Kategori arşivi: Yazılar

Dünyanın Geleceği Ellerinde / Kurtuluş Projesi

Emin Alper’in halen vizyonda olan Berlinale’den ödüllü son çalışması ile benzer bir Türkçe ad taşıyan ‘Kurtuluş Projesi / Project Hail Mary’ farklı bir alemde çetin bir hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Özgün adının işaret ettiği üzere, Dr. Ryan Grace’in (Ryan Gosling) dünyayı kurtarmak üzere çıktığı uzay yolculuğu, ‘Meryem Ana Mucizesi’ misali bir imkânsızlığın soluk soluğa izlenen hikâyesidir.

Son dönemin ilgiyle takip edilen bilim – kurgu yazarı Andy Weir’ın 2021 yılında yayımlanmış aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan yapımın yönetmen koltuğunda, ‘Örümcek-Adam: Örümcek Evrenine Geçiş / Spider-Man: Across the Spider-Verse’ün Oscarlı senarist ekibinden Phil Lord ile Christopher Miller ikilisi oturuyor. Daha önce Ridley Scott’ın yönettiği 2015 yapımı ‘Marslı / The Martian’dan yazar Weir’ın bilimsel terminoloji ve teorilerle tıka basa dolu metnine aşinayız. Deneyimli senaryo yazarı Drew Goddard bu defa da ekibe dahil olmuş ve kimi izleyici kitlesince kavranması pek kolay olmayan bilimsel tartışmaları büyük ölçüde anlaşılır hale getirmiş.

Film, ‘Meryem Ana’ adlı uzay gemisinde hafızası pek yerinde olmayan Dr. Grace’in suni komadan uyanmasıyla başlıyor. Zor belâ ayağa kalkabilen Grace, kendisi ile birlikte seyahat eden Çinli ve Rus iki uzman bilim adamının öldüğünü fark ediyor. Bunun ardından geriye dönüşlerle Ryan’ın başına gelenleri öğreniyoruz. Kendine özgü aykırı teorileri yüzünden bilimsel çevrelerden dışlanmış olan eski moleküler biyolog, şimdilerde bir ortaokulda fen bilimleri hocası olarak görev yapan genç adam, dışlanmasına neden olan radikal görüşleri doğrultusunda, halen ABD için çalışan Avrupa Uzay Ajansı’nın Doğu Almanya asıllı eski yöneticisi Eva Stratt (Sandra Hüller) tarafından davet alıyor. Dünyanın dört bir yanından bilim insanları Venüs’ten Güneş’e uzanan parlak bir çizginin oluşumuyla birlikte ‘küresel bir sönükleşme’ olayından dolayı tedirginlik içindedir. Güneş enerjisinin giderek sönümleneceği anlamına gelen bu gelişmenin 30 yıl içinde felâket niteliğindeki bir buzul çağına yol açacağı düşünülmektedir.

Dr. Grace tek hücreli bir canlı ya da uzay mikrobunun elektromanyetik radyasyonu tükettiğini keşfediyor. ‘Astrofaj’ adını verdiği bu parçacıklar, Güneş’in ısısı ve Venüs gezegenindeki karbondioksit ile beslenerek çoğalmaktadır. Astronomi verileri, astrofaj’ın yakınlardaki diğer yıldızları da enfekte ettiği, ancak ‘Tau Ceti’ adındaki yıldızın enfeksiyona direndiğini ortaya çıkarır. Bilim insanları astrofajın ‘roket yakıtı’ olarak da kullanılmak üzeri seri olarak üretilebileceğini keşfettiklerinde, ‘Meryem Ana’nın astrofaj direnci hakkında bilgi edinmek üzere Venüs ile Güneş arasında ‘Petrova Hattı’ olarak adlandırılmış bölgeye, Tau Ceti gezegenine yolculuğu kaçınılmaz hale gelir. Astronot bile olmayan deneyimsiz Ryan’ın ekibe nasıl ve niçin dahil olduğunu da yine ilerleyen bölümlerde geriye dönüşler vasıtasıyla öğreniriz.

İlk yarısı oldukça karmaşık teknik tartışmalarla süren yapım ikinci bölümde Grace’in, gezegeni aynı dertten muzdarip bir uzaylı ile karşılaşmasıyla merakla takip edilen bir işbirliği ve bir sıcak bir dostluk öyküsüne evrilir. Dr. Grace’in gemisi Tau Ceti yolunda Erid gezegeninden uzaylı bilim adamının ‘Blip-A’ adlı gemisi ile ilk teması kurmuştur. Genç biyolog, örümceği andırır beş bacaklı uzaylı mühendise ‘kayaya benzeyen’ görünümünden yola çıkarak Rocky (James Ortiz) adını vermiştir. İletişime geçen iki kafadar el birliğiyle gezegenlerini kurtarmak üzere ‘ortak bir dil’ oluştururlar.

Başta klasik hafıza kaybı kurgusuyla tekinsiz bir uzay yolculuğu ve dünyanın kurtarılması üzerine soluk soluğa bir maceranın anlatılacağını hissettiren ‘Kurtuluş Projesi’ ikinci yarıda, Steven Spielberg imzalı ‘E.T.’yi hatırlatan hoş ve dokunaklı, hayli de eğlenceli bir arkadaşlık hikâyesine evriliyor. Görsel olgunluğu ve teknik başarısı ile göz dolduran yapımda ‘Kubrick’in 60. yaşını devirmek üzere olan eşsiz ‘2001: A Space Odyssey’indeki felsefi çözümlemeleri beklemiyoruz kuşkusuz, ancak halen dört bir yanında savaş naraları estirilen dünyamızda bilimsel işbirliğinin ve evrensel dostluğun gereğini hatırlatan bu güzel filmden memnun ayrıldığımı söyleyebilirim. Fen bilimlerine tutkulu genç arkadaşlarımız başta olmak üzere her kesimden izleyiciye öneriyor ve mümkün olduğu takdirde Akasya Paribu Cineverse’ün IMAX salonunda deneyimlenmesini salık veriyorum.

(22 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Saklambaç 2 / Ready or Not 2: Korku, Şiddet ve Bolca Kan

Seyircisine korku, şiddet ve kan dışında doğru dürüst bir mesaj veremeyen filmi bu türden hoşlananlar belki sevebilir. Sevmeyenler başka seçenekleri değerlendirebilir.

Saklambaç 2, ilk filmin başarısından hareket ederek, en iyi işe yarayan unsurlarlar ele alınarak senaryolaştırılmaya çalışılmış ama maalesef olmamış. Nedir bu unsurlar: Yoğun korku, bol bol kan, Keskin hiciv ve iyi diyebileceğim bir başrol performansı. İlk filmde, ultra zenginler arasında ölümcül bir saklambaç oyunu ele alınmıştı, devam filminde ise olaylar yine aynı minvalde ilerleyerek boşalan tahtın sahibi aranıyor. Av, ilk filmde ölümden kurtulan kızımız ve kardeşi. Avcılar ise kızları bulup öldürerek tahta oturmak isteyen zenginler.

Film, anlattığı hikâyenin kahramanını zar zor kurtulduğu bir kâbusa yeniden sürükleyerek gerilimi artırıyor; bu sefer daha geniş bir komplo ve daha açık absürt bir ton söz konusu. Daha keskin, daha gürültülü, daha kanlı ve daha kendinden emin bir yapıya sahip olan film, elitlerin miras yoluyla elde edilen zenginliği, geleneği ve iktidarlarını korumak için gösterdiği umutsuz çabaları hicvederek daha çok toplumsal eleştiriye yöneliyor. Bu eleştiriyi yaparken de gerçek gerilimi kaybetmeden sıklıkla kara mizaha yöneliyor.

Saklambaç 2, görsel olarak ilk filme nazaran daha şık ve tarz sahibi. Sahneler daha ayrıntılı. Şiddet, kan ve vahşete eşliğinde, mizahı dengelemeye çalışılmış. Film, izleyiciye nefes alma fırsatı bile vermeden hızlı bir tempoda ilerliyor. Bu da, olay örgüsünü zaman zaman inandırıcılıktan çıkarıyor.

Saklambaç 2’nin en büyük gücü, başrol oyuncusunun performansında yatıyor. Başrol oyuncusu, cesaret, kırılganlık ve keskin bir mizah anlayışıyla, ölü sayısı arttıkça bile filme istikrar kazandırıyor. Yardımcı karakterler ise çeşitli ve eğlenceli olup, tam anlamıyla gelişmiş karakterler olmaktan daha ziyade etkili hiciv hedefleri olarak hikâyeye hizmet ediyorlar.

Sözün özü: Seyircisine korku, şiddet ve kan dışında doğru dürüst bir mesaj veremeyen filmi bu türden hoşlananlar belki sevebilir. Sevmeyenler başka seçenekleri değerlendirebilir.

(21 Mart 2026)

Nusret Şen

Punk Feminist Bir Yol Hikâyesi / Gelin!

Geçtiğimiz günlerde aldığı 3 Akademi ödülüyle Oscar tarihine adını yazdıran Guillermo del Toro imzalı ‘Frankenstein’a gelin geliyor.

Mary Shelley’nin 1818 yılında eşi ünlü şair Percy Shelley ve ortak dostları Lord Byron ile giriştiği bir iddia üzerine yazdığı rivayet edilen bu ‘Modern Prometheus’ öyküsü, sessiz sinema döneminden başlayarak yedinci sanatın vazgeçilmez esin kaynaklarından biri olmuş, Thomas Edison’ın 1910 yapımı kısa metrajından başlayarak yıllar içinde korku türünde bir dolu uyarlamada ihtiraslı hekimin can verdiği ‘yaratık’ düşünmeden hareket eden, insan yapımı bir canavar olarak belleklere kazınmıştır.

Bizde ‘Karanlık Kız’ adıyla gösterilen 2021 yapımı ‘The Lost Daughter’ ile ilk yönetmenlik denemesinden yüzünün akıyla çıkmış olan tanınmış aktris Maggie Gyllenhaal, ikinci filminde daha radikal bir projeye yönelmek istemiş. Bir partide ‘Frankenstein’ın Gelini’ dövmesi dikkatini çektiğinde James Whale’in 1935 yapımı aynı adlı devam filmini keşfetmiş. 1998 yapımı ‘Tanrılar ve Canavarlar / Gods and Monsters’ filminde Ian McKellan’ın hayat verdiği Whale’in Shelley’nin özgün canavarına eş olarak seçtiği dişi karakterin kısacık öyküsü Gyllenhaal’un yaratıcılığını tetiklemiş.

Halen sinemalarda gösterimi süren ‘Gelin! / The Bride!’ işte bu ilhamın ürünü olarak ortaya çıkmış. Gyllenhaal hikâyesini yeratındaki karanlık ikametgahından seslenen Mary Shelley’nin (Jessie Buckley) siyah – beyaz görüntüleriyle başlatıyor. Lanet bir beyin tümörü O’nu genç yaşında hayattan koparmış ve asıl söylemek istediğini söyleyemeden dünyamıza veda etmiştir. Maggie ünlü yazarın zihninin izini sürerken, 1930’lu yılların ortalarında bir gangsterler şehri haline gelmiş Chicago ikliminde eskort kız olarak çalışan ve yaşamları gaddar mafya patronlarının iki dudağı arasında olan talihsiz kadınlardan birinin, göçmen Ida Bolinski’nin (bir kez daha Jessie Buckley) zihnindeki çatlaktan içeri süzülüveriyor.

Yeni hikâye, Shelley’nin ‘Frankenstein’ sizi korkutmuşsa ‘Gelin’in hikâyesi imdat çığlıklarınızı arşa yükseltecek haykırışıyla yola koyuluyor. Ingolstadt, Bavyera’daki doğuşunun üzerinden iki asırdan uzun bir süre geçmiş olan Dr. Frankenstein’ın yaratığı, namı diğer Frank (Christian Bale) usandığı yalnızlığından kurtulup bir ilişki yaşama arzusuyla Dr. Cornelia Euphronious’un (Annette Bening) kapısını çalıyor. Canlandırma konusundaki çalışmalarıyla bilinen kadın doktor elektrik akımı marifetiyle Ida’yı yeniden hayata döndürdüğünde ise soluk soluğa bir macera başlıyor. 1935 yapımı özgün filmin son birkaç dakikasında diyalogsuz yorumuyla yaratığın dişi partnerini canlandıran Elsa Lanchester’in hafızalara kazınmış kült imajı, taze Oscar’lı Buckley’nin kanlı canlı baskın kimliği ile yeni bir boyut kazanırken, Shelley’nin tekinsiz cümleleriyle yola çıkan yapım, sinema tarihinden sayısız esinlenmeler eşliğinde türler arasında sörf yapan Gyllenhaal usulü çılgın bir yol serüvenine evriliyor.

Sinemanın ses ile buluştuğu ilk dönemin popüler müzikallerine tutkundur Frank. Partneri ile birlikte hayranı olduğu Ronnie Reed’in (Jake Gyllenhaal) filmlerinin gösterildiği sinema salonlarının müdavimidir. Onları ucube olarak aşağılayanların saldırısı sonucunda naifliğini yitiren Frank, Ida’ya ilişmek isteyenleri dev cüssesiyle yerle bir eden, hüzünlü duygusallığı geride kalmış bir saldırgana dönüşmüştür artık. O’nun bu dönüşümünde, sağ dudağının kenarındaki dövmeyi andıran kan lekesiyle adeta bir dişi ‘Joker’i andıran Ida’nın ya da yeni adıyla (Ginger Rogers’dan esinle) Penelope Rogers’ın isyankâr başkaldırışı da etkilidir kuşkusuz.

‘İki Delilik’ halleriyle partilerin davetsiz misafirleri olan anti – kahramanlarımız giderek 30’lu yılların ünlü kanunsuz çifti ‘Bonnie and Clyde’ misali ün kazanır, ‘Joker’ ile atışacak bir hayran kitlesi edinirler. Protestocular arasında kadınların başı çekmektedir. İkilinin izini süren ve erkek partneri Jake Wiles’dan (Peter Sarsgaard) çok daha zeki ve marifetli kadın dedektif (dönemin ünlü yıldızı Myrna Loy’dan esinle) Myrna Malloy (Pénélope Cruz) karateriyle çağımız ‘MeToo hareketi’ne yaklaşık yüzyıl öncesinden bir selam gönderilmesi ihmal edilmez. Frank ile Ida’nın romantik olduğu kadar anarşik ve punk ilişkisini, Alex Cox’un 1986 yapımı ünlü biyografik filmindeki Sex Pistols grubunun bas gitaristi ‘Sid Vicious’ ile partneri ‘Nancy Spungen’in gotik versiyonu olarak düşünmekten de kendimizi alamayız.

Maggie Gyllenhaal’un erkek kardeşi Jake’i şarkı söyletip dansettirdiği, eşi Peter’a hımbıl bir eril karakteri oynattığı filmi işte böylesine çılgın, barok bir punk fantezi olarak dikkat çekiyor. ‘Joker’ serisinde de çalışmış olan Lawrence Sher’in etkileyici IMAX sinematografisi, İzlandalı müthiş besteci Hildur Guðnadóttir‘in karanlık ve görkemli müzik çalışması, yedinci sanatın en şaşaalı yıllarından esinler taşıyan sekanslarıyla sinemaseverlerin epey keyif alacağı bölümler barındırıyor.

(21 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bu Dünyadan Bir Çatlı Geçti

Çatlı, ne yazık ki zayıf, eksiklikleri çok olan üstünkörü yazılan bir senaryoya, iyi yönetilememiş oyunculuklara kurban edilmiş. Film, Ülkücü arkadaşları “Reis, Ülkücü, Bozkurt ve Başbuğ” kelimeleri birkaç sahnede kullanıldığı için bir nebze mutlu edebilir ama onların bile Abdullah Çatlı daha iyi anlatılmalıydı diyeceklerine eminim.

İki bölüm halinde anlatılan hikâye de Abdullah Çatlı‘nın Fransa’da başka bir kimlikle Devlet adına terör örgütü Asala’ ya karşı verdiği mücadele yılları anlatılıyor. Biz Çarşamba akşamı yapılan galada ilk bölümü izledik. İlk bölümde bizim kuşaktan 1956 doğumlu Çatlı‘nın Türkiye’deki yaşamı, Türkiye faaliyetleri, buralara nasıl geldiği anlatılmıyor. (Bunu öğrenmek için Yapay Zekâya “Abdullah Çatlı kimdir?” diye yazdığınızda hakkındaki bilgilere rahatlıkla ulaşabilirsiniz.) Çatlı bu hikâyede, sadece Derin Devletin verdiği kararları uygulayan bir kahraman olarak bizlere tanıtılırken, geçmişinde üzerine yıkılan suçlarla ilgisi olmadığının altı çiziliyor.

Filmde, Çatlı ve iki arkadaşının kullandığı kırmız renkli araç, isimleri değişse bile hangi ülkeye giderlerse gitsinler değişmiyor. Anlatılan hikâyede Fransa Devlet lobilerine bir çanta para veriliyor ama Çatlı, hasta kızının tedavi parasını hastaneye ödeyemiyor ve kızını hastaneden kaçırmak zorunda kalıyor. Sonrasında iki arkadaşından istediği zar zor denkleştirilen parayla tedavi ücretini ödüyor. Ayrıca ekibin paraları olmamasına rağmen araçları, iş yerlerini, otoparkları patlattıkları bombaların finansını nasıl sağladıkları ise muamma.

Fransız polisi Çatlı’nın gerçek kimliğini öğrenmek için evine baskın yaptığında Çatlı’nın iki çocuğu olduğunu bilmesine rağmen çocuklarının nerede olduğunu sormuyor. Her yeri arama talimatı alan polis mutfak da arama yapmıyor. Çocuklar mutfakta saklandıkları dolapta ses çıkarınca onları buluyor. Bu durum bana hiç inandırıcı gelmedi. Polis amiri tarafından küçük kıza babasının adı sorulduğunda “Baba” yanıtı alınınca salonda alkış tufanın kopması da ilginçti. Herhalde bu baba kelimesi meşhur “Ülkücü babalar”ı akla getirdi ki alkışladılar diye düşünüyorum.

Her baba çocuklarının kahramanıdır. Kızlarının Abdullah Çatlı‘yı kahraman olarak anması ve babalarını yıllar sonra çekilen filmle devletin emirlerini uygulayan “Vatan Savaşçısı” olarak görüp aklamaya çalışmalarını takdirle karşılıyorum. Ancak; bu aklama bu kadar yetersiz, zayıf bir senaryo ile olmamalıydı. Senaryoyu yazan Onur Tan bile yazdığı senaryoya inanmamış olacak ki galada yoktu. Oldukça basit, müsamere tadında yazılan zayıf senaryo ve kötü oyunculuklar filmi maalesef varmak istediği hedefinden uzaklaştırıyor.

Derin Devlet tarafından kullanılan, kullandıktan sonra yine Derin Devlet tarafından malum bir kaza sonucu ortadan kaldırılan Çatlı, hâlâ Devlet tarafından aklanmış bir isim değil. Günümüz Devleti bile “Bu bizim adamımızdı, bütün faaliyetlerini bizim bilgimiz dahilinde yapmıştır” demiyor. Çatlı’ya atfedilen faili meçhul cinayetler, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı internette mıh gibi çakılı duruyor. Bunun ne derece doğru olduğunu biz bilmiyoruz, bunu Derin Devlet biliyor.

Sözün özü: Çatlı, ne yazık ki zayıf, eksiklikleri çok olan üstünkörü yazılan bir senaryoya, iyi yönetilememiş oyunculuklara kurban edilmiş. Film, Ülkücü arkadaşları “Reis, Ülkücü, Bozkurt ve Başbuğ” kelimeleri birkaç sahnede kullanıldığı için bir nebze mutlu edebilir ama onların bile Abdullah Çatlı daha iyi anlatılmalıydı diyeceklerine eminim.

(20 Mart 2026)

Nusret Şen

Bildiğim Tek Hayat Bu / Chopin Chopin!

Eşsiz tınılarıyla yıllardır müzik yolculuğumu zenginleştiren kadim dostum kusura bakmasın. Polonya sinemasının deneyimli yönetmenlerinden Michał Kwieciński‘nin imzasını taşıyan ‘Chopin Chopin!’i çeşitli nedenlerden ötürü yeni görebildim. Caddebostan Kültür Merkezi’nin (CKM) ferah salonunda oldukça dolu bir gündüz seansında izlediğim film seyirciden gördüğü ilgiyle gösterimini sürdürüyor.

1810 – 1849 yılları arasındaki kısacık yaşamına ölümsüz yapıtlar sığdırmış olan besteci doyumsuz piyano konçertolarının yanı sıra, noktürnleri, prelüdleri, etüdleri ya da ana vatanı Polonya’ya özlemini yansıttığı baladları, mazurkalarıyla ünlü virtüozların repertuvarında her daim yerini almıştır. Yakın dostu Franz Liszt‘in ifadesiyle, piyano yapıtlarını kendisinden başka hiçbir müzisyenin ulaşamayacağına inandığı bir ruh ve duygu coşkunluğuyla icra etmiş olan Chopin’in Avrupa müzik çevrelerinin parlak yıldızı olduğu 1835 Paris’inde açılıyor bu güzel film. Çağımızın rock yıldızları misali ilgiyle alkışlanan dahi müzisyen ünlü Salle Pleye’de yakın arkadaşı Liszt (Victor Meutelet) ile birlikte çaldığında salonu dolduran seçkin müziksever kitleyi bir kez daha kendisine hayran bırakmıştır.

Hayatı umursamayan genç Chopin (Eryk Kulm) tüberküloz gerçeğiyle tam bu noktada yüzleşir. 15 yaşındaki kız kardeşini yitirdiği musibet hastalık onun yakasına da yapışmış, göğüs zarında oluşan delikle birlikte hastalık ileri aşamaya geçmiştir. Fazlaca bir ömrü kalmadığını ifade eden doktor arkadaşı, hastalığın tedavisinin dönemin koşullarında mümkün olmadığını, yalnızca semptomların hafifletilebileceğini bildirir O’na. Öksürüğündeki kanamalar gittikçe şiddetlenecek, beden eriyecek, iktidarsızlık ve kısırlığın ardından terminal dönemde bacakları şişecektir.

Polonyalı ailesinin Fryderyk’i, yakın arkadaşlarının Fritz diye hitap ettikleri Paris sosyetesinin gözbebeği Frédéric Chopin içine gömdüğü hüznünü hayat dolu gülücükleriyle gizler. Doktorların ‘kalabalıktan uzak durun’, ‘uykunuza dikkat edin’, ‘güneşli yerlere gidin’ tavsiyelerine kulak asmadan, saatler boyu süren piyano dersleri ve yoğun salon resitallerinden arta kalan zamanını hastalığına meydan okurcasına eğlence ve zevk içinde geçirmeyi sürdürür.

Bu dünyadan gitmeden önce bir aile kurma çabasına girişir ancak müstakbel gelinin annesi Madame Wodzinska (Dominika Ostalowska) kızı için sağlıklı, güçlü kuvvetli bir damat adayını seçecektir. Fryderyk’in gülüşünün gizlediği hüznü farkedecek olan dönemin ünlü feminist kadın yazarı George Sand (Joséphine de La Baume) genç besteciye kucağını ve kalbini açar. Chopin’in müzikal yaşamındaki bu verimli dönem bilindiği üzere çok uzun sürmez. Paris’teki kolera salgını sırasında Karlsbad’daki ailesini ziyaret eden Fryderyk’in, annesinin ‘artık bir yuva kurman lazım’ sözlerine cevaben ‘biri nasıl sevilir bilmiyorum, hiçbir şey hissetmiyorum; tek bildiğim hayat bu’ deyişini doğrularcasına, bir çocuk dahi olarak 6 yaşından beri piyano müziği ile haşır neşir olan genç adam ‘menekşe kokulum’ dediği Sand’ı da O’nu hiç sevmemiş olduğunu itiraf ederek terk edecektir.

Yönetmen Kwieciński, bizde gösterime girmeyen 2022 yapımı bir önceki çalışması ‘Filip’de başrolü vermiş olduğu genç yetenek Eryk Kulm’a son derece yerinde bir kararla çağının pop starı Chopin yorumunu teslim etmiş. Bir önceki ortak çalışmalarında Varşova gettosundan kurtulmuş Yahudi gencin sahte Fransız kimliğiyle Frankfurt’ta bir otelde zorunlu işçi olarak çalışırken kendine özgü yöntemleriyle Almanların ari ırk terörüne karşı direnişini anlatan filmde 1990 doğumlu genç aktörü ilk kez tanımış ve adını bir yere not etmiştim. Genç oyuncu başarısının tesadüfi olmadığını kanıtlıyor. Klum, ölümcül hastalığına rağmen hayata dört elle sarılan bestecinin umarsız taşkınlıklarını, kendisi gibi gencecik yaşında hayata veda etmiş çağdaşı Mozart’ın ölüm döşeğinde yarım bıraktığı ‘Requiem’inin ünlü ‘Lacrimosa’ bölümünü manastırdaki rahibelerden duyduğundaki kederi, ya da üzerine hızla gelen atlı arabanın önünden kaçmak ya da kaçmamak arasındaki o kısa süreli kararsızlığını bir potada eritebilen enerjik performansıyla göz dolduruyor.

Bartosz Jariszewski tarafından kaleme alınan senaryo Chopin’in fırtınalı geçen son 15 yılını ele alıyor. Halk arasındaki adıyla ‘verem’in kötü karakter olduğu konvansiyonel anlatı, ölümsüz müzik adamının gelgitlerle dolu yaşam ve üretim sürecine odaklanıyor. Fransa’nın yeni bir ihtilal ateşiyle fokurdadığı, Chopin’in eserlerini taltif eden Kral Louis Philippe’in (Lambert Wilson) gidişatı tedirginlikle gözlemlediği bir dönemdir bu aynı zamanda. 2 saati biraz aşan yapım bu fırtınalı yılların ve Chopin’in etrafında gelişen trajik gelişmelerin detaylarına fazlaca giremiyor belki. Ancak bestecinin tüm müzikseverleri derinden etkilemiş ezgilerine ara ara karışan Robot Koch imzalı çağdaş tınılar, Chopin’in yaşadığı çağdaki pop yıldızı imajını başarıyla perdeye aktarıyor.

(13 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Senden Geriye Kalan: Büyük Bir Dünya

Vanessa Caswill’in yönettiği ve Maika Monroe, Tyriq Withers, Rudy Pankow ile Lainey Wilson’un oynadığı Senden Geriye Kalan (Reminders of Him) Severek evlendiği erkeği bir trafik kazasında kaybedince bütün suçu üstlenen Kenna (Maika Monroe), hapiste doğurduğu ancak eşinin anne babasının yanında büyüyen çocuğunu görmek için kente döner. Kocası Scotty’nin (Rudy Pankow) anne babası doğal olarak Kenna’ya tepkilidir. Ancak en yakın arkadaşı Ledger (Tyriq Winters) başta tepki duyarken, kadının duygusallığını ve gerçek yaşananları öğrenince onun yanında yer alır.

Tipik, komedisi de olan duygusal bir film. Bir romandan uyarlanmış. Yönetmen Vanessa Caswill, neredeyse hiçbir atraksiyona yer vermeden, olanca içtenliğiyle, alabildiğine yumuşak, yalın bir film sunmuş bize. Uzun zamandır böylesi duygusal film izlemediğimizden (hiç mi yok-tu diyeceksiniz, tabii ki var ama bunun kadar etkileyici olanı, doğrudan insanın içine işleyeni çok seyrek) bu filmin sakin, yalın anlatımı, oyuncularının içtenliği duygusallığı daha bir sevdiriyor filmi.

Anne çocuk duygusallığı, çocuk sevgisi, çocuk sorgulaması, ailelerin (genellikle kaynanalar çocuklarını eşlerine layık görmezler) katı bakışlı kırıcılığı, iki genç insanın yalın ilişkisi, yasak aşk ikilemi hepsi bir arada, belki biraz uzun ama dozu kıvamında yer alıyor.

Bir dönüp kendinize (hadi, genişletelim çemberi), çevrenize, ülkenize bakıyorsunuz… kadın cinayetleri, akran zorbalığı, trafik magandalığı arasında hiç gülümseyen bir yüz bile göremediğiniz için filmin olası hatalarını görmezden geliyorsunuz. Ledger, çok yakın arkadaşı Scotty’nin eşini görmemiş olabilir ama trafik kazası sonrası hiç mi haber takip etmez, arkadaşının ölümüne yol açan kazayı yapan kişiyi hiç mi merak etmez! Aklınıza takılsa bile uzaklaştırıyorsunuz hemen, buna benzer küçük aksamaları…

Oyuncular, sanki yaşıyorcasına rahat ve doğal… Müzik de öyle… Bir duygusallığı yaşamak isteyenler için…

(12 Mart 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Dikkat: Kıyamet!

Bilimsel araştırmalar, her nerede ve ne amaçla yapılırsa yapılsın hiç beklenmeyen (daha doğrusu umulmayan) sonuçlar elde edilebilir. Duymuşsunuzdur muhakkak, uzay araştırmaları için yapılan bir araştırma sonucu yapışmayan tava bulunması, mide için ilaç üretimi araştırmalarında alzheimer için kullanılabilecek bir ilacın keşfi vb…

Bu kez, bilimsel bir araştırma için gönderilen uzay aracının atmosfere girerken patlaması sonucu bir mantar mutasyonunun yarattığı tehlike anlatılıyor. “Soğuk Depo” denmesinin nedeni, yeraltında saklanan mantarın küresel ısınmanın da etkisiyle (küresel ısınma ve fosil yakıtların başımıza açtıkları yetmiyor sanki… Amerika ve İsrail’in İran’a saldırısının da aynı nedenden kaynaklandığını biliyoruz) “uyanması” ve kitlesel ölümlere yol açacak olması… “Kıyamet” ise adı üstünde… felâket.

Jonny Campbell’in senaryosunu David Koepp ile yazıp yönettiği film, gerçek bir olaya dayanıyor-muş- giriş jeneriğinde yazdığına göre. Doğrudur, benzer olaylar yaşanmıştır, ama gerçeklik kurmaca ile buluşunca “hakikat” uzak duruyor. Rob Collins, Sossie Bacon, Leam Neeson, Georgine Campbell oyunculuklarıyla sürükleseler de, film istenilen heyecanı yaratamıyor. Kimi yerde “olmaz ki, bu kadarı da saçma” diyorsunuz ister istemez. Mantar bulaşan ve öl(dürül)en insanlar paramparça halde ayaklanıyor, bir kez daha öl(dürül)meleri gerekiyor.

Zaman zaman gülebiliyorsunuz, kara komedi sayıp, zaman zaman korkuyorsunuz meraktan yerinizde oturamazken, zaman zaman “ya gerçekse” diyorsunuz içinizden.

Filmden çıkınca; üzerinde yaşadığımız yerkürenin ne büyük sorunlarla, felâketlerle karşı karşıya kalabileceğini düşünüyorsunuz. Haksız sayılmazsınız, savaşlar sürdükçe, dünyanın hâkimi olmalıyım hırsı var oldukça (en tam da bugünlerde olduğu gibi televizyon önünde çekirdek çitleyerek canlı savaş izledikçe) bu tür felâketler hepimizi tehdit edecektir.

(09 Mart 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Neden – Sonuç İlişkisinden Uzak Mikro Evrenin Sosyolojik Çıkmazı

Son yıllarda işlediği konular ve yarattığı kamuoyu etkisiyle çağdaş sinemamızın en etkili figürlerinden biri haline gelen Emin Alper’in, Berlin Film Festivali sonrası merakla beklenen yeni filmi “Kurtuluş”u izledim. Şahsi kanaatimce; eğer biçimsel tercihler anlatıya makro düzeyde bir hizmet sunmuyorsa, bu teknik detaylar üzerine yorum yapmayı pek anlamlı bulmuyorum. Zira beşinci uzun metrajına imza atan bir yönetmenin, artık belli bir teknik standardı yakalamış olduğu aşikârdır. Bu kalibredeki isimlerin işlerini; biçimden ziyade hikâye üzerinden ürettikleri yeni anlamlar ve açtıkları sorgulama alanları üzerinden okumak gerektiğini düşünüyorum. Ancak ne yazık ki “Kurtuluş” filminde o kadar çok yapısal problem göze çarpıyor ki, asıl anlatılmak istenene odaklanmaya bir türlü sıra gelemiyor.

Konuyu kısaca özetlemek gerekirse; karşımızda iki aşiret arasındaki toprak ve buna bağlı olarak gelişen iktidar çatışması var. Bölgede koruculuk yaparak varlığını ve gücünü sürdüren Hazeran aşireti ile yıllar sonra köylerine dönerek topraklarını geri almaya çalışan ve koruculuğa talip olan Bezariler aşireti arasındaki bozulan dengeler anlatılıyor. Hikâyenin detaylarına daha fazla girmeyecek, doğrudan izlerken zihnimi kurcalayan yapısal problemlere odaklanacağım. Yazının buradan sonrasının “spoiler” içerdiğini belirterek, henüz izlemeyenlerin film sonrasında okumasını tavsiye ederim.

Hikâye başladığı andan itibaren anlatının Doğu’da, Kürt coğrafyasında geçtiği net bir şekilde hissediliyor. Haliyle izleyici; bölgenin kültürel kodları, dili, mimarisi ve toplumsal cinsiyet rolleri gibi temel unsurlar üzerine inşa edilmiş tutarlı bir temsil bekliyor. Ancak bunun aksine, filmdeki ilk Kürtçe diyalogda kullanılan bir kelimenin aslında Kürtçede var olmadığı; Türkçedeki anlamının doğrudan çevrilmesiyle oluşturulmuş “yapay” bir sözcük olduğu gerçeği hemen göze batıyor. Özellikle ana karakterlerin şiveleri ve telaffuzları konusunda, filmin Türkçe – Kürtçe ağırlıklı diyalog yapısı düşünüldüğünde, mutlak bir özen gösterilmeliydi. Karakterlerin her iki dildeki telâffuzları, yaratılan temsilin inandırıcılığı açısından eksiksiz olmak zorundadır. Bu durum kimilerine basit bir detay gibi gelebilir; ancak Karadeniz’de geçen bir hikâyede karakterlerin Ege şivesiyle konuştuğu o absürt tabloyu hayal etmenizi isterim. Aynı disiplinli tutumun burada da sergilenmesi gerekirdi.

Anlatı ilerledikçe Hazeran aşiretinin temel motivasyonunun ve hakimiyet alanlarının “koruculuk” sistemi üzerine kurulu olduğunu görüyoruz. Öyle ki, rakip aşiretin de koruculuk yapmak istediğini öğrendiklerinde, devlet eliyle edinilecek silahların kendilerine karşı bir üstünlük kuracağı endişesi, saldırganlıklarını tetikleyen ana unsur haline geliyor. Fakat bu detaylar işlenirken, koruculuk kurumunun ne olduğuna veya tarihsel arka planına dair en ufak bir bağlam sunulmuyor. Bu kavram, hikâyede devasa bir yer kaplamasına rağmen, nedenlerine dair hiçbir unsura yer verilmiyor. Filmin belki de en kritik sorunu; bu “neden – sonuç” ilişkisinden kopuk olması. Sadece koruculuk meselesinde değil; bölge insanının içinde bulunduğu sosyolojik durumun nedenleri, terörün varlığı, devletin işlevi ve dönemin konjonktürü gibi durumların bir şekilde izah edilmesi gerekiyordu. Nedensellikten uzaklaşıldığında, anlatı otomatik olarak anlam kaybına uğruyor. Yönetmenin bilinçli bir tercih olduğunu düşündüğüm bu “soyutlanmış dünya” tasarımı, ne yazık ki izleyici nezdindeki karşılığını azaltıyor. Film bir yandan gerçek olayların ağırlığını kullanmaya çalışırken, diğer yandan yönetmenin kendi perspektifiyle eklediği imgelerle “temsili bir mikro evren” yaratmaya çabalıyor. Bu ikililik arasında net bir tercih yapılmalıydı ki doğabilecek soruların çoğu bu temel tercih ile yanıt bulabilsin.

Bu belirsizlik, filmin politik duruşunda da kendisini hissettiriyor, devlet ve aygıtlarının hikâyedeki konumu oldukça flu. Yönetmen, ülkemizin son 50 yılına damga vuran bu mesele hakkında bir taraf seçme gayretinde bulunmuyor. Ancak bu “tarafsız” kalma çabası, filmi her iki cenahtan da eleştiri alabilecek kırılgan bir zemine oturtarak, anlatı için en büyük hataya dönüşüyor. Aslında yüzyıllardır süregelen feodal yapı ve toprak düzeni gibi köklü problemlerin bir neticesi olarak Hazeran ve Bezarilerin toprak kavgasına gelindiğini es geçmemeliyiz. Bu tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerin yansımalarının, olaylardan bağımsız ve kopuk bir şekilde anlatılması ve bu kopukluğun göze batması benim filme dair temel eleştirilerimin merkezini oluşturuyor. Yönetmenin kurduğu bu mikro evrende, röportajlarından da anladığım kadarıyla asıl amacı, toplumların kendilerini yönetmesi için yanlış ve problemli liderleri seçmesi ve bunun yıkıcı sonuçlarını işlemek. Bu kolektif psikozu yansıtmak adına rüya sekanslarına başvurulmuş. İlk başlarda bu tercihi oldukça başarılı bulsam da bir noktadan sonra sürekli tekrara düşülmesi bu sahnelerin işlevini yitirmesine sebep oluyor. Bir yere varmayan ve yalnızca izleyiciyi germeyi amaçlayan bu histerik sahneler, ne yazık ki anlatıyı beslemek yerine döngüsel bir tekrara hapsediyor.

Burada teknik bir parantez açmak isterim ki rüya sahnelerinin görsel dili ve filmin genel aksiyon – gerilim kısımları gerçekten takdire şayan. Sinemamızda, özellikle de “Auteur” sinemamızda pek sık rastlamadığımız bu dinamik üslûbu görmek beni oldukça mutlu etti. Işık ve renk kullanımı, aktüel kamera tercihleri ve filmin genelinde etkisini hissettiren çok başarılı ses tasarımı, farklı unsurların bütünleştiği teknik bir şölen sunmakta. Hareketli sahneleri çekmenin ve bu kaosu yönetmenin ayrı bir meziyet olduğu kanaatindeyim, film de bu konuda meziyetini ispatlıyor. Ancak, daha iç mekânda geçen ve karşılıklı diyalogların ağırlıkta olduğu sahnelerde, özellikle filmin ilk yarısında sıkça tercih edilen şaryo (dolly) hareketlerini biraz yersiz bulduğumu belirtmeliyim. Bu kısımlarda daha statik bir kamera kullanımı anlatının tonuna daha çok hizmet edebilirdi, tabii bu tamamen benim kişisel ve teknik bir tercihim olduğunun altını çizmek isterim.

Hikâyeye dönecek olursak; gerçekte yaşanan olaylara az çok hâkim olan her izleyici, daha ilk sahnelerden itibaren anlatının nereye evrileceğini tahmin edecektir. Yönetmen, karakter psikolojilerine ağırlık vererek asıl patlama noktasını geciktirmeye çalışmış; fakat yukarıda belirttiğim gibi, birbirini tekrar eden rüya sekansları bu boşluğu doldurmaya yetmiyor. Anlatılmak istenen o tekinsiz atmosfer, psikanalitik derinliği olan veya dini imgelerle desteklenen gerçeküstü bir dille pekiştirilseydi, varılmak istenen nokta çok daha güçlü olabilirdi. Son olarak, yönetmenin bilinçli bir tercihle hikâyeyi şehir merkezine veya “dağ” odağına hiç kaydırmamasını anlıyorum. Ancak bu tercih, zaten oldukça dar bir alana sıkışmış olan köyde hikâyenin patinaj yapmasına neden oluyor. Sürekli aynı mekânlarda, bir türlü atağa geçemeyen ve kendi içinde devinen bir insan topluluğunu izlemek, filmin temposunu zayıflatan unsurlardan biri haline geliyor.

Tüm bu gözlemleri bir araya getirdiğimde, “Kurtuluş” filmine dair iki temel eleştirim baki kalıyor: Oryantalist bakış açısı ve neden – sonuç ilişkisinden kopukluk. Emin Alper, şahsen filmlerini her zaman merakla beklediğim ve sinema dilinden büyük keyif aldığım bir yönetmen. Bu filmdeki aksaklıkların bir özensizlikten ziyade, yönetmenin kurmak istediği o izole mikro evrene aşırı yoğunlaşma arzusundan kaynaklandığını düşünüyorum. Ancak hem seçilen coğrafyanın somutluğu hem de anlatının gerçek bir trajediden esinlenmiş olması, bu yapısal tercihleri ne yazık ki eleştiriye açık hale getiriyor. Belki yönetmenin önceki filmlerinde olduğu gibi, coğrafi belirsizliğin hâkim olduğu ve temsillerin daha evrensel / doğru temellere oturduğu bir hikâye yapısı tercih edilseydi, ortaya çok daha tutarlı bir eser çıkabilirdi. Yine de birbirini tekrar eden sığ temaların hüküm sürdüğü sinema iklimimizde; eleştireceksek tam da bu kalibredeki toplumsal işleri eleştirelim diyor, Emin Alper’in bir sonraki projesini şimdiden merakla bekliyorum.

(09 Mart 2026)

Nusret Şen

Soykırımın Anatomisi / Kurtuluş

Emin Alper’in 76. Berlin Film Festivali’nden zaferle dönen son filmi ‘Kurtuluş’ çok yerinde bir kararla sıcağı sıcağına gösterime girmiş bulunuyor. Auteur sinemacımızın beşinci uzun metrajı, dağdan inen Hazeran erkeklerinin iki PKK’lının cesedini güvenlik kuvvetlerine teslimiyle açılıyor. Evine dönen korucu Mesut’u (Caner Cindoruk) hamile eşi Gülsüm (Özlem Taş) ve elini öpen boy boy 4 evladı karşılıyor. Mesut tüfeğini duvara asıyor ancak bu geçici bir sulh anıdır. Akabinde köy dergâhında toplanan aşiret üyelerine Mesut’un kardeşi şeyh Ferit’in (Feyyaz Duman) verdiği vaazdan Hazeranların aşağı köyde oturan Bezariler ile ilişkilerinin tarihçesine vakıf oluyoruz.

Aynı tarihi kültür ve etnik kökenden gelen Hazeranlar ile Bezariler bir zamanlar sulh içine yaşarlarmış. Şeyh Ferit’in anlatımına göre, ne zaman ki Bezariler ticareti keşfetmiş ve tapuları alarak toprakların sahibi olmuşlar, işte o zaman denge bozulmuş, Hazeranlar yanaşmalara dönüşmüşler. Güneydoğu’da terör başlayınca devlet ya korucu olun ya da köyünüzü boşaltın talimatını vermiş. Bezariler köylerini terkedince, tepenin yukarısındaki komşuları bereketli topraklara sahip çıkarak refaha ulaşmış, şehir merkezinde mal mülk sahibi olmuşlar.

Şeyh Ferit bunları ‘Allah bizi mükâfatlandırdı, kuyular açtık, fındık pamuk ektik, Hazeranlar zenginleşti’ şeklinde ifade eder. Ne var ki terörün bitme noktasına gelmesiyle birlikte köylerine dönüş yapan ve tapulu topraklarını geri isteyen Bezariler de korucu olmak için dilekçe vermiştir. Bunun çoğu çiftçi olan Hazeranlar için yıkım olacağı aşikârdır. Hazeranları harekete geçiren ‘ekonomik olarak hayatta kalma mücadelesi’ iki komşu köy arasınraki husumeti tırmandırırken, antik Yunan trajedilerine konu olacak bir felâketin yaklaşmakta olduğunun ürpertisini hissederiz.

Alper’in 2012 yapımı ilk uzun metrajı ‘Tepenin Ardı’ Güneydoğu’da sürmekte olan savaşın alegorik temsilidir. Film iktidarı elinde tutanların düşman yaratma olgusu üzerinedir. Bu sayede cemaat kenetlenecek, iç düzendeki aksamalar göz ardı edilecektir. Hazeran aşiretinin düşman bellediği ise açık seçik ortadadır. ‘Zamanında başlarını ezmeliydik’ diyerek oklarını yönelttikleri, bu defa tepenin ardında değil, gece karanlığında ışıl ışıl aydınlanmış damlarıyla tepenin aşağısındaki Bezariler’dir.

İş, Mesut, Yılmaz (Berkay Ateş) ve karısı Fatma (Naz Göztan) önderliğinde cemaatin bir ‘kurtuluş’, bir ‘selamet’ ülküsüne kanalize edilmesine kalmıştır. Bu bilinçli bir planla değil, daha çok tekinsiz rüyalar doğrultusunda vücut bulacaktır. Mesut’un kaotik düşlerinde beliren alametler Hazeranların iktidar mücadelesine zemin hazırlar. Bezariler’in yanaşmasıyken eş olarak aldığı için şeyh babasının yüz çevirdiği Mesut karısından şüphe etmeye başlar. Bezariler’den Halil’in filmin finaline damga vuracak olan kızları misali doğan her ikiz çocuktan birinin şeytanın akıl çelici dölü olduğu sanrısına kapılır. Habil ile Kabil kıssasını bunun bir tezahürü olarak görür. Mesut’un gördükleri, aşiretin diğer erkeklerinin rüyalarına düştüğünde toplu bir cinnetin tetiklediği kıyım kaçınılmaz olacaktır.

‘Kurtuluş’ ‘bir topluluğun ne denli korkunç suçlar işleyebileceği üzerine bir film’. Alper’in de altını çizdiği gibi, ‘tarih ne yazık ki bu tür hikâyelerle dolu’. Ve bu dehşet verici olaylar ne yazık ki günümüzde, dün Bosna’da, Rojova’da, bugün Ukrayna’da, Gazze’de ve dünyanın farklı iklimlerinde yaşanmaya devam ediyor. Aynı ya da farklı kültürden halklar, farklı kutuplaşmalar, dinsel inanışlar ama yine Alper’in vurguladığı üzere temelde ekonomik çıkarlar ekseninde saldırıya uğruyor. Filistin’de süregelen utanç verici soykırım yaşanırken, ‘Kurtuluş’un anlattıkları bu noktada yerel bir çerçeveden geniş bir yelpazeye evriliyor. Batılı gelişmiş ülkelerin seyirci kaldığı ya da ekonomik çıkarları doğrultusunda sessizce izlediği katliamların metaforu haline geliyor.

Tarihçi – yazar yönetmenimiz, ‘Tepenin Ardı’ ve ‘Kurak Günler’in ardından Western ikonografisini kullanmayı sürdürüyor. Şeytani bir ruhun karısının ırzına geçtiğine tanık olduğu çok iyi çekilmiş ilk rüya sekansından başlayarak film boyunca düşler ile gerçeklik arasındaki çizgiyi geçirgen kılmış. İnançlar üzerinden metafizik alametlerin yön verdiği kitlesel iknanın dehşet verici yüzünü irdelemiş. 2009 yılında Mardin’de 44 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir olaydan esinlendiği hikâyesini Batman’ın Kırkat ile Mardin’in tarihi dokusuyla bilinen, terör nedeniyle terkedilmiş Süryani köyü Kıllıt’de (Dereiçi) çekmiş. Başta Cindoruk olmak üzere çocuklar dahil oyuncu performansı ile Barış Aygen – Ahmet Sesigürgil ikilisinin titiz sinematografisi çok başarılı. Giderek tırmanan paranoyanın adeta bir korku anlatısına dönüşmesinde, geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden ‘İki Savcı’dan anımsadığmız Christian Verbeek’in tekinsiz müzik çalışmasının önemli katkısı da unutulmamalı.

(05 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Aynı Düzenin Kurbanları / Görünmez Kaza

“Yek Tasadef Sadeh’ Farsça kökenli bir ifade olup, Türkçe karşılığı ‘basit ya da sıradan bir kaza’ anlamına gelir. İranlı auteur sinemacı Cafer Panahi’nin 78. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen son filmi özgün adını işte bu ifadeden alıyor. Bizde geçtiğimiz yıl Filmekimi’nde sinema seyircisi ile buluşmuş olan yapım, ABD’nin gayri ahlâki bir tutumla kadim İran’a açtığı sıcak savaş ikliminde, ‘Görünmez Kaza’ adıyla 7 Mart’tan başlayarak hem ticari salonlarda hem de yedinci sanatın seçkin örneklerini arşivinde bulunduran MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor.

Bu yazıyı kaleme aldığım sırada sıcak çatışmanın akıbeti belirsizliğini koruyor olsa da sevgili Haluk Bilginer’in Almanya’da kendisine takdim edilen ‘Onur Ödülü’nü kabul konuşmasından alıntıyla ‘utanmayı bilmeyenler yönetimde kaldıkları sürece, dünyanın daha da kötüye gideceği’ aşikâr. 45 küsur yıldır İran halkının özgürlüğüne ket vurmuş mollalar yönetimi sütten çıkmış ak kaşık değil kuşkusuz. Bilginer’in vurguladığı üzere Panahi de ‘başkalarının adına utanma ve üzülme duygusunu anlatmaya kelimeler yetmeyince’ yıllardır ne pahasına olursa olsun, türlü kısıtlama ve yasaklamalara rağmen ülkesindeki baskı rejimine karşı çıkan filmler çekmeyi sürdürüyor.

Cannes sahnesine 22 yıl sonra ayak basabilmiş olan İranlı sinemacı bu uzun süreçte türlü baskılara boyun eğmiş, cezaevinde yatmış, ev hapsinde tutulmuş, ülke içinde seyahat etmesi ve film çekmesi yasaklanmış. Bilindiği gibi bu zaman sürecinde üretimini durdurmamış, türlü gizli yollarla kotardığı yapıtlarını bizzat kendisi olamasa bile, film ekibi ya da ailesinden kişiler aracılığı ile festivallere ulaştırmasını bilmiş. Film çekim ve seyahat yasağı kaldırılmış olmasına rağmen, ‘Görünmez Kaza’yı Şubat 2023’te hapisten salıverildikten hemen sonra, yetkililerden izin almadan, tedbir amaçlı meskûn mahallerde, minibüs içinde, dışardan dikkat çekmeyecek mekânlarda çekmiş.

‘Genç sinemacılara bir sinemacıyı durdurmanın olanaksız olduğunu göstermek istedim. Çıktığımda parmaklıklar ardında tanıştığım, benden çok daha fazla fedakârlık yapmış, çile çekmiş insanlar için bir film yapma zorunluluğunu hissettim. Bu film onlara borcumdur’ dediği son çalışması beklenmedik bir kazayla başlıyor. Gece vakti karısı ve küçük kızıyla evine dönmekte olan Raşid Şahsever (Ebrahim Azizi) karanlıkta farketmediği bir köpeğe çarparak ölümüne neden oluyor. Henüz olayın şokunu atlatmadan araba tekliyor ve gecenin kör karanlığında zor durumda kalan aile ışıkları yanan bir küçük atölyeden yardım talebinde bulunuyor. Kız kardeşinin düğünü için minibüs tedarik etme peşindeki Azerbaycan kökenli işletme çalışanı Vahid (Vahid Mobasseri) üst kattan adamın adamın ayak sesini duyduğunda dehşete kapılıyor. Tahta bacağı zeminde gıcırdayan kişinin, hapishane günlerinden işkencecisi İkbal olduğunu farketmiştir. Onurunu, karısını, ailesini yitirdiği o karanlık cezaevi yıllarında gözleri örtülüdür ancak zihninden atamadığı o takma bacağın gıcırtısını hemen tanımıştır.

Vahid ertesi gün bir punduna getirerek işkencecisi olduğu adamı minibüsü ile kaçırıyor. Onu diri diri gömmek için kırsal bir arazide mezar çukurunu bile hazırlıyor, ancak bu uysal görünüşlü adam, olan bitenle herhangi bir ilişkisi olduğunu şiddetle inkâr etmektedir. Şüphesi ağır basan Vahid, aynı cezaevinde işkence görmüş kader kurbanı dostları Shiva (Mariam Afshari), gelinliğiyle evlilik fotoğrafları çektiren Golrokh (Hadis Pakbaten), müstakbel damat (Majid Panahi) ve öfkesinin zaptı zor Hamid’i (Mohamad Ali Elyasmehr) yanına katarak minibüsün arkasında gizlediği adamla yüzleştirmek istiyor. Böylece ona yaşatılanların intikamını alarak huzura erebileceğini düşünmektedir, lakin adam gerçekten İkbal olmuş olsa dahi, bu uzaktan halim selim aile babası olarak görünen, karısı karnı burnunda doğacak erkek çocuğunu bekleyen tutsağı katletmeye vicdanı el verecek midir? Herbiri onulmaz işkenceler çekmiş, izleri bedenlerinde kazılı acılar çekmişlerdir. Sadece haklarını talep eden fakir işçilerken hayatlarını mahvetmişler, ailelerini cezaevi kapılarına getirip zorla suçlayıcı ifadelerini aldırmaya kadar gitmişlerdir. Şimdi intikam hırsı, vicdanları ve ahlâki değerleriyle amansız bir çatışma içerisine girmiştir. Hayatını kazanmak durumunda olan işkenceci aslında bu melûn düzenin bir başka kurbanı değil midir?

Başına gelenler Vahid’in belleğini hiç terketmiyor. Filmi izledikten, salondan çıktıktan sonra izleyiciyi de rahat bırakmıyor. Çekilen tüm eziyete rağmen bireysel intikamın meşruluğunu sorgularken, adalet arayışı, vicdan muhasebesi, bir cinayet işlemenin dehşetine ilişkin sorular zihinlerimizde yanıt aramayı sürdürüyor. Cesur duruşundan ödün vermeyen Panahi, çekilen tüm acılara rağmen mizahı elden bırakmıyor. Kendisine sorulduğunda ‘mizahın İran kültürünün bir parçası olduğunun’ altını çizerken, İslam rejiminin ne kadar baskıcı, ne denli zalim olsa bile İran halkının umudunu ayakta tutan bu savunma hasletini yok edemediğini gururla ifade ediyor.

(04 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yeniden 1001 Belgesel

Belgesel Sinemacılar Birliği’nin temelleri, 1996 yılında bir grup belgeselcinin kaleme aldığı bir çağrı metniyle atıldı. Belgesel sinemanın dönüştürücü gücüne inanan, henüz mesleğinin başında bir belgeselci olarak o metnin altında benim de imzam vardı.

1997’de Feriye’de bir araya gelen belgesel sinemacılar, Türkiye’de ilk kez seslerini toplu biçimde duyurdu. O buluşma, yalnızca bir meslek örgütünün değil; bir dayanışma kültürünün, bir söz söyleme ısrarının ve birlikte düşünme pratiğinin başlangıcıydı.

Belgesel Sinemacılar Birliği, 1999 yılında meslek birliği statüsüne geçerek yoluna devam etti. O yıllarda Bahriye Kabadayı Dal, bir televizyon-sinema öğrencisi, bir belgeselci adayı olarak bu yapının içindeydi. Zamanla roller değişti; ikimiz de bu çatı altında başkanlık yaptık, festivaller yönettik, krizler yaşadık, sözümüzü yükselttik. Bugün Bahriye Kabadayı Dal, Belgesel Sinemacılar Birliği ve 1001 Belgesel Film Festivali’nin başında.

17 yıl boyunca 1001 ile birlikte yol alan Belgesel Sinemacılar Birliği, verdiği 10 yıllık aranın ardından bu yıl yeniden izleyiciyle buluşuyor. 30 Mart – 05 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek bu yine, yeni, yeniden buluşma vesilesiyle; geçmişi romantize etmeden ama hafızayı da eksiltmeden bu yolu başından beri yürümüş iki belgeselciden biri olarak ben sordum Bahriye cevapladı. O sustu ben konuştum. Ben sustum o konuştu.

En çok merak edilen soruyla başlamak istiyorum: Festival neden ara verdi? Bu süreç belgesel sinemayı ve 1001’in çevresinde oluşan yapıyı nasıl etkiledİ?

2014’te, Altın Portakal’da bir belgesel filmin sansürlenmesiyle başlayan protestolar diğer festival ve etkinliklere de yansımıştı. 1001 Belgesel Film Festivali de o dönemki Belgesel Sinemacılar Birliği yönetiminin aldığı bir kararla, 1997 yılında başlayan 17 yıllık serüvenine ara vermek zorunda kaldı.

Aslında ne kadar süreceği bilinmeyen bir süreç başlamış oldu. Yani 1001’den ne kadar süre uzak kalacağımızı, özellikle BSBliler’in rutin gündeminde olan böylesine önemli bir festivale tekrar ne zaman kavuşabileceğimizi bilmiyorduk.

1001’in eksikliğini öncelikle kendi aramızdaki iletişim ve dayanışmanın zayıflamasıyla, ardından o güne kadar hem ülke çapında hem de yurtdışında 1001’in itici gücüyle sağladığımız network’ün giderek azalmasıyla oldukça fazla hissettik. Dünyada da belgesel sinema güç kaybediyordu. Örneğin EDN (Avrupa Belgesel Ağı) gibi bir kurum o dönemlerde dağıldı. IDFA’nın (Uluslararası Amsterdam Belgesel Film Festivali) dünya belgesel sinemasına yönelik destekleri azalıyordu.

Ülkemizin yoğun ve yorucu gündemi de elbette her zaman başroldeydi. Sonuçta zaman içinde yerel yönetimler ya da sivil inisiyatifler aracılığıyla ufak ufak başka hareketlenmeler, yeni festivaller doğmaya başladı. Hiçbiri, bizler için aynı zamanda bir okul olan 1001’in yerini tutmasa da bugün hâlâ devam edenler var aralarında.

Hatta şu anda belgesel sinema etkinliği; gösterim, söyleşi, atölye gibi yapmayan kültür – sanat kurumu neredeyse kalmadı diyebiliriz. Özetlersem, 1001’in on yıl boyunca yapılamamış olması bir meslek birliği olarak BSB’ye çok şey kaybettirdi; ama öte yandan Türkiye’de bugünkü belgesel sinema ortamına, temelde ve dolaylı olarak, önemli katkılar da sağlamış oldu.

Evet Bahriye, 1001’in yokluğu sadece bir takvim boşluğu değildi; bir düşünme biçiminin, bir ortak dilin ve birlikte üretme pratiğinin askıya alınmasıydı. Bugün dönüp baktığımda, her türlü olumsuzluğa rağmen on yıl ara vermiş olmamıza hâlâ inanamıyorum. Bu, belgesel sinema için çok uzun bir sessizlik. Başlayalım, yeniden kuralım dedik elbette; niyet vardı ama o itici gücü, o ortak iradeyi ve o zemini bir türlü bulamadık, yaratamadık. Oysa 1001’in yıllar içinde oluşmuş bir seyirci kitlesi vardı. Onlar için de bir yokluk, eksiklik oldu. Her yıl aynı salonlarda yan yana oturmak, aynı filmler karşısında birlikte susup sonra konuşmak, birbirini hiç tanımasa da aynı karanlıkta buluşmak da kayboldu.

On yıllık aradan sonra festivalin yeniden başlaması nasıl karar verildi? Bu senin için nostalji mi, yoksa yeni bir başlangıç mı?

Aslında bu karar tek başına benim aldığım bir karar değil. Ben, 2023 Ekim ayında yaptığımız genel kurulda yönetim kurulu başkanlığını üstlendim. 2025 Ekim ayındaki son genel kurul sonucunda ise yeni yönetim kurulu üyeleriyle birlikte aynı göreve devam ediyorum.

2023 genel kurulunda, 1001’i yeniden hayata geçirmek konusunda bir söz vermiştik. Fakat meslek birliğinin acil idari işleri nedeniyle bu iki yıllık dönemde bunu gerçekleştirememiştik. Geçen baharda, 1001’in hazırlıklarına başlamak üzere üyelerimizden oluşan bir ekip kurduk ve yavaş yavaş çalışmalara başladık.

BSB için hâlâ yapılması gereken çok iş var. Ama inanıyoruz ki festivali, günümüz ihtiyaçlarına uygun bir formatta yeniden hayata geçirmek de en az idari işlerimiz kadar önemli.

1997’de henüz mezun olmamış bir Radyo TV Sinema öğrencisi olarak adım attığım BSB, her zaman hayatımın bir parçası oldu. 2012’ye kadar çok yoğun bir şekilde, sonrasında ise daha az ama her zaman iletişimde kalarak geçen yıllar oldu. Bu nedenle 1001’i yeniden başlatabilmek, benim açımdan ister istemez pek çok anıyı da yeniden çağırıyor.

Bu anıların içinden, motivasyon veren ve keyifli birlikteliklere ortam sağlayan, kolektif olarak bir şeyleri başardığımız zamanların duygularını öne çıkararak çalışıyorum. Esas önemlisi ise şu andaki yönetim kurulu üyesi ve festival ekibindeki arkadaşlarımla birlikte, filmlerimizi daha güçlü ve daha evrensel çizgilere çekmek üzere tüm belgeselcilere katkı sağlayacağını umduğumuz çeşitli etkinliklerle 1001’i kurguluyor olmamız.

Neyse ki senin başkanlığın döneminde, pek çok üyemizin ve ardı ardına görev alan yönetim kurullarımızın inancı, isteği ve ısrarlı çabasıyla yeniden yola çıkıyoruz. Bu, sadece bir görevi üstlenmek değil; kesintiye uğramış bir hafızayı yeniden omuzlamak anlamına geliyor. Aldığın bu kurumsal sorumluluk, yalnızca bugüne değil, Belgesel Sinemacılar Birliği’nin tarihine de düşülmüş çok önemli bir not.

1001 Belgesel Film Festivali’nin temel amacı neydi? Festival Türkiye belgesel sineması için ne ifade ediyordu ve bu yıllardan senin için unutulmaz olan ne kaldı?

1001’in temel amacı; belgesel filmlerimizi görünür kılmak, onları seyircisiyle buluşturmak için ortamlar yaratmak ve Yarına Ne Kaldı başlıklı yola çıkış metninde belirtildiği gibi “toplumsal hafıza boşluklarını” belgesel filmlerimizle doldurmaktı. Türkiye’deki belgeselcileri bir araya getirmek, dünya belgeselcileriyle tanışmak, dünya belgesel sinemasından haberdar olmak gibi temel amaçlarımız vardı. Festivallere her yıl bir ulusal konferans eşlik ediyordu. Böylelikle belgesel sinemada kuramsal çalışmaların da önü açılıyordu.

1998 sonrası 2008 yılına kadar festivalin ve konferansın her türlü işinde koşturan iki – üç kişiden biri olduğum için yüzlerce anım var tabii ki; acı ve tatlı. 2009’daki 12. festivali de ben yönetmiştim. Çok ses getiren ve başarılı bir festivaldi; aynı zamanda hem fiziksel hem de mental olarak oldukça yıpratıcı bir süreçti açıkçası.

En unutulmaz tek bir an yok. En unutamadığım ve hatırlamak istediğim anlar, festival coşkusunu hep birlikte yaşadığımız anların duyguları. CRR’deki heyecan dolu açılışlarımız, en ufak bir destek bulduğumuzda yaşanan sevinç, yerli ve yabancı pek çok konukla bir arada yaşanan yoğun zamanlar, Stefan Jarl filmlerinin etkisi, Melankoli’nin Üç Odası gibi etkileyici filmlere rastladığımızda başlayan heyecan dolu film incelemeleri…

Başından beri yarışması hiç olmayan 1001’in en önemli özelliklerinden biri şuydu: Festivale başvuru yapan tüm belgeseller, kalabalık bir ekip tarafından iki – üç günlüğüne bir yerde kapanılarak hep birlikte izlenir, tartışılır ve programa alınıp alınmayacağına karar verilirdi. Bu izleme kampı, belki de festivalin kendisinden daha önemli, son derece eğitici bir gelenekti.

Evet, 1001 hiçbir zaman sadece film izlenen bir festival olmadı. Belgesel sinemanın nasıl üretileceğini, nasıl izleneceğini, nasıl tartışılacağını, nasıl birlikte düşünüleceğini öğreten bir uluslararası atölye gibiydi. Yarışmaların yokluğu, hep birlikte geçirilen izleme kampları, konferanslar ve bitmek bilmeyen tartışmalar, izleyiciyi ve belgeselciyi sürekli eğiten bir deneyim ortamı sunuyordu.

Bugünkü festival, bir “devam” mı yoksa önceki deneyimlerle hesaplaşan yeni bir çerçeve mi? Program ve içerik kurgusunda özellikle vazgeçtiğiniz ya da dönüştürdüğünüz şeyler oldu mu? Neler var bu festivalde?

Elbette devam ama önemli değişiklikler var. Örneğin, az önce bahsettiğim izleme kampını gerçekleştirmek mümkün olmadı; zira filmler için açık çağrı da yapmadık. Küratöryel bir seçki oluşturduk. Uzun bir aradan sonra, neredeyse sıfırdan başlarken, daha odaklı ve dağılmadan, elimizdeki imkânlarla bir başlangıç yapmayı festival ekibi olarak tercih ettik.

Bu yıl, eskiden olduğu gibi programımızda onlarca film yok; küçük bir yerli seçki, aynı şekilde uluslararası bir seçki ve bolca etkinlik planladık. Belgesel sinemada yapım ve arşiv, ana başlıklarımız olarak öne çıkıyor. Yapay zekâ ise bir diğer tartışma konumuz. Festivalleri tartışacağımız Açık Kapı Çalıştayı da çok önemsediğimiz etkinliklerden biri.

1001’i heyecanla bekleyen herkes gibi, biz de bu büyük kavuşmayı büyük bir heyecanla bekliyoruz.

Önceki yıllara kıyasla daha küçük, daha odaklı ama belki de her zamankinden daha fazla söz söylemeye niyetli. Asıl mesele büyüklük değil ki; yeniden yola çıkabilme cesareti. Bazen en güçlü söz, durduğu yerden tekrar yürümeye karar vermek…

Sence bugün belgesel sinemanın ve bir belgesel film festivalinin en büyük ihtiyacı ne? (Bütçe meselesini bir kenara bırakırsak.)

Her ikisi için de en büyük ihtiyaç bence kamudan gerçek anlamda bir destek. “Kamu”yu, ilgili yöneticiler ve halk anlamında söylüyorum. Çünkü hem üretim hem de gösterim alanlarımız her geçen gün daralıyor. Günümüz koşullarında, gerçeğin / gerçekliğin peşinde koşturmak zaten yeteri kadar zor.

Belgesel sinema elbette yaratıcı endüstriler içinde önemli bir alan. Fakat bu ekosistem içindeki pek çok alandan farklı olarak, tümüyle ticari düşünülemeyecek bir özelliği var: o da “kamu yararı”. Yaygın ekran ve perdelerde belgesel filmlere yer açmak bile, basit gibi görünen ama çok önemli bir kamusal destektir. Bütçe meselesini bir kenara bıraktın ama o da elbette şarttır.

Belgesel sinema elbette piyasanın insafına bırakılamaz. Doğası gereği kamuya dair bir söz söyler. Gösterim alanlarının daralması yalnızca belgeselcilerin değil, toplumun da meselesi. Bu yüzden özel sektörün de sadece kâr amaçlı bakmayıp belgeselin yanında durması şart, en azından toplumun bir parçası olarak. Üstelik bu mesele yalnızca belgesel üretenlerin değil, seyircinin de sorumluluğu. Ben seyircinin belgesel filmlere olan talebinin ve sahipliğinin artmasını diliyorum. Benimki biraz da bilinçli bir toplum özlemi belki de. Belgesel sinemaya alan açmak, gerçeklere alan açmak aslında. Bu kadar basit ve bir o kadar da zor. Özellikle gerçek ile sahte arasındaki farkın bu kadar silikleştiği ve insanların giderek uyuştuğu bir dünyada.

Bu uzun yolculukta aynı yolda kalabilmiş olmak senin için ne ifade ediyor? Ve izleyiciye, genç belgeselcilere veya yıllardır küskün olanlara tek bir cümle söyleyecek olsan ne derdin?

Ardımızda bir iz bırakmaya çalışıyoruz: “Ben de geçtim buradan ve bu öyküleri paylaşmak istiyorum.” diye. Tarif edilmesi zor bir duygu, belgesel sinemada ısrar etmek. Her filmde yeni bir yolculuk ve bitmek bilmeyen bir merak var. Meraklı ruhların yeniden buluşmasına, bunun bir parçası olmak isteyen herkesi bekliyoruz.

Belgesel sinema, hız çağında yavaşlamayı, gürültü çağında bakmayı, unutmanın kolaylaştığı bir dünyada hatırlamayı ısrarla vurguluyor.

1001’in dönüşü sadece bir festivale değil, hafızaya, yarına ve birlikte düşünmeye yeniden açılmış bir davet.

(Bu yazı ilk olarak 28 Şubat 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(02 Mart 2026)

Semra Güzel Korver

Yerelden Evrensele… Kurtuluş

Sosyal, siyasal, etnik, ekonomik ama en çok da inanç üzerinden yaşanıyor sorunlar, bu topraklarda. Berlinale’den Gümüş Ayı ile dönen Emin Alper imzalı “Kurtuluş”, gerçek olaylardan yola çıktığı gibi, sadece Kürt çerçevesinde kalmamış dünyanın hemen her yerinde karşımıza çıkabilecek denli somut, önemli ve en az bir o kadar da ölümcül soruna parmak basmış. Kazandığı “Gümüş Ayı” da bunun kanıtı zaten.

Bir tepeye yaslanmış iki köy… Biri devletin “korucu olun” talebini kabûl etmiş, silâhlanmış, diğeri bağımsızlığını daha önemli görüp, verimli topraklarını terk etmiş. İki köy arasında, toprak, sınır, kız alıp verme gibi yaşanan sorunlar, devlete bakış yaklaşımıyla düşmanlığa varmış… Güneydoğu Anadolu’nun sosyopolitik, ekonomik ve coğrafi sorunları nedeniyle yaşananlar çıkar ilişkileriyle iç içeyken, köyün şeyhinin kardeşi, dededen miras şeyhlik postnişini kendisinin hakkı olduğunu iddia ederek şeyhlik mertebesine geçmek ister.

Filmin öyküsü bu eksende ilerlerken, Mesut (Caner Cindoruk), çeşitli sanrılar görür -eşinin aşağı köyde ağanın yanında çalışmış olması, ikiz bebek beklemesi gibi bilinçsiz toplumun anında kabûl edebileceği sanrılardır bunlar- köylülerin de bire bin katarak çoğaltarak yaygınlaştırdığı söylence, çözüm(!)ün de işaretçisidir.

Küçük kardeş Ferit (Feyyaz Duman), okumuş ve abisine bakarak daha bir yapıcıdır, zaten bu nedenle şeyhlik ona verilmiştir. Ferit, sadece o köyün değil, çevre köylerin de şeyhidir ve yoksul köylüden kazandıklarıyla, kentte yerler, evler, dükkânlar edinmiştir. İyi de Ferit bu kadar variyet içindeyken Mesut niye “şeytan”ın gazabına uğramıştır? Bilinçsizlik ama asıl olarak çıkarcılık herkese yayılır. Aşağı köyün topraklarını almak için Mesut’un köylüyü yanına çekmesi gerekir. Hem zaten Ferit askere öldürtmüştür belki de köyün en acar ve en itirazcı kişisi olan Yılmaz’ı (Berkay Ateş) da.

Emin Alper, sıkı bir senaryo çıkarmış, iyi bir gözlem ve araştırma sonunda. Film hak ettiği ödülü almış; reji, oyunculuk, mekân ve özellikle de müzikle hem ilgiyi odaklıyor hem de düşünmeye zorluyor.

Dini bağnazlığın, ekonomik sorunların, etnik gerilimin en yoğun olduğu köyde, hazır “terör” de bitmişken köyün en verimli topraklarını, geriye dönen aşağı köylülere bırakmak pek kabûl edilemez… Bu, yerelden evrensele varan sorunun temelidir. Göçmenlik de vardır bunun altında, çaresizlik de… Çözüm mü? Çözümün bu olmadığını anlamak için yaşananlara bakmak gerekir.

(02 Şubat 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Anılar Birleştirir mi / Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş

Dünya prömiyerini yaptığı 82.Venedik Film Festivali’de büyük ödül Altın Aslan’ı kazanan Jim Jarmusch imzalı ‘Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş / Father Mother Sister Brother’ hem sinemalarda hem de MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor.

İstanbul Sinema Günleri’nde izlediğimizde vurulduğumuz 1984 yapımı siyah-beyaz ilk uzun metrajı ‘Cennetten de Garip / Stranger Than Paradise’ ile gönüllerimize yerleşen Amerikan Bağımsız Sineması’nın has yönetmeni, aradan geçen kırk küsur yıl ve ‘Paterson’ (2016), ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır / Only Lowers Left Alive’ (2013), ‘Kırık Çiçekler / Broken Flowers’ (2005), ‘Ölü Adam / Dead Man’ (1995) gibi olağanüstü filmlerin ardından bu kez antolojik bir anlatıda, yetişkin çocukların ebeveynleri ve birbirleriyle olan mesafeli ilişkilerini üç farklı coğrafyada geçen kısa öyküler aracılığıyla anlatıyor.

Kırsal Amerika’da geçen ilk hikâyede orta yaşlardaki Jeff (Adam Driver) ile kız kardeşi Emily (Mayim Bialik) dağbaşındaki evinde tek başına yaşayan yaşlı babalarını (Tom Waits) ziyarete geliyor. Kardeşlerin ‘nasıl hayatta kalıyor hâlâ’ dedikleri gizemli babanın bu kısa ziyaret sırasında gerçek yüzünü göstermediğini, hatta onlarla kurnazca oynadığına tanık oluyoruz. Derken Waits’in Jarmusch ile uzun yıllara dayanan dostluğunu anımsıyoruz. İkilinin 1986 yılında ‘İçerdekiler / Down By Law’ ile başlayan, 1989 yapımı ‘Gizem Treni / Mistery Train’, Waits’in müziklerini hazırladığı 1991 tarihli ‘Dünyada Bir Gece / Night on Earth’, usta müzisyen oyuncuyu şahsının parodisini yapan bir rolde izlediğimiz ünlü ‘Kahve ve Sigara / Coffee and Cigarettes’in ardından son olarak 2019’da ‘Ölüler Ölmez / The Dead Don’t Don’t Die’daki ‘Hermit Bob’ karakteri düşüyor aklımıza. İkilinin yaratıcı işbirliğinin şimdilik sonuncusu olan ‘Baba’ bölümünde Waits yine yapacağını yapıyor ve bu nadide mozaiğin en baskın karakteri olarak filme damgasını vuruyor.

Dublin’de geçen ikinci öyküde tanınmış yazar annelerine (Charlotte Rampling) yıllık çay saati ziyaretlerini yapan iki kız kardeşin peşine takılıyoruz. Androjen görünümlü Timothea (Cate Blanchett) ile ablasından daha uyanık’ influencer’ Lilith (Vicky Krieps) disiplinli annenin özenle hazırladığı masada bir şeyler atıştırırken ilk öyküdekine benzer uzun sessizlik anlarına tanık oluyoruz. Kızların çocukluk fotoğrafları büfenin üzerinde yerli yerinde ama anne ve kızlarının birbirleri ile paylaşacak şeyleri kalmamış gibi. Mükellef masanın ortasına çöreklenmiş vazodaki çiçeklerin görüşü engellemesi bir metafor olarak bu bölümün hoşluklarından biri. Bu kısa ziyaretin sınırlı konuşma anları suya sabuna değmeyen bir sohbetten öteye geçemiyor.

Son bölümde toplamın en duygusal hikâyesini izliyoruz. Anne ve babalarını talihsiz bir uçak kazasında kaybetmiş olan ikiz kardeşler, Billy (Luka Sabbat) ile Skye (India Moore) macera seven ebeveynlerinin son ikametgâhında bir araya geliyor ve şimdi boşaltılmış olan Paris’teki dairede geçmişin anılarına tutunmaya çalışıyorlar. Oyuncaklar, fotoğraflar, çocukların okul notlarına kadar saklanmış bir sürü belge ve anı yüklü eşya ile dolu depoya vardıklarında ne yapacaklarını şaşırıyorlar.

İlerlemiş yaşında belki kendi geçmişine de uzanarak aile dinamiklerini inceliyor Jarmusch. O’nun sineması her zaman kelimelerin, imgelerin ve müziğin akışında yol alan anlatılar olmuştur. Filmin ses bandında yine kendi müzik topluluğu ‘Sqürl’ün imzasını görüyoruz. Müzik yoldaşı Annika Henderson’un seslendirdiği ‘Spooky Love’ şarkısını iki kez kullanmış. Bu defa akışı ve ritmi aile üyelerinin uzun sessizlikleriyle kurmayı denemiş. Kişisel özgürlüğün metaforu olarak gördüğü kay kay yapan gençler öykülere sızmış. Bir de ilk hikâyeden başlayarak tüm karakterler kırmızı ve bordo renkte giysiler ya da aksesuarlar taşıyor. Jeff’in bordo kazağı, Emily’nin mantosu, kız kardeşlerin pembe ceketi, kırmızı gömlek ve çorapları, Skye’ın kırmızılı elbisesi, Billy’nin sırt çantasına bağladığı aynı renkteki fuları vs… Her üç öyküde de kimi gerçek, kimi sahte, kimi baba hatırası Rolex saatler devreye giriyor. Jarmusch’un karakterleri anılarıyla yüzleşirken, koyu kırmızının yakıcılığında aile dinamikleri ve iletişimsizlikler sorgulanıyor.

(27 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kapitalist Düzenin Un Ufak Ettikleri / Kopma Noktası

Usta sinemacı Gus Van Sant, 6 yıl aradan çektiği ‘Kopma Noktası / Dead Man’s Wire’ ile 70’li yıllar sinemasına saygı duruşunda bulunuyor. Film, 1977 yılının karlı Şubat sabahında, Indianapolis yerel radyo istasyonu ‘WYCD’den Fred Heckman’ın sunumuyla (Colman Domingo) açılıyor. Efsanevi DJ’i arabasının radyosundan takip edenler arasında emlak piyasasına girmeye çabalayan küçük yatırımcı Anthony Kiritsis de (Bill Skarsgård) vardır. Kredi borçlusu olduğu ‘Meridian Mortgage’ binasına dalan genç adam, Florida’ya tatile gitmiş büyük patron M. L. Hall’e (Al Pacino) ulaşamayınca, onun yerine oğlunu rehin alıyor. Yanında getirdiği karton kutuda gizlediği pompalı av tüfeğini Richard Hall’ün (Dacre Montgomery) kafasına dayayan Kritsis, güvenlik kuvvetlerinin olası müdahalesinde hem kendisinin hem de rehinenin öleceği, filme adını veren telden düzeneği devreye sokarak rehinesi ile birlikte güvenli bir biçimde banliyödeki konutuna ulaşıyor. Sonrasında, öfkeli adamın dönemin etkin medya organları radyo ve televizyon aracılığı ile derdini ve isteklerini kamuoyu ile paylaşacağı 3 günlük bir pazarlık süreci başlayacaktır.

Genç adamın derdi dünyadan büyüktür. İpotek karşılığı aldığı arazisi üzerine mütevazı bir alışveriş merkezi kurmak istemiş, 4 yıl boyunca kredi faizi ödemiş ancak başarılı olamamıştır. Kredi kuruluşunun patronunu babası yerine koyduğunu ama karşılığında köpek muamelesi gördüğünü haykırmaktadır. İfadesine göre şirket yöneticileri işini sabote etmiş, onu kandırmış, muhtemel kiracılarını başka alternatiflere yönlendirerek arazisine konmak istemiştir. Kızgındır, öfkelidir. Büyük şirketlerin sıradan vatandaşın kazanmasını istemediğinden yakınır. Birçoğunun başına geldiği gibi, Amerikan Rüyası’ndan bir kaşık bal tattırılıp, daha sonra buruşmuş bir mendil misali bir kenara atılmış olduğunu düşünmektedir. Rehineyi serbest bırakması karşılığında hem yüklü bir meblağ talep eder hem de şirketin en tepesinden bir özür bekler.

Yaşanmış bir rehine krizi üzerinden ilerleyen yapım, Sidney Lumet’nin 1975’te çektiği ‘Köpeklerin Günü / Dog Day Afternoon’dan izler taşıyor. Keza kaçırma olayının can alıcı detaylarını kanalına taşıyarak yükselmek isteyen genç TV muhabiri Linda Page’in (Myha’la) çabası yine Lumet’ye ait 1976 yapımı ünlü ‘Şebeke / Network’ü akla getiriyor. Lakin yaşını başını almış auteur yönetmenimiz daha gözlemci, belgeselci bir bakış açısıyla bu başı sonu belli hikâyeyi pek de uçuramamış. ‘Dog Day Afternoon’daki genç Pacino’yu tam karşıt bir rolde karşımıza getiren Van Sant’ın bu ince buluştan yeterince yararlanamadığını düşünüyorum. Şimdi olsa tüm sorumluğu üstlenecek olan sosyal medya aktörlerinin 70’li yıllardaki öncülü TV programcısının çalakalem ele alınmışlığı unutulmaz Faye Dunaway yorumunun uzağından bile geçmiyor.

Buna karşılık, 70’li yaşlarını süren Gus Van Sant belki de vasiyet filmi olan bu son çalışmasında, başta da vurguladığım üzere, kariyerinin henüz başlarında ona ilham kaynağı olmuş klasik Amerikan sinemasını yenileyen, çağdaş toplumsal sorunları neşter altına yatıran 70’li yılların ses getirmiş sosyo-politik gerilimlerine elinden geldiğince öykünmek istemiş. Analog film yıllarının grenli organik dokusunu kullanmış. 70’li yılların renk paleti, döneme dair kostümler, saç stilleri, yoğun zoom çekimleri 70’li yılların etkileyici klasiklerini beyazperdede izlemiş olan biz eski kuşakları heyecanlandırıyor. Danny Elfman’ın caz tınılarına eşlik eden dönemin klasikleşmiş şarkıları, hele hele siyahi müzisyen Gil Scott-Heron imzalı ‘The Revolution Will Not Be Televised’ içimizdeki ‘dünyayı değiştirme’ hayalini ateşliyor.

‘Kopma Noktası’ tüm bunları hatırlattığı için önemli. Özellikle genç kuşaklarda 70’li yılların klasiklerini izleme arzusu yaratabilirse ne mutlu. Öte yandan, dönem değişse de, sinema değişse de kapitalist düzenin günümüzde daha da vahşileştiği ve filmde ele alınan ‘ipotek krizini’nin çağımız ABD’sinde eskisinden de beter bir biçimde yığınları çaresizliğe sürüklediği düşünüldüğünde bu hikayelerin hiç bir zaman eskimeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

(26 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yalnız Değilsiniz, Biz de Yalnız Değiliz / Berlin’de Türk Yönetmenlerin Zaferi

Berlinale olarak da bilinen 76. Berlin Film Festivali’nde Altın ve Gümüş Ayı Ödülleri 21 Şubat akşamı sahiplerini buldu.

Festival seçkisi açıklandığında Türk yönetmenlerin imzasını taşıyan iki filmin ana yarışmaya seçildiğine pek sevinmiştik. Sonuçlar açıklandığında her iki filmin ödül listesinin zirvesinde olduğuna inanamadık, sevincimiz katlandı.

Berlin’de yaşayan Türk kökenli, İstanbul Alman Lisesi mezunu İlker Çatak’ın yönettiği ‘Sarı Zarflar / Gelbe Briefe’, Wim Wenders’in başkanlığını yaptığı jüri tarafından en iyi filme takdim edilen ‘Altın Ayı Ödülü’ne layık görüldü. Başrollerini Özgü Namal ve Tansu Biçer’in oynadığı yapım, Türkiye’deki siyasal baskılar nedeniyle işlerini, evlerini, dostlarını kaybeden tiyatro yazar ve yönetmeni ile oyuncu eşinin Ankara’dan İstanbul’a zorunlu göçü sırasında birlikteliklerini koruyabilmek adına verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Almanya’da çekilen filmde, Hamburg Ankara’yı, Berlin İstanbul’u canlandıran karakterlere dönüşüyor.

Berlinale’de en iyi ikinci filme verilen Jüri Büyük Ödülü ise auteur sinemacımız Emin Alper’in yönettiği ‘Kurtuluş’ filmine verildi. Övgü alan yorumuyla öne çıkan Caner Cindoruk’un başrolünde yer aldığı, korucu ‘Hazeran Aşireti’ ile yıllar önce terk etmek zorunda bırakıldıkları köylerine geri dönen ‘Bezariler’ arasındaki toprak çatışması üzerinden ilerleyen yapımda, gergin bir atmosferde tekinsiz rüyaların körüklediği bir iktidar mücadelesi ve ‘kurtuluş’ vaadinin peşinden giden bir köyün hikâyesi anlatılıyor.

Keyifli bir bayram havası yaşatan gecenin en vurucu anı ise Emin Alper’in ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşması oldu. Alper, ‘Kurtuluş’un korkunç suçlar işleyen faillerle ilgili olduğunu, onların düşünce yapısı kadar, hayatta kalanların durumunu da anlamaya çalışmak istediğini söylüyor. Olan bitenler hakkında çok düşündüğünü, en korkunç yalnızlığın, acı çektiğinizde yaşadığınız yalnızlık olduğunu öğrendiğini ifade ediyor. Duygularını; ‘günbegün haklarınızı kaybettiğinizde, kendi vergilerinizle alınan mermilerle vurulduğunuzda, sizi insan olarak bile görmeyenler tarafından bombalandığınızda; işte o anlarda tamamen yalnızsınız, böyle kimsenin umursamadığını gördüğünüzde dünyanın en yalnız insanı oluyorsunuz’ şeklinde ifade ediyor.

‘Burada, bu sahnede en azından bu sessizliği yıkabileceklerini ve onlara hiç de yalnız olmadıklarını hatırlatabiliriz.’ diyor. Gazze’de olabilecek en kötü koşullarda yaşayan ve ölen Filistinlilere, zulüm altında acı çeken İran halkına, Rojava ve Ortadoğu’da neredeyse bir asırdır hakları için mücadele eden Kürtler’den sonra kendi halkına yalnız olmadığını haykırıyor. Dünyanın dört bir yanında özgürlük mücadelesi veren milyonlarca insana ‘yalnız değilsiniz’, ‘yalnız kalmayacağız’ mesajını veriyor.

Ülkemiz sinema izleyicisi ve sanat çevreleri, ‘Bir Film’ tarafından dağıtılacak olan bu nefes kesici filmleri bir an önce sinema salonlarında görmek istiyor.

(22 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com