Kategori arşivi: Yazılar

Günlerimizin Sahibi Kim? / La Grazia*

Adındaki zarafeti beyazperdeye yaymasını bilen ‘La Grazia’ geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden bir tanesiydi. Paolo Sorrentino ustanın 82. Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen bu son çalışması kurgusal bir İtalyan cumhurbaşkanının hikâyesi üzerinedir.

Hristiyan Demokrat gelenekten gelen Mariano De Santis (Toni Servillo), Quirinale Sarayı’nda geçirdiği 7 yılın ardından evine ve sıradan vatandaş yaşamına dönmenin eşiğindedir. Yaşlı kurt siyasetçi görev süresinin sona ermesine yalnızca 6 ay kalmışken bir süredir önünde bekleyen ‘ötanazi yasası’nı imzalama konusunda çekinceler taşır. Bu konuda, üç aydır söz konusu yasa üzerinde çalışan baş yardımcısı hukukçu kızı Dorotea (Anna Ferzetti) ile tatlı sert bir tartışma içindedir. Siyasi kariyerinin yanı sıra 2046 sayfalık devasa ‘Ceza Hukuku’ külliyatıyla ülkenin saygın hukuk adamlarından biri olan De Santis, imzalamazsa ‘işkenceci’, imzalarsa ‘katil’ olarak damgalanma ikilemini yaşarken, taammüden cinayetten tutuklu iki mahkûmun af dilekçesi önüne geldiğinde iyice bocalayacaktır.

Üzerinde ‘Hristiyan Demokrat kültürü’ asılı devlet adamı ‘kaygan zemin’ teorisinden hareketle hep denge ve uzlaşma insanı olmuş, kendisine yakıştırılan ‘betonarme’ lâkabını fazlasıyla hak etmiştir. Kızının ciddi uyarısı eski yargıcı kendi kedisiyle hesaplaşmaya, ‘günlerimizin sahibi kimdir’ sorusunu sormaya iter. Dorotea, ritüellerden sıkıldığını söyleyen yaşlı babasına bunun özgürlüğüne kavuşabilme fırsatı olduğunu anlatır. 8 yıl önce kaybettiği karısı, büyük aşkı Aurora’nın ardından özgürlüğün onun için faydasını kestiremez gerçi yaşlı adam, ama uzay gemisindeki mühendis astronotları Giordano’nun bir kuş hafifliğindeki salınımını hayran hayran izlemekten kendini alamaz. Bugüne değin hep sıkıcı ve gri bir adam olmuştur. Yeni bir tutku onun için artık çok geçtir belki ancak ‘yasanın her zaman uzaktan gösterdiğini’ idrak ettiğinde, gerçeği bulma yolunda ‘zarafet ve merhamet’e, ‘şüphenin güzelliği’ne doğru cesaretle yelken açmayı becerebilecek midir?

Federico Felllini’nin mirasçısı olarak anılan Sorrentino’yu İtalyan kültürüne ve ‘Roma’ya adanmış ‘Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza’ (2013), ‘Gençlik / Youth’ (2015) gibi coşkulu fresklerin yanı sıra, çizmenin ünlü politikacılarının yaşamına eğilen filmlerinden hatırlıyoruz. 2008 yapımı ‘Il Divo’da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 7 defa hükümet kurmuş başbakan Giulio Andreotti’yi, 2018 yapımı iki bölümlük ‘Loro’da Silvio Berlusconi’yi yorumlamış olan sinemacı, bu kez halkın takdirini kazanmış, bizlerin de özlemini çektiği dürüst bir siyasetçiyi resmetmek istemiş. Yönetmenin fetiş oyuncusu Servillo, kurgusal bir devlet başkanında bir kez daha Sorrentino’ya el vermiş, gelenekçiliği kırarak hayatın anlamı üzerine soruların peşine düşen ana karakteri tadına doyum olmaz bir performans ile yorumlamış.

*’La Grazia’ İstanbul prömiyerini geçtiğimiz Ekim ayında Filmekimi’nde yapmıştı. Şimdilerde ‘Başka Sinema’nın ‘Bahar Festivali’nden başlayarak özel gösterimlerle birçok ilimizde seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bu zarif filmi kaçırmayın.

(15 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Çılgın Bir Yüzyılda Sinemanın Büyülü Yolculuğu / Diriliş*

1989 doğumlu yönetmen Bi Gan genç yaşına rağmen yalnızca 3 filmiyle ‘auteur’ sıfatını fazlasıyla hak ediyor. Çinli sinemacının henüz 26 yaşındayken çektiği Locarno’dan ödüllü ilk uzun metrajı ‘Kaili Blues’ değişim içindeki ülkesinden düşsel bir arayış hikâyesidir. Filmekimi kapsamında İstanbul izleyicinin karşısına çıkan ve izleyenleri büyüleyen 2018 yapımı ‘Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk’ benzer bir rüya aleminde kayıp sevgilisinin süren türler üstü yaratıcı bir denemedir. Sinemacının 45. İstanbul Film Festivali’nin Altın Lale seçkisinde yer alan, geçtiğimiz yıl Cannes ana seçkisinde dünya prömiyerini yapmış son çalışması ‘Diriliş / Resurrection – Kuang ye shi dai’ yine tarifi pek kolay olmayan bir sinema mücevheri, bazı yazarların çok güzel tanımıyla ‘yedinci sanata yazılmış bir aşk mektubu’dur.

Bi Gan, Türkçe’ye ‘çılgın bir zaman dilimi’ şeklinde çevirebileceğimiz özgün adından hareketle yirminci yüzyılın sanatına, rüyalardan beslenen bir sinema tarihçesine soyunuyor. İnsanoğlunun ölümsüzleşme yolunda düş görmeyi terk ettiği bir gelecekte geçen, her biri farklı bir duyuya ayrılmış beş bölümün ana ekseninde, rüyasız bir dünyada inatla hayaller kuran bir canavar var. Öykülerini çılgın bir yüzyılda sinemanın büyüyü yolculuğu üzerinden anlatan bu benzersiz filmde Bi Gan birbirinden bağımsız olay örgülerini farklı film türlerine uğrayarak, renk skalaları ve tarzlarla sınır tanımadan oynayarak yaşamın anlamını sinemada bulan bir görsel destan yaratırken izleyiciyi soluksuz bırakıyor. İngilizce’den dilimize çevrilen adıyla da kaybetmekte olduğumuz vicdanımızı, insani duygularımızı sinema aracılığıyla yeniden hayata geçirmek arzusunu hedefliyor.

Tayvanlı yıldız oyuncu Shu Qi’nin canlandırdığı gizemli kadının, gizlice rüya görmeyi sürdüren ve belki de gerçeğin tüm acısını yüklendiği için canavar görünümü kazanmış ‘Deliriant’ın (Jackson Yee) kalbine monte edilmiş 35 mm sinema makinasından Çin özelinde insanoğlunun yüzyıllık serüveni devreye giriyor. Esinini aldığı Robert Wiene’nin 1920 yapımı ünlü klasiği ‘Dr Caligari’nin Muayenehanesi / Das Kabinett des Dr. Caligari’nin yanı sıra George Méliès’in ‘Aya Seyahat’ine, Lumière kardeşlerin bahçıvanlı ilk güldürü denemesine göndermeler yapan, sessiz sinemanın altın çağından imgelerin büyülediği ilk bölümde ‘Nosferatu – Quasimodo’ karışımı yaratığın acı ve özlem yüklü arayışından etkileniyoruz. .

Sesin devreye girdiği ikinci bölüm savaş döneminde geçen Orson Wellesvari bir ‘film noir’ dokusu taşıyor. İlk bölümdeki ‘göz’ yerine bu defa ‘kulak’ sahnededir. Bach’ın BWV 78 ‘Komm, süber Tod’ (Gel tatlı Ölüm) adlı eserinin şifrelendiği karanlık bir casus öyküsü ile yönetmen yeni bir tarz denemektedir. Üçüncü bölümde, metafizik bir arkadaşlık öyküsü çerçevesinde ‘tat alma duyusu’ üzerinden ilerler. ‘Koku alma duyusu’ ise acımasız bir mafya patronunu kandırmaya çalışan üç kağıtçı ile sokaktan bulduğu yetim çocuğun hikâyesi dördüncü bölümün konusudur.

Bi Gan’ın tek çekim süsü vererek kotardığı, milenyum öncesi son geceden şafağa kadar süren final öyküsünü 36 dakikalık tek çekim süsü vererek kotarır. Sessiz sinemanın el boyama tekniği ile renklendirilmiş Dong Jingsong imzasını taşıyan olağanüstü sinematografisiyle, Chaplin’den ‘Yeni Dalga’ aşıklarına türlü referansların kol gezdiği, geçmişle bugün arasında köprü kurun bu görkemli final epizodunda, daha önce hiçbir kadına ‘dokunmamış’ serseri Apollo (Jackson Yee) ile vampirler aleminde karşılaştığı yüzyıllar öncesinden gelen Tai Chao – Mei’nin (Gengxi Li) hüzünlü sevda öyküsüne tanıklık ederiz.

Beş farklı yolculukta farklı film türlerini deneyen, farklı estetiklerin izini süren son şaheserini, balmumunda erimiş eski sinema salonları ve kaybolup giden seyircilerine ağıtla sonlandırıyor Bi Gan. İnsanoğlunun zor ve kaotik dönemden geçtiği çağımızda, yapay zekaya inat sinema dilinin binbir olanağı üzerine kafa yoran sinemacının çabasını ayakta alkışlıyor, tüm sinefilleri bu benzersiz deneyimi yaşamak için sinema salonlarına davet ediyoruz.

*‘Diriliş’ 13 Nisan 21:30’da Beyoğlu Atlas; 14 Nisan 21:30’da Nişantaşı City’s; 14 Nisan 21:30’da Kadıköy Sinematek / Sinema Evi’nde gösterilecektir.

05 Nisan 2026

(Ferhan Baran)

ferhan@ferhanbaran.com

45. Yaşını Kutlayan İstanbul Film Festivali’nden Önerilerim

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen, ülkemizin en kapsamlı uluslararası sinema etkinliği olan ‘İstanbul Film Festivali’ bu yıl 45. yaşını kutluyor. Aradan geçen yıllar boyunca yepyeni ve dinamik sinemacı kuşaklara okul olmuş baharın müjdecisi festivalimiz, bir kez daha Türkiye ve dünya sinemasının en nitelikli örneklerinin yer aldığı zengin programıyla 09 – 19 Nisan tarihleri arasında kentin iki yakasında farklı mekânlar ve 7 salonda sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Festivalde gösterimlerin yanı sıra, her sene olduğu gibi, konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla gerçekleştirilecek söyleşiler ve özel etkinlikler yer alıyor.

Festival üzerine bu ikinci yazımda, seçimlerinize katkıda bulunacağını umduğum, klasikler dışında kalan yapıtlardan oluşan 10 filmlik geleneksel öneri listemi takdim ediyorum.

1 – DİRİLİŞ / Resurrection – Kuang Ye Shi Dai

Çinli genç yönetmen Bi Gan’ın ‘Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk / Long Day’s Journey Into Night’ın ardından 7 yıl sonra çektiği ve geçtiğimiz yıl prömiyerini yaptığı Cannes’dan ödülle dönmüş, son dönemin en yaratıcı çalışmalarından biri olan yapım, deneysel üslûbuyla geniş kitlelerin değil belki ama tutkulu sinefillerin bayılacağı cinsten. İnsanoğlunun ölümsüzleşme yolunda rüya görmeyi terkettiği bir gelecekte geçen öykülerini çılgın bir yüzyılda sinemanın büyüyü yolculuğu üzerinden anlatan bu benzersiz film üzerine kapsamlı bir yazı da yolda.

2 – SESSİZ DOST / Stille Freundin

Macar auteur yönetmen Ildikó Enyedi’nin muhteşem ‘Bir Evlilik Hikâyesi / A Feleségem Története’ (2021) ardından çektiği film, 1908, 1972 ve 2020 yıllarında yaşam süren üç kişinin, Almanya’da kökenleri ortaçağa uzanan Malburg Üniversitesi’nin botanik bahçesindeki asırlık, görkemli bir Gingko Bloba (Mabet Ağacı) ile iletişimi, ağacın bu üç ömre sessizce tanıklığı üzerinden gelişiyor. Yaşamın göremediğimiz ama hissedebildiğimiz gizli, sessiz ve esrarengiz gücünü ince ince dokuyor.

3 – KRALİÇE ZOR DURUMDA / Queen At Sea

Amerikan bağımsızlarından Lance Hammer’ın yönettiği yapım Berlin’den Jüri Ödülü’nü kazanırken, Anna Calder-Marshall en iyi yardımcı oyuncu seçildi. Amanda (Juliette Binoche) ile üvey babasının (Tom Courtenay) ileri derecede demans hastası anneye ilişkin hayati kararların alınması ve seçimlerin yapılması üzerinden gelişen hayli üzücü ancak duygusallıktan kaçınan etkileyici bir dram sizleri bekliyor.

4 – ROSE

Geçtiğimiz haftalarda yine Berlin’den Sandra Hüller’e en iyi oyuncu ödülünü kazandıran yapım, Avustralyalı yönetmen Markus Schleinzer imzasını taşıyor. Film, 17. yüzyılda Otuz Yıl Savaşları Avrupa’yı kasıp kavururken, Almanya’da ücra bir protestan köyüne gelen gizemli askerin, uzun zamandır terk edilmiş bir çiftliğin kendisine miras kaldığını iddia ederek köylüleri ikna etmesi ve zaman geçtikçe çalışkanlığıyla dahil olduğu bir toplumun parçası oluşunun hikâyesini siyah – beyaz bir sinematografi ile anlatıyor.

5 – POMPEI: BULUTLARIN ALTINDA / Sotto Le Nuvole

Belgesel sinemanın ustalarından Gianfranco Rosi, geçtiğimiz yıl Venedik’ten Jüri Özel Ödülü ile dönen son filmini ‘Napoli’ye adamış. ‘Napoli İtalya değildir, başlıbaşına bir ulustur’ diyen İtalyan usta, üç yıl boyunca Vezüv Yanardağ’nın eteklerinde çekim yapmış. Tarihin izlerini, geçmiş zamanın kalıntılarını didiklemiş. Konuşanların seslerindeki hikâyelerin peşine düşmüş, Flegri Bahçeleri’nden yükselen bulutlarla dumanı izlemiş. Deniz, gökyüzü ve Vezüv Yanardağı arasında seslerle, hayatlarla dolu bu film, pek bilinmeyen ve baştan deneyimlenen bir Napoli portresi çiziyor.

6 – ÜÇ VEDA / Tre Ciotole

Festivalin açılış filmi olan yapım Katalan sinemacı Isabel Coixet’nin imzasını taşıyor. 2023’te hayatını kaybeden yazar Michela Murgia’nın otobiyografik kitabından beyazperdeye uyarlanan filmde, sudan bir sebeple tartışıp ayrıldığı sevgilisinin ardından iştahını kaybeden Marta, kısa sürede bunun ayrılık acısından çok sağlığıyla ilgili olduğunu farkediyor. Hayatın gerçekten çok kısa olduğunu idrak ettiğinde, yemeklerin tadından dinlediği müziklere, hissettiği arzudan yaptığı seçimlere kadar herşeyi değiştirecektir. Başrollerde oyuncu / yönetmen Alba Rohrwacher ve Elio Germano’yu izliyoruz.

7 – BEKÇİLERİN ÇIĞLIĞI / Le Cri des Gardes

Usta Fransız sinemacı Claire Denis’nin Toronto’da dünya prömiyerini yapan son filminde, gecenin karanlığında devasa şantiyeyi koruyan çitin önüne dikilen Alboury (Isaach De Bankolé), inşaat sahasında hayatını kaybeden kardeşinin cesedi kendisine teslim edilene kadar şantiye müdürü Horn (Matt Dillon) ile genç mühendisin (Tom Blyth) peşini bırakmayacağını haykırıyor. Müzikleri Denis’nin çoğu filminde olduğu gibi Tindersticks’e emanet edilen, eşitsizlik, emek sömürüsü, erkeklik kültürünün karanlığını deşen bu sert dram 24 saatlik bir zaman diliminde geçiyor.

8 – İŞE YARAR BİR HAYALET / Pee Chai Dai Ka

Tayland’ın Oscar adayı, Cannes Eleştirmenler Haftası’ndan büyük ödüllü yapım, 2025 yılının en şaşırtıcı filmi, görüp göreceğiniz en komik, eğlenceli ve dokunaklı hayalet öykülerinden biri gibi sıfatlarla anılıyor. Filmin konusuna gelince; yaslı March’ın vefat eden eşi Nat’ın ruhu bir elektrikli süpürgeye girerek geri döndüğünde, eşler arasındaki bağ beklenenin aksine güçleniyor. March’ın ailesi bu sıradışı birlikteliği reddedince, Nat’a düşen onları aşklarına ikna etmek olacaktır. Yönetmen Ratchapoom Boonbunchachoke’nin “Yorgos Lanthimos Tayland’a taşındı” sözleriyle övülmesi filme olan merakı arttırıyor.

9 – MADE IN EU

Varna’da en iyi film seçilen yapım, tanınmış Bulgar yönetmen Stefan Komandarev imzasını taşıyor. Bulgaristan taşrasında geçen film, kasabanın ilk COVID vakası olduğu için iş arkadaşları, komşuları, sorumluluğu başkalarına yüklemek isteyen fabrika sahipleri tarafından dışlanan overlokçu İva’nın (Gergana Pletnyova) zorlu hikâyesini anlatırken, işgücü sömürüsünün ve küresel eşitsizliklerin insani bedelinin güçlü ve evrensel bir portresini çiziyor.

10 – MALAGA SOKAĞI / Calle Málaga

Festivalde daha önce gösterilmiş ‘Mavi Kaftan / Le Bleu du Caftan’ (2022) adlı filmiyle beğenimizi kazanan Maryam Touzani’nin son çalışması Fas’ın Oscar adayı olmuştu. Film, yıllardır Tanca kentinde yalnız yaşayan 79 yaşındaki Maria Angeles’in (Carmen Maura) sakin hayatının, kızı Madrid’den gelip oturduğu daireyi satmaya kalkınca altüst oluşu üzerinden ilerliyor. Kızına da düzene de zarafetle karşı çıkan yaşlı kadının neşeli ve hüzünlü hikâyesi Pedro Almodóvar’ın ilham perisi, usta oyuncu Maura’nın performansı için bile izlenir.

(03 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gerçekten Önemli Filmler

Hollanda’nın The Hague (Lahey) şehrinde tam 20 yıldır düzenlenen Movies that Matter Festival, adından da anlaşılacağı gibi “gerçekten önemli” meselelere odaklanan bir film festivali. Bu yıl 20 – 28 Mart tarihleri arasında 20. kez gerçekleşiyor. İnsan hakları ihlalleri, sosyal adaletsizlikler, hukukun üstünlüğü, çevresel krizler… Kısacası dünyanın ne kadar can yakan meselesi varsa hem belgesel hem kurmaca filmler aracılığıyla görünür kılınmaya çalışılıyor.

Festival sadece film göstermekle kalmıyor, filmi bir araç olarak kullanıyor. Anlatılmamış hikâyeleri bağlamıyla birlikte açıp tartışmaya davet ediyor. Seyirciyle film arasında bir bağ kurmakla kalmıyor, o bağın toplumsal bir etkiye dönüşmesi için alan açıyor. Eğitim gösterimleri, etkinlikler, uluslararası iş birlikleri… Hepsi bu niyetin bir parçası.

Festivalde “Grand Jury Documentary” (Büyük Jüri Belgesel), “Grand Jury Fiction” (Büyük Jüri Kurmaca) ve izleyici oylarıyla belirlenen “Audience Award” (İzleyici Ödülü) veriliyor. Açıkçası kimin, hangi filmin ödül alacağı ilgi alanımın dışında. Bir belgesel sinemacı olarak üretim süreçlerinin kendisi daha çok ilgimi çekiyor. Kısıtlı zamanımı “Film & Impact Pitches” (Film ve Etki Sunumları) bölümüne ayırdım ve sunumlara konuk olarak katıldım.

“Take on Film & Impact Pitches” aslında bir dayanışma alanı. Film yapımcılarının sadece iyi bir film ortaya koymalarına değil, o filmin dünyada nasıl bir karşılık bulabileceğine, nasıl bir etki yaratabileceğine odaklanıyor. Festival; Hollanda’da olduğu kadar Avrupa ve dünyadaki uluslararası resmî ve sivil kurumlar, fon sağlayıcılar ve yayıncılarla bağlantılar kurma konusunda aktif bir rol üstleniyor. Yani mesele sadece filmi bitirmek değil, onun hayatını kurmak. O yolculukta yoldaş olmak. Filmin üretimi kadar, dolaşımı ve yarattığı etki de sürecin bir parçası olarak ele alınıyor.

Bu yıl dört kıtadan sekiz proje seçilmiş. Her yönetmenin sunum süresi sekiz dakika. Kısa bir süre gibi görünüyor ama aslında çok yoğun bir alan açıyor. Çünkü bu bir “pitching” (proje sunumu) yarışması değil. Kim daha iyi sundu, kim kazandı gibi bir rekabet çok da yok. Rekabetten çok, paylaşım ve karşılaşma alanı kuruluyor. Gerçi program sonunda farklı kurumlar tarafından verilen destek ödülleri var. Örneğin Taskovski Training Award gibi ödüller, projelere para vermekten çok, uzun vadeli mentorluk ve stratejik destek sağlıyor. Yani aslında burada ödül, bir filmin yolunu açmak.

Bu programda sunulan projelerin çeşitliliği de dikkat çekiciydi: kadın hakları ve üreme sağlığından, yerli halkların bilgeliğini ve doğayla kurdukları ilişkiyi korumaya; evlat edinilen bireylerin kimlik hakkı mücadelesinden, aile içindeki ve toplumdaki aşırılıklar ve ırkçılıkla yüzleşmeye; mahkûm rehabilitasyonundan iklim adaletine, siyasi tutukluların aileleri üzerindeki etkilerinden savaş tecavüzlerinin yarattığı travmalara kadar geniş bir yelpaze… Yani her biri kendi bağlamında acil, ağır ve görmezden gelinmeye müsait konular.

Ve gerçekten de her sunumdan sonra şunu görüyorsunuz: Hiçbir proje eli boş çıkmıyor salondan. Bazen bir ortak, bazen bir fon ihtimali, bazen bir deneyim, bazen yeni bir bağlantı, bazen de sadece doğru sorular… Sonrasında birebir görüşmelerle süreç ilerliyor.

Sunumlardan sonra sessizlik olduğunda enerjik moderatörün salona dönüp söylediği şu cümle çok motive ediciydi:

“Haydi, siz etki prodüktörlerisiniz, bu projelere nasıl destek olabilirsiniz?”

O an salonun dinamiği tamamen değişiyor. İnsanlar söz alıyor, bağlantılar öneriyor, deneyim paylaşıyor. Bir film henüz tamamlanmadan etrafında bir ekosistem oluşmaya başlıyor. Sonuçta etki yaratmak, farkındalık oluşturmak için yola çıkan filmler, ortak bir duyguyla sahipleniliyor.

Benim için en etkileyici tarafı buydu sanırım. Çünkü çoğu zaman yalnız hissedilen bir üretim sürecinin aslında kolektif bir zemine oturabileceğini hatırlatıyor. Bunu da açıkça söylemek lazım: Burada “etki” kelimesi içi boş bir kavram olarak kullanılmıyor. Gerçekten üzerine düşünülmüş, strateji geliştirilmiş, somut karşılıkları olan bir şeyden bahsediliyor.

Film yapmak tek başına yetmiyor. O filmin dünyayla nasıl ilişki kuracağını da düşünmek gerekiyor.

Öte yandan, insan ister istemez biraz mesafe alıp yeniden bakma ihtiyacı da hissediyor. Bir zamanlar Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) Film Festivali olarak başlayan bu yapının bugün “farkındalık yaratan” bir festivale, yani Movies that Matter’a dönüşmesi; üstelik European Court of Human Rights (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) ile sembolik olarak aynı coğrafi – politik hattın bir parçası sayılabilecek bir şehirde, The Hague’da düzenlenmesi elbette anlamlı.

Ama aklıma takılan bir soru var:

Acaba Avrupa, kendi sebep olduğu insan hakları ihlallerine de aynı duyarlılıkla yaklaşıyor mu bu festivalde? Buna net bir cevap vermem mümkün değil. Zaten ben festivale sadece bir gün katılabildim. Böyle bir sorunun cevabını bu kadar sınırlı bir deneyimle vermek de mümkün değil.

Yine de soru işaretleri kalıyor içimde:

Filmler aracılığıyla farkındalık yaratmak, çok insani ve takdir edilesi bir çaba. Ve fakat artık sahte ile gerçeğin, doğru ile yanlışın bu kadar iç içe geçtiği bir zamanda, “iyi” ve “masum” görünen her yapının altını biraz daha kurcalama ihtiyacı hissediyor insan. Ve insan ister istemez daha fazla sorgulamaya başlıyor görünenin arkasındakini.

(Bu yazı ilk olarak 26 Mart 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(26 Mart 2026)

Semra Güzel Korver

Baskının Gölgesinde İdealler ve Gerçek Hayat / Sarı Zarflar

Sanat dünyayı kurtarır mı?

İlker Çatak imzalı ‘Sarı Zarflar’ın sorduğu önemli sorulardan biri de bu. Film, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun yıldız oyuncularından Derya’nın (Özgü Namal) eşi Aziz Tufan’ın (Tansu Biçer) kaleme aldığı ‘direniş’ üzerine kurgulanmış avangard oyununun prömiyeri ile açılıyor. Oyunun bir müddet kapalı gişe gideceğinden keyifli sanatçı çiftin dünyası ise prömiyerin hemen ertesinde idari yetkililerden sarı zarflar içinde aldıkları tebligatlarla kararıyor.

Bir devlet üniversitesinde tiyatro dersleri veren Aziz, ‘devletin sahnelediği tiyatroyu okuyamıyorsanız, ben size dramaturji anlatamam’ sözleriyle öğrencilerini ‘savaşa hayır’ mitingine katılmaya teşvik ettiği için akademisyen arkadaşlarıyla birlikte açığa alınmıştır. Akabinde yazdığı oyun kaldırılarak Derya’nın tiyatrodaki işine son verilir. Neredeyse 48 saat içinde düzenli bir hayat dağılmıştır. Bir anda işsiz ve güvencesi hale gelen çift, 14 yaşındaki kızları Ezgi (Leyla Smyrna Cabas) ile birlikte, huzursuzluk çıkarmamaları konusunda ikaz edildikleri apartman dairelerini boşaltarak, Aziz’in annesinin (İpek Bilgin) İstanbul’daki evine göç etme kararı alır. Gelecek korkusunun gölgesinde yeni bir kentte ayakta kalma mücadelesi verecek olan çekirdek aile, idealler ile gerçek hayat arasında bocalarken, misafir evde ilişkiler çözülmeye başlayacaktır.

Çatak, geçtiğimiz ay Berlinale’de Altın Ayı ile ödüllendirilen filmini tümüyle Almanya’da çekmiş, jenerikte de ifade edildiği üzere Berlin Ankara, Hamburg kenti de İstanbul rollerini üstleniyor. Muhtemelen teknik ve mekân kullanım kolaylıkları nedeniyle böyle bir seçimde bulunmuş olan sinemacı, bu tercihi Brechtyen bir tavıra dönüştürmüş, günümüz Türkiyesi’nde yaşanan, kendi başımıza gelmese de çevremizdeki insanların, dostlarımızın başına gelenlerden hicap duyduğumuz otoriter iklimi, slogan atmadan, bireysel endişe ve korkuların ışığı altında perdeye taşıyor. Sergilenenler, güven ve adalet duygusu büyük ölçüde yara almış bizlere kafi gelmiyor zaman zaman. Yönetmenin bir ölçüde dışardan bakışından daha fazlasını bekliyoruz belki. Ancak Çatak ‘içinde bulunmaktan utanç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz; gelişmiş Batı ülkelerinde bile güvende oluşumuz garanti olarak görülmemelidir’ ifadesinden hareketle, demokrasi ve fikir özgürlüğü mücadelesini evrensel bir zemine taşımayı bilmiş.

İlker ve Ayda Meryem Çatak ile Enis Köstepen’in kaleme aldıkları senaryodan hareketle Türk asıllı sinemacının işlek anlatımı ve özellikle Namal – Biçer – Bilgin üçlüsünün kusursuz yorumlarından etkileniyoruz. İstanbul’daki düşüş ve uyum sürecinde sanatçı çiftin Aziz’in kaleme aldığı ‘Sarı Zarflar’ adlı politik oyunla yeniden birlikte üretmeye ve sanatla direnmeye çalışmasına coşkuyla tanıklık ederken, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir düzende, baskının gölgesindeki gerçek hayatta ideallere yer olup olmadığını tartışıyoruz.

Bir dizi seti karavanının tavan penceresine sıkışmış mavi gökyüzüne ulaşmak daha ne kadar vakit alacaktır. Sinemanın, sanatın dünyayı kurtarmadığını ama direnişi örgütlediğini, içinde bulunduğumuz şu beter dönemi yaşanılabilir kıldığını düşünüyoruz. Derya’nın ‘problemden değil, onun korkusundan korkacaksın’ ifadesine sarılıyor, ‘bugünler de geçecek’ umuduna katılmadan edemiyoruz.

(25 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ben Bir Hatırayı Seviyorum / Acı Hayat, 45. İstanbul Film Festivali’nde

Türk sineması klasiklerini yenilenmiş kopyaları ile kültür hayatımıza kazandırmayı sürdüren İstanbul Film Festivali, 45. yaşının ilk önemli sürprizi olarak, Metin Erksan imzasını taşıyan ‘Acı Hayat’* filmini izleyicilerle buluşturmaya hazırlanıyor.

Auteur yönetmenimizin ‘toplumsal gerçekçi’ döneminin en önemli çalışmalarından biri olan 1962 yapımı film, Yeşilçam’ın klasik melodram kalıplarını sosyoekonomik bir eleştiriyle yapıbozuma uğratmasıyla bilinir. Erksan’ın senaryosunu da yazdığı ‘Acı Hayat’ birbirini seven iki yoksul gencin paranın yıkıcı gücü ve bireylerin sınıf atlama tutkusuna çarparak tuzla buz olan sevdalarının trajik öyküsüdür. Film, iki sevgilinin ayrı ayrı yakın yüz planlarıyla açılır. Kasımpaşa tersanesinde kaynakçılık yapan Mehmet (Ayhan Işık) ile bir berberde manikürcü olarak çalışan Nermin’in (Türkan Şoray) tek hayali, Mehmet’in kazancına uygun kiralık bir ev bularak yuvalarını kurmak ve orada çocuklarını büyütmektir.

Yakın planları takiben iki sevgiliyi Galata Köprüsü üzerinde, Sinan’ın camileriyle İstanbul’un heybetli panoraması önünde izleriz. Evlenebilmeleri için her ikisinin de bir dolu boğazın onların ellerine baktığı kalabalık evlerinden kopmaları gerekmektedir. Lakin baktıkları bütçelerine uygun eski ve harap evler, zengin müşterilerinin lüks içindeki hayatlarına imrenen Nermin için hiç de oturulacak yerler değildir. Tüm bu arayışlar çifti umutsuzluğa sürüklediği ve aralarında gerginlikler yaşandığı günlerde, maniküre gittiği evin çapkın oğlu Ender (Ekrem Bora) Nermin’e musallat olur.

Ailesinin yükünü üstlenmiş olan genç kızın aklı, annesinin ‘gençsin, güzelsin; görüyorsun halimizi, hiç olmazsa kendini kurtar, muhakkak zengin birini bul ve evlen’ sözleriyle iyice karışır. Bir tereddüt ve ihtiras anında Ender ile birlikte olur. Duyduğu pişmanlıkla başka birini sevdiğini söyleyerek Mehmet’ten ayrılır.

Bu reddediliş genç adam için tam bir yıkımdır. İşte tam bu noktada Ersan’ın daha sonra ‘Ölmeyen Aşk’ adıyla yerli uyarlamasına soyunacağı Emily Brontë klasiği ‘Uğultulu Tepeler’ (Wuthering Heights) devreye girer. Milli Piyango’dan çıkan büyük ikramiye ile sermayeye kavuşan Mehmet sınıf atlamıştır. İstanbul’un hızla bir beton kente dönüşümünde müteahhitlik işinde yükselir. Filmin klasikleşmiş ‘asansör sahnesi’nde Nermin aşağıya doğru inerken, Mehmet yukarıya doğru çıkmaktadır. Hırsıyla yükselen genç adamın işlettiği gece kulübünde sarhoş ve dengesiz olarak karşısına çıkan Nermin gözyaşları içinde ondan af diler. İhtiraslarının kurbanı olmuş, doğduğundan beri gördüğü sefaletten korkusu onu tüm kuvvetiyle zenginliğe doğru itmiştir.

Mehmet bir ‘Heathcliff’ edasıyla Nermin’i geri püskürtür. Erksan’ın iki yıl sonra çekimlerine başlayacağı ‘Sevmek Zamanı’ndaki ‘sureti sevmesi’ misali, ofisinin duvarına Nermin’in büyük boy fotoğrafını asmış olan Mehmet yitirilmiş bir hayali, bir hatırayı sevdiğini haykıracaktır genç kadına. Sınıf atlamıştır ama ‘içinde sevdiği olmayınca, lüks villası bir beton mezardan farksızdır’ onun için. Mehmet intikam için kendisini saf bir tutkuyla seven Ender’in kız kardeşi Filiz ile (Nebahat Çehre) birlikte olacak, bu da Nermin’i dönüşü olmayan bir yola sürükleyecektir.

‘Acı Hayat’ klasik Yeşilçam yapımlarında rastladığımız temaları farklı bir bakış açısıyla anlattığı için önemlidir. İstanbul’un ve ülke ekonomisinin büyük ölçüde dönüşüme uğradığı, sermayenin el değiştirdiği bir dönemde iki genç insanın hayatta kalma mücadelesinin ötesinde daha iyi bir hayat sürme, sınıf atlama arayışlarını etüd ettiği için önemlidir. Yine bu filmde klasik Yeşilçam’daki kötücül karakterlere rastlamayız. Ender karakterini canlandıran Ekrem Bora, sonraki yıllarda bürüneceği kötü adamlardan biri değildir. Keza kız kardeş karakteri Mehmet’e sevgiyle bağlıdır ama Nermin’e bir kötülük yapmayı düşünmez. Filmin kötüsü giderek semirmekte olan vahşi kapitalizmin insanlar ve sınıflar arasında oluşturduğu uçurumdur. Çok etkileyici final sahnesi ise klasik Yeşilçam filmlerinde pek rastlanmayacak biçimde bir şefkat ve nedamet duygusu içerir. Erksan’ın doğal İstanbul mekânı içinde yakın plan ve hareketli kamera kullandığı kadrajları Antonioni esini taşır. 17 – 18 yaşlarındaki Şoray’ın saf güzelliğinde Monica Vitti esintisi vardır. Bu unutulmaz klasiği yıllar sonra ilk kez beyazperdede deneyimleme fırsatını kaçırmayın.

*11 Nisan Cumartesi 19:00’da Kadıköy Sinematek / Sinema Evi; 13 Nisan Pazar 11:00’de Beyoğlu Atlas Sineması’nda gösteriliyor.

(24 Mart 2026

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Seni Öldürecekler / They Will Kill You, Sen Ölümsüz Olabilir misin?

Seni Öldürecekler, son dönemde çıkan satanist tarikat filmleri arasında aksiyonu, ortalamanın üzerinde kötü karakterleri ve ılımlı olmayan bir aile bağını bir araya getirmesi ile öne çıkan bir yapım. Oldukça dinamik aksiyon sahneleri mevcut olan vahşi, kanlı bir korku komedisi olan film, doruk noktası biraz acelecilik ve kolaycılık hissettirse de kanlı ve eğlenceli olmayı başarıyor.

İki kız kardeş, şiddet uygulayan üvey babalarından kaçarlar ama bir markette yakalanırlar. Asia, küçük kardeşi Maria’yı geride bırakarak kaçar. Asia, kadını döven aşağılık bir adamı öldürmeye teşebbüs suçundan dokuz yıl hapis cezasına çarptırılır. Hapiste geçen yıllarında sertleşen, kesici aletlerde ve dövüş sanatlarında ustalaşan Asia, hapisten daha güçlü ve insanlık dışı bir şekilde çıkarak, kız kardeşini tekrar bulmaya ve kaçarak neden olduğu yaraları iyileştirmeye karar verir. Asia, kızkardeşinin New York’ta Virgil isimli seçkin bir binada hizmetçi olarak çalıştığını öğrenir. Asia, kısa süre içerisinde binada ve içinde yaşayan insanlarda bir gariplik olduğunu fark eder ve sonrasında Asia için banyo aynasında yazılı olan “SENİ ÖLDÜRECEKLER” notu ile ölüm kalım mücadelesi başlar…

Kirill Sokolov‘un ABD’deki ilk yönetmenlik denemesi olan filmde, New York’taki bir apartmanda hayatının en korkunç gecesini yaşayan yeni bir hizmetçinin vahşi, kanlı bir korku komedisi hikâye ediliyor. Sokolov filminde oldukça dinamik aksiyon sahneleri mevcut. En beğendiğim aksiyon sahnesi ise Asia’nın alevli bezle sarılmış bir baltayla rakiplerle dolu karanlık bir salonu aydınlatıp kafalarını parçaladığı savaş sahnesi. Bu sahne, görüntü yönetmeni Isaac Bauman tarafından gerçekten iyi çekilmiş ve modern stüdyo korku filmlerinin çoğunu bozan aşırı karanlık dijital görünümden uzak durulmuş. Korku filmi hayranlarının seveceği işlerden birisi de aşırı CGI kullanımından ziyade filme çok ihtiyaç duyulan gerçekçi kan efektlerinin ön plana çıkarılması olmuş. Özellikle göz küresi şakası oldukça etkili.

Seni Öldürecekler, son dönemde çıkan satanist tarikat filmleri arasında aksiyonu, ortalamanın üzerinde kötü karakterleri ve ılımlı olmayan bir aile bağını bir araya getirmesi ile öne çıkan bir yapım. Kanlı kadın savaşçıların düşmanlarıyla mücadele ettiği filmler bu sene çoğunlukta olacak. Seni Öldürecekler filmi, Sokolov‘un “Neden Ölmüyorsun?” şiirini barok tarzda bir Amerikan senaryosuna birebir uyarlayarak, düşük bütçeli bu filme daha da tatlı bir hava katmış. Filmde “John Wick” filmlerindeki Hotel Continental’in korku versiyonuna benzer bir bina yaratılmış. Virgil, küresel bir kiralık katiller birliğinin sığınağı değil, “Ready Or Not” filmlerindeki katil çetesini iyilikseverler gibi gösteren, “Get Out“un abartılı bir versiyonu olan şeytani bir tarikatın sığınağı gibi.

Kanlı katliamlarla dolu aksiyon kahramanı rolüne seçilen Zazie Beetz canlandırdığı Asia rolünde oldukça başarılı bir oyun sergiliyor. Seni Öldürecekler, Ready Or Not filmleri bazı benzerlikler taşısa da, aralarında çok tanıdık gelmesini engelleyen birkaç önemli fark var. Birincisi, Beetz‘in canlandırdığı Asia Reeves, Ready or Not filmlerindeki Samara Weaving’in karakterinden çok daha doğrudan bir aksiyon kahramanı. Samara’nın karakterinin çekiciliği, hayatta kalmak için zekasına güvenmesinden kaynaklanıyordu. On yılını hapiste geçirmiş ve yakın dövüş ve doğaçlama silah kullanımında ustalaşmış olan Reeves ise daha sert bir karakter. Ayrıca, düşmanları da Samara’nınkilerden daha ölümcül. O filmlerin esprisi, Weaving’in genellikle aptal kötü adamlar tarafından avlanmasıydı. Burada ise binanın sakinlerinin onları yenmeyi çok daha zorlaştıran belirli güçlü yönleri var.

İlk bakışta göründüğünden daha zeki ve esprili olan film, ironik göndermeler, şok edici dönüşler ve kurnazca doğrusal olmayan olay örgüsü sapmalarıyla izleyicileri sürekli tetikte tutuyor. Neşeli nihilist kaosun içinde erken dönem Quentin Tarantino, Danny Boyle, Sion Sono ve Sam Peckinpah‘ın izleri var. Sokolov ayrıca, Vadim QP ve Sergey Solovyov‘un eklektik müziğiyle desteklenen, silahlı çatışma sahnelerinde Sergio Leone‘nin spagetti western filmlerini de anımsatıyor

Birçok kişi bu filmi Ready or Not filmi ile karşılaştırıyordu, işte bu noktada Seni Öldürecekler öne çıkmaya ve fark yaratmaya başlıyor. Bu film sadece patlayan insanlardan ibaret değil. Kafa kesme, uzuv koparma, ateşe verme ve yakın mesafeden pompalı tüfekle vurulma sonucu havaya fırlatılma gibi sahneler de içeriyor.

Sonuç olarak, filmdeki bazı anlatı unsurları olumlu sonuç vermese de binada bulunan farklı konularda hizmet veren katlar (birisi seks katı) hiçbir amaca varmıyor. Buna rağmen Seni Öldürecekler doruk noktası biraz acelecilik ve kolaycılık hissettirse de kanlı ve eğlenceli bir film olmayı başarıyor. Korku filmi hayranları için Saklambaç 2 filminin hemen ardından vizyona girmesi olumlu mu olumsuz mu gişeye yansır bilemiyorum ama filmin Saklambaç 2’den daha iyi olduğunu düşünüyorum.

(24 Mart 2026)

Nusret Şen

Korkudan Korkmak: Sarı Zarflar

Mesele, problemden değil problemin korkusundan korkmaktır. Çünkü o zaman, asla sonuca (çözüme) ulaşamazsınız. İlker Çatak’ın, yerelden çıkıp evrenseli kucaklayan 2026 Berlin Altın Ayı Ödüllü filmi “Sarı Zarflar”ın teması bu cümlede gizli. Bugün savaşan dünyanın yangınında, birçok alanda karşımıza çıkan, egemen erkin kendi iktidarını korumak için giderek daha bir otoriterleşmesi hatta koyu bir diktaya dönüşmesi öyküsü anlatılan.

2016’da başarısız darbe girişimi sonrası, darbeciler yerine solcu ve LGBTİ bireylerle sanatın her alanına saldıran ve asıl düşman olarak onu gören iktidarın naif, yalın ve alabildiğine sakin eleştirisi… Sadece bu mu? Bununla sınırlanabilir mi bir yaşam? Tabii ki, hayır! Sosyal, siyasal, ekonomik sorunlar aileye de yansıyor ve paramparça ediyor.

Derya (Özgü Namal) tiyatro oyuncusudur, eşi akademisyen ve oyun yazarı Aziz’in (Tansu Biçer) bir oyununun galasında valiyle fotoğraf çektirmediği için mimlenir. Sonrası kolaydır zaten… 1960’lı yılların sonlarından beri “sayın muhbir vatandaş” her zaman bulunabilir ve düzmece suçlamalar birbiri ardına gelir. Filmde olanları anlatmak yerine hemen her gazetenin manşetinde yer alan, televizyonlarda izlenen haberler yeterlidir.

Berlin Film Festivali, bu yıl, jüri başkanlığını yapan Wim Wenders’in tırnak içinde “tarafsız olmayı öne çıkararak savaştan yana konuşması”na karşın gerçekten politik bir filme büyük ödülü verdi. Tepki o denli büyüktü ki, Gümüş Ayı da (Kurtuluş, Emin Alper) yine bir politik öyküye verildi. Politika yaşamın her alanında, her anında… Nefes alsanız da almasanız da, yani sessiz kalıp kalmamanız önemli değildir, karar yukarıdan verilir ve suçlanırsınız. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın bütün otoriter yönetimlerinde bu böyledir.

İlker Çatak, “Sarı Zarflar”ı Almanya’da çekmiş. Ankara görünümlü Berlin ile İstanbul görünümlü Hamburg filmin ana mekânları; üniversite ve tiyatrolarıyla da. Gerçekten Brechtiyan bir yabancılaş(tır)ma. Evrensel olunca bir öykü, kentin o ya da bu olması değil, anlatılan öne çıkıyor.

Söze dayalı filmin yalın ve sakin akışı, kurgusunun da fazla hareket içermemesi oyuncuların, özellikle de Özgü Namal ve Tansu Biçer’in sırtına çok yük yüklemiş. İkisi de başarıyla kalkmışlar altından.

Bir mektupla (yetkili, onun bile gereksiz olduğunu dillendirir arsızca) yaşamları altüst olan akademisyen ve tiyatrocuların önünde bir seçenek kalmıştır: Onurlu duruşlarını sürdürmek ya da çözülmek. Derya ve Aziz, aslında liberal, kendileri dışındaki sorunlarla pek ilgilenmeyen ama sorumluluklarını yerine getirmekten de kaçınmayan insanlarken… işsiz kalınca, lise sınavların hazırlanan kızları için gelecek oluşturma mücadelesine girerler. Onlarla birlikte sarı zarf alan arkadaşları direnmeyi seçmişlerdir (Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerine gönderilen bir selam).

Gerilim o denli büyür ki, aralarında doğan (ç)atışma, kızlarına da sıçrar. Bir bölünme, parçalanma ile karşı karşıyadırlar.

(23 Mart 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Dünyanın Geleceği Ellerinde / Kurtuluş Projesi

Emin Alper’in halen vizyonda olan Berlinale’den ödüllü son çalışması ile benzer bir Türkçe ad taşıyan ‘Kurtuluş Projesi / Project Hail Mary’ farklı bir alemde çetin bir hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Özgün adının işaret ettiği üzere, Dr. Ryan Grace’in (Ryan Gosling) dünyayı kurtarmak üzere çıktığı uzay yolculuğu, ‘Meryem Ana Mucizesi’ misali bir imkânsızlığın soluk soluğa izlenen hikâyesidir.

Son dönemin ilgiyle takip edilen bilim – kurgu yazarı Andy Weir’ın 2021 yılında yayımlanmış aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan yapımın yönetmen koltuğunda, ‘Örümcek-Adam: Örümcek Evrenine Geçiş / Spider-Man: Across the Spider-Verse’ün Oscarlı senarist ekibinden Phil Lord ile Christopher Miller ikilisi oturuyor. Daha önce Ridley Scott’ın yönettiği 2015 yapımı ‘Marslı / The Martian’dan yazar Weir’ın bilimsel terminoloji ve teorilerle tıka basa dolu metnine aşinayız. Deneyimli senaryo yazarı Drew Goddard bu defa da ekibe dahil olmuş ve kimi izleyici kitlesince kavranması pek kolay olmayan bilimsel tartışmaları büyük ölçüde anlaşılır hale getirmiş.

Film, ‘Meryem Ana’ adlı uzay gemisinde hafızası pek yerinde olmayan Dr. Grace’in suni komadan uyanmasıyla başlıyor. Zor belâ ayağa kalkabilen Grace, kendisi ile birlikte seyahat eden Çinli ve Rus iki uzman bilim adamının öldüğünü fark ediyor. Bunun ardından geriye dönüşlerle Ryan’ın başına gelenleri öğreniyoruz. Kendine özgü aykırı teorileri yüzünden bilimsel çevrelerden dışlanmış olan eski moleküler biyolog, şimdilerde bir ortaokulda fen bilimleri hocası olarak görev yapan genç adam, dışlanmasına neden olan radikal görüşleri doğrultusunda, halen ABD için çalışan Avrupa Uzay Ajansı’nın Doğu Almanya asıllı eski yöneticisi Eva Stratt (Sandra Hüller) tarafından davet alıyor. Dünyanın dört bir yanından bilim insanları Venüs’ten Güneş’e uzanan parlak bir çizginin oluşumuyla birlikte ‘küresel bir sönükleşme’ olayından dolayı tedirginlik içindedir. Güneş enerjisinin giderek sönümleneceği anlamına gelen bu gelişmenin 30 yıl içinde felâket niteliğindeki bir buzul çağına yol açacağı düşünülmektedir.

Dr. Grace tek hücreli bir canlı ya da uzay mikrobunun elektromanyetik radyasyonu tükettiğini keşfediyor. ‘Astrofaj’ adını verdiği bu parçacıklar, Güneş’in ısısı ve Venüs gezegenindeki karbondioksit ile beslenerek çoğalmaktadır. Astronomi verileri, astrofaj’ın yakınlardaki diğer yıldızları da enfekte ettiği, ancak ‘Tau Ceti’ adındaki yıldızın enfeksiyona direndiğini ortaya çıkarır. Bilim insanları astrofajın ‘roket yakıtı’ olarak da kullanılmak üzeri seri olarak üretilebileceğini keşfettiklerinde, ‘Meryem Ana’nın astrofaj direnci hakkında bilgi edinmek üzere Venüs ile Güneş arasında ‘Petrova Hattı’ olarak adlandırılmış bölgeye, Tau Ceti gezegenine yolculuğu kaçınılmaz hale gelir. Astronot bile olmayan deneyimsiz Ryan’ın ekibe nasıl ve niçin dahil olduğunu da yine ilerleyen bölümlerde geriye dönüşler vasıtasıyla öğreniriz.

İlk yarısı oldukça karmaşık teknik tartışmalarla süren yapım ikinci bölümde Grace’in, gezegeni aynı dertten muzdarip bir uzaylı ile karşılaşmasıyla merakla takip edilen bir işbirliği ve bir sıcak bir dostluk öyküsüne evrilir. Dr. Grace’in gemisi Tau Ceti yolunda Erid gezegeninden uzaylı bilim adamının ‘Blip-A’ adlı gemisi ile ilk teması kurmuştur. Genç biyolog, örümceği andırır beş bacaklı uzaylı mühendise ‘kayaya benzeyen’ görünümünden yola çıkarak Rocky (James Ortiz) adını vermiştir. İletişime geçen iki kafadar el birliğiyle gezegenlerini kurtarmak üzere ‘ortak bir dil’ oluştururlar.

Başta klasik hafıza kaybı kurgusuyla tekinsiz bir uzay yolculuğu ve dünyanın kurtarılması üzerine soluk soluğa bir maceranın anlatılacağını hissettiren ‘Kurtuluş Projesi’ ikinci yarıda, Steven Spielberg imzalı ‘E.T.’yi hatırlatan hoş ve dokunaklı, hayli de eğlenceli bir arkadaşlık hikâyesine evriliyor. Görsel olgunluğu ve teknik başarısı ile göz dolduran yapımda ‘Kubrick’in 60. yaşını devirmek üzere olan eşsiz ‘2001: A Space Odyssey’indeki felsefi çözümlemeleri beklemiyoruz kuşkusuz, ancak halen dört bir yanında savaş naraları estirilen dünyamızda bilimsel işbirliğinin ve evrensel dostluğun gereğini hatırlatan bu güzel filmden memnun ayrıldığımı söyleyebilirim. Fen bilimlerine tutkulu genç arkadaşlarımız başta olmak üzere her kesimden izleyiciye öneriyor ve mümkün olduğu takdirde Akasya Paribu Cineverse’ün IMAX salonunda deneyimlenmesini salık veriyorum.

(22 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Saklambaç 2 / Ready or Not 2: Korku, Şiddet ve Bolca Kan

Seyircisine korku, şiddet ve kan dışında doğru dürüst bir mesaj veremeyen filmi bu türden hoşlananlar belki sevebilir. Sevmeyenler başka seçenekleri değerlendirebilir.

Saklambaç 2, ilk filmin başarısından hareket ederek, en iyi işe yarayan unsurlarlar ele alınarak senaryolaştırılmaya çalışılmış ama maalesef olmamış. Nedir bu unsurlar: Yoğun korku, bol bol kan, Keskin hiciv ve iyi diyebileceğim bir başrol performansı. İlk filmde, ultra zenginler arasında ölümcül bir saklambaç oyunu ele alınmıştı, devam filminde ise olaylar yine aynı minvalde ilerleyerek boşalan tahtın sahibi aranıyor. Av, ilk filmde ölümden kurtulan kızımız ve kardeşi. Avcılar ise kızları bulup öldürerek tahta oturmak isteyen zenginler.

Film, anlattığı hikâyenin kahramanını zar zor kurtulduğu bir kâbusa yeniden sürükleyerek gerilimi artırıyor; bu sefer daha geniş bir komplo ve daha açık absürt bir ton söz konusu. Daha keskin, daha gürültülü, daha kanlı ve daha kendinden emin bir yapıya sahip olan film, elitlerin miras yoluyla elde edilen zenginliği, geleneği ve iktidarlarını korumak için gösterdiği umutsuz çabaları hicvederek daha çok toplumsal eleştiriye yöneliyor. Bu eleştiriyi yaparken de gerçek gerilimi kaybetmeden sıklıkla kara mizaha yöneliyor.

Saklambaç 2, görsel olarak ilk filme nazaran daha şık ve tarz sahibi. Sahneler daha ayrıntılı. Şiddet, kan ve vahşete eşliğinde, mizahı dengelemeye çalışılmış. Film, izleyiciye nefes alma fırsatı bile vermeden hızlı bir tempoda ilerliyor. Bu da, olay örgüsünü zaman zaman inandırıcılıktan çıkarıyor.

Saklambaç 2’nin en büyük gücü, başrol oyuncusunun performansında yatıyor. Başrol oyuncusu, cesaret, kırılganlık ve keskin bir mizah anlayışıyla, ölü sayısı arttıkça bile filme istikrar kazandırıyor. Yardımcı karakterler ise çeşitli ve eğlenceli olup, tam anlamıyla gelişmiş karakterler olmaktan daha ziyade etkili hiciv hedefleri olarak hikâyeye hizmet ediyorlar.

Sözün özü: Seyircisine korku, şiddet ve kan dışında doğru dürüst bir mesaj veremeyen filmi bu türden hoşlananlar belki sevebilir. Sevmeyenler başka seçenekleri değerlendirebilir.

(21 Mart 2026)

Nusret Şen

Punk Feminist Bir Yol Hikâyesi / Gelin!

Geçtiğimiz günlerde aldığı 3 Akademi ödülüyle Oscar tarihine adını yazdıran Guillermo del Toro imzalı ‘Frankenstein’a gelin geliyor.

Mary Shelley’nin 1818 yılında eşi ünlü şair Percy Shelley ve ortak dostları Lord Byron ile giriştiği bir iddia üzerine yazdığı rivayet edilen bu ‘Modern Prometheus’ öyküsü, sessiz sinema döneminden başlayarak yedinci sanatın vazgeçilmez esin kaynaklarından biri olmuş, Thomas Edison’ın 1910 yapımı kısa metrajından başlayarak yıllar içinde korku türünde bir dolu uyarlamada ihtiraslı hekimin can verdiği ‘yaratık’ düşünmeden hareket eden, insan yapımı bir canavar olarak belleklere kazınmıştır.

Bizde ‘Karanlık Kız’ adıyla gösterilen 2021 yapımı ‘The Lost Daughter’ ile ilk yönetmenlik denemesinden yüzünün akıyla çıkmış olan tanınmış aktris Maggie Gyllenhaal, ikinci filminde daha radikal bir projeye yönelmek istemiş. Bir partide ‘Frankenstein’ın Gelini’ dövmesi dikkatini çektiğinde James Whale’in 1935 yapımı aynı adlı devam filmini keşfetmiş. 1998 yapımı ‘Tanrılar ve Canavarlar / Gods and Monsters’ filminde Ian McKellan’ın hayat verdiği Whale’in Shelley’nin özgün canavarına eş olarak seçtiği dişi karakterin kısacık öyküsü Gyllenhaal’un yaratıcılığını tetiklemiş.

Halen sinemalarda gösterimi süren ‘Gelin! / The Bride!’ işte bu ilhamın ürünü olarak ortaya çıkmış. Gyllenhaal hikâyesini yeratındaki karanlık ikametgahından seslenen Mary Shelley’nin (Jessie Buckley) siyah – beyaz görüntüleriyle başlatıyor. Lanet bir beyin tümörü O’nu genç yaşında hayattan koparmış ve asıl söylemek istediğini söyleyemeden dünyamıza veda etmiştir. Maggie ünlü yazarın zihninin izini sürerken, 1930’lu yılların ortalarında bir gangsterler şehri haline gelmiş Chicago ikliminde eskort kız olarak çalışan ve yaşamları gaddar mafya patronlarının iki dudağı arasında olan talihsiz kadınlardan birinin, göçmen Ida Bolinski’nin (bir kez daha Jessie Buckley) zihnindeki çatlaktan içeri süzülüveriyor.

Yeni hikâye, Shelley’nin ‘Frankenstein’ sizi korkutmuşsa ‘Gelin’in hikâyesi imdat çığlıklarınızı arşa yükseltecek haykırışıyla yola koyuluyor. Ingolstadt, Bavyera’daki doğuşunun üzerinden iki asırdan uzun bir süre geçmiş olan Dr. Frankenstein’ın yaratığı, namı diğer Frank (Christian Bale) usandığı yalnızlığından kurtulup bir ilişki yaşama arzusuyla Dr. Cornelia Euphronious’un (Annette Bening) kapısını çalıyor. Canlandırma konusundaki çalışmalarıyla bilinen kadın doktor elektrik akımı marifetiyle Ida’yı yeniden hayata döndürdüğünde ise soluk soluğa bir macera başlıyor. 1935 yapımı özgün filmin son birkaç dakikasında diyalogsuz yorumuyla yaratığın dişi partnerini canlandıran Elsa Lanchester’in hafızalara kazınmış kült imajı, taze Oscar’lı Buckley’nin kanlı canlı baskın kimliği ile yeni bir boyut kazanırken, Shelley’nin tekinsiz cümleleriyle yola çıkan yapım, sinema tarihinden sayısız esinlenmeler eşliğinde türler arasında sörf yapan Gyllenhaal usulü çılgın bir yol serüvenine evriliyor.

Sinemanın ses ile buluştuğu ilk dönemin popüler müzikallerine tutkundur Frank. Partneri ile birlikte hayranı olduğu Ronnie Reed’in (Jake Gyllenhaal) filmlerinin gösterildiği sinema salonlarının müdavimidir. Onları ucube olarak aşağılayanların saldırısı sonucunda naifliğini yitiren Frank, Ida’ya ilişmek isteyenleri dev cüssesiyle yerle bir eden, hüzünlü duygusallığı geride kalmış bir saldırgana dönüşmüştür artık. O’nun bu dönüşümünde, sağ dudağının kenarındaki dövmeyi andıran kan lekesiyle adeta bir dişi ‘Joker’i andıran Ida’nın ya da yeni adıyla (Ginger Rogers’dan esinle) Penelope Rogers’ın isyankâr başkaldırışı da etkilidir kuşkusuz.

‘İki Delilik’ halleriyle partilerin davetsiz misafirleri olan anti – kahramanlarımız giderek 30’lu yılların ünlü kanunsuz çifti ‘Bonnie and Clyde’ misali ün kazanır, ‘Joker’ ile atışacak bir hayran kitlesi edinirler. Protestocular arasında kadınların başı çekmektedir. İkilinin izini süren ve erkek partneri Jake Wiles’dan (Peter Sarsgaard) çok daha zeki ve marifetli kadın dedektif (dönemin ünlü yıldızı Myrna Loy’dan esinle) Myrna Malloy (Pénélope Cruz) karateriyle çağımız ‘MeToo hareketi’ne yaklaşık yüzyıl öncesinden bir selam gönderilmesi ihmal edilmez. Frank ile Ida’nın romantik olduğu kadar anarşik ve punk ilişkisini, Alex Cox’un 1986 yapımı ünlü biyografik filmindeki Sex Pistols grubunun bas gitaristi ‘Sid Vicious’ ile partneri ‘Nancy Spungen’in gotik versiyonu olarak düşünmekten de kendimizi alamayız.

Maggie Gyllenhaal’un erkek kardeşi Jake’i şarkı söyletip dansettirdiği, eşi Peter’a hımbıl bir eril karakteri oynattığı filmi işte böylesine çılgın, barok bir punk fantezi olarak dikkat çekiyor. ‘Joker’ serisinde de çalışmış olan Lawrence Sher’in etkileyici IMAX sinematografisi, İzlandalı müthiş besteci Hildur Guðnadóttir‘in karanlık ve görkemli müzik çalışması, yedinci sanatın en şaşaalı yıllarından esinler taşıyan sekanslarıyla sinemaseverlerin epey keyif alacağı bölümler barındırıyor.

(21 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bu Dünyadan Bir Çatlı Geçti

Çatlı, ne yazık ki zayıf, eksiklikleri çok olan üstünkörü yazılan bir senaryoya, iyi yönetilememiş oyunculuklara kurban edilmiş. Film, Ülkücü arkadaşları “Reis, Ülkücü, Bozkurt ve Başbuğ” kelimeleri birkaç sahnede kullanıldığı için bir nebze mutlu edebilir ama onların bile Abdullah Çatlı daha iyi anlatılmalıydı diyeceklerine eminim.

İki bölüm halinde anlatılan hikâye de Abdullah Çatlı‘nın Fransa’da başka bir kimlikle Devlet adına terör örgütü Asala’ ya karşı verdiği mücadele yılları anlatılıyor. Biz Çarşamba akşamı yapılan galada ilk bölümü izledik. İlk bölümde bizim kuşaktan 1956 doğumlu Çatlı‘nın Türkiye’deki yaşamı, Türkiye faaliyetleri, buralara nasıl geldiği anlatılmıyor. (Bunu öğrenmek için Yapay Zekâya “Abdullah Çatlı kimdir?” diye yazdığınızda hakkındaki bilgilere rahatlıkla ulaşabilirsiniz.) Çatlı bu hikâyede, sadece Derin Devletin verdiği kararları uygulayan bir kahraman olarak bizlere tanıtılırken, geçmişinde üzerine yıkılan suçlarla ilgisi olmadığının altı çiziliyor.

Filmde, Çatlı ve iki arkadaşının kullandığı kırmız renkli araç, isimleri değişse bile hangi ülkeye giderlerse gitsinler değişmiyor. Anlatılan hikâyede Fransa Devlet lobilerine bir çanta para veriliyor ama Çatlı, hasta kızının tedavi parasını hastaneye ödeyemiyor ve kızını hastaneden kaçırmak zorunda kalıyor. Sonrasında iki arkadaşından istediği zar zor denkleştirilen parayla tedavi ücretini ödüyor. Ayrıca ekibin paraları olmamasına rağmen araçları, iş yerlerini, otoparkları patlattıkları bombaların finansını nasıl sağladıkları ise muamma.

Fransız polisi Çatlı’nın gerçek kimliğini öğrenmek için evine baskın yaptığında Çatlı’nın iki çocuğu olduğunu bilmesine rağmen çocuklarının nerede olduğunu sormuyor. Her yeri arama talimatı alan polis mutfak da arama yapmıyor. Çocuklar mutfakta saklandıkları dolapta ses çıkarınca onları buluyor. Bu durum bana hiç inandırıcı gelmedi. Polis amiri tarafından küçük kıza babasının adı sorulduğunda “Baba” yanıtı alınınca salonda alkış tufanın kopması da ilginçti. Herhalde bu baba kelimesi meşhur “Ülkücü babalar”ı akla getirdi ki alkışladılar diye düşünüyorum.

Her baba çocuklarının kahramanıdır. Kızlarının Abdullah Çatlı‘yı kahraman olarak anması ve babalarını yıllar sonra çekilen filmle devletin emirlerini uygulayan “Vatan Savaşçısı” olarak görüp aklamaya çalışmalarını takdirle karşılıyorum. Ancak; bu aklama bu kadar yetersiz, zayıf bir senaryo ile olmamalıydı. Senaryoyu yazan Onur Tan bile yazdığı senaryoya inanmamış olacak ki galada yoktu. Oldukça basit, müsamere tadında yazılan zayıf senaryo ve kötü oyunculuklar filmi maalesef varmak istediği hedefinden uzaklaştırıyor.

Derin Devlet tarafından kullanılan, kullandıktan sonra yine Derin Devlet tarafından malum bir kaza sonucu ortadan kaldırılan Çatlı, hâlâ Devlet tarafından aklanmış bir isim değil. Günümüz Devleti bile “Bu bizim adamımızdı, bütün faaliyetlerini bizim bilgimiz dahilinde yapmıştır” demiyor. Çatlı’ya atfedilen faili meçhul cinayetler, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı internette mıh gibi çakılı duruyor. Bunun ne derece doğru olduğunu biz bilmiyoruz, bunu Derin Devlet biliyor.

Sözün özü: Çatlı, ne yazık ki zayıf, eksiklikleri çok olan üstünkörü yazılan bir senaryoya, iyi yönetilememiş oyunculuklara kurban edilmiş. Film, Ülkücü arkadaşları “Reis, Ülkücü, Bozkurt ve Başbuğ” kelimeleri birkaç sahnede kullanıldığı için bir nebze mutlu edebilir ama onların bile Abdullah Çatlı daha iyi anlatılmalıydı diyeceklerine eminim.

(20 Mart 2026)

Nusret Şen

Bildiğim Tek Hayat Bu / Chopin Chopin!

Eşsiz tınılarıyla yıllardır müzik yolculuğumu zenginleştiren kadim dostum kusura bakmasın. Polonya sinemasının deneyimli yönetmenlerinden Michał Kwieciński‘nin imzasını taşıyan ‘Chopin Chopin!’i çeşitli nedenlerden ötürü yeni görebildim. Caddebostan Kültür Merkezi’nin (CKM) ferah salonunda oldukça dolu bir gündüz seansında izlediğim film seyirciden gördüğü ilgiyle gösterimini sürdürüyor.

1810 – 1849 yılları arasındaki kısacık yaşamına ölümsüz yapıtlar sığdırmış olan besteci doyumsuz piyano konçertolarının yanı sıra, noktürnleri, prelüdleri, etüdleri ya da ana vatanı Polonya’ya özlemini yansıttığı baladları, mazurkalarıyla ünlü virtüozların repertuvarında her daim yerini almıştır. Yakın dostu Franz Liszt‘in ifadesiyle, piyano yapıtlarını kendisinden başka hiçbir müzisyenin ulaşamayacağına inandığı bir ruh ve duygu coşkunluğuyla icra etmiş olan Chopin’in Avrupa müzik çevrelerinin parlak yıldızı olduğu 1835 Paris’inde açılıyor bu güzel film. Çağımızın rock yıldızları misali ilgiyle alkışlanan dahi müzisyen ünlü Salle Pleye’de yakın arkadaşı Liszt (Victor Meutelet) ile birlikte çaldığında salonu dolduran seçkin müziksever kitleyi bir kez daha kendisine hayran bırakmıştır.

Hayatı umursamayan genç Chopin (Eryk Kulm) tüberküloz gerçeğiyle tam bu noktada yüzleşir. 15 yaşındaki kız kardeşini yitirdiği musibet hastalık onun yakasına da yapışmış, göğüs zarında oluşan delikle birlikte hastalık ileri aşamaya geçmiştir. Fazlaca bir ömrü kalmadığını ifade eden doktor arkadaşı, hastalığın tedavisinin dönemin koşullarında mümkün olmadığını, yalnızca semptomların hafifletilebileceğini bildirir O’na. Öksürüğündeki kanamalar gittikçe şiddetlenecek, beden eriyecek, iktidarsızlık ve kısırlığın ardından terminal dönemde bacakları şişecektir.

Polonyalı ailesinin Fryderyk’i, yakın arkadaşlarının Fritz diye hitap ettikleri Paris sosyetesinin gözbebeği Frédéric Chopin içine gömdüğü hüznünü hayat dolu gülücükleriyle gizler. Doktorların ‘kalabalıktan uzak durun’, ‘uykunuza dikkat edin’, ‘güneşli yerlere gidin’ tavsiyelerine kulak asmadan, saatler boyu süren piyano dersleri ve yoğun salon resitallerinden arta kalan zamanını hastalığına meydan okurcasına eğlence ve zevk içinde geçirmeyi sürdürür.

Bu dünyadan gitmeden önce bir aile kurma çabasına girişir ancak müstakbel gelinin annesi Madame Wodzinska (Dominika Ostalowska) kızı için sağlıklı, güçlü kuvvetli bir damat adayını seçecektir. Fryderyk’in gülüşünün gizlediği hüznü farkedecek olan dönemin ünlü feminist kadın yazarı George Sand (Joséphine de La Baume) genç besteciye kucağını ve kalbini açar. Chopin’in müzikal yaşamındaki bu verimli dönem bilindiği üzere çok uzun sürmez. Paris’teki kolera salgını sırasında Karlsbad’daki ailesini ziyaret eden Fryderyk’in, annesinin ‘artık bir yuva kurman lazım’ sözlerine cevaben ‘biri nasıl sevilir bilmiyorum, hiçbir şey hissetmiyorum; tek bildiğim hayat bu’ deyişini doğrularcasına, bir çocuk dahi olarak 6 yaşından beri piyano müziği ile haşır neşir olan genç adam ‘menekşe kokulum’ dediği Sand’ı da O’nu hiç sevmemiş olduğunu itiraf ederek terk edecektir.

Yönetmen Kwieciński, bizde gösterime girmeyen 2022 yapımı bir önceki çalışması ‘Filip’de başrolü vermiş olduğu genç yetenek Eryk Kulm’a son derece yerinde bir kararla çağının pop starı Chopin yorumunu teslim etmiş. Bir önceki ortak çalışmalarında Varşova gettosundan kurtulmuş Yahudi gencin sahte Fransız kimliğiyle Frankfurt’ta bir otelde zorunlu işçi olarak çalışırken kendine özgü yöntemleriyle Almanların ari ırk terörüne karşı direnişini anlatan filmde 1990 doğumlu genç aktörü ilk kez tanımış ve adını bir yere not etmiştim. Genç oyuncu başarısının tesadüfi olmadığını kanıtlıyor. Klum, ölümcül hastalığına rağmen hayata dört elle sarılan bestecinin umarsız taşkınlıklarını, kendisi gibi gencecik yaşında hayata veda etmiş çağdaşı Mozart’ın ölüm döşeğinde yarım bıraktığı ‘Requiem’inin ünlü ‘Lacrimosa’ bölümünü manastırdaki rahibelerden duyduğundaki kederi, ya da üzerine hızla gelen atlı arabanın önünden kaçmak ya da kaçmamak arasındaki o kısa süreli kararsızlığını bir potada eritebilen enerjik performansıyla göz dolduruyor.

Bartosz Jariszewski tarafından kaleme alınan senaryo Chopin’in fırtınalı geçen son 15 yılını ele alıyor. Halk arasındaki adıyla ‘verem’in kötü karakter olduğu konvansiyonel anlatı, ölümsüz müzik adamının gelgitlerle dolu yaşam ve üretim sürecine odaklanıyor. Fransa’nın yeni bir ihtilal ateşiyle fokurdadığı, Chopin’in eserlerini taltif eden Kral Louis Philippe’in (Lambert Wilson) gidişatı tedirginlikle gözlemlediği bir dönemdir bu aynı zamanda. 2 saati biraz aşan yapım bu fırtınalı yılların ve Chopin’in etrafında gelişen trajik gelişmelerin detaylarına fazlaca giremiyor belki. Ancak bestecinin tüm müzikseverleri derinden etkilemiş ezgilerine ara ara karışan Robot Koch imzalı çağdaş tınılar, Chopin’in yaşadığı çağdaki pop yıldızı imajını başarıyla perdeye aktarıyor.

(13 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Senden Geriye Kalan: Büyük Bir Dünya

Vanessa Caswill’in yönettiği ve Maika Monroe, Tyriq Withers, Rudy Pankow ile Lainey Wilson’un oynadığı Senden Geriye Kalan (Reminders of Him) Severek evlendiği erkeği bir trafik kazasında kaybedince bütün suçu üstlenen Kenna (Maika Monroe), hapiste doğurduğu ancak eşinin anne babasının yanında büyüyen çocuğunu görmek için kente döner. Kocası Scotty’nin (Rudy Pankow) anne babası doğal olarak Kenna’ya tepkilidir. Ancak en yakın arkadaşı Ledger (Tyriq Winters) başta tepki duyarken, kadının duygusallığını ve gerçek yaşananları öğrenince onun yanında yer alır.

Tipik, komedisi de olan duygusal bir film. Bir romandan uyarlanmış. Yönetmen Vanessa Caswill, neredeyse hiçbir atraksiyona yer vermeden, olanca içtenliğiyle, alabildiğine yumuşak, yalın bir film sunmuş bize. Uzun zamandır böylesi duygusal film izlemediğimizden (hiç mi yok-tu diyeceksiniz, tabii ki var ama bunun kadar etkileyici olanı, doğrudan insanın içine işleyeni çok seyrek) bu filmin sakin, yalın anlatımı, oyuncularının içtenliği duygusallığı daha bir sevdiriyor filmi.

Anne çocuk duygusallığı, çocuk sevgisi, çocuk sorgulaması, ailelerin (genellikle kaynanalar çocuklarını eşlerine layık görmezler) katı bakışlı kırıcılığı, iki genç insanın yalın ilişkisi, yasak aşk ikilemi hepsi bir arada, belki biraz uzun ama dozu kıvamında yer alıyor.

Bir dönüp kendinize (hadi, genişletelim çemberi), çevrenize, ülkenize bakıyorsunuz… kadın cinayetleri, akran zorbalığı, trafik magandalığı arasında hiç gülümseyen bir yüz bile göremediğiniz için filmin olası hatalarını görmezden geliyorsunuz. Ledger, çok yakın arkadaşı Scotty’nin eşini görmemiş olabilir ama trafik kazası sonrası hiç mi haber takip etmez, arkadaşının ölümüne yol açan kazayı yapan kişiyi hiç mi merak etmez! Aklınıza takılsa bile uzaklaştırıyorsunuz hemen, buna benzer küçük aksamaları…

Oyuncular, sanki yaşıyorcasına rahat ve doğal… Müzik de öyle… Bir duygusallığı yaşamak isteyenler için…

(12 Mart 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Dikkat: Kıyamet!

Bilimsel araştırmalar, her nerede ve ne amaçla yapılırsa yapılsın hiç beklenmeyen (daha doğrusu umulmayan) sonuçlar elde edilebilir. Duymuşsunuzdur muhakkak, uzay araştırmaları için yapılan bir araştırma sonucu yapışmayan tava bulunması, mide için ilaç üretimi araştırmalarında alzheimer için kullanılabilecek bir ilacın keşfi vb…

Bu kez, bilimsel bir araştırma için gönderilen uzay aracının atmosfere girerken patlaması sonucu bir mantar mutasyonunun yarattığı tehlike anlatılıyor. “Soğuk Depo” denmesinin nedeni, yeraltında saklanan mantarın küresel ısınmanın da etkisiyle (küresel ısınma ve fosil yakıtların başımıza açtıkları yetmiyor sanki… Amerika ve İsrail’in İran’a saldırısının da aynı nedenden kaynaklandığını biliyoruz) “uyanması” ve kitlesel ölümlere yol açacak olması… “Kıyamet” ise adı üstünde… felâket.

Jonny Campbell’in senaryosunu David Koepp ile yazıp yönettiği film, gerçek bir olaya dayanıyor-muş- giriş jeneriğinde yazdığına göre. Doğrudur, benzer olaylar yaşanmıştır, ama gerçeklik kurmaca ile buluşunca “hakikat” uzak duruyor. Rob Collins, Sossie Bacon, Leam Neeson, Georgine Campbell oyunculuklarıyla sürükleseler de, film istenilen heyecanı yaratamıyor. Kimi yerde “olmaz ki, bu kadarı da saçma” diyorsunuz ister istemez. Mantar bulaşan ve öl(dürül)en insanlar paramparça halde ayaklanıyor, bir kez daha öl(dürül)meleri gerekiyor.

Zaman zaman gülebiliyorsunuz, kara komedi sayıp, zaman zaman korkuyorsunuz meraktan yerinizde oturamazken, zaman zaman “ya gerçekse” diyorsunuz içinizden.

Filmden çıkınca; üzerinde yaşadığımız yerkürenin ne büyük sorunlarla, felâketlerle karşı karşıya kalabileceğini düşünüyorsunuz. Haksız sayılmazsınız, savaşlar sürdükçe, dünyanın hâkimi olmalıyım hırsı var oldukça (en tam da bugünlerde olduğu gibi televizyon önünde çekirdek çitleyerek canlı savaş izledikçe) bu tür felâketler hepimizi tehdit edecektir.

(09 Mart 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com