras anında Ender ile birlikte olur. Duyduğu pişmanlıkla başka birini sevdiğini söyleyerek Mehmet’ten ayrılır.

Bu reddediliş genç adam için tam bir yıkımdır. İşte tam bu noktada Ersan’ın daha sonra ‘Ölmeyen Aşk’ adıyla yerli uyarlamasına soyunacağı Emily Brontë klasiği ‘Uğultulu Tepeler’ (Wuthering Heights) devreye girer. Milli Piyango’dan çıkan büyük ikramiye ile sermayeye kavuşan Mehmet sınıf atlamıştır. İstanbul’un hızla bir beton kente dönüşümünde müteahhitlik işinde yükselir. Filmin klasikleşmiş ‘asansör sahnesi’nde Nermin aşağıya doğru inerken, Mehmet yukarıya doğru çıkmaktadır. Hırsıyla yükselen genç adamın işlettiği gece kulübünde sarhoş ve dengesiz olarak karşısına çıkan Nermin gözyaşları içinde ondan af diler. İhtiraslarının kurbanı olmuş, doğduğundan beri gördüğü sefaletten korkusu onu tüm kuvvetiyle zenginliğe doğru itmiştir.

Mehmet bir ‘Heathcliff’ edasıyla Nermin’i geri püskürtür. Erksan’ın iki yıl sonra çekimlerine başlayacağı ‘Sevmek Zamanı’ndaki ‘sureti sevmesi’ misali, ofisinin duvarına Nermin’in büyük boy fotoğrafını asmış olan Mehmet yitirilmiş bir hayali, bir hatırayı sevdiğini haykıracaktır genç kadına. Sınıf atlamıştır ama ‘içinde sevdiği olmayınca, lüks villası bir beton mezardan farksızdır’ onun için. Mehmet intikam için kendisini saf bir tutkuyla seven Ender’in kız kardeşi Filiz ile (Nebahat Çehre) birlikte olacak, bu da Nermin’i dönüşü olmayan bir yola sürükleyecektir.

‘Acı Hayat’ klasik Yeşilçam yapımlarında rastladığımız temaları farklı bir bakış açısıyla anlattığı için önemlidir. İstanbul’un ve ülke ekonomisinin büyük ölçüde dönüşüme uğradığı, sermayenin el değiştirdiği bir dönemde iki genç insanın hayatta kalma mücadelesinin ötesinde daha iyi bir hayat sürme, sınıf atlama arayışlarını etüd ettiği için önemlidir. Yine bu filmde klasik Yeşilçam’daki kötücül karakterlere rastlamayız. Ender karakterini canlandıran Ekrem Bora, sonraki yıllarda bürüneceği kötü adamlardan biri değildir. Keza kız kardeş karakteri Mehmet’e sevgiyle bağlıdır ama Nermin’e bir kötülük yapmayı düşünmez. Filmin kötüsü giderek semirmekte olan vahşi kapitalizmin insanlar ve sınıflar arasında oluşturduğu uçurumdur. Çok etkileyici final sahnesi ise klasik Yeşilçam filmlerinde pek rastlanmayacak biçimde bir şefkat ve nedamet duygusu içerir. Erksan’ın doğal İstanbul mekânı içinde yakın plan ve hareketli kamera kullandığı kadrajları Antonioni esini taşır. 17 – 18 yaşlarındaki Şoray’ın saf güzelliğinde Monica Vitti esintisi vardır. Bu unutulmaz klasiği yıllar sonra ilk kez beyazperdede deneyimleme fırsatını kaçırmayın.

*11 Nisan Cumartesi 19:00’da Kadıköy Sinematek / Sinema Evi; 13 Nisan Pazar 11:00’de Beyoğlu Atlas Sineması’nda gösteriliyor.

(24 Mart 2026

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Seni Öldürecekler / They Will Kill You, Sen Ölümsüz Olabilir misin?

Seni Öldürecekler, son dönemde çıkan satanist tarikat filmleri arasında aksiyonu, ortalamanın üzerinde kötü karakterleri ve ılımlı olmayan bir aile bağını bir araya getirmesi ile öne çıkan bir yapım. Oldukça dinamik aksiyon sahneleri mevcut olan vahşi, kanlı bir korku komedisi olan film, doruk noktası biraz acelecilik ve kolaycılık hissettirse de kanlı ve eğlenceli olmayı başarıyor.

İki kız kardeş, şiddet uygulayan üvey babalarından kaçarlar ama bir markette yakalanırlar. Asia, küçük kardeşi Maria’yı geride bırakarak kaçar. Asia, kadını döven aşağılık bir adamı öldürmeye teşebbüs suçundan dokuz yıl hapis cezasına çarptırılır. Hapiste geçen yıllarında sertleşen, kesici aletlerde ve dövüş sanatlarında ustalaşan Asia, hapisten daha güçlü ve insanlık dışı bir şekilde çıkarak, kız kardeşini tekrar bulmaya ve kaçarak neden olduğu yaraları iyileştirmeye karar verir. Asia, kızkardeşinin New York’ta Virgil isimli seçkin bir binada hizmetçi olarak çalıştığını öğrenir. Asia, kısa süre içerisinde binada ve içinde yaşayan insanlarda bir gariplik olduğunu fark eder ve sonrasında Asia için banyo aynasında yazılı olan “SENİ ÖLDÜRECEKLER” notu ile ölüm kalım mücadelesi başlar…

Kirill Sokolov‘un ABD’deki ilk yönetmenlik denemesi olan filmde, New York’taki bir apartmanda hayatının en korkunç gecesini yaşayan yeni bir hizmetçinin vahşi, kanlı bir korku komedisi hikâye ediliyor. Sokolov filminde oldukça dinamik aksiyon sahneleri mevcut. En beğendiğim aksiyon sahnesi ise Asia’nın alevli bezle sarılmış bir baltayla rakiplerle dolu karanlık bir salonu aydınlatıp kafalarını parçaladığı savaş sahnesi. Bu sahne, görüntü yönetmeni Isaac Bauman tarafından gerçekten iyi çekilmiş ve modern stüdyo korku filmlerinin çoğunu bozan aşırı karanlık dijital görünümden uzak durulmuş. Korku filmi hayranlarının seveceği işlerden birisi de aşırı CGI kullanımından ziyade filme çok ihtiyaç duyulan gerçekçi kan efektlerinin ön plana çıkarılması olmuş. Özellikle göz küresi şakası oldukça etkili.

Seni Öldürecekler, son dönemde çıkan satanist tarikat filmleri arasında aksiyonu, ortalamanın üzerinde kötü karakterleri ve ılımlı olmayan bir aile bağını bir araya getirmesi ile öne çıkan bir yapım. Kanlı kadın savaşçıların düşmanlarıyla mücadele ettiği filmler bu sene çoğunlukta olacak. Seni Öldürecekler filmi, Sokolov‘un “Neden Ölmüyorsun?” şiirini barok tarzda bir Amerikan senaryosuna birebir uyarlayarak, düşük bütçeli bu filme daha da tatlı bir hava katmış. Filmde “John Wick” filmlerindeki Hotel Continental’in korku versiyonuna benzer bir bina yaratılmış. Virgil, küresel bir kiralık katiller birliğinin sığınağı değil, “Ready Or Not” filmlerindeki katil çetesini iyilikseverler gibi gösteren, “Get Out“un abartılı bir versiyonu olan şeytani bir tarikatın sığınağı gibi.

Kanlı katliamlarla dolu aksiyon kahramanı rolüne seçilen Zazie Beetz canlandırdığı Asia rolünde oldukça başarılı bir oyun sergiliyor. Seni Öldürecekler, Ready Or Not filmleri bazı benzerlikler taşısa da, aralarında çok tanıdık gelmesini engelleyen birkaç önemli fark var. Birincisi, Beetz‘in canlandırdığı Asia Reeves, Ready or Not filmlerindeki Samara Weaving’in karakterinden çok daha doğrudan bir aksiyon kahramanı. Samara’nın karakterinin çekiciliği, hayatta kalmak için zekasına güvenmesinden kaynaklanıyordu. On yılını hapiste geçirmiş ve yakın dövüş ve doğaçlama silah kullanımında ustalaşmış olan Reeves ise daha sert bir karakter. Ayrıca, düşmanları da Samara’nınkilerden daha ölümcül. O filmlerin esprisi, Weaving’in genellikle aptal kötü adamlar tarafından avlanmasıydı. Burada ise binanın sakinlerinin onları yenmeyi çok daha zorlaştıran belirli güçlü yönleri var.

İlk bakışta göründüğünden daha zeki ve esprili olan film, ironik göndermeler, şok edici dönüşler ve kurnazca doğrusal olmayan olay örgüsü sapmalarıyla izleyicileri sürekli tetikte tutuyor. Neşeli nihilist kaosun içinde erken dönem Quentin Tarantino, Danny Boyle, Sion Sono ve Sam Peckinpah‘ın izleri var. Sokolov ayrıca, Vadim QP ve Sergey Solovyov‘un eklektik müziğiyle desteklenen, silahlı çatışma sahnelerinde Sergio Leone‘nin spagetti western filmlerini de anımsatıyor

Birçok kişi bu filmi Ready or Not filmi ile karşılaştırıyordu, işte bu noktada Seni Öldürecekler öne çıkmaya ve fark yaratmaya başlıyor. Bu film sadece patlayan insanlardan ibaret değil. Kafa kesme, uzuv koparma, ateşe verme ve yakın mesafeden pompalı tüfekle vurulma sonucu havaya fırlatılma gibi sahneler de içeriyor.

Sonuç olarak, filmdeki bazı anlatı unsurları olumlu sonuç vermese de binada bulunan farklı konularda hizmet veren katlar (birisi seks katı) hiçbir amaca varmıyor. Buna rağmen Seni Öldürecekler doruk noktası biraz acelecilik ve kolaycılık hissettirse de kanlı ve eğlenceli bir film olmayı başarıyor. Korku filmi hayranları için Saklambaç 2 filminin hemen ardından vizyona girmesi olumlu mu olumsuz mu gişeye yansır bilemiyorum ama filmin Saklambaç 2’den daha iyi olduğunu düşünüyorum.

(24 Mart 2026)

Nusret Şen

Korkudan Korkmak: Sarı Zarflar

Mesele, problemden değil problemin korkusundan korkmaktır. Çünkü o zaman, asla sonuca (çözüme) ulaşamazsınız. İlker Çatak’ın, yerelden çıkıp evrenseli kucaklayan 2026 Berlin Altın Ayı Ödüllü filmi “Sarı Zarflar”ın teması bu cümlede gizli. Bugün savaşan dünyanın yangınında, birçok alanda karşımıza çıkan, egemen erkin kendi iktidarını korumak için giderek daha bir otoriterleşmesi hatta koyu bir diktaya dönüşmesi öyküsü anlatılan.

2016’da başarısız darbe girişimi sonrası, darbeciler yerine solcu ve LGBTİ bireylerle sanatın her alanına saldıran ve asıl düşman olarak onu gören iktidarın naif, yalın ve alabildiğine sakin eleştirisi… Sadece bu mu? Bununla sınırlanabilir mi bir yaşam? Tabii ki, hayır! Sosyal, siyasal, ekonomik sorunlar aileye de yansıyor ve paramparça ediyor.

Derya (Özgü Namal) tiyatro oyuncusudur, eşi akademisyen ve oyun yazarı Aziz’in (Tansu Biçer) bir oyununun galasında valiyle fotoğraf çektirmediği için mimlenir. Sonrası kolaydır zaten… 1960’lı yılların sonlarından beri “sayın muhbir vatandaş” her zaman bulunabilir ve düzmece suçlamalar birbiri ardına gelir. Filmde olanları anlatmak yerine hemen her gazetenin manşetinde yer alan, televizyonlarda izlenen haberler yeterlidir.

Berlin Film Festivali, bu yıl, jüri başkanlığını yapan Wim Wenders’in tırnak içinde “tarafsız olmayı öne çıkararak savaştan yana konuşması”na karşın gerçekten politik bir filme büyük ödülü verdi. Tepki o denli büyüktü ki, Gümüş Ayı da (Kurtuluş, Emin Alper) yine bir politik öyküye verildi. Politika yaşamın her alanında, her anında… Nefes alsanız da almasanız da, yani sessiz kalıp kalmamanız önemli değildir, karar yukarıdan verilir ve suçlanırsınız. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın bütün otoriter yönetimlerinde bu böyledir.

İlker Çatak, “Sarı Zarflar”ı Almanya’da çekmiş. Ankara görünümlü Berlin ile İstanbul görünümlü Hamburg filmin ana mekânları; üniversite ve tiyatrolarıyla da. Gerçekten Brechtiyan bir yabancılaş(tır)ma. Evrensel olunca bir öykü, kentin o ya da bu olması değil, anlatılan öne çıkıyor.

Söze dayalı filmin yalın ve sakin akışı, kurgusunun da fazla hareket içermemesi oyuncuların, özellikle de Özgü Namal ve Tansu Biçer’in sırtına çok yük yüklemiş. İkisi de başarıyla kalkmışlar altından.

Bir mektupla (yetkili, onun bile gereksiz olduğunu dillendirir arsızca) yaşamları altüst olan akademisyen ve tiyatrocuların önünde bir seçenek kalmıştır: Onurlu duruşlarını sürdürmek ya da çözülmek. Derya ve Aziz, aslında liberal, kendileri dışındaki sorunlarla pek ilgilenmeyen ama sorumluluklarını yerine getirmekten de kaçınmayan insanlarken… işsiz kalınca, lise sınavların hazırlanan kızları için gelecek oluşturma mücadelesine girerler. Onlarla birlikte sarı zarf alan arkadaşları direnmeyi seçmişlerdir (Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerine gönderilen bir selam).

Gerilim o denli büyür ki, aralarında doğan (ç)atışma, kızlarına da sıçrar. Bir bölünme, parçalanma ile karşı karşıyadırlar.

(23 Mart 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com