Kategori arşivi: Yazılar

Kasabanın Sırrı / Normal

Ben Wheatley’nin yönettiği ‘Normal’ Japonya’nın Osaka kentinde açılıyor. Yanlış yaptıkları için iki adamına öfkesini kusan Yakuza lideri önce onları öldürmeyi düşünmüştür ama ne denli pişman olduklarını gösterirlerse kendilerine ikinci bir şans verilecektir. Adamlardan biri hatasının diyeti olarak serçe parmağını bizzat kesmeyi kabullenir, diğeri tereddüt edince kellesinden olur.

Wheatley’nin bu sert girişinin ardından Minnesota’nın kendi halindeki beldesi Normal’e yollanırız. Çoğu küçük kasaba gibi yarısı terk edilmiş, ama diğer yarısı oldukça dost insanlarla güzel bir yerleşim bölgesidir burası. Ulysses Richardson (Bob Odenkirk) cesedi karlar altında bulunan ve kalp krizinden vefat ettiği söylenen eski şerifin yerine yenisi seçilene kadar 8 haftalığına vekaleten kasabaya gelmiştir. Önceki görev aldığı yerde bir taciz meselesine müdahale ederken zanlının ölümüne neden olduğu için açığa alınmış ve daha sonra geçici olarak buraya gönderilmiştir. Bu olay Ulysses’in mevcut aile düzenini altüst etmiş, halen haber almaya can attığı karısından ayrı teselliyi içki kadehlerinde arar olmuştur.

Amacının kasabayı bulduğu gibi bırakmak olduğunu bilir deneyimli kanun adamı. Ülkedeki çoğu insan için ayakta kalmanın ne kadar zor olduğu bir dönemde yalnızca 1.890 kişiden ibaret sakin kasabanın huzurlu düzenine biraz da kuşkuyla yaklaşır. Yeni belediye binası için 17 milyon dolar gibi kasabanın mali imkanlarının hayli üzerine çıkan bir meblağ tahsisine şaşırır ama sesini çıkarmaz. Birkaç hafta sonra Japon gangsterlerin ücra beldeye intikal edişinin ardından küçük çaplı bir banka soygunu girişimiyle kasabanın sırrı ortaya çıkar. Amerika’da kanun dışı çok para kazanan ve tümünü ülkelerine transfer etmekte zorlanan Japonlar, altın külçelerinden oluşan kârlarının bir bölümünü belli bir yüzde karşılığında muhafaza etmeleri için teklifte bulunmuş ve bunun karşılığında tüm kasaba ruhunu satmıştır.

Görünürdeki normalin ardındaki gerçeği keşfeden Ulysses, kasabanın ileri gelenlerinden küçük esnafa kadar her bir kasaba bireyini karşısında bulur. Bir yandan mafyanın adamları diğer yandan silahlanmış kasaba halkına karşı ‘Kahraman Şerif’ edasıyla tek başına karşı duran Ulysses’in karlar altındaki ölümcül mücadelesi başlamıştır.

İngiliz asıllı Wheatley, ‘Ölüm Listesi / Kill List’ (2011), ‘Garip Turistler / Sightseers’ (2012) ve 17. yüzyıl İngiltere iç savaşında bir simyacı ve savaş meydanından kaçan birkaç kişinin gömülü hazine peşindeki halüsinasyonlar ve ince bir kara mizah yüklü serüvenini konu edinen sıra dışı yapıtı ‘Büyülü Tarla / A Field in England’ (2013) ile İstanbul Film Festivali bünyesinde hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinmişti. Yönetmen Hollywood’a kapak attıktan sonra beklenen ivmeyi yakalayamadı maalesef. Başlarda karlı buzlu Coen biraderler klasiği ‘Fargo’ (1996) beklentisine girdiğimiz, lakin sonrasında karakterler üzerine yoğunlaşmadan şok edici bir aksiyona evriliveren ‘Normal’ çok önemli bir film değil belki ancak senaryoya da katkıda bulunmuş olan ‘Better Call Saul’un karizmatik aktörü Odenkirk’ün varlığıyla rahatlıkla izleniyor.

Normal, 19 Haziran tarihinden başlayarak sinemalarda gösterime giriyor.

(15 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Uzayın Çağrısını Dinleyin / İfşa Günü

‘İfşa Günü / Disclosure Day’ vahşi bir MMA karşılaşmasıyla açılıyor. Ringdeki kanlı maçı izleyen kendinden geçmiş ahali üstün durumdaki dövüşçüye ‘kafasını kopar’ talimatını verirken kendinden geçmiş durumdadır. Steven Spielberg’in filmde bir karakterine söylettiği gibi ‘insanın bu sonsuz ve sırları bilinmez kâinatın yok edici virüsü olduğu’ teşhisine çok da uyan bir açılış sahnesidir bu.

Kamera gösteriyi izleyenlere doğru kaydığında Dr. Daniel Kellner’in (Josh O’Connor) endişeli bakışıyla karşılaşırız. Gizli bilgiler içeren doküman ve disklerin bulunduğu sırt çantasına sıkı sıkıya sarılmış olan siber güvenlik uzmanı, kız arkadaşı Jane’i (Eve Hewson) tekrar görmek istiyorsa elindeki arşivi, elemanı olduğu özel Wardex firmasının adamlarına teslim etmesi gerektiği tehdidi altındadır. Daniel ile Jane özel bir cihaz yardımıyla bu belayı atlatıp geçici olarak bir manastıra kapak atsalarda, soluk soluğa bir kaçma kovalama süreci hikâye boyunca sürecektir.

15 dakikalık bu giriş bölümünün ardından filmin diğer ana karakteri Margaret Fairchild (Emily Blunt) ile tanışırız. Erkek arkadaşı Jackson (Wyatt Russell) ile aynı daireyi paylaşan, çalıştığı yerel televizyonun haber spikerliğine atlama çabasındaki şen şakrak hava sunucusu, pencereden odanın içine giren kırmızılı siyahlı bir kuş ile teması sonrasında, Rusça ve Kore dilinde bülbül gibi şakımaya başlayarak önce partnerini daha sonra iş arkadaşlarını şaşkına çevirecektir. Asıl hadise ise genç kadının hava sunumunu yaparken tuhaf, anlaşılmaz sesler çıkarmasıyla tetiklenir. Daniel ile Margaret’in yollarının kesişmesiyle de ‘Alacakaranlık Kuşağı / Twilight Zone’ benzeri bir iklime savruluveririz.

Spielberg’in uzaylılara ilişkin teorilerine ilk kez bundan tam 49 yıl önce vizyona giren ‘Üçüncü Türden Yakınlaşmalar / Close Encounters of the Third Kind’ filminde tanık olmuştuk. Uzaylılar tarafından kaçırılan çocuk ya da yetişkinlerin UFO’larla dünyamıza geri dönüşleri ve uzaylı bilge uzaylılarla müzik dili vasıtasıyla iletişimin kurulduğu müthiş final bölümü ve barışçıl mesajıyla önemli bir klasiktir bu. Spielberg 1982’de yine aynı temaya dönüş yapmış, uçuş aracı arızalandığı için dünyamızda mahsur kalan ‘E.T.’nin, insanların acımasız merak ve deney uygulamalarından, Dünya’ya ve evrene çok daha merhametli bakan çocuklar tarafından kurtarılışı unutulmaz bir masala dönüşmüştü.

Artık 80’li yaşlarını sürmeye başlayan usta sinemacı yaklaşık yarım asır sonra ABD’li yetkililerin uzaylılarla ilgili çalışmalarının izini sürmeye devam ediyor. Hem de tam 79 yıl öncesine, İkinci Dünya Savaşı sonrası ‘Roswell’ olayına kadar uzanarak teorisini geliştiriyor. Bu uzun süreçte yolu dünyaya düşmüş uzaylıların insanlar tarafından ele geçirilip eziyetli, ölümcül deneylere tabi tutulduklarını hayal ediyor. Kellner’ın gizli arşivinde 1973 yılından sabık ABD başkanı Richard Nixon’lu bir kurgu video dahi bulunmaktadır.

Ancak Spielberg safkan bir tez filmi değil, Hitchcock’dan miras komplo ve gerilimin, James Bond filmleri ya da ‘Görevimiz Tehlike / Mission Impossible’ tarzı baş döndürücü aksiyonların formülünü başarıyla uygulamak suretiyle izleyiciyi kocaman bir 2 saat koltuğuna mıhlayan büyük bütçeli bir yaz serüveni çektiğini hiç unutmuyor. Kâinatta yalnız olmadığımız hususundaki açıklamaların dinsel inanışları zedeleyeceğine ve dünyada bir kaos oluşturacağına dair kaygı duyanları içine İncil’den ayetler sosu karışmış bir tür ‘Gizli Dosyalar / X-Files’ hikâyesi ile tatmine çalışıyor. Devlet yetkilileri ve özel şirketlerle işbirliği halindeki Savunma Bakanlığı gibi kurumları biraz daha geri planda tutarak Wardex’i günah keçisi haline getiriyor. Bu tür aksiyonlardan gına geldi diyen ben gibileri ise de son yarım saatlik bölümle avunun içine almasını biliyor.

Son tahlilde, filmin ‘Üçüncü Türden Yakınlaşmalar’ın bir tür ‘manevi’ devamı olduğu görüşüne katılıyorum. Uzaylı medeni varlıklar bir kez daha çocuklarla, üstelik bence evrenin en masum yaratıkları olan sevimli hayvan dostlarımız olarak teması kuruyorlar. Böylece, henüz saf ve bozulmamış çocuk ruhlar bir kez daha Spielberg’in biricik karakterleri haline dönüşürken, Grimm kardeşlerin ünlü ‘Hansel ve Gretel’ masalı Spielberg’in görkemli yorumuyla belleklere kazınıyor. Uzaylılar bu defa müziğin can kardeşi matematiksel düzen üzerinden iletişimi gerçekleştiriyor. Yine son bölümde yer alan ve uzaylılara reva görülenler ise Nürnberg mahkeme salonunda perdeye düşen seyri acı verici Auschwitz görüntülerinden aşağı kalmıyor.

Spielberg ‘sizden daha fazlasını bilmiyorum ama evrende ve Dünya’da şu an yalnız olmadığımıza dair çok güçlü şüphelerim var ve bu düşünceyle yola çıktım’ dediği son opusunda, hikâyenin kötü adamı Wardex’in patronu Scanlon’a Colin Firth, isyankâr ‘Biyolojik Varlıklar Direktörü’ Hugo’ya Colman Domingo gibi sinema evreninin seçkin oyuncuları hayat vermiş. Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğinde kaotik günlerden geçen gezegenimize uzaylı bilge varlıkların barış çağrısını dinlemeyi öğütleyen Spielberg’in belki de veda filmi olan ‘İfşa Günü’ artılarıyla eksileriyle izlenmeyi hak ediyor.

(10 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bin Yılların Sorusuna Yanıt Arıyor: İfşa Günü

Evren sonsuz. Bunu herkes, çok uzun süredir kabûl ediyor. Kanıtı da var: Sonlu olsaydı, aydınlıkla karanlık olmazdı. Burası yeri değil, ama meraklıları geceyle gündüzün (yani aydınlık ve karanlığın) fark edilemeyeceğini bulabilir, küçücük bir araştırmayla.

Bu sonsuzluk içerisinde bizim yerküremiz gibi birçok gezegen vardır benzer güneş sistemi aralarında… Şimdilik belki bilmiyoruz, ama zaman içerisinde öğreneceğiz, bizden sonraki kuşaklar çok daha şanslı, çünkü teknoloji de bilim de gelişiyor sürekli.

Bizim “uzaylı” olarak adlandırdığımız, kimi zaman korku veren, kimi zaman heyecanlandıran, kimi zaman dalga geçtiğimiz ama hep aklımızın bir köşesine takılı “Evrenin sonsuzluğu içerisinde, bir uzaylının varlığı kanıtlansa, ne yaparız?” sorusu duruyor. Başta teologlar olmak üzere, sanatçılar gibi bilim insanları da, bu konu üzerinde türlü düş(ünce) geliştiriyor.

Yıllar sonra eski “dost”la karşılaşma…

Steven Spielberg, geleneksel olarak ‘bir film tarihten, bir film gelecekten’ yaklaşımını sürdürüyor. Çok yıllar önce, bilimkurgu çerçevesinde “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar” ve “E.T.” filmlerini (Jurassic Park da var kuşkusuz) izlemiştik. Usta yönetmenin “Er Ryan’ı Kurtarmak”, “Schindler’in Listesi” (sizler burada yer almayan filmleri sıralarsınız muhakkak) filmleri de yakın tarih açısından hem önemli ve en az bir o kadar başarılı çalışmalardı.

Bugün, “İfşa Günü” (Disclosure Day), Spielberg’in bilimkurguya, daha doğrusu, dünya dışı varlıkların olabileceğine yönelik filmlerinden birini izleyeceğiz. Yönetmenin başarısını kimse yadsıyamaz. Titiz ve sinema dili açısından da her zaman farklılığını ko(ru)yan bir yönetmen. Filmin hazırlık aşamasından (senaryo yazımı da içinde) her alanda dikkatli, özenli, güçlü ve ilgi çekici olmasını gözetiyor. Film, adından da anlaşılacağı üzere gizem dolu, heyecanlı, bellekleri zorlayıcı, gelecek açısından kocaman soru işaretleriyle dolu bir bilimkurgu. Bugüne kadar herkesin kafasında soru işaretleri oluşturan “bilmem nerede uzaylı görülmüş”, bilmem ne araştırma merkezinde “şu kadar uzaylı inceleniyor” gibi gizem dolu bilgi(!)ye de yer veren filmin temel konusu; insan, hayvan, bitki (kısaca yaşam) geleceğimizde ne kadar önemsenecek.

En gelişkin, en zeki varlık insan mı?

Hep aynı şeyi öğrendik: İnsan dünyanın en zeki, en gelişkin, en akıllı yaratığıdır. Peki, diğer tüm canlılar? Onlar olmasa insan, insan olabilir miydi? Arıları örnek verirler ya (çok güzel bir filmdi Arı animasyonu, sadece çocuk değil herkesin izlemesi gereken) yeryüzünden silinirse bütün çiçekler solar, ağaçlar meyve vermez olur. Demek ki, dünyayı sadece insanla şekillendiremeyiz. Sahi, helikopterlerin yusufçuk böceğine bakarak yapıldığını bilmeyen mi kaldı? Evrenin sonsuzluğunda yalnız olmadığımız gerçeğini yüzümüze vuruyor “İfşa Günü”.

Dünya dışı varlıklar (hani bizim “uzaylı” dediğimiz) gerçeği kamuoyuna açıklansa… Filmin temel sorusu bu. Aradığı yanıt da izleyicinin kafasında. Şimdi film üzerine yürütülen tartışmalarda kimlerin ne kadar statükocu, kimlerin ne kadar geniş ufku olduğunu, kimlerin tutucu kaldığını bir turnusol kağıdı gibi ortaya çıkaracak.

Bir bakış farkı…

“İfşa Günü”, insanlığın bu büyük bilgi karşısında hissettiği o çaresiz merakı, teolojik ve toplumsal sarsıntıları sürükleyici bir dille işliyor. Universal tarafından paylaşılan resmi özete göre film, insanoğlunun kendi kaderini sıfırdan yazmak zorunda kalacağı o kaçınılmaz yüzleşmeyi sinemaya taşıyor. İnanılmaz güçlü bir kadrosu var filmin. Yazarı, yönetmeni, müziği (kulaklarınızı dört açarak takip edin), oyuncuları, ritmi, heyecanı, gizemi filmi taşıyor.

Filmli birlikte izlediğimiz sevgili Eş(it)im Seyhan Akın, şöyle yorumladı, basın gösterisinin ardından, sıcağı sıcağına… Aktarıyorum.

“…gelelim filmin bende bıraktıklarına, yeryüzünde Spilberg’in E.T. ve Üçüncü Türden Yakınlaşmalar filmleriyle dünya dışı varlıklar var mı, olsaydı insanın tepkisi ne olurdu sorularının cevaplarını arayan İfşa Günü, evrende yalnız olmadığımızı söyleyen filmlerin son halkası.

Spilberg’in, dünya dışı varlıklara dostane yaklaşımını yüreğime eken, 1982 yılında izlediğim E.T. evrende yalnız olmadığımıza bizi inandırmıştı. O dönemde okuduklarım, Eric Von Daniken, Bermuda Şeytan Üçgeni konulu kaza haberleri ve UFO öyküleriyle büyüyen televizyon kuşağı olarak çok kafa yorduğumuz konulardı. Dünya dışı varlıklar yeryüzüne zaman zaman uğruyorlardı. Kendini evrenin hâkimi olarak gören insanın hışmına uğradıklarını, bunun da gizlendiğini biliyorduk.

Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, 1977 yılında çekilmişti. Ama çoğu yaşıtım gibi filmi E.T.’yi izledikten sonra görme şansım oldu. Dünya dışı varlıklara merakın ilk halkasıydı bu film.

Dünya dışı varlıklar bizden saklandıysa, bunu öğrensek ve kanıtlansa insanlık ne yapardı sorusu zamanlama açısından önemli. Yaşadığı dünya ve evreni hızla yağmalayan insanın artık kendiyle yüzleşmesi ve ardı ardına yaşayacağı felâketlerle baş etmeye çalışacağı bir çağdayız. Tüm uluslararası kurum ve sözleşmeler çöp oldu. İnsan hoyratça sömürdüğü doğanın tepkileriyle baş etmek zorunda. Sınırlar, anayasalar yeniden tanımlanması zorunlu hale gelen insan ile yeniden oluşturulmak zorunda. Çevresi ile bir bütün olarak tanımlanacak insanın gelecek nesillere bırakacağı mirası da yoktur. Geriye kalan açlık, doğal felâketler, gelişen teknoloji karşısında sefalete sürüklenen insan…

Bu çerçevede; biriktirdiği bunca kötülükle yüzleşmek zorundaki insan, evrende yalnız olmadığımız, uzaylıların da kibir ve hırsından paylarını aldıkları düşünülürse; evet, insan kendinden korksun.

Evrensel barış daha iyi bir gelecek büyük yüzleşme ile sağlanacak.”

10 Haziran’dan başlayarak gösterimde…

(09 Haziran 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Türkiye’de Çocuklar Ne Zaman Ailenin Sigortası Oldu?: Kendi Çocukluğunu Kaybeden Yetişkinler

Çalışan gençlerin aile bütçesine katkı sunmak zorunda kalması ve üniversite çağındaki gençlerin eve bakmasının yeniden tartışıldığı bir dönemde, Yazar Uzman Klinik Psikolog Hatice Keltek, “Manevi Değer” filmi üzerinden Türkiye toplumunun en derin meselelerinden birine dikkat çekerek “Türkiye’de bazı çocuklar evl^ft olarak değil, taşıyıcı olarak büyüyorç” dedi.

Cannes Film Festivali’nin galasında, 19 dakika ayakta alkışlanan film; yıllar sonra cenaze için aynı çatı altında buluşan iki kız kardeş ve onları terk etmiş bir babanın hikâyesini anlatırken, aslında milyonlarca insanın sessizce taşıdığı aile yüklerini görünür kılıyor. Keltek’e göre film yalnızca bir aile dramı değil; Türkiye’de nesilden nesile aktarılan duygusal borçların, ebeveyn sorumluluklarının çocuklara devredilmesinin ve “iyi evlât” olma baskısının psikolojik sonuçlarını da gözler önüne seriyor.

“Türkiye’de Bazı Çocuklar Evlât Olarak Değil, Taşıyıcı Olarak Büyüyor”

Filmde Nora karakterinin çocuk yaşta ailesinin duygusal yükünü üstlenmek zorunda kaldığını belirten Keltek, bunun Türkiye’de oldukça yaygın bir tablo olduğuna dikkat çekti.Keltek şunları söyledi:

“Bir değeri taşımak insana ne zaman ağır gelir? O değeri taşımayı kendisi seçmediyse. Tercih değil de zorunluluksa. Çocuklukta üstlenilen bazı sorumluluklar kişiyi olgunlaştırmaz; tam tersine kendi çocukluğunu yaşayamayan yetişkinlere dönüştürür. Türkiye’de birçok insan evlat olarak değil, ailenin yük taşıyıcısı olarak büyüyor.”

Ebeveynleştirilmiş Çocukların Görünmez Hikâyesi

Film boyunca Nora’nın kardeşini koruyan, aile içindeki çatışmaları göğüsleyen ve sürekli düşeni kaldıran kişi olduğuna dikkat çeken Keltek, bunun psikoloji literatüründe “ebeveynleştirilmiş çocuk” olarak tanımlandığını ifade etti.

“Anne-babanın üstlenmesi gereken duygusal sorumlulukları çocuk üstlenmeye başladığında roller değişir. Çocuk çocukluğunu yaşayamaz. Sürekli güçlü olmak zorunda hisseder. Yıllar sonra bile bir şey düştüğünde ilk refleksi onu tutmak olur. Çünkü hayatı boyunca düşeni tutarak var olmuştur.”

Travmalar Evlerden Çıksa Bile Duvarlarda Kalır mı?

Keltek’e göre filmdeki ev karakterlerden biri kadar önemli bir sembol. Üç kuşağın hikâyesini taşıyan evin, yalnızca fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda aile hafızasının taşıyıcısı olduğunu belirten Keltek şu değerlendirmede bulundu:

“Travmalar yalnızca insanlarda yaşamaz. İnsanların kurduğu ilişkilerde, aile hikâyelerinde ve sembollerde yaşamaya devam eder. Bu yüzden bazı insanlar yıllar sonra bile çocukluk evine döndüğünde kendisini yeniden aynı duyguların içinde bulabilir.”

“Affetmek Bir Karar Değil, Bazen Yıllar Süren Bir İşlemdir”

Filmin finalinde baba ile kız arasındaki mesafenin tamamen kapanmadığını ancak yeni bir kapının aralandığını söyleyen Keltek, affetmenin çoğu zaman yanlış anlaşıldığını ifade etti.

“Affetmek tek bir anda gerçekleşen sihirli bir olay değildir. Özellikle ağır yaralanmalar söz konusuysa kişi önce yaşadıklarını anlamlandırır, yasını tutar, sınırlarını yeniden kurar. Affetmek çoğu zaman bir karar değil, uzun bir psikolojik süreçtir.”

Neden Bazı İnsanlar Görünür Olmaktan Korkar?

Filmde Nora’nın sahneye çıkmakta zorlanmasının da geçmiş travmalarla ilişkili olduğunu belirten Keltek, görünür olmanın herkes için aynı anlamı taşımadığını söyledi.

“Çocukluğu boyunca görünür olduğunda eleştirilen, cezalandırılan veya korku yaşayan bir kişi için sahne yalnızca sahne değildir. Bazen bir tiyatro salonu, çocukluk evinin yeniden kurulmuş hâlidir. Bu nedenle performans kaygısının altında çoğu zaman yalnızca heyecan değil, geçmiş deneyimler de bulunur.”

“Manevi Değer İnsanı Yücelttiğinde Değil, Onu Taşırken Kendini Kaybettirmediğinde Kıymetlidir”

Filmin merkezindeki asıl sorunun “Manevi değer nedir?” değil, “Bir insan ne kadar yük taşımalıdır?” sorusu olduğunu vurgulayan Keltek, sözlerini şöyle tamamladı:

“Manevi değerler kimliğimizi oluşturan önemli dayanaklardır. Ancak kişi taşıdığı değerin altında eziliyorsa, artık orada değer değil yük vardır. Bir değerin kıymeti, insanı kendinden uzaklaştırmasında değil; kendisi olarak kalmasına izin vermesinde saklıdır. Bugün hem aileler hem de bireyler için asıl soru şudur: Taşıdığımız şey gerçekten bizim seçtiğimiz bir değer mi, yoksa bize bırakılmış bir yük mü?”

(08 Haziran 2026)

Hatice Keltek

İçimizdeki Pencereler / Backrooms

Daniel Myrick ile Eduardo Sánchez ikilisinin birlikte tasarladığı 1999 yapımı ‘Blair Cadısı / The Blair Witch Project’, Maryland kırsalında üç sinema okulu öğrencisinin ardında bıraktığı tüyler ürpertici kaydın gerçek olduğuna dair pazarlama numarasıyla piyasaya sunulmuş ve hayli sansasyon yaratmıştı. Gerek ABD gerekse ülkemizde son haftanın en çok izlenen filmi ünvanına sahip olan ‘Backrooms’ ham görüntülerden oluşan, hareketli kamera ile çekilmiş buluntu bir video kaydı izlenimi veren sekansla açılıyor. Genç yönetmen Kane Parsons böylesine bir aldatmaca içinde değil kuşkusuz, kendisi yakın geçmişte youtube’da yayına girmiş ve özellikle genç izleyicinin ilgisini toplamış kısa filmlerinden yola çıkarak beyazperde için dört başı mamur bir gerilim-korku çabasına girişmiş.

İyice daraltılmış bir kadraj içinde soluk soluğa bir nefesin sarı labirentler içinde kayboluşunun monitörden izlendiğini görüyoruz önce. Genç adam canavara benzer bir yaratığı farkettiğinde deneyi görüntüleyen beynin kendisini bu girdaptan çekip çıkarmasını istese de makus kaderinden kaçamıyor. Bu ürkütücü girişin ardından Parsons’ın projeye kattığı ve iki değerli oyuncunun can verdiği ana karakterlere dönüyoruz. Danışan koltuğunda oturan Clark (Chiwetel Ejiofor) psikoloğu Mary Klein’a (Renate Reinsve) karısının onu kendi evinden kovduğu geceyi anlatmaktadır. Aslında mimar olan ama hayatını kazanabilmek için ‘Kaptan Clark’ın Osmanlı İmparatorluğu’ gibi tuhaf adı olan bir mobilya mağazasında ömür tüketmektedir. Geceleri mağazada yatıp kalkmakta olan Clark yalnızdır.

Voltajın her daim oynadığı, elektriklerin nedenini bulamadığı biçimde sürekli kesildiği dükkanında bir gece ana katın duvarından arka odalara geçişin olduğunu heyecanla keşfediyor. ‘The Window Within’ adlı kitabın yazarı Mary Klein’ın ‘hayallerimizi gerçekleştirmek için içimizde pencere açalım’ söylemine uygun bir gelişmedir bu sanki. Clark hayatının kontrolünü eline almayı başarabilecek midir. Bu arka odalar ona tasarladığı yolu özgürce seçme olanağı sunacak mıdır.

Clark’ın ertesi gün mağaza çalışanlarıyla giriştiği deneyde geçmişin travmalarıyla hesaplaşması kaçınılmaz olur. Kendisinden haber alamadığı danışanını iş yerinde ziyarete giren Mary de, son tahlilde aynı koridorlar ve labirentler içinde kendi varoluş ve psikolojik korkuları ile yüz yüze gelecektir.

‘Backrooms’ anlatılmasından ziyade görülmesi, mümkünse iyi bir projeksiyonda deneyimlenmesi gereken bir çaba. İzleyiciyi klostrofobik bir alemde David Lynchvari bir bilinçaltı yolculuğa çıkaran çizgi dışı bir performans örneği. Genç sinemacı kolaycı pop çözümlere yönelmeden bir Lynch olgunluğuna erişebilir mi, onu zaman gösterecek ama bu haliyle ‘Backrooms’ çok sağlam oyuncuları, Parsons ve yapım tasarımcısı Danny Vermette’in Salvador Dali esinli buluşları ve özellikle son yarım saatte doruğa çıkan gerilimi ile merakla izleniyor. Filmin gerek bizde gerekse dışarda sinema salonlarını ayakta tutan genç izleyiciyi (ben de hafta ortası bir gündüz seansında tamamen gençlerden oluşan Kadıköy Sineması ana salonunda izledim) neden bu denli çektiği ise, günümüz dünyasında despot rejimlerden bunalmış gençlerin hayallerine ulaşmak için farklı pencereler açmaları söyleminden etkilenmiş olmalarındandır belki de.

(07 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yeni Bir Hayat / Aynalar No.3

Çağdaş Alman sinemasının özgün yaratıcılarından Christian Petzold’un yeni filmi ‘Aynalar No.3 / Miroirs No.3’ ilhamını 20. yüzyıl başlarının en önemli bestecilerinden Maurice Ravel’in ünlü piyano süitinden almış. Sanatçının 1904 – 1905 yılları arasında bestelediği 5 bölümlük süit, Ravel’in de dahil olduğu ‘Les Apaches’ isimli Fransız avangard sanatçılara ithaf edilmiştir. Filme adını veren, ressam Paul Sordes’a adanmış üçüncü bölüm ya da diğer adıyla ‘Une Barque sur L’Océan’, kırık akorların temsil ettiği okyanus dalgaları üstünde yolunu bulmaya çalışan küçük teknenin temsilidir.

Petzold’un filminin ana karakteri Laura da (Paula Beer) benzer bir ruh hali içindedir. Konservatuar piyano son sınıf öğrencisi genç kızın ilk sahnede otoban üzerindeki köprüden aşağı doğru baktığını izleriz. Sonrasında bir ırmak kıyısındadır. Akışkan suya bakarken Laura’nın intihar eğilimini hisseder gibi oluruz. Bu intihar meselesi ilerleyen bölümlerde filmin başka bir karakteriyle ilişkilendirilecektir. İletişim kuramadığı müzisyen erkek arkadaşı Jakob (Philip Froissant) ve müzik prodüktörü arkadaşları ile birlikte çıktığı hafta sonu gezisini yarıda keserek Berlin’e dönmeyi isteyen de Laura’dır. Mutsuzluğunu sessizliğine saklamış olan genç kız, duyarsız partneri ile ücra dağ yolunda ilerlerken Betty’nin (Barbara Auer) sanki geleceği tayin eden gizemli bakışıyla irkilir ve hemen ardından o meşum araba kazası gelir.

Genç adam talihsiz bir biçimde başını taşa çarpıp hayatını kaybetmiş, Laura ise dikişe bile ihtiyacı olmayan sırtındaki küçük bir sıyrıkla hayatta kalmıştır. Genç kız polislerin ısrarına rağmen hastaneye gitmeyi reddeder ve kabûl ettiği takdirde mütevazı köy evinde Betty ila birlikte kalmak istediğini söyler. Orta yaşlı ev sahibinin başta dil sürçmesiyle ‘Yelena’ diye hitap ettiği Laura yaşamda kalmış, evin beyaza boyanan çitlerinin simgelediği ‘yeni bir hayatın’ beyaz sayfalarını açmanın tedirgin heyecanına kapılmıştır.

Laura’nın geçmişinde neler yaşadığının sırlarını vermez Petzold. Betty’nin yeni konuğuna giysilerini, eşyalarını verdiği Yelena’nın akıbetini de uzunca bir süre gizler izleyiciden. Betty’nin ayrı yaşadığı kocası Richard (Matthias Brandt) ile yetişkin oğlu Max (Enno Trebs) eve gelen yabancının şerefine yemeğe davet edilir. Tamirci baba oğul yıpranmış evin kırık dökük aletlerini tamir eder. Laura bozulmuş akordu tamir ettirilen eski piyanonun başına geçer. Yelena’nın soluk notalarından Chopin’in 4 numaralı mi bemol minör prelüdünü çalan Laura’dır artık. Meraklı yaşlı komşuların göz ucuyla inceledikleri yeni bir ailenin temelinin atılışına tanıklık ederiz. Ancak, geçmiş travmaların, büyük acıların konuşulmadığı yeni bir yaşamda huzur ve uyumu sürekli kılmak o denli kolay olacakmıdır.

Petzold zarif bir sonatın adını verdiği yeni çalışmasında soruları yanıtsız bırakmayı tercih etmeyi sürdürüyor. ‘Undine’de ‘su’, ‘Kızıl Gökyüzü / Roter Himmel’de ‘ateş’ elementlerine karşılık, bu defa rüzgârıyla, yeşiliyle, türlü şifalı otlarıyla ‘tüm doğa’yı merkeze almış, içinden fırtınalar geçen ama usul usul kendini gizleyen üçlemesini tamamlamış. Başta Paula Beer olmak üzere bir repertuvar tiyatrosu kadrosu oluşturmuş oyuncularıyla bir kez daha çalıştığını görüyoruz. Değişmez sinematografı Hans Fromm’un kırılgan planlarıyla iki kadın arasındaki Bergmanvari ilişki çerçevesinde yabancılık ile şefkat, huzur ile huzursuzluk, evin içindeki sıcaklık ile yıpranmış duvarların sakladığı acı sırlar arasında oluşturduğu hat çok incelikli. Ravel ve Chopin ile klasik müzikte huzur bulan ruhları tatmin ederken, Frankie Valli & The Four Seasons’ın 70’li yıllardan kalma ‘Gece / The Night’ şarkısıyla dört duvar efkârı yırtmak istemiş.

(03 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yalın ve Bir O Kadar da Duygu Yüklü: Aynalar No.3

Bir pencereden kendinize ait olmayan bir hayatı -o an oradan geçenleri, yaşananları- izliyorsunuz. Bazı filmler seyircisini içine katmaz, ama diliyle, mekânıyla, rengiyle, sesiyle, ritmiyle sizi sarıp sarmalar. Sanki seyircisinizdir (gerçi gerçekten seyircisiniz ama) ve yapabilecek bir şeyiniz yoktur. Ne zamanki, ışıklar yanar, salondan çıkarsınız, filmin duygusu sizinle birlikte giderek büyür.

Christian Petzold’un yazıp yönettiği, Paula Beer (Laura) ve Barbara Auer’in (Betty) taşıdığı film alabildiğine yalın… Almanya kırsalında, bir evde geçiyor. Laura, bir an gördüğü kadının yüzündeki hüznü, yalnızlığı yakalar. Geçirdikleri araba kazası sonrasında, o kadın (Betty) yardımına koşar ve yanında kalmayı ister.

Sonrasında… sonrasında bir şey yok. Boşuna aksiyon, aşk, hareketlilik ve/veya sinema tarihi boyunca edindiğimiz o geleneksel trükleri beklemeyin. İki yalnız kadının birbirlerine söylemediği ama içten içe yaşadıkları içsel kavgaları ile karşı karşıyasınız. Bir an düşünüyorsunuz, “Ben olsaydım o durumda, ne yapardım”. Kuşkusuz, herkes kendince bir yol bulur haklılık payı olan ve o yolu tutar. Karşımızdaki iki yalnız kadın birbirlerine iyi geliyor tüm suskunluklarına karşın. Betty, iki adamdan söz eder, yemeğe çağırırlar. Kocası ve oğludur gelenler. İki yalnızın yanına iki yalnız daha katılır. Baba ve oğul tamircidir, Betty’nin hemen tüm sorunlarını çözerler. Tek çözülemeyen duygular yumağıdır ve o yumağı kişi sadece kendisi çözebilir. Laura, Betty’ye iyi gelmiştir.

Kimilerinin Petzold’un filmografisine yakıştıramadığı film, aslında günümüz insanının yalnızlığını, çözümsüzlüğünü, çaresizliğini ele alıyor. Seyircinin bir aynadan (ayna geniş alanı yansıtır, oysa pencere daha kısıtlı alanı gösterir, pencere demek gerekir) takip ettiği öykü, doğrudan kendi yaşamıdır aslında.

05 Haziran’dan başlayarak gösterimde…

(02 Haziran 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Beni Dünyadaki Her Şeyden Daha Çok Sevsin / Saplantı

‘Saplantı / Obsession’ 04 – 11 Eylül 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen 50. Toronto Film Festivali’nin (TIFF) kült korkular, sınırları zorlayan absürt güldürüler ya da yüksek tempolu aksiyonlara ev sahipliği yapan ‘Geceyarısı Çılgınlığı / Midnight Madness’ seçkisinin gözdelerinden biriydi. Film, bir müzik mağazasında çalışan utangaç Bear’in (Michael Johnston) aynı iş yerinde çalışan alımlı Nikki’ye (Inde Navarette) olan ilgisini bir türlü dile getiremeyişinin sancılarıyla açılıyor. İlk sahnelerde, kendisini çok çaresiz hissettiğini söyleyen genç adamın mağazadan yakın arkadaşlarına içini döküşünü izliyoruz. Sürekli Nikki’yi düşünmektedir, dinlediği her şarkıda ondan izler vardır. Ninesini kaybettiğinde elini bırakmamış olan genç kıza olan beğenisini dile getirirken gardını tamamen indirmiş durumdadır.

Yakın arkadaşları Ian (Cooper Tomlinson) ile içten içe Bear’e ilgi duyan Sarah’nın (Megan Lawless) herşeyi doğru zamana bırakması öğüdünden hareket etmeye karar veren Bear, sevdiği kıza hediye almak için girdiği gizemli eşyalar satan dükkândan ‘One Wish Willow’ adlı 60’lı yılların klasiği bir dilek kutusu satın alır. İnanışa göre, ambalajı açıldığında bir müzik tınısıyla ortaya çıkan söğüt dalı görünümlü objeyi ikiye ayırdığında kişi dileğine kavuşacaktır.

Genç adam dükkân çalışanının ‘kullan ama dikkatli ol, şikâyet edenler oluyor’ uyarısına ‘yoksa hayatları mı mahvoluyor’ şeklinde gülerek karşılık vermiştir. Nikki’yi evine bıraktığı gece kızın samimi sorusu karşısında ona olan duygularını hislerini bir kez daha açığa vuramayınca yeni bir hayal kırıklığına sürüklenir ve ağzından ‘Nikki beni herkesten daha çok sevsin’ sözcükleri dökülür. İsteğin yerine gelmesi o denli çabucak gerçekleşir ki, filmin belki de en ürkütücü planında Nikki evinden geri çıkar ve genç adamı delicesine arzuladığını haykırır. Dileği gerçekleşen Bear bu baş döndürücü gelişme karşısında şaşkın ve heyecanlıdır. Ancak işler umduğu yolda gitmeyecek, bir bireyden diğerine atlayan ‘saplantı fırtınası’, Nikki’nin sürekli değişen ruh durumları ve ölümcül sahiplenişi bir dizi trajik gelişmeyi beraberinde getirecektir.

‘Saplantı’ bolca şiddet ve kan içeren psikopat mekanizmalarından farklı olarak, sıradan kişilerin psikolojik değişimleri üzerinden ilerleyen karakter bazlı bir film izlenimiyle açılıyor. Bu da izleyicide, arkadaşlıkla başlayan ve romantik bir birlikteliğe uzanan yolda reddedilme, ya da ‘Me Too’ sonrası karşı cinsi taciz etme endişesiyle tereddüde düşen çağdaş genç erkeğin korkuları üzerine bir açılım ümidi taşıyor. Sosyal medyada yayınladığı komik videolarıyla ünlenen Curry Barker ise, aynı yoldan geçmiş zamane sinemacıları gibi ürpertici bir korku – gerilim sinemasının dar kalıbı içinde kalmayı seçmiş. Karakter ve mesele bazlı açılım yerine, hikâye o meşum dileğin etkisiyle sarsılan, aniden değişen, tuhaflaşan Nikki’nin ünlü ‘Öldüren Cazibe / Fatal Attraction’ filminde olduğu gibi rayından çıkan ve trajik bir sona doğru hızla ilerleyen ‘ölümcül bir sahiplenme’ ve ‘şeytani bir güç tarafından esir alınma’ kâbusuna evriliyor.

Oysa başta ‘Şeytan / Exorcist’ olmak üzere korku – gerilim sineması ve klasiklerini iyi etüt etmiş bir sinemacı var karşımızda. Barker’ın sinemasal tercihleri ilgi uyandırıyor. Bizzat kurguladığı filmi, görüntü yönetmeni Taylor Clemens ile birlikte inşa ettiği görsel üslûbu ile sıradan korku filmlerinin arasından sıyrılıyor. Özel efektlere yüz vermeyen tavrı, uzun tutulmuş planlarla ilerleyen kamera hareketleri, hayli dar bir kadraj içinde hayli düşük bir ışık tercihi, ışık – gölge kontrastının mükemmelliği, iki baş oyuncusunun, özellikle yeni tanıdığımız Inde Navarette’in ürkütücü yorumu, genç Zach ‘Rock’ Burwell’ın tekinsiz müziğiyle biçimsel olarak şaşırtıcı bir başarıya imza atıyor.

Düşük bütçeli filmin ABD’de şaşırtıcı bir gişe başarısına ulaşmış olmasının genç sinemacıya sektörün kapılarını sonuna kadar açtığını, bundan sonraki filmlerinde çok daha büyük imkânlarla çalışacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yeter ki bu beklenmedik başarı ve genç kuşağın korkularını dile getiren bu tarz korku filmlerini baş tacı eden genç izleyici kitlesinin desteği Barker’ı şımartmasın ve daha sağlam hikâyelerle yolunda ilerlemeyi sürdürsün.

(28 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@farhanbarancom

Yaşasın Sinema, Yaşasın Farklılıklar, Yaşasın İnsanlık / Altın Palmiyeler Sahiplerini Buldu

79. Cannes Film Festivali’nde ödüller açıklandı. Fransız oyuncu ve yönetmen Eye Haïdara’nın sunduğu kapanış gecesinde, muhteşem Tilda Swinton’ın ağzından dökülen başlıkta yer alan kelimeler, sinemanın bu en saygın festivalinde dünya prömiyerini yapan filmlerin ortak mesajını iletiyordu.

Güney Koreli auteur sinemacı Park Chan-Wook başkanlığındaki ana jürinin kararı doğrultusunda Altın Palmiye En İyi Film Ödülü Romanyalı yönetmen Cristian Mungiu’nun ‘Fiyort / Fjord’ filmine verildi. Böylece Mungiu 2007 yılının Altın Palmiyeli ‘4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ adlı başyapıtın ardından bu değerli ödülü ikinci kez kazanan yönetmenler listesine adını yazdırmış oldu. Usta sinemacının yeni filmi, Kuzey’in fiyortları arasındaki ücra köyde yeni bir hayat kurmak isteyen Romen Mihai (Sebastian Stan) ile Norveçli Lisbet’in (Renate Reinsve) yaşadıkları toplumla fikir ve inanç ayrılığına düşmeleri üzerinden Avrupa’nın farklı kültürler mozaiğinde tolerans ve özgürlüğün sınırları gibi kavramları tartışmaya açıyordu.

Swinton’ın sözleri doğrultusunda cinsel özgürlük haklarını savunan iki değerli film 79. edisyonun ödül listesinde yerini aldı. Belçikalı Lukas Dhont’un Cannes’da boy gösteren üçüncü uzun metrajı ‘Korkak / Coward’ Birinci Dünya Savaşı’nda çarpışırken siper gerisinde aşkın ve sanatın büyüsünü keşfeden Pierre (Emmanuel Macchia) ile Francis’in (Valentin Campagne) romantik öyküsünü anlatırken, kahramanlık ve korkaklık kavramlarını eşeliyordu. Festivalin bu yılki afişini süsleyen ‘Thelma ve Louise’in efsanevi oyuncularından Geene Davis’in elinden ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü paylaşan filmin gencecik iki oyuncusu coşkudan kalıplarına sığamazken; yazıp yönettikleri ‘Kara Liste / La Bola Negra’ ile Fransız sinemasının yaramaz çocuğu Xavier Dolan’ın elinden ‘En İyi Mizansen’ Ödülü’ne kavuşan aktörlükten gelme İspanyol Javier Calvo ile Javier Ambrossi ikilisi aynı heyecanı yaşadılar. Film, 1932, 1937 ve 2017 yıllarında geçen öyküler aracılığıyla, cinsellik, arzu ve acı temaları üzerinden farklı dönemlerde eşcinselliği yaşamanın bedelini araştırıyordu.

En İyi Mizansen Ödülü bu yıl iki filmin üç yönetmeni arasında paylaştırıldı. Uzunca bir aradan sonra Cannes’a dönen Polonyalı usta Pawel Pawlikovski, Altın Palmiye beklentisinden olsa gerek, aldığı ödül için pek de hoşnut gözükmezken, ‘Venedik’te Ölüm’ün Nobel ödüllü yazarı Thomas Mann (Hans Zischler) ile kızı Erika’nın (Sandra Hüller) 1949 yılının yıkıntılar içindeki Almanya’sına dönüş yolculuğunun izini süren ‘Ata Yurdu’ / Fatherland’ festivalin en fazla alkış alan filmlerinden bir tanesiydi.

Festivalin ikincilik ödülü anlamına gelen ‘Jüri Büyük Ödülü’nü yine yakından tanıdığımız Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in adını Yunan mitolojisinden alan ‘Minotor / Minotaur’ isimli filmi kazandı. Pandemi döneminde ölümden dönen auteur yönetmen, Amerikalı yükselen oyuncu Zoë Saldaña’nın elinden aldığı ödüle konu olan ve Claude Chabrol’ün 1969 yapımı ‘Vefasız Kadın / La Femme Infidèle’inden yola çıkan filminde, karısının ihanetini yakalayan bir şirket patronunun düzeni bozulduğunda şiddete kayışını, yolsuzluğun ayyuka çıktığı ülkesindeki güç sarhoşluğu ve savaş bayraktarlığının kıyasıya eleştirisiyle harmanlamış.

Lübnanlı oyuncu yönetmen Nadine Labaki’nin takdim ettiği En İyi Senaryo Ödülü Fransız sinemasının bizde pek tanınmayan yönetmenlerinden Emmanuel Marre’ın ‘Notre Salut’ isimli filmine verildi. Film 1940 Eylül’ü Vichy hükümeti döneminde hayatta kalma savaşımı veren politik strateji uzmanı Henri Marre’ın (Swann Arlaud) hikâyesi üzerinden ilerliyor. Ana yarışmanın ‘Jüri Ödülü’ ise İspanyol aktör Gael Garcia Bernal’ın elinden Alman sinemacı Valeska Grisebach’ın yönettiği ‘Hayalimdeki Macera / Das geträumte Abenteuer’e gitti. 2017 yapımı ‘Western’in yaratıcısı kadın yönetmenin bu son çalışması, Bulgaristan’ın Yunanistan ve Türkiye sınırındaki Svilengard bölgesinde geçiyor. Yolunun kesiştiği eski bir tanıdığa yardım etmeye söz veren Vesna (Yana Radeva) kendisini beklenmedik tehlikeli bir maceranın içinde buluyor, bölgenin yerel mafyası ve karanlıklar ağı içine çekildiğinde kendi bastırılmış geçmişi ve arzularıyla yüzleşmek durumunda kalıyor.

Bu yıl ‘En İyi Kadın Oyuncu’ Ödülü de aynı filmin iki aktrisi arasında paylaştırıldı. ‘Drive My Car’ın usta yaratıcısı Ryûsuke Hamaguchi’nin yönettiği ‘Aniden / Soudain’, tiyatro yönetmeni Mari (Tao Okamoto) ile Paris banliyösünde bir yaşlı bakım evinin yöneticiliğini üstlenen Marie-Lou’nun (Virginie Efira) karşılıklı paylaşım süreci ve hayata tutunma azimleri üzerinden ilerleyen zarif bir film olarak alkış topladı.

Festivalin yarışmalı bölümlerinde yer alan ilk filmlerden birine verilen ‘Altın Kamera / Camera d’Or’ Ödülü Ruandalı Marie-Clémentine Dusabejambo’nun yönettiği ‘Ben’Imana’ya giderken, sağlık sorunları nedeniyle Cannes’a gelemeyen Barbra Streisand’a verilen ‘Altın Palmiye Onur Ödülü / Palme d’Or d’Honneur’ efsanevi şarkıcı, besteci, oyuncu ve yönetmenin talebiyle, çok güzel hazırlanmış bir konuşma ve Streisand’ın dokunaklı video mesajının ardından Fransız sinemasının dev aktrislerinden Isabelle Huppert’e teslim edildi.

(24 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kalabalık İçinde Kaybolmak: Türkiye’de Sessizce Artan Uzaklaşma Hâli

Yazar Uzman Klinik Psikolog Hatice Keltek, son dönemde Türkiye’de büyüyen “sessizleşme”, “geri çekilme” ve “hayatı sadeleştirme” eğilimini Mükemmel Günler (Perfect Days) filmi üzerinden değerlendirdi: “Bu film minimalizmi değil, hayatta dağılmadan insanın kendini nasıl taşıdığını anlattı.”

Türkiye’de dijital yorgunluk, ekran maruziyeti ve sosyal tükenmişlik hissinin giderek büyüdüğü bir dönemde; sosyal medyada yeniden konuşulmaya başlayan Perfect Days, bu kez yalnızca bir sanat filmi olarak değil, modern insanın ruh haline dair güçlü bir psikolojik anlatı olarak yorumlandı.

Yazar Uzman Klinik Psikolog Hatice Keltek, “Ruhun Kadrajları” programında Alman yönetmen Wim Wenders imzalı filmi, “Sinema ve Ekran Psikolojisi” perspektifinden değerlendirdi. Keltek’e göre film, son yıllarda özellikle büyük şehirlerde görünür hale gelen “hayatı küçültme” arzusunu çarpıcı biçimde görünür kıldı. “Bugün insanlar artık büyümeyi değil, psikolojik olarak kaygıdan uzak yaşamayı ve dağılmamayı konuşuyor. Perfect Days tam da bu ruh halinin filmi oldu.” dedi.

Zihinsel Gürültü Çağında, Sessizce Hayatta Kalmak

Keltek’e göre filmdeki Hirayama karakteri yalnızca sade yaşayan bir adam değildi; ilişkilerin, beklentilerin ve sürekli performans göstermenin yükünden çekilmiş bir karakterdi. “Türkiye’de de son yıllarda insanlar daha az insanla görüşmek, daha küçük evlerde yaşamak, daha az eşya almak ve daha sessiz bir hayat kurmak istemeye başladı. Bu sadece ekonomik değil; psikolojik bir geri çekilme biçimi.” Keltek, Hirayama’nın analog kasetten müzik dinlemesini, ağaç fotoğraflamasını, kitap okumasını ve rutinlerini bir “kendini taşıma yöntemi” olarak değerlendirdi. “Bu karakter mutluluğu aramadı. Dağılmadan kalmaya çalıştı.”

Minimalizm Moda Değil, Yorgunluk Tepkisi Haline Geldi

Hatice Keltek’e göre filmin bugün yeniden konuşulmasının nedeni, modern insanın artık “fazlalıklarla” baş etmekte zorlanması oldu. “Bir dönem minimalizm estetik bir tercihti. Şimdi ise zihinsel bir savunma mekanizmasına dönüştü.” Keltek, Hirayama’nın yaşam biçimini “özgürleşme” değil, “kontrollü sadeleşme” olarak yorumladı: “Hirayama hayatını büyüterek değil, eksilterek yönetilebilir hale getirdi.”

Neden Tuvalet Temizliği?

Filmin en çok tartışılan detaylarından biri de buydu. William Faulkner okuyan, entelektüel bir karakter neden hayatını tuvalet temizleyerek sürdürmeyi seçmişti? Keltek bu tercihin psikolojik tarafına dikkat çekti: “Tuvaletler spontane alanlardı. Kimse oraya rol yaparak girmedi. Hirayama burada görünmez olabildi. İnsan ilişkilerinin yükü yoktu. Kontrol yine ondaydı. Bu sessiz bir kefaret ödeme biçimiydi” Keltek’e göre karakterin temizlik işini seçmesi tesadüf değildi: “Bu seçim biraz da modern insanın statü, güç ve görünürlükten vazgeçip görünmezliğe sığınmasını anlattı.”

Ekran Çağında Rutinler Neden Bu Kadar Önemli Hale Geldi?

Keltek’e göre filmdeki tekrar eden rutinler, günümüz insanının kaygıyla baş etme biçimini de gösterdi. Aynı kahve, aynı müzik, aynı sokak, aynı saatler. “Bugün insanlar ekran kaosu içinde zihinsel sabit alanlar oluşturmaya çalışıyor. Çünkü belirsizlik arttıkça rutin ihtiyacı da büyüyor.” Keltek, özellikle sosyal medya çağında insanların sürekli uyaran altında kaldığını belirtti: “Rutinler insanı toparladı ama fazla rutin canlılığı azalttı. Film tam olarak bu ikilemi anlattı.”

Hirayama İnsanlardan Kaçmadı, Kendini Korudu

Keltek’e göre filmde en önemli psikolojik başlıklardan biri “sınır koyma” meselesi oldu. “Hirayama insanlardan nefret etmedi. Sadece sürekli müdahale edilen bir dünyadan kendisini korumaya çalıştı.” Keltek, sağlıklı sınır kavramının filmde güçlü biçimde işlendiğini söyledi: “Sınır, duvar değildi. Hücre zarı gibiydi. Sana iyi geleni içeri alırsın, zarar vereni dışarıda bırakırsın.”

Final Sahnesi Neden Bu Kadar Konuşuldu?

Filmin finalinde Hirayama araba kullanırken fonda “Feeling Good” çaldı. Hatice Keltek’e göre sahne, günümüz insanının ruh halini tek bir yüzde topladı: “Orada aynı anda hüzün, dinginlik, yalnızlık ve kabul vardı. İnsanlar bu yüzden o sahneyi unutamadı. Çünkü bugün pek çok kişi tam olarak böyle hissediyor.” Keltek’e göre yönetmen filmin sonunda “yeni hayat” vaadi vermedi: “Film bize büyük dönüşümler sunmadı. Sadece insanın kırıldıktan sonra da hayatın içinde nasıl kalabileceğini gösterdi.”

(18 Mayıs 2026)

Hatice Keltek

Demir Leydi’nin Dönüşü / Şeytan Marka Giyer 2

Hollywood sıkıştıkça eski defterleri karıştırmayı sürdürüyor. Meryl Streep’in bilmem kaçıncı kez Oscar adayı olduğu ikonik ‘Şeytan Marka Giyer / The Devil Wears Prada’nın tam 20 yıl sonra temelde aynı kadroyla bir ikincisinin çekilmesi pek beklenen bir şey değildi. 2016 tarihli Stephen Frears yapımı ‘Florence’ın ardından dişe dokunur bir sinema filmi çekmemiş olan Streep’in bu devam filmine ikna edilmesinin film başına aldığı ücretin iki katına çıkarılmış olduğu yazıldı çizildi. Her ne olduysa, bizler de özgün yapıtla ilgili eski anıları tazeleme ve yıllardır hayranı olduğumuz büyük sanatçıyı yeniden beyazperdede izleme fırsatı olarak değerlendirmek üzere sinema salonunun yolunu tuttuk.

David Frankel’in yeniden yönetmenlik koltuğunda oturduğu ‘Şeytan Marka Giyer 2 / The Devil Wears Prada 2’ çağımızda gazeteciliğin ve dergi yayıncılığının içine düştüğü krizden yola çıkarak hikâyesine başlıyor. 20 yıl öncesinde gazeteci olma hayalleriyle yanıp tutuşan Andrea ‘Andy’ Sachs (Anne Hathaway) ‘Altın Klavye’ ödülünü kazandığı gecenin hemen ertesinde, çalışma arkadaşlarıyla birlikte işten çıkarılıyor. Sebep çalıştıkları yayın organı ‘Vanguard’ın hisse değerinin düşmüş olmasıdır. Öyle ya, gazetecilik altın çağını çoktan geride bırakmış, kitabevleri ve tüm yayıncılık sektöründe küçülmeler ve birleşmeler devri başlamıştır.

Bir dönemin moda dünyasına yön veren ünlü dergisi ‘Runway’ için de durum farklı değildir. Efsanevi Miranda Priestly’nin (Meryl Streep) başında olduğu popüler yayın yıllar önce dergi formatını terk etmiş dijital olarak yayınını sürdürmektedir. Çalışma şartları kötü ‘SpeedFash’ markasını öven bir makale yayınladığında dergide büyük bir çalkantı yaşanır. Reklam verenler dergiye desteğini çekerse zor bela ayakta kalmaya çalışan bu pahalı yayını kim finanse edecektir.

Bu gelişmeler sonrasında Andy, Miranda’nın kadim dostu, iş arkadaşı Nigel Kipling’in (Stanley Tucci) çıtlatması ve derginin büyük patronu Irv Ravitz’in (Tibor Feldman) talimatıyla, derginin gol yiyen itibarını geri kazandıracak makalelere imza atmak üzere ‘konular editörü’ olarak ‘Runway’de işe başlar. Geçmişteki toy çalışanının aniden çıka gelmesi Miranda’nın hoşuna gitmemiştir ama kabûl etmekten başka çaresi yoktur. Yaşlı kurt eski ‘Emily’sinin başarısız olacağından emindir, tek yapması gerekenin biraz beklemek olduğunu düşünür. Aynı kibirli tafralarla Andy’yi görmezden gelmeye çalışır ama onun kaleme aldığı özür makalesi medya eleştirmenlerince olumlu karşılanır. Genç gazetecinin, milyarder Benji Barnes (Justin Theroux) ile boşanmasının ardından dünyanın en zengin kadınlarından biri olan Sasha Barnes’ı (Lucy Liu) basına çıkmadığı üç yılın ardından lüks villasında bir röportaja ikna etmesi dergideki prestijini yükseltir.

Ancak, büyük patron Irv’ün 75. doğum günü partisindeki ani ölümü firma içi dengeleri baştan sona değiştirir. Yaklaşan ‘Milano Moda Haftası’ öncesinde, bir yandan yeni bir yönetim anlayışını uygulamaya kararlı patronun oğlu Jay (B. J. Novak), öte yandan dergiyi ele geçirmeye çalışan Andy’nin eski hasmı yeni ‘Dior’ çalışanı Emily Charlton (Emily Blunt) ile mücadele etmek üzere Andy ile Miranda omuz omuza mücadeleye girişmek zorunda kalırlar.

İlk filmin formülünü tekrar eden yapım, pek de karakter incelemesine girişmeden, yayıncılık ile moda dünyasının kesiştiği renkli dünyayı beyazperdeye taşımak, aralarında Marc Jacobs, Donatella Versace, Stefano Gabbana, Domenico Dolce gibi moda dünyasından ünlülerin boy gösterdiği sürprizleri ile bu sahte dünyanın ışıltısı içinde kafa dağıtan bir iki saat geçirmeyi hedeflemiş. Miranda’nın kendinden genç yeni sevgilisi Stuart’da Kenneth Branagh şöyle bir görünüp kaybolmuş. Çok başarılı ‘Runway’ yorumunda ise, sesi ve şovuyla Lady Gaga filmin önemli sürprizlerinden birine imza atmış.

(17 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Herşeyi Konuşmak Mümkün / Karım Ağlıyor

Angela Schalenec’in yönettiği ‘Karım Ağlıyor / Meine Frau Weint’ bir, hatta birkaç evlilik hikâyesi anlatıyor. 20 yıla yayılmış parlak kariyerine tanıklık etmiş olanlar, Alman auteur sinemacının duruşunu hiç değiştirmediğini, daha huzursuz, yaşanası çok daha zorlaşmış bir dünyada, uzun planları ve statik çerçeveleriyle insanoğlunun ezeli ebedi dertlerini soğukkanlı bir meydan okumayla neşter altına yatırmaya özen gösterdiğini çok iyi bilir. Buradan yola çıkarak kendisinden konvansiyonel bir anlatı beklentisine girmiyoruz.

Film, 40’lı yaşlardaki mavi yakalı Thomas’ın (Sırplı oyuncu yönetmen Vlamidir Vulevic) karısı Carla’dan (yönetmenin Berlinale’den en iyi senaryo ödüllü 2023 yapımı bir önceki uzun metrajı ‘Music’den hatırladığımız Fransız oyuncu Agathe Bonitzer) gün boyunca haber alamamıştır. Vinç operatörü olarak çalıştığı inşaatın ofisindeki kadın görevlilerle dertleşirken endişelidir. Yaklaşık 8 dakika sürecek olan ilk plan-sekansda demir bir sandalye üstüne oturmuş tedirgin Thomas’ı izleriz. Genç adam karısının kaza geçirdiğini öğrendiğinde hastaneye koşar. Bahçedeki bankın üzerinde kocasının omzuna yaslanarak ağlayan genç kadın kocasına beraberliklerinin gidişatını sorgulayacak gerçekleri ifşa edecektir.

Başta kocasıyla birlikte katıldığı dans dersleri Carla’nın hayatında yeni bir coşku sayfası açmıştır. Kocasını sever, hatta üzerine titrer, ama onun bu kadarı yeter deyip ileri sınıfa devam etmemesine üzülmüştür. Monoton dünyasını renklendiren dans derslerine tek başına devam etme kararı almıştır. Thomas’sız ilk derste kurs hocası ile dansetmek tatsız gelmiştir belki ama sonrasında tanıştığı öğrenci genç O’na yepyeni duygular tattırmıştır. Thomas karısına kiminle dans ettiğini sormamıştır bile. Okulunu bitirdikten sonra taşrada yaşamaya karar veren genç adam bir kır evine bakmaya giderken Carla ile birliktedir. Genç kadın belki de yeni bir hayata başlamanın eşiğindedir. Otoyoldaki lanet kazada arabaları bir tırın altında kaldığında Carla bir mucize eseri yara almadan kurtulmuş ancak genç çocuk hayatını kaybetmiştir.

Carla gözyaşları içinde bunları kocasına anlatır. Ne genç oğlanla yaşananları, ne de kazayı bizlere göstermez Chanelec, çünkü herşeyi ortaya döken konuşma eylemi önemlidir. Carla vasıtasıyla yönetmen bize dilin boşluğu doldurduğuna ikna eder. Alman sinemacı merkeze aldığı çift haricinde, onların iş arkadaşları arasına dalar, çocuklu çocuksuz evli ya da boşanmış ama arkadaş kalmış çiftlerin öykülerini, diyaloglar aracılığıyla izleyiciyle paylaşır, çağdaş birlikteliklerin kırılganlığını, farklı çiftlerin ifadeye zorlandıkları mesafeler boyunca çırpınışlarını dile getirir. Karşılıklı itiraflara bir ağaç gölgeliği, bir otobüs durağı, bir deniz kıyısında top oynayanların coşkusu, yeşilliğin ortasında çalmaya başlayan bando takımı ve aniden bastıran yağmur eşlik eder.

Çiftler bir yaz evinde bir araya geldiğinde, adeta toplu bir terapi seansı yaşanır. Carla artık katlanamadığını, Thomas karısına yardım edemediğini dile getirirken, bir başkası ‘seninle evlendiğimde hayatı net görmüştüm, eğer beni sevmeyi bırakırsan eskiden senin olduğun yeri doldurabilecek biri gerekir’ itirafını dile getirir. Coşkulu bir sahnede Leonard Cohen’in 1973 Yom Kippur savaşı sırasında insan ile Tanrı arasındaki diyalog anlaşmazlığından yola çıkarak, çarpışmalarda karşı karşıya gelen Mısırlı ve İsrailli askerlere ithaf ettiği ünlü ‘Lover, Lover, Lover’ şarkısının hızlı ritmiyle ördek dansı yaparak rahatlamaya çalışır yalnız kalpler. Lakin hayat devam etmektedir. Carla’nın arzulu arayışı sürecektir.

Dünya prömiyerini Şubat ayında Berlinale’de yapan ‘Karım Ağlıyor’ ülkemizde ilk kez İstanbul Goethe Enstitüsü’nün Kadıköy Sinematek / Sinema Evi’nde düzenlediği ‘Kino 2026 – Alman Filmleri Türkiye’de’ etkinliğinde seyirci ile buluştu. Schanelec sevenler ve de farklı bir sinema deneyimi yaşamak isteyenler buldukları yerde kaçırmasın.

(16 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Cannes Film Festivali 79 Yaşında

12 – 23 Mayıs 2026 tarihleri arasında düzenlenen Cannes Film Festivali bu yıl 79. yaşını kutluyor. Afişinde 1991 yapımı kült Ridley Scott filmi ‘Thelma & Louise’den Susan Sarandon ile Geena Davis’in fotoğrafının yer aldığı şenliğin Altın Palmiye ödüllü ana yarışmasının büyük jürisine bu sene Güney Koreli auteur sinemacı Park Chan-Wook başkanlık ediyor. Jürinin diğer üyeleri, ‘Hamnet’ ile gönül telimizi titreten Çin asıllı Amerikalı yönetmen Chloé Zhao, geçtiğimiz mevsimin ödüllere boğulan filmi ‘Manevi Değer / Sentimental Value’nun baş aktörü İsveçli oyuncu Stellan Skarsgård, Ken Loach külliyatının efsanevi senaryo yazarı Paul Laverty, Belçikalı yazar yönetmen Laura Wandel, Şilili yönetmen Diego Céspedes, Etyopya asıllı İrlandalı aktris Ruth Nega ve Amerikalı tanınmış aktris Demi Moore’dan oluşuyor.

Festival, Fransız yönetmen Pierre Salvadori’nin yarışma dışı gösterilecek olan ’La Vénus Eléctrique’ filmiyle açılıyor. Altın Palmiye seçkisi kapsamında dünya prömiyerini yapacak olan ’Nagi Notları’, Cannes 2016’dan ‘Harmonium’ ile anımsadığımız Japon sinemacı Koji Fukada imzasını taşıyor. Bu yıl seçkiye ağırlığını koyan Japon sineması ayrıca unutulmaz ‘Drive My Car’ (2021) yönetmeni Ryusuke Hamaguchi’den gelen ’Aniden / Soudain’ ve festivalin gediklilerinden Hirokazu Kore-eda’nın kaybettikleri oğullarını ona tıpatıp benzeyen bir robot çocula ikame eden çiftin öyküsünü anlattığı ’Sheep in the Box’ ile temsil ediliyor. Bu Uzakdoğu rüzgârına ürkütücü ‘Kara Büyü / The Wailing’in (2016) yaratıcısı Hong-Jin Na’nın yeni doğa üstü denemesi ’Umut / Hope’u da ilave edebiliriz.

Festivalin kıdemli ağır toplarının çalışmaları bu yıl da merakla bekleniyor. Pedro Almodovar imzalı ’Buruk Noel / Amarga Navided’ yaratıcılık krizindeki yönetmen Raúl (Leonardo Sbaraglia) ile annesinin kaybının ardından partneri tarafından terkedilen Elsa’nın (Barbara Lennie) kesişen öyküleri üzerinden ilerliyor. Unutulmaz ‘Soğuk Savaş / Cold War’un yönetmeni Pawel Pawlikoski uzunca bir aradan sonra Cannes’a dönüş yapıyor. Nobel ödüllü yazar Thomas Mann (Hanns Zischler) ile kızı Erika’nın (muhteşem Sandra Hüller) 1949 yılında yıkıntılar içindeki Almanya’ya dönüş yolculuğunu anlatan ’Anavatan / Fatherland’ sabırsızlıkla beklenenler arasında yer alıyor. Asghar Farhadi’nin Fransa’da çektiği son filmi ’Paralel Öyküler / Histoires Parallèles’ yeni romanına ilham arama sürecinde genç bir aracı vasıtasıyla komşu çiftin özel hayatına sızmaya çalışan Sylvie’nin (Isabelle Huppert) gerçeklik ve hayal gücünün çapraz ateşi altında yoldan çıkması üzerine. Filmin müziklerini erken yaşta yitirdiğimiz efsanevi Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin değişmez bestecisi Zbigniew Preisner bestelemiş.

Yine Cannes’ın eski galiplerinden Andrey Zvyagintsev’in adını Yunan mitolojisinden alan ’Minotor’u yoğun iş stresinin üzerine bir de karısının ihanetini yakalayan üst düzey yöneticinin düzeni paramparça olduğunda şiddete kayışını anlatıyor. Romanyalı usta Cristian Mungiu ’Fiyort’ adlı son çalışmasıyla bir kez daha davet edildiği Cannes’da, Romen Mihai (Sebastian Stan) ile Norveçli Lisbet’in (muhteşem Renate Reinsve) Kuzey’in ücra köyünde komşuları ile fikir ayrılığına düşmeleri üzerinden tolerans ve özgürlüğün sınırları gibi kavramları tartışmaya açıyor. 2015 yılında ‘Saul’un Oğlu’ ile Cannes seyircisini allak bullak eden bir Holokost dramını imzalamış olan Macar sinemacı László Nemes’in festivalde yeniden boy göstereceği ’Moulin’ İkinci Dünya Savaşı sırasında De Gaulle’ün komutuyla paraşütle indiği Fransız topraklarında direnişi örgütleyen Jean Moulin’in (Gilles Lellouche) gerçek hikâyesinden yola çıkmış. Gözü pek pilotu esir alıp türlü işkenceyle konuşturmaya çalışan Nazi komutanı Klaus Barbie’ye ülkemizi bir çok kez ziyaret eden Schaubühne Berlin topluluğunun efsanevi baş aktörü Lars Eidinger hayat vermiş.

2022 yapımı ‘Yakın / Close’ ile Cannes’dan ödülle dönmüş olan Belçikalı Lucas Dhont bu yıl üçüncü uzun metrajı ’Korkak / Coward’ ile Cannes ana seçkisine dahil olmuş. Genç Pierre’in Birinci Dünya Savaşı’nda çarpışırken siper gerisinde aşkı ve sanatı keşfini anlatan yapım kahramanlık ve korkaklık kavramlarını neşter altına yatırıyor. Amerikalı yönetmen Ira Sachs ’Sevdiğim Adam / The Man I Love’ da 1980’ler NewYork’unda tiyatro dünyasının ikonik sanatçısı Jimmy George’un (Rami Malek) ölüm karşısında çok güçlü yaşama ve yaratma, belki de son bir defa sevme ve sevilme arzusu üzerinden ilerliyor. Festival programında ilk kez adlarına rastladığımız İspanyol Javier Calvo ile Javier Ambrossi ikilisinin yönetmen koltuğunda oturduğu ’Kara Liste / La Bola Negra’ ise 1932, 1937 ve 2017 yıllarında geçen öyküler aracılığıyla, cinsellik, arzu ve acı temaları üzerinden farklı dönemlerde eşcinselliği yaşamanın bedelini araştırıyor.

Festival programcılarının favorisi Amerikalı yazar yönetmen James Gray yine uzunca bir aradan sonra ’Kâğıttan Kaplan / Paper Tiger’ ile Cannes iklimine dönüş yapıyor. Film 80’li yıllarda New York, Queens’te Amerikan Rüyası’nın peşine düşmüş iki kardeşin (Adam Driver ile Miles Teller) aile bağlarını tehdit eden Rus Mafyası ile savaşımı üzerine. Cannes’da yarışma dışı gösterilmiş 2022 yapımı ‘Canavarlar /As Bestas’ ile radarımıza girmiş bulunan İspanyol yönetmen Rodrigo Sorogoyen bu yıl başrolde Javier Bardem’i izleyeceğimiz ‘Sevgili / El Ser Querido’ ile Altın Palmiye yarışına ortak oluyor. 2017 yılından unutamadığımız Western’in yönetmeni Valeska Grisebach yeni çalışması ’Hayallerdeki Macera / Das Geträumte Abenteuer’ ile Altın Palmiye serüvenine iştirak ediyor. Üç yıl öncesinin Altın Palmiyeli ‘Bir Düşüşün Anatomisi / L’Anatomie d’Une Chute’ün Oscarlı senaryo yazarı Arthur Harari ise ’Bilinmeyen / L’Inconnue’ adlı yeni filminin Kafkavari hikâye örgüsüyle sinema dünyasını şaşırtmaya hazırlanıyor. Film, çılgın bir partide tanıştığı meçhul kadının (Léa Seydoux) bedeninde uyanan fotoğrafçı David Zimmerman’ın (Niels Schneider) çıkmazı üzerine. ’Korsaj / Corsage’ın Avusturyalı yönetmeni Marie Kreutzer imzalı ’Kibar Canavar / Gentle Monster’ ise saygın piyanist kocası hakkında tüyler ürpertici bir gerçeğe uyanan Lucy Weiss’ın (bir kez daha Léa Saydoux) dramını perdeye taşıyor.

Altın Palmiye seçkisi Fransız sineması kontenjanından 4 filmle tamamlanıyor. Emmanuel Marre imzalı ‘Notre Salut’ 1940 Eylül’ü Vichy hükümeti döneminde hayatta kalma savaşımı veren politik strateji uzmanının hikâyesi üzerinden ilerliyor. MUBI’den izlenebilen şaşırtıcı ‘Beş Şeytan / Les Cinques Diables’ın yaratıcısı Léa Mysius bu kez ‘Gece Öyküleri / Histoires de la Nuit’ ile gönülleri fethetmeye hazırlanıyor. Jeanne Herry’nin ’Garance’ı filmle aynı adı taşıyan alkolik bir aktrisin çıkmazı üzerine kurulmuş. 2021 yapımı ‘Anaïs’in Aşkları / Les Amours d’Anaïs’ ile tanıdığımız Charline Bourgeois – Tacquet, ’Bir Kadının Yaşamı / La Vie d’Une Femme’da 50 yaşındaki kadın cerrahın hayatını sorguluyor.

(11 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Zamanda Asılı Kalmak / Pompei: Bulutların Altında

Jean Cocteau ‘dünyanın tüm bulutlarını Vezüv üretiyor’ diye buyurmuş. Belgesel üstadı Gianfranco Rosi’nin Venedik’ten ödüllü son filmi ‘Sotto Le Nuvole’ işte bu deyişle açılıyor. Daha sonra Romalı yazar genç Plinius’un tarihçi Tacitus’a yolladığı mektuptan MS 74’te yaşanan büyük felâketi anımsıyoruz. O meşum günde önce Vezüv yanardağından yükselen, parlaklığı ya da koyu alacalığı toprak mı ya da kül mü kaldırdığına göre değişen bulutlar başıboş süzüldüğünden kendi ağırlığına dayanamayarak dağılıp gitmiş, Herculaneum, Pompeii ve Stebiae dahil kimi Campania kentlerini yok etmiş.

Aradan geçen 2000 yılda Vezüv aktif belirtiler vermiş ama bu denli büyük bir felâket bir daha yaşanmamış olsa da, bugün Napoli civarına konuşlanmış bölgelerde yaşayan halk ezeli ebedi bir tedirginliği üzerinden atamamış. Öyle ya, göbeğindeki çatlaklardan volkanik dumanın eksik olmadığı bir yerdir Pompei. Ancak Rosi’nin geleneksel röportajlardan uzak duran sineması bir patlama öyküsü içermiyor, aksine kentin bugününde usulca dolaşıyor, çağdaş sakinlerinin yaşamlarından farklı kesitleri detaylı bir biçimde aktarıyor.

Bugün bölgenin itfaiye amirliğine hayli iş düşmektedir. Kentin dört bucağından insanlar olağan kavgalar ve kazalarla ilgili olarak polisten önce itfaiye teşkilâtına başvuruyor. Bir tehlike yaratmayacak en küçük yer sarsıntısında telefonlar susmuyor. Kadınlı erkekli itfaiye çalışanları ilgi ve sabırla bu geleneksel endişeyi gidermek üzere canla başla destek vermeyi sürdürüyor.

Belgeselin koşut kurguyla yol alan bir diğer bölümünde Tokyo Üniversitesi’nden arkeologlar, 7 – 8 metre toprak ve küllerin altında kalmış kentin en güzel mekânlarından Villa Augustea’nın Yunan ve Roma medeniyetlerinin izlerini taşıyan mirasını gün ışığına çıkarıp insanlığa armağan etmek için uğraş veriyor. Bölgenin tarihi mirası yıllar boyu mezar soyguncularının talanına uğramış, nadide freskler hoyratça yerlerinden koparılmış olsa da, Napoli’nin arkeolojik kazılarla deşilmesi artık var olmayan tarihi ortaya çıkarmış. Arkeoloji müzesi sergilenen eserlerle dolu ama Rosi bizleri daha çok müzenin bodrum katında yukarı çıkmayı bekleyen tarih yığınına götürüyor. Büstler, başı bir yerde gövdesi başka yerde heykeller, bağlamından koparılmış taştan asker ordusu gibi görünüyorlar. Tarihlerin iç içe geçtiği bu müze deposunda zamanda asılı kalıveriyoruz.

Raylı ulaşım sistemi sakin kenti turlarken, ihtiyar Titti tarihi fotoğraf ve tabloları sergilediği mütevazı sahaf dükkanında Z kuşağından okul öğrencilerine bir çalışma alanı açmış. Onların ödevlerine yardımcı oluyor, Victor Hugo’nun ‘Sefiller’ini merak eden bir yeni yetmeye 1700 sonları Fransız Devrimi’nden 1800 başları Paris Komünü’ne Paris’teki alt sınıfın hayatta kalma mücadelesini aktarmaya çalışıyor.

Bir diğer paragrafta Ukrayna’dan gelen tahıl gemisinde çalışan Suriyeli işçilerin zorlu yaşam koşullarına ve mütevazı özlemlerine tanıklık ediyoruz. İnsanların ikiye ayrıldığını düşünüyor bir tanesi. Almanya ya da Amerika’da yaşayan gençlerden çok farklıdır onun düşlediği. Savaş ve bombalarla geçen yaşamında ‘bir dağ evinde sabahları Fairuz’un şarkısı eşliğinde bir fincan kahve yudumlayabilmek’ gibi sade bir hayali vardır onun.

Rosi akşam inerken sahilde at arabalarının yol aldığı bulutlar altındaki kentten bir şiir yaratıyor, zamanda asılı kaldığımız ve huzur bulduğumuz bir serüvene görüntü yönetmeni olarak da ağırlığını koyuyor. Fabrizio Federico’nun titiz kurgusu, Daniel Blumberg’in bulutlar arasından süzülen hipnotik müzik çalışmasıyla yükselen belgesele, Roberto Rossellini’nin 1954 yapımı ünlü klasiği ‘İtalya’da Bir Yolculuk / Viaggio In Italia’ ile sessiz dönemden bugüne kalmış ve restore edilen harika kaydından izlenebilen Eleuterio Rodolfi imzalı 1913 yapımı ‘Pompei’nin Son Günleri / Gli Ultimi Giorni Di Pompei’nin nostaljik bir sinema salonundan alınmış görüntüleri eşlik ediyor. Rosi’yi bizzat ağırladığımız ‘45. İstanbul Film Festivali’ seçkisinin bu nadide yapımı halen MUBI’de gösteriliyor. Kaçırmayın.

(10 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Hayatın İçinden: Fünye

Hepimizin yaşadığı bir şeydir; kafamızda müphemlikler belirir, hemen her şeyde. Ya anlatıldığı gibi değilse… Birileri bizi kandırıyor ya da aklımızı çeliyor olabilir. En son, İspanya Başbakanının uçağı Ankara’ya acil durumla indi. Birçoğumuz, “büyük olasılıkla sabotaj” diye düşündü. Gazeteler de öyle yazdı, televizyoncular da öyle söyledi. Gülistan Doku cinayetinde, altı yıldır ailenin “kızımız öldürüldü” diyerek sorduğu “Gülistan Doku’yu kim öldürdü?” sorusunun zanlıları arasında İçişleri Bakanından Valiye, Emniyet Müdürüne kadar birçok ilgili, yetkili var. Suçludurlar ya da değildirler, orası da bir başka soru işareti…

“Fuze” (Fünye), İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen ilginç bir film. Yukarıda anlattıklarım ölçüsünde, insanın aklına, “sadece bizim ülkemizde değil, gelişmiş ülkelerde de böyle şeyler yaşanıyor” geliyor.

“Kentsel dönüşüm” (rantsal mı demeliyim) bizde olduğu gibi İngiltere’de de gündemde. Bir inşaatta temel kazısı sırasında İkinci Dünya Savaşından kalma patlamamış bir bomba olduğu görülüyor. Tabii, ilgili bütün birimler alarma geçi(rili)yor. İnsanların can güvenliği sağlanıyor öncelikle, bizden farklı olarak (yolda filme gelirken kaldırıma park etmiş bir araç vardı ve ister istemez yola inmek zorunda kalıyordum. Aracın sürücüsüne sordum. “Abi, yola mı park edeyim, trafiği engellerim” dedi. Yayanın canı can sayılmadığı için onun ölmesinde bir beis yok. Atasözü, “Mal canın yongasıdır” dese de “Mal canın kendisi” olmuş). Elektrikler kesilir, emniyet görevlileri binaları tek tek dolaşıp insanları dışarı çağırır.

Tam aynı anda, bir grup banka soyguncusu, kasaya girip elmasları çalmak için çalışmaya başlar. İyi bir paralel kurguyla yaşanan gerilim ve artan heyecan izleyiciye yaşatılır. Kim kazanacaktır acaba? Polisler, ellerindeki teknik olanaklar, kentin neredeyse tümünü gören kameralarla ve dronlarla uçan kuşu bile takip etmektedir. Soyguncular da aynı titizlik ve gizlilikle işlerini (!) yapıyorlardır. Siz olsanız hangisinin kazanmasını istersiniz?

…Evet, haklısınız, filmin heyecanından ne senaristine ne yönetmenine ne de oyuncularına değindim. Ama o kadar heyecan içerisinde zaten siz(ler) de onu görmeyeceksiniz bile… Filmde dikkat çeken bir “etnisite” durumu var; bomba imha ekibi de soyguncular da onlara yardım edenler de “yerli” değil. Hepsi “göçmen”. Hepsi yabancı. Hepsi İngilizler karşısında “suçlu”.

Kimmiş, kim yazmış, kim çekmiş hiç önemli değil. Ritmiyle, müziğiyle, çekim ölçekleriyle, oyuncuların başarılarıyla pürdikkat beyazperdeye odaklanacak; soluk soluğa bir soygun ve bomba imha ekibinin çalışmasını izleyeceksiniz. Hani, Anton Çehov’un, “Dekorda bir tüfek varsa, sahnenin sonunda patlamalıdır” dediği gibi bomba patlıyor. Sonrası size kalmış.

08 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(06 Mayıs 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com