Kategori arşivi: Yazılar

Behzat Ç. Şimdi Beyazperdede Esiyor

Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm
Yönetmen: Serdar Akar
Roman: Emrah Serbes
Senaryo: Emrah Serbes, Serdar Akar
Müzik: Cem Kısmet – Pilli Bebek
Görüntü: Zekeriya Kurtuluş
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu (Behzat Ç.), Tardu Flordun (Red Kit), Cansu Dere (Songül), Fatih Artman (Harun), Ege Aydan (Şevket Ç.), Canan Ergüder (Savcı Esra), İnanç Konukçu (Hayalet), Berkan Sal (Akbaba), Hazal Kaya (Berna Ç.), Hakan Boyay (Süleyman/Ahmet)
Yapım: Adam Film (2011)

Serdar Akar’ın televizyon için çektiği “Behzat Ç.” adlı diziyi sinemaya taşımış ve ortaya eğlenceli bir polisiye film çıkmış. 48. Altın Portakal’da izdihama neden olan film iş yapacağa benziyor.

Ankara’da 1964’te doğan yönetmen Serdar Akar, televizyona çektiği “Behzat Ç.: Bir Ankara Polisiyesi” dizisiyle doğduğu şehre dönmüştü bir anlamda. Bu dizi film, ilgi görünce, daha özgür alan sinemaya gelmekte gecikmedi. 2011 yapımı “Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm”, bu yılki 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Ulusal Yarışma”ya katıldı ve başrol oyuncusu Erdal Beşikçioğlu’na “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazandırdı. Yönetmen Akar, 1998’de “Gemide” filmiyle ilk uzun filmini çekti ve onun gelecek filmlerine umut bağlandı. Ama, 2000 yılında gelen ikinci filmi “Dar Alanda Kısa Paylaşmalar” filmiyle gerilemeye de hemen başladı. Bunun farkına varan Akar, kendini televizyon dizilerine verdi, arada sanatsal değeri az filmler çekmeyi de sürdürdü. Televizyon dizilerini sinemaya uyarlama konusunda Akar hayli mahir bir yönetmen. 2003’te televizyon için çektiği “Kurtlar Vadisi”ni, 2006 yılında “Kurtlar Vadisi: Irak” adıyla sinemaya da uyarladı. Bu film vakti zamanında kapalı gişe oynamıştı.

Behzat Ç. iz peşinde…

Ankara’nın orta yerindeki Gençlik Parkı’nda, tabut içinde bir yaşlı kadının cesedi bulunuyor. Kadın cesedi, Avarel Memduh diye bilinen emekli polisin annesine ait. Suçu, “yalnız kovboy” Red Kit üstleniyor. Ona ulaşmak samanlıkta iğne bulmak gibi Behzat Ç. ve ekibi için. Başkomiser Behzat Ç.’nin ekibi de birbirinden “ilginç” tipler Harun, Hayalet ve Akbaba’dan oluşuyor. Bu ekip, esprili ve çok acımasız. Sorgu odasında zanlıya, bildikleri en iyi iş kötü muameleyi uyguluyorlar hemen. İşkenceden çok dayak anlamında. İki kelimelerinden biri de küfür. Film, bazı anlarda geriye dönüş yapıyor. Red Kit, seri cinayetlerine başlamadan önce mezaklıkta eğitim alıyor. Mezarcı, Ret Kit’in kötü niyetlerini bilmeyince mesleğin ayrıntılarını ona öğretiyor. Ret Kit, usüllere göre mezar kazmasını öğrenirken tabutları da ayarlıyor. Behzat Ç., işin sırrının tabutlarda olduğunu fark ediyor. Hayalet, Behzat Ç.’nin direktfiyle Ankara’nın tabutçularını araştırmaya başlıyor. Bu anlar, sanatsal anlamda en iyi anlar. Hayalet, araştırmalarını sözlü olarak Behzat Ç.’ye rapor ederken, görüntüyü de çizgi roman ruhu sarıyor. Akbaba, Ankara’nın parklarını kazmaya yemin etmiş gibi köstebek gibi kazı işlerine yoğunlaşıyor. Hikâyeye Amerikalarda eğitim ve kurs görmüş Songül de katılıyor. Songül, Olay Yeri İnceleme’nin genç komiserlerinden. Songül’ün, geçmişte polis olan ama şimdi tekerlekli sandalyade yaşayan zihinsel engelli abisi de var. Hikâyeye, kendini Ahmet sanan Süleyman girince her şey karmaşaya dönse de, bir andan sonra olayların çözümüne Süleyman’ın varlığı katkıda buluyor. Behzat Ç. ve ekibi, bu cinayetlerle 1990’lardaki emniyetteki karanlık taraflara da dalıyorlar. Polis içinde hesaplaşmalar başlamış.

Eğlenceli polisiye…

Hikâyenin asıl ortasında Cinayet Büro Amirliğî’nden başkomiser Behzat Ç. var elbette. Behzat Ç., kara filmlerin polisleri gibi hayatın tam içinde. Onun da normal insanlar gibi sorunları var. Yakın geçmişte kızı Berna Ç.’yi kaybetmiş. Kızının hayallerini ve kâbuslarını gören Behzat Ç., teselliyi içkide ve televizyondaki vahşi doğa belgesellerinde arıyor. Dairesinin içinde tavşan bile besliyor Behzat Ç. Kadın savcı Esra’yla ilişki de yaşayan Behzat Ç., tüm sorunlarına rağmen, biraz zekâyla, biraz da kaba kuvvetle karmaşık sorunları çözüveriyor. Filmin finalinin trajik olduğunu belirtmeliyiz. Bu trajedi yeni doğacak bir aşkı da silip götürüyor. Behzat Ç., gerçekten de nevi şahsına münhasır bir başkomiser. Erdal Beşikcioğlu, Behzat Ç.’yle ruh birliği oluşturmuş sanki. Bu durum çoğu zaman bir oyuncu için iyi olmayabiliyor. Bazen de o karakterin nimetlerinden de faydalanabiliniyor. Evet, bu film insanı bir hayli eğlendiriyor ve esprili konuşmalar insanlara kahkahalar attırıyor. Son dönemlerde güldürmeyen komedileri çok gördük perdede. “Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm”, bir polisiye olmasına rağmen, insanlar nasıl güldürülür onu da gösteriyor. Biraz televizyon dizisi tadı verse de, özellikle belden aşağı küfürlerle diziden ayrılıyor bu film. Filmin kurgusu da akıcı. Merak duygusunu ve gerilim sürekli ayakta tutuluyor. Son jenerikte hemen dışarı çıkanlar sondaki sürprizi kaçırabilirler. 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Antalyalı sinemaseverler bu filmde çok eğlenmişlerdi, belirtelim. Film, Emrah Serbes’in “Behzat Ç. Son Hafriyat” romanından uyarlanmış. Bu roman, 2010 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkmıştı.

(Bu yazı 28 Ekim 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(28 Ekim 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Türk Sineması Kan Kaybediyor, 7 Aydır 150.000 Kişiyi Birarada Göremedik

01 Nisan tarihinden Ekim ayı sonuna dek gösterime çıkan 30 film içinde gişesi 150.000 kişiyi bulan film olmadı.

Bu filmler içinde Oscar aday adayı olan Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmide var.

Türk sineması 5 ayda sıkışıp kaldı. Kasım – Mart döneminde 37 filmin gösterime çıktığı göz önüne alınırsa Türk filmlerine kesilen 22 milyon biletin 21 milyonu bu dönemde satılıyor.

Bu yıl 30 filme toplam 775.000 bilet kesildiği 7 aylık Nisan – Ekim dönemde en çarpıcı rakam Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile filminde. Sadece 4 sinemada gösterime giren film ilk 3 gün 67 kişi yaptı ve toplamda şu ana dek 357 kişi izledi.

164 kopya ile bu dönemde kopya rekoru kıran Türkan filmi 62.500 kişi de kalarak beklentilerin altında kaldı.

En az kopya ile çıkan Kars Öyküleri ve Saç filmleri oldu ve bu 2 filmin toplam gişesi 1.750 kişi.

Bu dönemde gösterime çıkan filmler içinde Bir Zamanlar Anadolu’da filmi 130.000 kişi ile en yüksek gişeyi alırken bu filmi 95.000 kişi ile Hop Dedik: Deli Dumrul izliyor.

İşin ilginç yanı geçen yılın aynı döneminde de gösterime giren 23 film içinde de 150.000 kişiyi bulan olmamıştı. Bu kural 2009 ve 2010 yıllarında da bozulmamıştı. Ancak 2008 yılı Mayıs ayında gösterime giren O… Çocukları, Eylül ayında gösterime giren Süper Ajan K9 ve Avanak Kuzenler filmleri 150 bin kişi ve üzeri gişe yaparak yapımcılarını sevindirmişti.

Ekim ayı sonlarına doğru gösterime girecek Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm ve Anadolu Kartalları filmlerinin bu sıralamayı değiştireceği ve özlenen yüksek gişe hasılatlarına kavuşulacağını gösteriyor.

(26 Ekim 2011)

Nizam Eren

KALENDERhasan: Yeri Geldiğinde Görüntünün Bile Duygunun Önüne Geçmesine İzin Vermiyorum

48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde 4 dalda ödül alan Güzel Günler Göreceğiz isimli filmin ekibinden “En İyi Kurgu” dalıyla ödül almış olan reklâm yönetmeni KALENDERhasan (26) ile içten bir sohbet gerçekleştirdik. Kendisi ile reklâm yönetmenliği, çektiği belgeseli ve kısa filmleri hakkında konuştuk.

Güzel Günler Göreceğiz isimli sinema filmi ile 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde çok iyi bir başarı elde ettiniz ve film festivalden sizin tarafınızdan yapılmış olan kurgu dahil toplamda 4 dalda ödül ile ayrıldı. Bu konuyla ve de filme yöneltilen “TV dizisi estetiği ile çekilmiş bir Yeşilçam melodramı” eleştirileri ile ilgili fikirlerinizi alabilir miyiz?

Açıkçası ortada bir başarı var. Sinemanın temel taşları olan senaryo, kurgu ve oyunculuk dallarında ödül aldı bu film. İyi bir film derdini karşı tarafa-izleyiciye anlatabilmelidir. Bence bu film senaryosuyla kurgusuyla bunu çok iyi başarıyor. Ben oratada bir dizi estetiği göremiyorum. Filmimiz eleştirmenlerin beklediği alternatif sinemaya örnek olmadığı için bu şekilde yaklaşmışlardır belki de. Ben bu eleştirileri pek de cidiye almıyorum açıkçası. Çok iyi bir jüri tarafından verildi bu ödüller. Jüri özellikle hiçbir baskı ve etki altında kalmadan özgürce karar verdiklerini açıkladı zaten. Bu hep böyledir; birileri başarır birileri de konuşur…

Bu filme nasıl dahil oldunuz?

Filmin yönetmeni Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema Bölümü’nden arkadaşımdı. Senaristi de. Üçümüz de sınıf arkadaşıydık. Haliyle ilk çaldıkları kapı benimkiydi…

SANIRIM ALTIN PORTAKAL’I REKLâMCI YANIMIN KATKISIYLA KAZANDIM

Aynı zamanda genç bir reklâm yönetmeni olduğunuzu biliyoruz, neden böyle bir projede kurgu yapmayı tercih ettiniz ve de sizce reklâmcı yönünüzün filme kattıkları nelerdir?

Söylediğim gibi projenin yapımcıları üstümde nazları geçen arkadaşlarımdı. Açıkçası başka şansım yoktu. Daha önce hiç başka bir yönetmenin işini kurgulamamıştım. Sinema filmi gibi uzun bir iş de kurgulamamıştım. Kendi çektiğim reklâm filmlerinin kurgusuna otururum. Kendi işlerimin kurgusuna oturmam aslında kurguya çok önem veriyor olmamdan kaynaklı. İyi çekilmiş bir iş kurguda batırılabilir, aynı zamanda eksik çekilmiş bir iş kurguda kurtarıladabilir. Ben post aşamasında çok titiz ve yaratıcı etkiyi öldürmeyecek, duyguya yönelik çalışmayı tercih ederim. Tolga da bu yanımın filme katkısı olacağına inandı ve bunu benimle yapmak istedi. Sanırım Altın Portakal’ı da bu reklâmcı yanımın katkısıyla kazandım.

YERİ GELDİĞİNDE GÖRÜNTÜNÜN BİLE DUYGUNUN ÖNÜNE GEÇMESİNE İZİN VERMİYORUM

Türkiye’deki reklâmcılık konusunda neler düşüyorsunuz? Reklâm filmi çekerken dikkat ettiğiniz hususlar ve detaylar nelerdir?

Reklâm sektörü sinema veya dizi sektörü gibi değil ülkemizde. Aslında bir pazarlama türü ve bu nedenle gerekli yatırımlar yapılıyor. Bir reklâm metninin doğru çekilmesi için gerekli bütçe önünüze koyulabiliyor. Çünkü ürün sahipleri ürünlerinin kusursuz tanıtılmalarını istiyor. Böyle olunca reklâm yönetmenleri daha iyisini çıkarmak için çaba sarfederek sürekli kendilerini geliştirme fırsatı bulabiliyorlar. Bir reklâm filmi çekerken çok fazla özgür değilsinizdir. Kreatif direktörün önünüze koyduğu reklâm metnini sınırları delmeden en iyi görsel ve en ikna edici şekilde anlatmanız gerekiyor. Bu noktada yetenekli olmanız yetmiyor, iyi bir bilgi birkimine de ihtiyaç duyuyorsunuz. Hata yapma olasılığınız çok az ve hata yapmamak için herşeyi hesaplamanız gerek. Ben ilk olarak metnin yüklediği mesajı karşı tarafa doğru duygu dramasıyla nasıl anlatabileceğime bakarım. Duygunun çok doğru şekilde karşı tarafa geçmesi gerekli. Bunun için yeri geldiğinde görüntünün bile duygunun önüne geçmesine izin vermiyorum.

TOPLAMDA 14 ÖDÜL VE PLAKETİM VARDI. ALTIN PORTAKAL’LA 15 OLDU

Daha önce yönetmenliğini üstlenmiş olduğunuz birkaç kısa metrajlı film ve bunlardan almış olduğunuz ödüller var. Ayrıca bir de 44 dakikalık bir belgesel film çektiniz. Bu konularda daha geniş bilgi alabilir miyiz? Sinema filmi çekmeyi de düşünüyor musunuz?

Öğrenci olduğum yıllarda Tarihten Kalanlar isimli bir belgesel çekmiştim. Yine Son Bir Nefes İçin ve Kültür Bakanlığı’ndan aldığım destekle çektiğim Son Karar adlı kısa filmler çektim öğrenciyken. Son Karar benim bitirme tezimdi. Yurt içi, yurt dışı bir çok festivalden ödülle döndü. Bu filmlerimle toplamda 14 ödül ve plaketim vardı. Altın Portakal’la 15 oldu. Sinema filmi çekmeyi tabiki düşünüyorum. Kafamda anlatmak istediğim çok güzel şeylerim var. Benim için anlatma şekli de çok önemli. O yüzden reklâm çekip sürekli kendimi geliştiriyorum. Birgün herşey hazır olduğunda bunu yapacağım. Sinema filmi çekeceğim.

(25 Ekim 2011)

Demet Doğan

Mehmet Dinler

Dinler, 1928 yılında Adana’da doğuyor, bu hesaba göre 83 yaşında. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünde okuyor. Erman Şener, Ses Dergisi’ne hazırladığı Sanatçılar Ansiklopedisi’nde Dinler için -okuduğu bölümü belirttikten sonra- aynı fakültede doktora yaptığını yazıyor. Bu bilgi -okulu belirtilmesine rağmen- Özgüç ve Evren’in hazırlamış oldukları yönetmen sözlüklerinde yok. Okul sonrası bir süre memurluk yaptığı, sonradan Kemal Film’de çalışmaya başladığı belirtiliyor. Sanırım bu çalışmaya başlama, okulun bitirilmesinden öncelere 50’li yılların sonuna kadar iniyor. Ülkemizde -özellikle- sinema sanatçıları hakkında biyografik bilgi ve belgelere pek rastlanmaz. Bir kaç yıldır müesseseleşmiş film festivallerinde yönetmen ve oyuncular için çeşitli biçimlerde, en azından derli toplu bilgiler içeren kitaplar yayınlanıyor. Dinler hakkında daha sağlıklı bilgileri böyle bir kitaptan öğrenebiliriz. Ama bende özel demeyeceğim ama bana anlatılmış bir kısım bilgiler var.

Sinemamızın (aslı tiyatromuzun) ustalarından, yeri doldurulmaz ustalarından Feridun Karakaya’nın tip-leştirdiği bir “Cilalı İbo” vardır. Sinemada daha önceleri de rol almasına rağmen Karakaya, Seden’in 1957 de çektiği Zeki Müren’li Berduş filminde kendisine verilen “ayakkabı boyacısı” rolünü geliştirerek, Cilalı İbo’yu tipleştirmiş, tutulması üzerine Kemal Film’e yıllara yayılan bir seri Cilalı İbo filmi çekilmiştir. Bunlardan beş tanesini 1961 – 1971 arasında Dinler çekmiştir. Karakaya’nın hastalığı sırasında, hastahanede ziyaretleri sırasında Dinler ile tanıştım. Sohbetlerimiz sırasında kafama takılmış Güzeller Resmigeçidi filmine sözü getirdim. Çünkü kaynak kitaplarda filmin yönetmeni olarak kâh Osman F. Seden, kâh O. Nuri Ergün bazen her ikisi birden gösteriliyordu. Dinler o film çekimi sırasında kullanılan -aslında gerçek bir “güzellik kraliçeliği geçitinde” çekilen- kısımların varlığından söz etmişti. Ben bu nedenle Dinler’in yönetmenliğini bu filmle başlattım ama sonradan filmin jeneriğinde yönetmenin yazılması gerektiği yerde “Seden Film ekibince gerçekleştirilmiştir” ibaresini görünce, bu saptamamdan vaz geçtim. Film bir ekibin ürünü idi, Dinler de ekip içinde bulunabilirdi ama bu ekip çalışması, kollektif yönetmenli filmlerdeki gibi çalışmaya katılan her yönetmene mal edilemezdi. Çok kendine has bir durumdu. İşin ilginç tarafı Feridun Karakaya’nın da bu filmde rolü -ama jenerikte özel bir bölüme konulacak kadar özel bir rolü- vardı.

Aynı yıl Dinler, Cilalı İbo Zoraki Baba’yı çekerek Kemal Film’de yönetmenliğe başlayacaktı. 1993’e kadar yönetmenlik çalışmalarına devam eden Dinler, Kemal (Seden) Film’e 18 film çeker. Aslında çekilen film sayısı 17’dir, bunlardan biri de Kemal Film’in sıkıntılı olduğu günlerde Dinler ile Semih Evin ve Zafer Davutoğlu’nun yönetimine katıldıkları Dişi Hedef’tir. 18. film ise O. F. S. Prodüksiyon adına çekilir.

Dinler’in uzun süre çalıştığı Kemal Film bir okul gibi çalışmış, ülkemizin ilk özel yapımevidir (1921). İlk dönem film üretimi kısa sürmüş, ithâlciliğe ağırlık verilmiş, sonradan 1951’de tekrar üretime geçilmiş, kısa sürede bir yönetmen ve görüntü yönetmeni grubu oluşturulmuş ve yıl içinde çekilen filmlerde bu grubu oluşturanlar çalışmıştır. Dinler de bu grubun yönetmen kısmında yer alır ama sırf Kemal Film’e çalışmamıştır. Daha 1963’de As Film’e (Muzaffer Arslan) Dağlar Kralı – Köroğlu’nu çekmiştir.

Yukarıda belirttiğim özel görüşmelerimizde -belki denk düşüremediğimden- Dinler’le konuşamadığım bir konu vardır. Sinemaya çok özel bir merakı olan amcam Rafet’in, bu Köroğlu filminin figürasyon grubunda yer alarak, başlangıç kısmında da çok az görünmüş olduğunu duymuştum, -ama ben filmde göremedim. Nerede ise elli yıl oldu, Dinler şimdilerde hatırlamamakta haklı olduğu bu olayı o gün bile yeterince hatırlamayabilirdi ama ben yine de konuşmak istiyorum.

Dinler, Kemal Film’e çektiği sayıda filmi Melek Film’e de çeker: 17 film. Bu filmlerde (her iki firma ile) en fazla Türkan Şoray ve Ediz Hun ile çalışmıştır ama bu her zaman ikilinin bir arada olması anlamına gelmez. Bir arada oldukları da olmasına rağmen, farklı partonerlerle de oynamışlardır / oynatılmışlardır. Dinler, diğer firmalara yaptığı filmlerle bu iki firmaya (Kemal / Melek) yaptığı filmler, zaman bakımından Yeşilçam Dönemi içinde kalmaktadır, çalıştığı firmaların alışkanlıkları ile çalıştığı ortamda, inişi çıkışı olmayan bir yöntem uygulayan Dinler düz fakat düzgün, tutarlı, sinema dili rahat seyredilen bir yönetmendir. Sinemamızda yönetmenlerin her zaman uyguladıkları yöntemleri o da uygulamıştır, Kemal Film’e çektiği Erkeklik Öldümü Atıf Bey‘i yıllar sonra Erkeklik Öldü mü Abiler adı ile tekrar çekmiştir. Aslan Marka Nihat’ta bir Capra, Üç Kardeşe Bir Gelin’de bir Hathaway, Fakir ve Mağrur’da bir Shermann, Alevli Yıllar‘da bir Nelson, Melek mi Şeytan mı’da bir Truffaut uyarlaması yapar. Funda’yı Hançer’den, Ekmekçi Kadın’ı Davutoğlu’ndan sonra tekrar çeker. Sinemamızın ön gördüğü türlerin hepsinde çalışmasına rağmen, aşk filmleri aralarda kendini daha fazla gösterir. Ekmekçi Kadın’ın aynı zamanda bir yabancı roman uyarlaması yanında asıl roman uyarlamasını Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanından yapar. Cennet Fedaileri filminde dini karakteri içeren dini/tarihsel bir film yapacaktır. Bütün bunlar Dinler’in gerek uzun süre çalıştığı firmalarda olsun, arada film yaptığı yapımevlerinde olsun, aşırılıklara veya teknik canbazlıklara itibar etmeyen sağlamcı bir yönetmen olması olgusunu değiştirmez.

Mehmet Dinler (1928 / Adana)

1961 Cilalı İbo Zoraki Baba (Kemal-1)* F. Karakaya (1)
1962 Aşk Yarışı (Kemal-2) F. Hakan (1) T. Şoray (1)
1962 Erkeklik Öldü mü Atıf Bey (Kemal-3) O. Günşiray (1) F.Girik (1)
1962 Kıyma Bana Güzelim (Kemal-4) Sevim Emre (1)
1963 Bazıları Dayak Sever (Kemal-5) O. Günşiray (2) F. Girik (2)
1963 Dağlar Kralı – Köroğlu (As) F. Hakan (2) T. Şoray (2)
1963 Sayın Bayan (Kemal-6) T. Şoray (3) T. Yiğit (1)
1963 Cilalı İbo Kadın Avcısı (Seden-7) F. Karakaya (2)
1964 Aslan Marka Nihat (Aşk Otobüsü) (Saner) İ. Günay (1) H. Koçyiğit (1) It Happened One Night / Frank Capra
1964 Cilalı İbo ve Kırk Haramiler (Güven) F. Karakaya (3)
1965 Cennet Fedaileri (Sine – Erman) – Hz. Ebu Bekir / Hz. Ömer / Hz. Ali / Hz. Hamza
1965 Oğlum Oğlum (Günşiray) o. günşiray (3) F. Akın (1) Mahir Günşiray
1965 Sevişmek Yasak (Ülkü) erakalın, F. Girik (3) C. Arkın (1)
1965 Tehlikeli Adımlar (Güven) H. Koçyiğit (2) E. Hun (1)
1965 Üç Kardeşe Bir Gelin (Pesen – Ülkü) F. Girik (4) E. Hun (2) North to Alaska / Henry Hathaway
1966 Fakir ve Mağrur (Kadri) İ. Günay (1) S. Alkor (1) The Young Philadelphian / Vicent Shermann
1966 Karanlıklar Meleği (Melek) H. Koçyiğit (3) C. Arkın (2)
1966 Kıran Kırana (Metin) E. Kolçak (1) N. Aydan (1)
1967 Aşkınla Divaneyim (Metin) N. Sesigüzel (1) S. Güneri (1)
1967 Kara Duvaklı Gelin (Kemal-8) T. Şoray (4) E. Efekan (1)
1967 Kelepçeli Melek (Kemal-9) T. Şoray (5) E. Hun (3)
1967 Ölümsüz Kadın (Melek) T. Şoray (6) E. Bora (1)
1967 Serseriler Kralı (Kemal-10) S. Alışık (1) F. Akın (2)
1967 Sinekli Bakkal (Kema-11) T. Şoray (7) E. Hun (4)
1967 Yarın Çok Geç Olacak (Kemal-12) S. Alkor (2) E. Hun (5)
1967 Zehirli Çiçek (Kemal-13) Y. Tezcan (1) E. Efekan (2)
1968 Ağla Gözlerim (Melek) T. Şoray (8) M. Soydan (1)
1968 Alevli Yıllar (Metin) E. Bora (2) S. Özcan (1) Once a Thief / Doğru Yoldan Ayrılanlar – Ralph Nelson
1968 Funda (Melek) H. Koçyiğit (4) K. Tibet (1)
1968 İstanbul Kaldırımları (Kemal-14) Y. Tezcan (2) T. Oral (1)
1969 Çingene Aşkı – Paprika (Coşkun Plâk) E. Çağlar (1) M. Mutlu (1)
1969 Izdırap Şarkısı (Metin) M. Soydan (2) M. Mutlu (2)
1969 İntikam Yemini (Bilgin) bilgin şehber, M. Soydan (3) S. Güvenirgil (1)
1969 Sana Dönmeyeceğim (Melek) T. Şoray (9) M. Soydan (4)
1969 Sevdiğim Adam (Melek) A. Işık (1) M. Mutlu (3)
1969 Sonbahar Rüzgarları (Sine) T. Şoray (10) E. Hun (6)
1969 Tatlı Sevgilim (Metin) Y. Tezcan (3) S. Güney (1)
1970 Ah Müjğân Ah (Er) S. Alışık (2) E. Püsküllü (1)
1970 Erkeklik Öldü mü Abiler (Ar) ahsen bahçeoğlu, S. Alışık (3) F. Cansel (1)
1970 İşler Karışık (Er) S. Alışık (4) E. Püsküllü (2)
1970 Söz Müdafaanın (Erler) H. Koçyiğit (5) E. Hun (7)
1970 Talihsiz Baba (Melek) S. Alışık (5) S. Güneri (2)
1970 Tatlı Meleğim (Melek) T. Şoray (11) E. Hun (8)
1970 Yuvasız Kuşlar (Melek) F. Akın (3) E. Hun (9)
1971 Bebek Gibi Maşallah (Meç) enver özer – ışık toraman – çetin inanç, H. Koçyiğit (6) İ. Günay (2)
1971 Cilalı İbo Yetimler Meleği (Kema-15) F. Karakaya (4)
1971 Cilalı İbo Teksas Fatihi (Kemal-16) F. Karakaya (5)
1971 Hayatım Senindir (Melek) H. Koçyiğit (7) E. Hun (10)
1971 Melek mi Şeytan mı (Melek) (T. Şoray (12) T. Akan (1) La Marieé Etait en Noir / Siyah Gelinlik – Truffaut
1971 Solan Bir Yaprak Gibi (Melek) F. Girik (5) T. Akan (2)
1971 Dişi Hedef (Kemal-17 !) S. Evin – Z. Davutoğlu ile / O. Günşiray (4) Ü. Özen (1)
1972 Ekmekçi Kadın (Melek) F. Girik (6) O. Sonat (1)
1972 Evlat (Uğur) F. Girik (7) M. Soydan (5)
1972 Suçlu (Melek) T. Akan (3) B. Erdeniz (1)
1972 Takip (Barlık) necdet barlık, K. Tibet (2) B. Erdeniz (2)
1972 Tanrı Misafiri (Özer) enver özer, H. Koçyiğit (8) E. Hun (11)
1972 Üç Sevgili (Melek) T. Akan (4) M. Zeren (1)
1973 Kader (Bu film bazı listelerde isim olarak geçiyor ama yeterli bilgi yok)
1973 Kara Toprak (Haydar) haydar üçüncüoğlu, T. Yiğit (2) Gül Tener (1)
1973 Kır Çiçeği (Renk) ünal? aybek ünsal?, S. Gökhan (1) B. Erdeniz (3)
1973 Şüphe (Melek) E. Hun (12) H. Soygazi (1)
1973 Yalancı (Çok Yalnızım) (Melek) T. Şoray (13) A. Arman (1)
1974 Ceza (Melek) K. İnanır (1) H. Soygazi (2)
1974 Gariban (Kervan) M. Utku (1)
1974 Talihsiz Evlat (Uğur) F. Girik (8) E. Çağlar (2)
1974 Unutama Beni (Sine) S. Gökhan (2) H. Soygazi (3)
1975 Kadınlar Hayır Derse (Metin) H. Koçyiğit (9) M. Soydan (6)
1975 Panik (Özdoğan) mehmet bozdoğan, O.Sonat (2) M. Omay (1)
1976 Adana Urfa Bankası (O. F. S.-18 ) o. f. seden, Ö. Serengil (1) Ayşen Cansev (1)
1976 Aman Karın Duymasın (Metin) E. Hun (13) N. Nazır (1)
1976 Perişan (Sezer) berker inanoğlu, P. Savaş (1) M. Hekimoğlu (1)
1981 Ölmeyen Arkadaşlık (Pelit) Mehmet Karataşlı (1)
1982 Vatan Kucağında (Yaşam) gazanfer dirlik, Savaş Ali Akyol (1)
1986 Ağlıyorsam Yaşıyorum (Rana Yayınları) erol solak, G. Karaböcek (1) S. Kırmızı (1)
1986 Zehirli Çiçek (Rana Yayınları) Ömer Şan (1) Bilge Şan (1)
1993 Ezan Sesleri (Sun) erol şenbecerir, Nuray Kaplakaslan (1) Bülent Bilgiç (1)

*Parantez içindeki rakamlar yönetmenin o firmayla ve o sanatçıyla kaçıncı kez çalıştığını göstermektedir. Yapım şirketi adından sonra küçük harflerle yazılanlar yapımcı isimleridir.

(Bu yazının kısa versiyonu 08 – 14 Ekim 2011 tarihleri arasında düzenlenen 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kataloğunda yayınlanmıştır.)

(14 Ekim 2011)

Orhan Ünser

Gülen Gözler

Halit Akçatepe, sinemamızda aileden sinemacı denildiğinde ilk akla gelen sanatçılarımızdandır. 1938 yılı başında Leman Akçatepe ve Sıtkı Akçatepe’nin oğlu olarak İstanbul’da dünyaya geliyor. İstanbul’da Saint Benoit Lisesi’nden mezun olsa da onu sinemaseverler Hababam Sınıfı’nın Güdük Necmi’si olarak biliriz. Halit Akçatepe, Güdük Necmi ile, Rıfat Ilgaz’ın unutulmaz eseri Hababam Sınıfı’nın Kalem Şakir (Tarık Akan), İnek Şaban (Kemal Sunal), Kel Mahmut (Münir Özkul) ve Hafize Ana’sı (Adile Naşit) gibi sinemamızın olmazsa olmaz ölümsüz karakterleri arasına girmiştir. Babası Halit Akçatepe de Hababam Sınıfı’nın unutulmazlarından Paşa Nuri karakteriyle hafızalara kazınmıştır. Öğrencilerinin kopya çekmelerini kendine has yöntemlerle engellemeye çalışan Paşa Nuri hiç taviz vermez, gerekirse sıraların üzerinde dolaşarak öğrencilerini denetler. Ancak Güdük Necmi’nin de aralarında olduğu Hababam’ın haylazları mutlaka bir punduna getirir, tarihi olayları anlatarak hocalarını heyecanlandırırlar ve sınavları ertelemenin bir yolunu bulurlar.

Halit Akçatepe, doğal çocuksu yüzü ile tüm filmlerinde perdeye geldiğinde sinema salonlarında hemen bir sevinç halesi oluşur. Birçok filmde oynadığı Tarık Akan’dan yaşça büyük olsa dahi bu özelliği nedenle kardeşi rolünde de oynamıştır.

Akçatepe 1943 yılında 5 yaşındayken Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Nasreddin Hoca Düğünde filminde çocuk rolüyle sinemaya başladı. Dertli Pınar, Günahsızlar, Senede Bir Gün, Karanlık Yollar, İstiklal Madalyası, Gülnaz: Hayat Acıları, Güldağlı Cemile, Köprüaltı Çocukları, Yetim Yavrular gibi filmlerde küçük rollerde göründükten sonra hızlı çıkışına 1971 yılında Memduh Ün’ün 2. kez yönettiği Üç Arkadaş filmindeki Mıstık rolüyle başladı. Halit Akçatepe, Üç Arkadaş’ın yeniden çevriminde, Memduh Ün’ün sinemamızın unutulmaz klâsikleri arasında yer alan ilk filmde Semih Sezerli’nin oynadığı Mıstık rolünü aratmayacak denli başarı gösterdi. Filmin sonunda gözleri açılan Gülperi rolündeki Hülya Koçyiğit kendisine fedakârca kol kanat geren üç arkadaşı günlerce arar fakat bir türlü bulamaz. Üç arkadaş, Gülperi’yi konser çıkışlarında, hayranlarının arasında uzaktan seyrederek hasret gidermektedirler. Gülperi onları sadece sesleri ile tanıdığından, mümkün olduğunca sessiz seyrederler. Son karşılaşmalarında oluşan itiş kakış sırasında Mıstık, kendisini iten yanındaki kişiyi elinde olmadan “İncilerin mi döküldü?” diye azarladığında bunu duyan Gülperi sesi tanır, birden döner ve “Mıstık” diye seslenir. O sırada tanındıklarını anlayan üç arkadaş hüzünlü bir şekilde uzaklaşmaktadırlar ve Gülperi, Hülya Koçyiğit ünlü koşusu ile üç arkadaşa ulaşır ve mutlu son gerçekleşir.

Halit Akçatepe en parlak dönemini yaşadığı 1970’li yıllarda hemen hepsi orta sınıf insanlarımızın sevecenliğini, aile dayanışmasını, arkadaşlık, dostluk kavramlarını ideal şekilde içinde barındıran filmlerde oynamıştır. Bu filmler genelde sinemamızda Arzu Film Ekolü olarak adlandırılan filmlere benzer, kimileri de zaten o ekolün içinde sayılagelen filmlerdir. Bazılarını analım da hatırlayanları hüzün bassın, gözleri yaşarsın. O güzel filmler arasında Bir Varmış Bir Yokmuş, Beyoğlu Güzeli, Tatlı Dillim, Sev Kardeşim, Feryat, Yalancı Yarim, Umut Dünyası, Oh Olsun, Canım Kardeşim, Bebek Yüzlü, Köyden İndim Şehire, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Salak Milyoner, Mavi Boncuk, Kanlı Deniz, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı, Bizim Aile, Ah Nerede, Hababam Sınıfı, Hababam Sınıfı Uyanıyor, Süt Kardeşler, Şabanoğlu Şaban, Gülen Gözler, Evlidir Ne Yapsa Yeridir gibi filmler vardır ve hangisinde Halit Akçatepe perdede görünse seyircinin yüzünde ekstradan bir gülümseme belirir ve sıcaklık hissedilir. Çünkü o bizim içimizden biridir, küçük sevimli kardeşimiz, tatlı oğlumuzdur.

Halit Akçatepe, daha önce Mehmet Keskinoğlu’nun oynadığı Yaşar Ne Yaşamaz’ın ikinci çevriminde ilk ve tek başrolünü Münir Özkul’la birlikte oynadı. Üç adet filmin, Şaban Pabucu Yarım, Gurbetçi Şaban ve Lüküs Hayat’ın senaryosunu da yazan Halit Akçatepe’yi onlarca TV dizisi, reklâm ve tiyatro oyunlarında seyrettikten sonra, devam filmleri olarak çekilen Hababam Sınıfı: Merhaba, Hababam Sınıfı Askerde ve Hababam Sınıfı 3,5 filmlerinde de izledik. Sinema filmi olarak en son, sinemamızda daima özel ve farklı filmler çeken yönetmen Ezel Akay’ın 7 Kocalı Hürmüz’ünde üç ihtiyardan biri olarak izledik. Fakat yine de o ünlü çocuksu yüzüyle seyredenlere moral yansıtıyor ve “ne kadar sevimli ve genç bir ihtiyar” dedirtiyordu.

(Bu yazı 08 – 14 Ekim 2011 tarihleri arasında düzenlenen 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kataloğunda Halit Akçatepe başlığıyla yayınlanmıştır.)

(14 Ekim 2011)

Sadi Çilingir

Bir Salgın Dünyayı Kaosa Sürüklerken

Salgın (Contagion)
Yönetmen: Steven Soderbergh
Senaryo: Scott Z. Burns
Müzik: Cliff Martinez
Görüntü: Steven Soderbergh
Oyuncular: Marion Cotillard (Leonora), Matt Damon (Mitch), Kate Winslet (Erin), Jude Law (Alan), Gwyneth Paltrow (Beth), Laurence Fishburn (Ellis), John Hawkes (Roger), Elliott Gould (Ian), Jennifer Ehle (Ally), Daria Strokous (Irina)
Yapım: Warner Bros (2011)

Sinemanın gerçekten önemli yönetmenlerinden Steven Soderberg’in “Salgın” filmi, alttan alta dev ilaç şirketlerine eleştiri getirirken, gerilim sinemasının imkânlarından yararlanarak nefesleri kesiyor.

Kameramanlığını da yönetmen Steven Soderbergh’in yaptığı 2011 yapımı fütüristik “Contagion – Salgın” filmine “tıbbi gerilim” deniliyor. Yönetmenin adı önemli olunca Hollywood’un ünlüleri bu filmde yer almak için yarışmış sanki. Sinema okullarına karşı olan 1963 doğumlu Soderbergh’i, 1989 yapımı “Sex, Lies and Videotape – Seks Yalanları” filmiyle tanımıştık. 1991 yapımı siyah-beyaz ve renkli “Kafka” filminde, bu büyük yazarın metinlerindeki atmosferi Kafkaesk ruhla yansıtmıştı Soderbergh. 2000 yapımı “Traffic – Trafik” filmiyle “En İyi Yönetmen” dalında Oscar da aldı. Soderbergh, “Ocean’s” seri soygun filmlerini de yaptı. Che ve devrimlerini bile iki bölümde anlatmıştı 2008 yılında: “Che Part One: The Argentine – Che 1: Arjantin” ve “Che Part Two: Guerilla – Che 2: Gerilla…” 2009 Filmekimi’nde gösterilen “Che” filmleri, ne yazık ki vizyon şansı bulamadı. DVD’si bile yayımlanmadı. Bu iki bölümlü filmin yazıları kendimize hatıra şimdi. Soderbergh’in en önemli özelliği, bağımsız bir yönetmenmiş gibi filmlerini çekebilmesi. “Salgın” filminin bütçesi 60 milyon dolar, belirtelim.

Hollywood, çok az yönetmene özgürlük veren bir hayal ülkesi. 1918 yılında Hollywood’daki yerini alan Warner Bros’u, Albert, Sam, Harry ve Jack Warner kardeşler kurdu. İlk sesli filmi 1927’de Alan Crosland’ın yönettiği “The Jazz Singer – Caz Şarkıcısı” filmiyle bu stüdyo çekti. Warner Bros’un, ezelden günümüze etkileyici bir geleneği var. Bazı dönemler, “usta” dediği yönetmeni alabildiğine özgür bırakıyor. Hiç müdahale etmiyor. Bütçeyi aşsa bile saygısını daima sürdürüyor bu film stüdyosu. Bilebildiğimiz, 1942 yapımı “Casablanca – Kazablanka” filminin yönetmeni Michael Curtiz, bu stüdyonun ilk büyük ustasıydı. Bu stüdyo, 1938 yılında sinema tarihinin gerçek anlamda ilk renkli filmi “The Adventures of Robin Hood – Vatan Kurtaran Aslan” filmini Curtiz’e çektirdi. Daha sonra Stanley Kubrick geldi. Şimdi Clint Eastwood var. Warner Bros, geleneğini sürdürebilmek için Eastwood sonrasındaki “ustası”nı arıyor gibi. Belki de Soderbergh’tir bu.

Salgın dünyayı kuşatırken…

İlk gösterimini, bu yılki 68. Venedik Film Festivali’nde yapan “Salgın” filmi, bir virüsün nasıl katliamcıya dönüşeceğini gösteriyor. Film, ikinci günle başlıyor. Virüsün nasıl ortaya çıktığı ve yayıldığı final bölümünde bir kısa film tadında yansıyor perdeye. Bazı şeyleri kendinizin keşfetmesi daha heyecan verici olabilir. Film, Şikago’daki havaalanında açılıyor. Hong Kong’tan dönen Beth, Mitch’le evlenmeden önceki sevgilisiyle cepten konuşurken üzerinde bir halsizlik hissediyor. Bundan sonra film, dünyanın birçok şehrinden virüsün bulaştığı insanları gösteriyor belgesel gibi. Virüs, öksürükle başlıyor, insanın vücudunda kırıklık yapıyor, ateşini birden yükseltiyor. Bunlar çabucak oluyor. Hasta yatağa düşüyor. Ağzından köpükler geliyor. Ardından, aşı olmadığı için hasta çok geçmeden ölüyor. Minneapolis’teki evine geldiğinde Beth, oğlu Clark’a da virüsü bulaştırıyor. Karısı Beth ve üvey oğlu Clark’ı kaybeden Mitch Emhoff, büyüme çağındaki kızı Irina’yı virüsten korumak için uğraşıyor.

Finalin ruhu var…

Atlanta’da Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nde Dr. Ellis Cheever, Mineapolis’teki Salgın İstihbarat Servisi’nden Dr. Erin Mears’la temasa geçiyor. Başlarda, Amerika’nın güvenliğinden sorumlu Anayurt Güvenlik Bölümü, bunu “biyosilâh” saldırısı olarak yorumluyor. Yönetmen filminin bir yerinde seyirciyi kuşkunun içine düşürüyor. Virüs kültürü üzerine araştırma yapan Pof. Ian Sussman’ın örnekleri bu virüsü mü yayıyor? Yoksa bu araştırmaları, virüsleri ve başka hastalıkları mı önleyecek? Dr. Ally Hextall, Prof. Sussman’ın genetik araştırmalarını mı saklamıştır? Her şey için finali beklemek gerekecek. Hikâyede bir de ana akım gazetelerine karşı olan ve internetteki blogunda ilâç şirketlerine savaş açan Alan Krumwiede de var. Polis, düzmece suçla Alan’ı tutukluyor. Ama okurları onu kefaretle hapisten kurtarıyor. Bir de Dr. Leonora Orantes var. Leonora, Dünya Sağlık Örgütü’nde epidemiyolojist. O da araştırmalar için Hong Kong’a gidiyor. Çünkü, Beth Amerika’ya geldiğinde virüsü de getiriyor. Görüntülerin ve kurgunun sakin olduğu bu filmde müzikler gerçekten muhteşem. Perdede ışık saçan Marion Cotillard da. Sinemanın önemli yönetmenlerinden Soderbergh’in “Salgın” filmi sinema tarihine kalabilir. Modern klâsiklere dahil olabilir. Filmin mekânları, Amerika’nın Illinois, Georgia, Minnesota ve Kaliforniya eyaletlerinin yanında Çin’in Hong Kong bölgesinden. Arada Londra ve Tokyo da görülüyor. Filmde birçok şehir ve hikâye var. Bizdeki yönetmenler, Soderbergh’in bu filmini görmeliler.

(21 Ekim 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

İstanbul’a Doğru Uzun Yolculuk

Istanbul (Isztambul)
Yönetmen-Senaryo: Ferenc Török
Müzik: Lance Hogan
Görüntü: Daniel Garas
Oyuncular: Johanna ter Steege (Katalin), Yavuz Bingöl (Halil), Patraic Delaney (Andras), Erdinç Olgaçlı (Mehmet), Andor Lukats (Janos), Eszter Banfalvy (Juli), Reka Tenki (Zsofi)
Yapım: Kuzey Film-Uj Budapest-Ripple World (2011)

Macar yönetmen Ferenc Török’ün “Istanbul” filminde, terk edilmiş bir kadının nefes almak için çıktığı beklenmedik yolculuğu, onu yeni dünyalara götürüyor.

Budapeşte’de 1971’de doğan Macar yönetmen Ferenc Török’ün 2004 yapımı “Szezon / Eastern Sugar – Doğu Şekeri” filmi, geçen yıl “Çağdaş Macar Sineması İstanbul’da” kapsamında gösterilmişti. Bu yönetmen, 2011 yapımı “Isztambul – Istanbul” filmini, bir kadına ve İstanbul’a adamış. Katalin, oğlu ve kızının babası Janos’un çocukları yaşındaki Juli’yle yaşamasından dolayı küçük bir bunalıma düşüyor. Evli kızı Szofi doğurmak üzere. Oğlu Andras arada kalmış bir genç. Saksıdaki çiçeği makasla doğradıktan sonra, gecenin bir yerinde elindeki makasla Budapeşte’nin sokaklarına çıktığında kendini hastanede bulan Katalin, hiç beklemeden otostopla yollara düşüyor. Kamyonla Romanya’ya gelen Katalin adını duyduğu İstanbul’a doğru yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuk onu, depresyondan uzaklaştırıyor ve bilmediği kültürlere dokunduruyor. Otele yerleşen Katalin, otelin sakinlerinden inşaatta ustabaşı olan Halil’le yavaş, ama sağlam bir yakınlık kuruyor. Ardından gelen oğlu Andras, annesini sanki anlıyor ve onu almadan geri dönüyor.

İstanbul’un sıcak yüzü…

Filmi seyrederken, içinde yaşayan bizlerin fark edemediği etkileyici sıcaklıktaki İstanbul anlarıydı. İnsanlar ve şehir muhteşem. Güvenli. İnsanlarla kolay iletişim kurulabiliyor. Elbette tüm bunlar bir yabancının ilk başta gördükleri. Yönetmen Török, İstanbul’a Budapeşte’den daha içten ve sıcak bakmış. Budapeşte, sanki daha kasvetli ve insana kuşatılmışlık duygusu veriyor gibi. İstanbul, alabildiğine ferah ve insanı şefkatiyle hemen sarıyor. İstanbul, bizim Yeşilçam filmlerinde pek az görebildiğimiz estetik çarpıcılıkta yansıyor perdeye. 1973 Budapeşte doğumlu kameraman Daniel Garas, Török’ün filmlerinin gözü olmuş genelde. Bu filmdeki İstanbul fotoğrafları çok estetik. Mutfak kültürü de yansıyor az da olsa. Otel ve çevresi de insana güven veriyor. Yönetmen, otel ve çevresini Üskadar taraflarından seçmiş. Elbette olmazsa olmaz Boğaz kıyıları. Final bölümündeki Kapadokya görüntüleri de etkileyici. Oyuncu performansları da iyi. Johanna ter Steege, donuk ve sessiz Katalin’e derinlik katmış. Yavuz Bingöl de iyi bir performans ortaya koymuş. Katalin’le Halil’in iletişimi insana iyi geliyor. Halil, yarı Türkçe yarı İngilizce Katalin’i etkilemeyi başarıyor. 48. Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde “Uluslararası Yarışma”ya katıldı ama ödül kazanamadı. Fonda duyulan müziklerin de etkileyici olduğu bu film görülmeye değer.

(Bu yazı 21 Ekim 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(21 Ekim 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Yahudilerin Hayatını Kurtarmak

Türk Pasaportu
Yönetmen: Burak Arlıer
Senaryo: Deniz Yeşilgün, Gökhan Zincir
Müzik: Alpay Göltekin, Alp Yenier
Görüntü: Şenol Altun
Oyuncular: Altan Gördüm, Eylem Demir, Cosma Constantin, Gavril Patru, Soner Akçay, Çağla Çakar, Renan Köksal
Yapım: İnterfilm (2011)

Burak Arlıer’in yönettiği “Türk Pasaportu” belgeseli, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin büyükelçileri ve konsoloslarının Nazilerden kurtardığı Yahudiler üzerine.

İlk gösterimini 2011 Cannes Film Festivali’nde yapan “Türk Pasaportu”, 18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde büyük ilgi gören bir belgeseldi. Burak Arlıer’in yönettiği belgeselde, II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin elinden kurtarılmış Türk Museviler anlatılıyor. O zamanlar çocuk olan ve hâlâ hayatta olan Yahudilerle röportaj yapılan belgeselde bazı anlatılanlar canlandırmayla beyazperdeye yansıtılmış. O anlardan insanlar çok etkilendiler. Bu belgesel, “Türk Schindlerleri” diye anılan büyükelçilere, konsoloslara, çalışanlarına ve Yahudilere adanmış. Sadece Paris’ten değil, Marsilya’dan, Vichy’den, Budapeşte’den, Köstence’den, Berlin’den, Hamburg’dan, Prag’dan, Varna’dan ve Rodos’tan. Saffet Arıkan’dan Behiç Erkin’e, Rauf Arman’dan Selâhattin Ülkümen’e kadar büyükelçi ve konsoloslar bu çabayı göstermiş. Elbette Dışişleri Bakanlığı’nın destekleriyle. Bir çelişki belki ama, “Milli Şef” zamanlarında Türkiye’de azınlıklar için de “Varlık Vergisi” toplanıyordu ve hayatları cehenneme dönmüştü. Belki de ülkemiz daima çelişkiler yurdu oldu.

Etkileyici anlatım…

Yönetmen, bu belgeselini Amerika ve İngiltere’de yaygın olan belgesel tarzıyla çekmiş. Olayları yaşayanların röportajlarının yanında, o anlatılanların canlandırmasını yapmış. Etkileyici bir sinematografik dille perdeye yansıyan görüntüler gerçekten insanı etkiliyor. Genelde Fransa’dan trenle Türkiye’ye gelmiş insanlarla röportaj yapılmış. O zamanlar çocuk olan anlatıcılar, Türkiye’ye içten gelen minnattarlık sunuyorlar. Yönetmen bazı anlarda o anlatılanları dramatik bir anlatımla perdeye yansıtıyor. Tren garında annenin küçük kızından ayrıldığı an seyircilerin gözlerini dolduruyor. Alman bombardımanlarıyla sığınağa koşan Yahudilerin yaşama tutkusu insana yaşama sevinci veriyor. O anda birçok şey düşünüyor insan. Ölüm korkusu ve yaşama tutkusu. Özellikle canlandırma bölümlerindeki sinema seyircileri etkilyor. Renk tonlarını koyu kullanmış yönetmen. Röportajlardaysa normal ışıklandırma yapmış. Fonda duyulan müzikler de insanın yüreğine iniyor. Hemen başlardaki Yahudi çocuğun görüntüleri de sinemanın unutulmazlarına katılıyor. Bu an unutulmaz. Bu değerli belgesel sinema belleklerine alınmalı. Yönetmen Burak Arlıer ve belgeseli umut veriyor.

(21 Ekim 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

10. Filmekimi

Filmekimi 10. yılında, tıpkı geçtiğimiz yıl olduğu gibi kurak bir sezonun yaklaştığının sinyallerini verdi.

Habemus Papam: Nanni Moretti Habemus Papam’da, “Aslında göründüğü gibi değil” farkındalığını Papalık Makamı’ndan hareketle işlemeye çalışmış. Farkındalığın ağırlığını, kendi rolünün zorlama komedi potansiyeliyle renklendirmeye çalıştığı gözlenirken, çizdiği gündelik hayat tablosundan yola çıkarak kritiğini ettiği “balkondan konuşan adamla meydandan kulak veren kalabalığın” muhataplığı meselesinin lâyıkıyla görselleştirilemediği dikkat çekiyor. Bunda Moretti’nin içerisi ve dışarısının nabzını tutmak amacıyla kullandığı eski usul mizansenlerin payı büyük. Bizim bildiğimiz dünya ışığında, Vatikan ve kurum zihniyeti ile Papalık makamı ve genel olarak makam kavramına farklı bir gözle bakmak isteyerek yola çıkan ama nihayetinde tüm bu meselelerin altında ezilen bir film olmuş Habemus Papam. Üstelik bunca malzeme deryası içinde çizilmiş bir İtalya resmi de yok.

Başka Bir Dünya: Keşfedilen gezegen Dünya’nın simetriği olsa dahi oraya ulaşmaya özlem duyan insanlar var. Buradaki gelecekleri sıfırlanmış, oraya gidip geçmişi değiştirme ümidine tutunmuşlar. Burada “dünyalılar”, “dünyaya aitler” ama orada böyle bir garanti yok. Görünen o ki orada kimlikler uyuşsa da özlerin birbirini inkâr etme tehlikesi var, yabancı ilân edilme tehlikesi. Peki sinema piyasasında kime sorsan gösterir kabilinden bir vicdan muhasebesi hikâyesini yukarıda bahsi geçen temaya yedirirsek, katlanan bu dramatik yük, seyircisini filmin içine davet eden ve ona yaşadığı dünyanın bu ikisinden hangisine tekabül ettiğini duyumsatan bir filmi ne derece aşağı çekebilir? Sorunun Başka Bir Dünya özelinde cevabı, ayırt ediciliğini finalinden ibaret zanneden bir film kadar aşağı çekebileceği.

Martha Marcy May Marlene: Sean Durkin’in yönetmenlik performansı kaleminin gücünü törpülemiş. Martha Marcy May Marlene’de dünün karanlığı mı bugünün üstünde yoksa bugün mü düne gölge düşürüyor münazarası Durkin’in atmosfer yaratma becerisini parlatırken, gerçek ve hayal zıtlığının günümüz ve ütopyalar başlığına dönüşümü, aile ile komünün arasındaki farklar, Martha’nın psikozu, bireyin ve ailenin birbirine duyduğu ihtiyaç gibi anlatılmaya değer kısımlar hep es geçilmiş intibası uyandırıyor.

Oyunun Sonu: Kevin Spacey’nin çalışma arkadaşlarına dillendirdiği “Yok oluşun eşiğinden dönebilmemiz için ne satabiliyorsanız satın” başlıklı konuşma ile Jeremy Irons’ın işleri insafsızca toparladıktan sonra Kevin Spacey’e hitap ettiği monoloğu atın Oyunun Sonu’nda sinema namına kayda değer bir şey kalmıyor. Kapitalizm ve eleştirisini, yaşanmış bir vakanın çok benzer şekilde peliküle aktarıldığı bir senaryo üzerinden anlatmak ancak retoriği kuvvetli birkaç sahne ediyor işte. Ayırt ediciliğe dönüşme çabasıymış gibi hissedilen, batışın arife gecesinin melankolik ve depresif bazlı anlatımı ise filmin sinemasal gücüne kayda değer bir destek vermekten uzak.

Bisikletli Çocuk: Benzerine ne sinemada ne de yaşamda çok sık rastladığımız ölçüde iyimser bir olgunlaşma hikâyesi anlatıyor gibi gözükse de, Dardenne’ler Bisikletli Çocuk’ta nihayetinde safların eşitlenmesi üzerine bir hikâye anlatmışlar. Cyril’in yaşadıklarına gösterdiği tepkiler, içine düştüğü çıkmazlar ve ilerlemeyi tercih ettiği yollarda karşılaştığı belâlar iyimserliğe koşut olarak hep hafif atlatılıyor, olumlu neticelere kapı aralıyor. Ancak anladığımız o ki Cyril’in vakıf olması gereken bir gerçek daha var, o da çevresindeki birçok “iyi”nin aslında hünerle rol kestiği. Canı yananın verdiği tepki canını yakana dönüşmekten başka bir şey değil tanık olduğu üzere. Cyril’in finalde başına ciddi bir şey gelmediğini hissettirerek kalkıp gidebilmesi, o ana kadar benimsediği yolu, öğrendiği son gerçek ışığında ne derece eğip bükeceği merakını seyirciye geçiriyor. Sonuç olarak Dardenne’ler yine formda. Şahidiz, bu hikâye bile onların elinde hafiflikten zerre nasibini almamış.

Elena: Dönüş’ün yönetmeni anaç tavrını takınmış ve Elena’yı başyapıtı Dönüş’ten farklı olarak yaşanmışın kaderle alıp veremediği üzerine değil, seçimlerin ve alınan kararların kadere hükmetmesi üzerine inşa etmiş. Bu inşanın iyi bir filmle neticelenememesinin arkasında tüm bu sürecin iyi yönetilememesi ve anlatılmaya değer görülen nüvelerin kendine özgü değil muhtelif bir Rusya portresi ortaya çıkarmaya zemin hazırlaması var.

Uyuyan Güzel: Çiğ entelektüellikte, bir film varoloşçu felsefe ile ilgilenir gibi gözüküp, bir de bunu minimalist formül ile mayalarsa, senaryo vücudu mutlaka lâzım bir şart olmaktan çıkıyormuş. Öyle olunca, seyircisine üst perdeden seslenen bu filmlerin yönetmenleri kendilerini dünyanın en iyi yönetmeni, düşünürü ve gözlemcisi zannediyor, oyuncular dünyanın en cesur performanslarına hayat vermelerinin haklı gururunu taşıyan bir imaj çiziyormuş. Bu kafadaki insanların dümende olduğu filmler ise kartvizitlerini hayatı çoktan yemiş biri havasında takdim ederken, hayatın onları çözüp bitirdiğini fark edemeden unutuluyorlarmış. Uyuyan Güzel öyle bir filmmiş

Jane Eyre: Başlangıçta sergilediği imgeler öyle bir hava verse de Fukunaga’nın Jane Eyre uyarlaması ne gotik ne kasvetli ne de modern bir bakış açısı ihtiva ediyor. Fukunaga eski usulden kaçış yöntemini eski kafalı senaryo ve yönetim anlayışı olarak belirlemiş, uyarlama psikolojisinin ağırlığını da tanıdık epik öğelerle kendince garanti altına almış. Bu anlayışı Fukunaga’nın umut veren bir yönetmen olduğunu lanse ederek takdir edenler var, yok değil. Ama bence, Jane Eyre’ın bu hangi yöne gideceğini bilemeyen kararsız çizgisi yönetmen adına bir umut ışığını değil, oyuncularına çok şey borçlu bir yönetim zihniyetini işaret ediyor.

Tatilde Katil: Guillaume Nicloux’un filminde, her birine farklı fiziksel ve cinsiyetçi özellikler bahşedilmiş avuç dolusu karakteri, komik olduğu zannedilen durum ve sohbetler ışığında bir cinayet komedisi kotarma telâşında görüyoruz. Ancak telâşın yerini çabaya bırakmaması itici ve kötü bir film ortaya çıkarmış.

Ölüm Denizi: Şiddet ve kendini alttan alta hissettiren mizahla Güney Kore üzerine bir şeyler söylemek, ülkenin sinemasının yegane formülü haline geldi. Ama Ölüm Denizi’nde formül tutmamış. Çünkü mizah araç değil neredeyse amaca dönüşmüş, senaryo muadillerinin düzeyinde değil, çok gerisinde. Halkın alıştığımız gibi şapşallar, sofu akıllılar, nötr adamlar, köşeyi dönenler ve dönmeye uğraşanlar olarak kutuplaştırıldığını ancak öncüllerden farklı olarak mertliğin, er kişiliğin henüz bozulmadığı bir ortamda, koşan adamlar ortak paydasında buluşturulduklarını görüyoruz. Fakat “kaçan kovalanır” meselini “kovalayan kaçar”a dönüştürmek için gözetilen estetik kaygılar (aynı espri etrafında dönen trafik kazaları gibi) ve manevra kabiliyeti düşük yan hikâyeler yetersiz ve bugünden bakıldığında uzunca bir süre önce geride bırakıldığını bildiğimiz çabalar.

Snowtown: Gerçek olaylardan yola çıkılarak çekilen filmlerde, yaşanmışlık bir his olmaktan çıkıp bir etikete hatta bir sigortaya dönüşürse ortaya iyi bir film çıkması imkânsızlaşır. Snowtown bu durumun en yeni örneği.

Salgın: Soderbergh bu kez ne çekmiş diye gidenin mutsuz ayrılmayacağı, aynı zamanda yolu tesadüfen bu filme düşmüş birisinin de memnun kalacağı bir iş olmuş Salgın. Böyle bir tanımın yapıldığı filmler genellikle orta yolcu bir seyir izler, Soderbergh’in Salgın’daki en büyük mahareti finaldeki “başlangıcın ifşası” dışında bu tarz çaylaklıklardan uzak durması. Paranoyanın uç verdiği ve gittikçe yayıldığı kısımlarda, çağımızın rahatsızlığı olarak yalancılık ve samimiyetsizlik bürokrasinin hastalanmasıyla birlikte işlenirken, aşının bulunduğu ve adilane dağıtımın olabilirliğinin tartışıldığı bölümlerde devletlerin gerçek yüzü, güvenin sömürüsü ve iltimas gibi janrın diğer filmlerinden alışık olduğumuz kavramlar tartışmaya açılıyor. Yıldız oyuncuların çeşitliliği senaryoyu “hikâyeciklerin” istilâsına uğratıp ritmini şaşırtsa da Soderbergh’in estetik kaygılardan (özellikle müzik) güç alarak kurduğu atmosfer bu kusuru büyük oranda örtüyor. Çünkü Salgın gibi filmlerde gerilimin orada bir yerlerde olduğunu hissettirip ona vakıf olmamızı engelleyen bir atmosfer yaratmak iyi yönetmenlik diye bildiğimiz gereğe denk düşen bir meziyet.

Melankolia: Lars von Trier kariyerinin en kötü filmi olan Deccal’in ruh halinden sıyrılamamış henüz. Öyle ki Melankolia’nın Deccal’den daha iyi olan tek tarafı bu kez tilkinin tekinin çıkıp “Kaos hüküm sürüyor” dememesi.

Tehlikeli İlişki: Bu film ortalarda yokken birisi çıkıp Cronenberg, Freud ve Jung’un içinde bulunduğu bir film çekecek dese, insanların aklından ilk olarak, bu filmin yönetmenin sinemasının kaynağına doğru bir yolculuk olacağı düşüncesi geçerdi. Tehlikeli İlişki o film değil, derdi öyle bir film olmak da değil, yalnızca Cronenberg’in, Spider ile girdiği yolda devam ettiğinin bir göstergesi. Yani yönetmenlik sıfatının senaristin koyduğu ağırlığın altında ezildiği, auteur sineması yaptığı kabûl edilen bir yönetmenin gitgide montaja yardımcı bir unsur haline geldiği yeni bir Cronenberg filmi.

Bunların dışında; Artist “özenle eskitilmiş” havasından uzak durmayı başararak amacına ulaşan iyi bir film, Şeytanın İkizi politik ve sinemasal bakımdan, Lee Tamahori’nin kötü filmlerine alışık olanların bile kabûllenemeyeceği ölçüde ikinci sınıf bir aksiyon filmi, Bu Bir Film Değil manifestoya evrilemeyen yapısıyla çoğu zaman merkezden uzaklaşan bir taşlama, Senin İçin Gus Van Sant’tan nasibini almamış, daha ziyade yapımcı kadrosunun bakış açısına göre şekillendirilmiş bir aşk hikâyesi, Olmak İstediğim Yer Sean Penn’den uzun zamandır tanık olmadığımız kadar iyi yararlanan ancak yolculuk kısmının hakkını veremeyen bir yol filmi, Shame “sofraya aç oturup aç kalkmanın” sinemada işe yaramayan bir felsefe tanımı olduğunu ispatlayan bir porte ve süreç filmi, Umut Limanı düzeyli bir folklorik masal ve Kevin Hakkında Konuşmalıyız yönetmenin rüştünü ispat etme adına hikâye anlatma yetisine sekte vurduğu yarım başarı bir psikolojik gerilim olarak dikkat çekti.

(20 Ekim 2011)

Ahmet Can YILDIZ

ahmetcanyldz@yahoo.com

Altın Portakal Güzel Günler Gösterecek

48. Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde başlardaki yağmurlu ve fırtınalı havalarına rağmen coşku sürdü. Kadınlar jürisi, ödülleri doğru filmlere vererek umudumuzu arttırdı.

Yağmurlu, fırtınalı ve güneşli bir Altın Portakal geride kaldı. “Ulusal Yarışma”nın kadın jürisi adil bir paylaşımla hak edenlere Altın Portakal ödüllerini verdi. En büyük endişemiz, Ümit Ünal’ın genel anlamda beğenmediğimiz filmine ödüllerin yağmasıydı. Bu film, kadınlar jürisinin son dakikadaki “En İyi Film Jüri Özel Ödülü” verilerek savuşturuldu. Adil kadınlar jürisi, endişeye mahal vermeden Güzel Günler Göreceğiz ve Geriye Kalan filmlerine büyük ödülleri vererek saygı kazandı. Hasan Tolga Pulat’ın yönettiği Güzel Günler Göreceğiz, Tarantino sinemasının kıyılarında dolaşan, zamanlararası yolculuk yapan, birçok karakteri iç içe anlatan, çarpıcı kurgusu ve görüntüleriyle büyüleyen bir filmdi. Çiğdem Vitrinel’in filmiyse, tam tersine düz anlatımlı sade bir filmdi. Fransız sinemasının tadını verdi ama yönetmenine umut bağlamamızı sağladı. Bu yönetmenin, görsel dünyası ve sinema dili heyecan verecek sanki. Nazım Hikmet’in şiirinin adını ödünç alan Güzel Günler Göreceğiz, Mediha’nın yakınında ve uzağındaki insanları anlatan, hiçbir şeyi boşlukta bırakmayan filmdi. Geriye Kalan, baştan çıkartan bir tutkuyu anlatan, bir ara suç filmine dönüşen bir yapıttı. Genç oyuncuları heyecan verdi perdede. Devin Özgür Çınar, öteki kadına kattıklarıyla “En İyi Kadın Oyuncu” dalında hak ettiği Altın Portakal’ı kazandı. Geriye Kalan, Vitrinel’e “En İyi Yönetmen” dalında Altın Portakal getirdi. Güzel Günler Göreceğiz, başta “En İyi Film” olmak üzere Emre Kavuk’a “En İyi Senaryo”, Kalender Hasan’a “En İyi Kurgu” ödül getirdi. Bu filmde, Nesrin Cevadzade “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülünü Zenne’deki performansıyla Tilbe Saran’la paylaştı.

Altın Portakal, bundan sonra böyle ön jüriye görev vermez. “Ulusal Yarışma”yı takip ederken, bu filmin bu yarışmada ne işi var diyerek şaşırdık. Ramin Matin’in Canavarlar Sofrası ve Savaş Baykal’ın Öngörüye Ağıt filmleri neden yarışmadaydı, hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Canavarlar Sofrası, bir George Orwell ruhu taşıyan fütüristik filmdi. Öngörüye Ağıt filmiyse, Vertov tarzı gerçekliğin filmi iddiasındaydı. Bu iki filme de yarışma dışında bakmak ve değerlendirmek gerekiyor. Canavarlar Sofrası filmi, “Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü”nü kazandı. Belki de en büyük hayal kırıklığı, Raşit Çelikezer’in Can filminin büyük ödüllerden hiçbirini kazanamamasıydı. Bu film, “Ulusal Uzun Metraj En İyi Film – Antalya Kent Konseyi Jürisi”nin “Seyirci Ödülü”nü kazandı. Can filmi, “Behlül Dal Jüri Özel Ödülü”nü Lüks Otel, Meş – Yürüyüş, Fedakâr ve Öngörüye Ağıt filmleriyle ortak aldı.

Zenne günü…

Festivalde görme şansımızın olmadığı M. Caner Alper ve Mehmet Binay’ın ortak yönettikleri Zenne, büyük ödüle uzanamadı ve “En İyi İlk Film” ödülünü kazandı. Bu film kazandığı ödülleri de paylaştı. Kameraman Norayr Kasper, “En İyi Görüntü Yönetmeni” dalında ödülü Lüks Otel filmindeki Kenan Korkmaz’la paylaştı. Zenne filmi, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”su Tilbe Saran’la beraber Erkan Avcı’ya da “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü kazandırdı. Bu film, “Ulusal En İyi Uzun Metraj Film SİYAD Jürisi Ödülü”nü de aldı. Gıyasettin Şehir, Meş – Yürüyüş filmiyle “En İyi Sanat Yönetmeni” ödülünü alırken, Frank Schreiber ve Hemin Derya “En İyi Müzik” ödülünü kazandı. Festivalin yarışmasında ne işi olduğunu bir türlü bilemediğimiz Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm filmi de hak edilmiş bir ödül kazandı. Bu filmdeki etkileyici performansıyla Erdal Beşikçioğlu “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü aldı.

Açılış muhteşem, kapanış sönük…

“Onur Ödülleri”nin verildiği açılış gecesinin muhteşemliğine karşı kapanış bir o kadar sönük ve heyecansız geçti. Açılışta Engin Çağlar, Halit Akçatepe, Tuncel Kurtiz, Perran Kutman oyuncu olarak bu ödülü kazandılar. Azeri sinemasının ünlü siması Rustam Ibragimbekov da bu ödülü aldı. Sinemamızdaki romantik filmlerin unutulmaz yönetmeni Mehmet Dinler de bu ödüle lâyık görüldü. Dinler, 1960’lı yılardaki Cilalı İbo filmleriyle adını duyurdu, sonra özellikle Türkan Şoray – Ediz Hun ikilisiyle melodramlar çekti. Tunce Kurtiz ödülünü Jane Birkin’den alırken Yılmaz Güney’e de selâm gönderdi. Güney’in kendisine, Umut ve Sürü filmleriyle iki kanat taktığını söylerken, uluslararası alana açılmasına da neden olduğunu söyledi. Engin Çağlar, Antalya’dan hiç ödül kazanamadığı için bu festivale küskün kaldığını söyledi. En duygulu ansa, Tarık Akan’ın Halit Akçatepe’ye ödülü verirken yaşananlardı. Akçatepe, 1943 yılında henüz beş yaşındayken oyuncu olarak sinemaya girmiş. Kemal Sunal, Zeki Alasya – Metin Akpınar, Şener Şen ve Münir Özkul’la unutulmaz komedilere imza atmıştı. Özelikle Ertem Eğilmez’in Hababam Sınıfı’ndaki “Güdük Necmi”, sinemamızın “İnek Şaban”ıyla beraber unutulmazlarından oldu. Akan, kırk yılık dostuna bu ödülü verdiği için onur duyduğunu söyledi ve en çok alkışı aldılar. Rutkay Aziz, politik konuşma yaptı. “Muhalifliğini” ortaya koydu. Aziz, “Sanatta Sosyal Sorumluluk” ödülünü aldı. Emektar oyuncu Suna Selen’e “Yıldırım Önal Anı Ödülü” verildi. Yeşilçam’ın gerçek emekçilerinden “Godzilla” lâkaplı Selahattin Geçgel de ödülünü alırken bol alkış aldı.

Bu yılki festival tam anlamıyla kadınlara adanmış bir festivaldi. Tüm yarışmalardaki jüri kadınlardan oluşuyordu. İşte kadınlara adanmış bu festivalde iki muhteşem yorumcu sahnede canlı performanslarıyla geceyi aydınlattılar. Birkin, bir İngiliz olmasına rağmen Fransız sinemasının içinde adını duyurmuştu. Muhteşem besteci, şarkıcı ve sinemacı Serge Gainsbourg’la evli kalan Birkin, bu berabelikten Charlotte Gainsbourg’u dünyaya getirdiler. Birkin, hem oyunculuğu hem de şarkıcılığı hep sürdürdü. Gecede her şarkısından sonra yoğun alkış aldıkça piyano eşliğinde canlı performansına devam etti. Gecenin en büyük sürprizi Zuhal Olcay’dı. Piyano ve çello eşliğinde o muhteşem şarkılarını okudu. Hatta ikinci defa sahneye geldi ve “Güller ve Dudaklar” ve “Yalnızlığım” şarkılarını da okudu. Bu muhteşem sanatçıyı, ne yazık ki sinemamız değerlendiremedi. Belki de Olcay yönetmenini bulamadı. Kapanışa değinmek istemiyor insan. Heyecanlı olması gereken veda gecesi sıradan ve sıkıcıydı.

Filmler, filmler…

“Ulusal Yarışma”da gördüğümüz filmler de şöyleydi: Hüseyin Eleman’ın yazıp yönettiği 2011 yapımı Fedakâr filmi, “Arap Baharı”dan sinemamıza düşen bir filmdi. Hikâye, Suriye’nin Kamışlı şehrinde başlıyor. Suriye’de muhalifler ayaklanmış ve Esad yönetimi muhalif olan herkesi “terörist” ilân etmiş, acımasızca askerlerini halkın üzerine yolluyor, bombalar, kurşunlar yağdırıyor. Hikâye, Türk savaş muhabiri Murat’la Türkmen kızı Zeynep’in yolculuğunu anlatıyor. Zeynep dışarısıyla sadece gözleriyle iletişim kurabiliyor. Zeynep, SSPE hastası engelli küçük bir kız çocuğu. SSPE, özellikle çocuklarda ateşli hastalıklarda ortaya çıkıyor. Türkmen Emin, hayatını kızına adamış bir baba. Tek umudu kızını Türkiye’ye götürüp tedavi ettirebilmek. Trajediler başlıyor, Murat ortada kalan Zeynep’i sırtında taşıyor yolculuk boyunca. Mardin üzerinden Türkiye’ye kaçak olarak giren Murat ve Zeynep’in bir yol filmine dönüşen acı dolu yolculuğu gerçekten çarpıcıydı.

Sinemaseverlere sinema tadı veren Çiğdem Vitrinel’in Geriye Kalan filmi, aşk, tutku ve kıskançlık üzerine çarpıcı bir filmdi. Final bölümüne doğru bir suç filmine dönüşen Geriye Kalan, bize Fransız sineması tadı verdi. Doktor Cezmi, tam altı çizilemese de takıntılı bir düzen hastası. Hikâye derinleştikçe Cezmi’yle Sevda’nın aşkının bittiğini anlıyorsunuz. Macera yüklü aşk fırtınası gitmiş, sevişmeler bir göreve dönüşmüş. Heyecansız, tek düze ve macerasız. Elbette tüm bunlar Cezmi için geçerli. Hastanenin muhasebe bölümünde çalışan Zuhal, kendini Cezmi’ye fark ettiriyor. İpinden boşalmış bir fırtınalı ilişki başlıyor. Sevda’nın Zuhal’in evine girdiği ve keşifler yaptığı sahne, trajedinin yaşandığı o an sinemamızda az görülür etkileyicilikte. Film bittikten sonra seyirciler ayağa kalktı ve içten alkışlarla filmi taltif edip Altın Portakal’ını bu filme vermişti. Salonda, kadın jürisiyle beraber yönetmen ve oyuncuları da vardı. Şehirli kadınlar, bu filmdeki aldatmaya coşkulu kahkahalar attılar. “Ulusal Yarışma” filmlerinin gösterimi, Antalya Kültür Merkezi’nin (AKM) Aspendos Salonu’nda gerçekleştirildi. Sinema perdesi alabildiğine büyüktü. Sinemaskop filmleri seyretmeye doyamıyordu insan bu salonda. Bir de salon etkileyici büyüklükteydi. İstanbul AKM duy bunları.

Antalya’da inanılmaz yağmur yağıyordu. Fırtına da müthişti. Festival açılışından hemen sonra başlayan yağmur ve fırtına festivalin ortalarına kadar devam etti. Bu yağmura rağmen festivale ilgi azalmadı ve salonlar dolup taştı. Antalyalı sinemaseverler çok nazik oldukları için “Ulusal Yarışma”daki filmleri ve ekipleri coşkuyla alkışladılar hep. 1980’lerde Sinemamızda Kadınlar kısa filmi de çılgınca alkışlandı. Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm filmine girişte inanılmaz bir kuyruk vardı ve tam anlamıyla izdiham yaşandı AKM’de. Yönetmen Serdar Akar ve oyuncuları salona girdiğinde salon sallanmıştı. Evet, bu film insanı epey eğlendiriyor. Esprili konuşmalar insanlara kahkahalar attırıyor. Elbette bunlar önemli. Ama festivalin yarışmalı bölümüne katılmak için yeterli miydi? Behzat Ç., kara filmlerden ödünç alınmış halleri olsa da, nevi şahsına münhasır bir başkomiser. Dağınık, bol bol içki içen, kendi odasında devletin fincanından votkayı midesine indirip duran, kadın savcıyla ilişkiye giren, ağzından küfür eksik olmayan Behzat’ın en derin acısıysa ölen kızı. Film akıcı ve esprileri de güldürüyordu. Behzat Ç., gerçekten kendine has bir polis. Erdal Beşikcioğlu, Behzat Ç. için yaratılmış sanki. Hayalet ve Akbaba polis karakterleri de iyiydi. Sinemalarda iş yapacağa benziyor.

Yönetmen Hasan Tolga Pulat, Güzel Günler Göreceğiz filminin hikâyesi, genel olarak sağlam bir yapıda gidiyordu. Başlarda kaotik olan durum, özellikle ikinci yarıda bazı şeyler yerine oturunca yerli yerine oturuyordu. Filmin girişinin müthiş olduğunu belirtmeliyiz. Yerde yaralı yatan, adının sonradan Mediha olduğunu öğrenilen genç kadın, aslında hikâyenin tam ortasındaydı. Her şey bir anlamda ona değiyor veya yanından geçiyordu. Cumali, namus cinayeti işlemiş. İyi halden tahliye olduğunda hikâyeye birçok karakter giriyor. Rus seks işçisi Anna. Figen olarak bildiği Mediha’ya sırılsıklam aşık olmuş eski boksör Ali’nin hayali Mediha’yla beraber Rusya taraflarına gitmek. Kara filmlerden düşmüş başkomiser İzzet, iki çocuklu ve evli mutsuz biri. Kokain çekiyor, haraç alıyor. Tam anlamıyla “iyi” polis. İzzet’i görünce “asayiş berkemal” diyorsunuz. O da Figen olarak bildiği Mediha’ya tutku ötesi tutkulu. Hem de öldüresiye. Mediha da Cumali’ye vurgun. Filmin kurgusu gerçekten sinemamız adına heyecan vericiydi. İlk bölümde zihinsel karışıklık yaşayabiliyor seyirci. Yönetmen bir olayın ortasını gösteriyor önce. Bir zaman sonra o olayın başını gösteriyor. Bunu yaparken aynı anı iki karakterin gözünden yansıtmış oluyor yönetmen. Film, Nazım Hikmet’in “Mutluluğun Resmi” şiiriyle açılıyor. Filmde Konstantinos Kavafis’in “Şehir” şiiri de duyuluyor. Hani şu, “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. / Bu şehir arkandan gelecektir” dizelerinin olduğu şiiri.

Erdal Rahmi Hanay, Hicaz filmini yönetmiş, senaryoyu yazmış, kamerayı kullanmış, üstelik kurguyu da yapmış. Hicaz filmi Türkçe, Kürtçe ve Fransızca konuşuyordu. Yine bir dolu karakter ve hikâyeleri vardı. Yönetmen hepsini birden anlatmak istemiş. Ama, ölü eşyalarını toplayan eskiciyle kelle paçacı da çalışan “tabakçı” gencin hikâyeleri öne çıkıyordu ama daha çok. Elbette hapishanedeki kadın, devrimci gençler, Türkçe bilmeyen baba-kız, geçici taksicilik yapan Musa, kelle paçacıda gece vardiyasında çalışan usta da var. Filmdeki en çarpıcı yolculuk bir ayakkabının macerasıydı. Hapishaneden sağlık nedenleriyle tahliye edilen kadının oteldeki ölümünden sonra ayakkabısı, babası Türk olan ve yıllarca ortada görünmemiş babanın kendisiyle barışmak için İstanbul’a getirdiği bir genç kızın ayağına geçiyor eskicinin dükkânında. Ölen insanın eşyaları, ihtiyacı olan yaşayan insanların bedeninde yaşamaya devam ediyor işte. Eskicinin dediği gibi, deposundaki ölülerin elbiseleri ayrımsız ve eşitçe iç içe yaşıyorlar. Hiçbir renk ayrımı etmeden. Filmin müzikleri de iyiydi. Bu filmdeki insanlar, “hicaz” makamı gibi hüzün yüklüydüler.

Öngörüye Ağıt’a, Vertov gibi gerçeklik üzerinden film araştırmasını yapan ve deneysel sinemanın kıyılarında dolaşan film diyebiliriz. Yönetmen Savaş Baykal’ın bu filmini Vertov görse “habersiz yakalanan yaşantı” deneylerini yok ederdi herhalde. Gerçeklik üzerine bu yönetmenin daha çok yol alması gerekiyor. Ama kesinlikle deneysel görüntüleri çarpıcı. Bu filmde gerçekliği arayış ve onu kamerayla kaydetme iyi fikirdi. Takıldığımız, katogori dışı bir filmin yarışmada olmasıydı. Aslında bu filmde gördüğünüz gerçekliğin taklidiydi. Yani gerçekliğin kurmacasıydı. Sinemada “mocumantary” denilen, belgesel gibi çekilmiş sahte belgeseller var. Baykal’ın filmine de “kurmaca gerçeklik” diyebiliriz. Bu deneysel yönleri olan filmde sinema yazarı Zahit Atam ve çevirmen-sinema yazarı Rekin Teksoy’la, sinema ve gerçeklik üzerine yapılan röportajlar da ilginçti. Yönetmen ruhen kendini Yılmaz Güney’e yakın buluyor olmalıydı. Güney’in Fransa’da ölmeden önce bir toplantıdaki sözlerinin araştırmasını gençlerle “röportaj” yaparak anlamlaştırmaya çalışmıştı yönetmen. Belki de bu filmdeki en hoş karakter, filmdeki yönetmenle hep konuşan küçük çocuktu. Çocuk, yönetmene “kamera olmadan sadece gözlerle film çekilir mi”, diye soruyor. Bu fikir yönetmene ilham veriyor ve konuştuğu gençleri gizlice kamerayla kaydediyordu. Bu filmin en iyi tarafı mizahıydı ve seyirciler esprilere yer yer güldüler.

Kenan Korkmaz’ın yönettiği, yazdığı ve kameramanlığını yaptığı Lüks Otel, görüntülerle hikâyesini anlatma iddiasında bulunuyordu. Bunu da az diyalog kulanarak yapma gayretine girmişti. Mekân gerçekten sinematografikti. Karakterler ve anlamaya çabaladığınız hikâyeleri sinemaya yakındı. Filmde, neyin ne olduğunu anlayabilmek için festival kataloğuna ve yönetmenin filmden sonra ekibiyle düzenlediği basın toplantısındaki sözlerine kulak vermek gerekiyordu. Bir film, bir şeyler çıkarabilmek için yönetmenin açıklamalarına muhtaçsa o film daha bitmemiştir. Elbette sinema tarihinde çözümlenememiş filmler var. Ama, Lüks Otel o filmlerden değil. Bir harabeye dönüşmüş otele ilk gelen eski PKK militanı Mehdi oluyor. Ardından eşcinsel iki sevgili, sonra da Afgan mülteci aile otelin sakinleri oluyor. En son gelense uyuşturucu müptelâsı bir genç kadın. Onu buraya getiren kafede gördüğü adam. Otelde onunla yatan genç kadın, uyuşturucu için erkeklerle yatıyor. Hamile olup olmadığı da zihninizi karıştırıyor. Yönetmenin buna da bir cevabı vardı. Bize kalmış kadının hamile olup olmadığı. Filmde kokain çekme ayrıntılı gösterilince basın toplantısında buna eleştiri de geldi. Ayrıca eşcinsel sevişmelerine de. Elbette sinema veya sanatın diğer dalları her şeyi gösterebilir. Ahlâkçı bakışlar sanata dar alan bıraktığı gibi sansürü de getiriyor peşi sıra. Filmde Afgan aile de var. Oteli işleten Cumali, ailenin güzel kızına sarkıntı oluyor. Hayaline ulaşamayınca porno filmlerle kendini avutuyor. Gerçekten, genel açıdan baktığınızda otele sakinleri arasında metafor kurulmuş. Sıkıştırılmış ve enkaza dönüşmüş hayatlar. Bu otelin adı kurulduğundan bu yana Lüks Otel… 1960’larda Adana’nın en lüks oteliymiş ve Yeşilçam’ın yıldızları bu otelde kalırlarmış vakti zamanında.

Raşit Çelikezer’in yazıp yönettiği 2011 yapımı Can filmi, “Ulusal Yarışma”da gördüğümüz Geriye Kalan, Güzel Günler Göreceğiz ve Hicaz filmleri gibi etkileyiciydi. Sinema dili de gerçekten çarpıcıydı bu sinemaskop çekilmiş filmin. Filmin büyük bölümü de Kadıköy’de çekilmiş. Yönetmen bir yere kadar kurguyla sürekli seyircilerin zihnini karıştırıyor. Hikâye şimdiki ve geçmiş zamanlar arasında gidip gelirken, güçlü oyunculukların yardımıyla her şey derinlikli yansıyordu perdeye. Kadıköy iskelesine bir çocuğu, Can’ı sabahları bırakan, akşamları alan Ayşe’nin bunu neden yaptığını anlamlandıramıyor seyirci önce. Film geriye gidiyor. Lokantada bulaşıkçılık yapan Ayşe, fabrika işçisi Cemal’le evli. Çocuklarının olmasını istiyorlar, ama Cemal kısır olunca başka fikirler ortaya çıkıyor ve Cemal fabrikadan tanıdığı bir insanın yardımıyla bir bebeği evlât alıyorlar. Gecekonduda yaşayan çok çocuğu olmuş fakir adam para karşılığı bebeği satıyor Cemal ve Ayşe’ye. Kendi fikri alınmayan Ayşe hep kırgın ve bebekle de ilgilenmiyor. Mutsuzluk başlıyor. Cemal, hiç kimseye haber vermeden ortadan kayboluyor. Şimdiki zamanda, hayatın tüm zorluklarıyla mücadele eden Ayşe, bir zaman sonra, kadınlarda olan şefkatle Can’ı bağrına basıyor. Cemal, bambaşka bir hayatın içinde ve trajedisine doğru yol alıyor. Yönetmenin filmin kurgusunu, zamanlar arasında gidip gelmesini “etki-tepki” olarak yorumladı çadırdaki soru-cevap kısmında. Yönetmen, Yeşilçam ruhuyla buluşan bir film yaptığını belirtti. Ama o yoğun melodramdan uzak durduğunu da söyledi. Filmin hikâyesinin yansıyışı ve mükemmel oyuncu performansları filmden armağan gibiydi. Kadıköy de bu güzelliğe katkı sunmuş. Fonda duyulan müzikler de filmin ruhuyla buluşmuş.

Ramin Matin’in Canavarlar Sofrası’nın bu yarışmaya neden seçildiğini anlayamadık. Ön jürinin mantığını yorumlamak gerçekten zor. Bir tiyatro/film olan Canavarlar Sofrası, festivalin “Ulusal Yarışma”sında sinemaskop çekilmiş ve İngilizce konuşan bir filmdi. Tek bir mekânda geçiyordu. Elbette geçebilir. Ama seyrettiğimiz bu yapıt film değildi, hatta kötü bir tiyatroydu. Bilinmeyen bir ülkede, otoriter yönetim vatandaşlara bazı yasaklar koyuyor sürekli. Sigarayı, içkiyi yasaklayan yönetim, son olarak baloncuk çıkarttığı için sodayı yasaklıyor. Kanunlara uymayan vatandaşlar yerinde infaz ediliyor. Hikâyede iki kadın ve iki erkek var. İki çiftt de evli. “J” ve “M”nin evine arkadaşları “K” ve “D” akşam yemeğine geliyorlar. Yönetim, yemek yemeye izin veriyormuş. Onlar da yemeklerin yiyorlar. Ama midelerine indirdikleri yemekleri dışarı çıkarmak zorundalarmış. Konuşmalar tuhaf ve ilginçti. Yönetmen otoriteye ve ırkçılığa karşı geliyormuş gibi görünse de ikna edici olamıyor. Avustralya’da beyazlar safari avına çıkar gibi Oberjin avına çıkıyorlarmış. Belçika’da Faslılar, Fransa’da Cezayirliler beyazlar tarafından geyik avlar gibi avlıyorlarmış. Tokat atmak için çocuk da satın alınıyormuş. Son dönemde Çin malları ortalığı sardığından çocuklar dayağa dayanıklı değilmiş. Yönetmen, George Orwell’in 1984 fütüristik romanı gibi fütüristik film yapmaya uğraşmış işte. O kadardı.

Sinema okulunu bitirmiş, sinemamızın önemli yönetmenlerine senaryo yazmış, sinemada hiç kimsenin kolay yakalayamayacağı imkânlara hemen ulaşmış, sonra filmler yönetmeye başlamış Ümit Ünal, bu kendisine verilmiş şansları hep kötüye kullanmış, yeteneği belli bir sınırların ötesine gidemeyen bir yönetmen ve senaryo yazarı. Filmlerini seyrederken insan biraz umutlanıyor, sonra ne oluyorsa bir çuval inciri berbat ediyor. Tıpkı “Ulusal Yarışma”da Altın Portakal avına çıkmış Nar filmindeki gibi. Bir iki parlak an, çarpıcı bir kurgu ve fonda duyulan hoş tınılar bir filmi kurtarabilir mi? Kurtaramıyor. Filmde etkileyici Serra Yılmaz performansı olmasa bu filmi sona kadar götürmek ıstırap olurdu. Yazdığı senaryoları sinemamızın ustaları çektiği için başarılıydı o filmler. 1986’da Halit Refiğ’in Teyzem ve 1987’de Atıf Yılmaz’ın Hayallerim, Aşkım ve Sen için yazdığı senaryolardan çekildi, başarıya ulaştı. İnsanlarını yanılttı. Falcı Asuman, Dr. Sema’ya fal bakmak için Arnavutköy’deki dairesine gidiyor. Evdeki genç kadın, Sema olduğunu söylüyor. Asuman, genç kadının falına bakarken genç kadın geçici felç oluyor. Asuman, intikamdan çok bir yanlışlığın düzeltilmesini istiyor bu zengin evinde. Genelde tek mekânda geçen film, karakterlerinin zihnindeki görüntüleri de yansıtıyordu. Filmdeki en parlak an, gerçekle hayalin zihinsel olarak karıştırılmasıydı. Filmin final bölümü de zihinleri karıştırıyordu. Filmleri festival boyunca AKM’de seyrettik ve görüntü kalitesi normaldi. Ama Ünal’ın filmi hafifçe bulanık gibiydi. Filmi başka bir projeksiyondan seyredip, bulanıklığın yönetmenin tercihi olup olmadığını anlayabileceğiz. Ünal, yakın çevresindeki dizi oyuncularını toplamış ve hadi bir film yapalım demiş gibi sanki. Filmin mizahı iyiydi ama. Filmin ön jeneriğinde düşen narın parçalanması filmdeki en iyi andı. Filmin hikâyesiyle metafor kuruluyordu herhalde.

Shiar Abdi’nin Abbülselam Kılgı’nın senaryosundan çektiği Meş – Yürüyüş, 12 Eylül 1980 darbesinden hemen öncesinde başlıyordu. Mardin’in Nusaybin ilçesi. Hikâyenin önünde küçük Cengo’yla hiç konuşmayan, hapishanedeymiş gibi sürekli volta atan Xelilo vardı. Sonra başka küçük hikâyeler giriyor ve ardından 12 Eylül darbesi oluyor. Baskınlar, zulümler ve işkenceler, hatta askerlerin keyfi öldürmeleri. Cengo’nun abisi dağa çıkıyor, birkaç yıl sonra ölüyor. Cengo da büyüyünce dağa çıkıyor. Devlet baskı uygular. İşkence yapar. Hatta deliyi bile katleder. Yaşlı insanları öldürür. Nefes aldırmaz. Dağa çıkmaktan başka yol bırakmaz. Böyle diyor sinemaskop ve Kürtçe çekilmiş bu film. Meş – Yürüyüş filmi, dağa çıkılmasaydı, bu film Kürtçe çekilemezdi ve Altın Portakal’a seçilemezdi diyor sanki. Bu filme verilecek en büyük övgü, yoksuluğu tüm ayrıntılarıyla beyazperdeye yansıtabilmesi. Bu ülkedeki bu yoksuluğu sadece Kürt sinemacılar yansıtabiliyor ancak. Türk yönetmenlerden umudu kestik. Ama yine de Türkiye’deki Kürt sinemacıların özgür olduklarına ikna olamadık. Proganda filmi yapıyorlarmış hissini veriyorlar hep. Kendi cenahlarından aforoz edilmekten çekiniyor olmalılar.

(17 Ekim 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Zenne

Günümüzde ZENNE denilince akla, kadın kılığına girmiş erkek dansöz anlaşılmaktadır. Bunu hangi densiz yakıştırmış bilinmez ama bu böyle olmuştur nedense. İnsanlarımıza yanlış bilgiler vermek, anlayamadığım bir şekilde mubah sayılmaktadır. Ayrıca, köy seyirlik oyunlarında ve anadolunun çoğu kasabalarında kadın kılığına girmiş erkekler de dansöz gibi gösterilerini sergilemekte ve adına da KÖÇEK denmektedir. ZENNE ile ne ilgisi vardır, bunu onların bilgisizliğine ve saygısızlığına bırakıyorum.

Bir yanlışta geçtiğimiz 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde 5 ödül birden alan ZENNE filminde karşımıza çıkıyor. Bu filmdeki “Zenne” sözcüğü, filmi onların anlattığı biçimde izleyen insanlarımıza geçecek ve bu yanlış öylece kalacaktır. Kaldı ki bunun doğru biçimini Türk Sineması’nda, başrolünü Talat Bulut’un oynadığı KÖÇEK adlı filmde görmekteyiz.

Günümüzde Zenne sözcüğünün, birçok anlamlar yüklenmiş biçimleri vardır.

Bu sözcükler tamamen yakıştırma yoluyla olmuştur. Sözcüğün aslına gelirsek, acemce KADIN anlamına gelir. Ortaoyunu oynandığı dönemlerde, sahneye kadın oyuncu çıkarmak hem yasak, hem ayıp olarak düşünüldüğü için, oyunun gereği, kadın oynanacak oyuncu rollerini, erkek oyuncular üstlenmek durumunda kalmıştır. Cumhuriyetin ilânı sonrasında, kadın rollerini kadın oyuncuların aldığını görürüz.

Ortaoyunu’nun son temsilcilerinden İsmail Dümbüllü ile çalışmış biri olarak, birlikte çalıştığımız oyunlarda bayan oyuncular oynardı. Ayrıca ek bilgi: Ortaoyunu’nu, alanlarda oynayan son temsilcisi Zeki Alpan’dı. Zeki Alpan yaşamının son dönemlerinde Ortaoyunu’na ilgi azaldığı için geçimini sinemada yönetmenlik, oyunculuk ve makyaj yaparak sağlardı. Türk Sineması’nın ilk makyaj ustasıdır aynı zamanda. Onun oynadığı Ortaoyunlarında da kadın oyuncular sahne alırdı.

Ortaoyununu bilen ve uygulayan o dönemden, yaşamda kalan 4 oyuncu vadır. Onlarında yaşamdan ayrılması ile Ortaoyunu tarihe gömülecektir ve bu çok acı bir durumdur. Kimi “SÖZLÜK”lerde ve geleneksel tiyatro işi ile uğraşan kişilerin açıklamalarında bilimsellikten uzak yorumlar vardır. Bilgiler tamamen kulaktan kulağa geçerek, o andaki anlayışlara göre şekil almıştır.

Geleneksel öğelerimizin tamamında ZENNE sözcüğü kullanılır. Hayali oyunlarda da (Karagöz – Hacivad) kullanılır. Meddah gösterisinde de SES olarak kullanılır. Bir açıklama: Meddah sunan kişi beraberindeki diğer aksesuarlarla ve kadınsal aksesuarları kullanarak bu eylemi gerçekleştirir. Asla ZENNE adını almaz.

Karagöz oyunlarında, ortaoyunundaki ZENNE sözcüğünden esinlenerek rol alan bütün kadın tasvirlerine “Zenne” adı verilmiştir. Oradaki anne, kız, Kyarto’nun (Arap Bacı) adlarına da günümüzde “Zenne” denmiştir. Oysa açıklandığı gibi onların bir adı vardır. Bu belki de kolaylık olsun diye kadın oyunculara toptan verilmiş bir isimdir sanki. Her kadın (!) Zenne…

Belli dönemlerde erkek oyuncuların kullanıldığı geleneksel oyunlarımızda, Zenne, erkek’ten esinlenerek, 33 numara ile başlayıp 40 numaraya kadar devam eden, bayan ayakkabılarının da genel adı olmuştur. Ayakkabı numaralarının büyüklüğünü yok varsaymak için yada bayanlara teselli olması bakımından “Zenne” denmesi uygun görülmüştür. Demek ki insanlar “Zenne” sözcüğünü istedikleri gibi anlamlar yükleyerek kullanma hakkını buluyorlar kendilerinde.

Sapıkça bir gösterinin içinde çılgıncasına göbek atan, hatta atmakla kalmayıp göbek atarak diğer insanları mağdur eden, “GAY”lar da “Zenne” adını almaktadırlar.

Hangi gösteri olursa olsun insanların karşısına çıktığında gösteri sunumuna göre insanlar bilinçlenmektedir. “Zenne” sözcüğü geleneksel tiyatromuzun kemiği olmuştur. Başkalarının bu adı kendilerine göre kullanmaları, yakıştırmaları ve lekelemeleri etik olarak hatadır ve yanlıştır.

Ülkemizde zaman zaman çeşitli kulüp, taverna ve gazino adını alan eğlence yerlerinde gösterilen sarsıcı bir kültür şoku yaşatan, kadınlı erkekli gelen turistlere, onları zevklendiren biçimde, her türlü kaba atraksiyonları sunan bu insanlara da “Zenne” denilmektedir.

48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan ZENNE filminde, kadın kılığına girmiş bir GAY’ın, sosyal yaraları oldukça çarpıcı biçimde anlatılmaktadır. Kendinizi ilginç olaylar zinciri içinde buluyorsunuz. Film olarak çarpıcı ama adı itibarıyla oldukça düşündürücü bir film. Sanırım ZENNE sözcüğü, filmi oluşturanlarca pek irdelenmemiş.

(16 Ekim 2011)

Yıldırım Yanılmaz
Aktör – Yönetmen

Hayatlarından Sadece Bir Gün

Bir Gün (One Day)
Yönetmen: Lone Scherfig
Senaryo: David Nicholls
Müzik: Rachel Portman
Görüntü: Benoit Delhomme
Oyuncular: Anne Hathaway (Emma), Jim Sturgess (Dexter), Tim Mison (Callum), Patricia Clarkson (Alison), Rafe Spall (Ian), Josephine de la Baume (Marie), Heida Reed (Ingrid)
Yapım: Focus-Random-Film4 (2011)

Danimarkalı heyecan verici kadın yönetmenlerden Lone Scherfig’in “Bir Gün” filmi, iki insanın her yıl tek bir gününü yansıtarak roman tadında bir yapıta dönüşüyor.

Film, bisikletle şehirde yol alan bir genç kadının üzerine açılıyor. Tarih, 15 Temmuz 2006… Seyirciler, iki insanın 18 yıl boyunca süren ve yılda tek bir günlerinin yansıdığı filmde, önce iki dostun, sonra iki sevgilinin hayatlarına tanıklık ediyorlar. Her şey trajediye kadar sürüyor filmde. Ama hayat da devam ediyor. Tüm dünya üzerinize yıkılıyormuş gibi olsa da tutacak bir yer kalabiliyor. Film, 18 yıl geriye, 15 Temmuz 1988 yılına gidiyor. Edinburg Üniversitesi’nden mezun olan Emma Morley ve Dexter Mayhew’nün yolları kesişiyor. Dexter’ın en yakın arkadaşı Callum, Emma’nın arkadaşıyla hemen iletişim kuruyorlar. Emma ve Dexter için bu o kadar kolay değil. Emma’nın evine giden iki genç bir türlü sevişemiyorlar. Hep bir aksilik çıkıyor. Onlar da arkadaş olmaya karar veriyorlar. 15 Temmuz, Britanya’da “Aziz Swithin Günü…” Bu aziz, Britanya’da “Yağmur Aziz” diye de anılıyor. M. S. 800 – 862 yılları arasında yaşamış. Film, iki gencin hayatlarını ve hayal kırıklıklarını takip ediyor. Aslında bu iki genç birbirlerine sırılsıklam aşık olmalarına rağmen kader bir türlü aşk yolunda buluşturamıyor onları. Zengin ailenin oğlu Dexter, Paris’te İngilizce dersleri verirken, Orta halli ailenin kızı Emma da Londra’da bir Meksika barında garsonluk yapıyor. Yazarlığa yakın duran Emma, karşısına çıkan, ama hep kaybeden gibi görünen komedyen Ian’la istemese de beraber yaşamak zorunda kalıyor. Dexter, televizyon şovmeni oluyor. Hızla yükseliyor ve hızla dibe vuruyor. Aşklar yaşıyor. Evleniyor. Çocuğu oluyor. Karısını, geçmişteki sıkı arkadaşı “snop” Callum’a kaptırıyor. Dexter tam dibe vuracakken, bir 18 Temmuz’da Emma ona kalbinin kapılarını açıyor. Yazar da olan Emma, Dexter’la olmasaydı hayatı daha mı başka yönlere giderdi? O trajik anda koltukta donuyorsunuz ve bir boşluğa düşüyorsunuz. Yönetmen, Dexter’ın içine düştüğü boşluğu seyircisine gönderebiliyor.

Etkileyici yönetmen…

1959 Kopenhag doğumlu Danimarkalı kadın yönetmen Lone Scherfig, sinemada heyecan vermeye devam ediyor. Onu ilk, 2002 yapımı “Wilbur Wants to Kill Himself – Wilbur Ölmek İstiyor” filmiyle tanıdık. Ardından 2009 yapımı “An Education – Aşk Dersi” geldi ülkemize. Arada 2000 yapımı “Italiensk for Begyndere – Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca” vardı. Scherfig, sinema dili keşfedici ve heyecan verici yönetmenlerden. Sinemanın önemli kameramanlarından Fransız Benoit Delhomme’un sinemaskop görüntüleri çarpıcı. Londra ve Paris, bir tablo gibi yansıyor perdeye. Filmin senaryosunu, kendi romanından David Nicholls yazmış. Belki de bu yüzden perdede roman/film seyrediyormuş izlenimi yaşıyor seyirciler. Gerçekten yaşanması ve keşfedilmesi gereken bir şey olabilir bu. Filmin en güzel taraflarından biri, büyük şarkıcılardan Elvis Costello’nun muhteşem sesini duymaktı. Ama, etkileyici besteci Rachel Portman’ın tınılarına da kulak vermek gerek. İçinde trajedi olan bu özel filme dokunmalı. Scherfig filmleri de arşive alınmalı. Bu yönetmen Britanya tutkunu belirtmeliyiz. İngilizler de onu seviyor zaten. Bu filmden şunu da anlayacaksınız: Kadınla erkek bir yere kadar arkadaş olabilirler. Ama, bir zaman gelir ki aşk onlara çarpıverir…

(Bu yazı 14 Ekim 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(14 Ekim 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Oğulların Trajedisi Yürek Yakar

Oğul
Yönetmen-Senaryo: Atilla Cengiz
Müzik: Metin ve Kemal Kahraman
Görüntü: Baybars Tekin
Oyuncular: Rıza Akın (Musa), Enes Atış (Soner), Şahin Ergüney (İsmet), Nursina Yıldırım (Zere), Gökhan Atalay (Sakallı Komutan), Kuvvet Yurdakul (Karakol Komutanı)
Yapım: Maya Film (2011)

Atilla Cengiz, ilk sinema filmi “Oğul”da, doğudaki savaş trajedisini iki oğul üzerinden anlatıyor. Bu filmde, İki oğul, bir baba ve bir savaş ve doğunun etkileyici coğrafyası var.

Tunceli otogarında otobüsten orta yaşlı bir adam iniyor. Bu trajedinin başlangıcı. Adam, bir köye gider. Orada onu bir başka baba bekliyor. Film, hikâyenin başlangıcına gittiğinde genç Soner’in peşine takılıyor. Giresun otogarından Tunceli’ye gitmek için gelen Soner, ülkenin “hakikatleri”yle karşılaşıyor. Tunceli’ye otobüs bulamayan Soner, Erzincan üzerinden Tunceli’ye ulaşmayı umudediyor. Ama bu o kadar kolay değil. Bir savaş var ve oraya ulaşmak bir ömre bedel oluyor. Köyde kendi keçilerini güden yapayalnız orta yaşlı Musa’nın da en büyük kederi oğlu. Dağa çıkmış oğlunun acı haberini alacağı haberiyle huzursuz günler geçiriyor. Ara sıra özel tim köye baskınlar da düzenliyor. Gençleri gitmiş köye daha bir hazan çöküyor bu baskınlarda. Yoldaki genç Soner, askelerce sorguya çekiliyor geçmiş zamanda. Soner, aşık. Fındık için Giresun’a amelelik için gelmiş bir Kürt kızına vurulmuş. Bu yaz kız gelmeyince Soner ona gitmek istemiş. Sonda, iki oğulun mezarı yan yana yansıyor perdeye. Bu anda, iki babanın acısı tarif edilemez acıyla seyircinin yüreğine gidiyor.

Görselliği çarpıcı film…

1975’te Kars’ta doğan yönetmen Atilla Cengiz, televizyona “Talih Kuşu”, “Kapadokya Düşleri” ve birçok dizi film çekti. Yazıp yönettiği 2011 yapımı “Oğul” onun ilk uzun filmi. Yönetmen televizyon için çok çalışsa da “Oğul” filminden sinema tadı aldık. Aslında bu kolay değil. Daha iyi imkânlara sahip, kendini reklâmlara ve televizyon dizilerine kaptırmış, sonra da bir film çekeyim demiş yönetmenin tökezlediği bir şey de yönetmen Cengiz televizyondaki alışkanlıklarını aşabilmiş. Filmdeki fotoğraflar gerçekten çarpıcı. Dingin kameranın izlediği hikâyeler de sakin yansıyor perdeye. Doğunun insanı etkileyen coğrafyası, kameraman Baybars Tekin’in derinlikli ve estetik görüntüleriyle insanı etkiliyor. Soner’in yolculuğuyla bir yol filmine dönüşen “Oğul”, uzaklardaki Tunceli’yi de perdeden armağan ediyor. Giresun ve Erzincan da var. Bu ülkenin güzel coğrafyası belgesel tadında yansıyor perdeye. Fonda duyulan müzikler de filme ruh katmış. Kürtçe ezgiler de etkileyici. Evet, bu filmde Kürtçe de konuşuluyor. Oyuncu performansları da iyi olan filmde, Rıza Akın ve Enes Atış’a ayrı bir övgü göndermeli. Rıza Akın’ı, Tayfun Pirselimoğlu’nun 2007 yapımı “Rıza” filmiyle tanımıştık. Adana’da 1957’de doğsa da Erzincanlı olan Akın, tiyatroculuktan gelme bir oyuncu. Bu filmde unutulmaz anlar da var. Musa’nın oğlunun ölüsünü yıkadığı sahne insanı çok etkiliyor. Özel timin köy baskını, Musa’nın polis eşliğinde Soner’in cenazesine sahip çıkmak zorunda kaldığı an, finaldeki mezarlık sahnesi bu filmden geriye kalan unutulmaz anlardan. Filmde akılda kalıcı birçok an var. “Oğul”, 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde “Altın Lale Ulusal Yarışması”na katılsa da hiç ödül alamamıştı.

(Bu yazı 14 Ekim 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(14 Ekim 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Antalya’da Bir Festival!

Yıl 1979… Antalya Film Festival / Altın Portakal yapılacak… Katılacak filmler belirleniyor: Adak (1979) / Atıf Yılmaz (Benim kayıtlarımda Adak filmi 1979 Altın Portakal adaylarındandı fakat 2011’de yapılan seçimde 1980 filmleri arasında değerlendirildi.) – Bebek (1979) / İhsan Yüce – Demiryol (Fırtına İnsanları) (1979) / Yavuz Özkan – İsyan (1979) / Orhan Aksoy – Kanal (1978) / Erden Kıral – Seninle Son Defa (1978) / Feyzi Tuna – Sensiz Yaşayamam (1977) / Metin Erksan – Töre (1978) / Ümit Efekan – Vatandaş Rıza (1979) / Cüneyt Arkın – Yolcular (1979) / Yavuz Pağda – Yusuf ile Kenan (1979) / Ömer Kavur…

Seçici kurul belirlenmiştir: Prof. Özdemir Nutku / Prof. Dr. Âlim Şerif Onaran (öldü) / Süreyya Duru (öldü) / Onat Kutlar (öldü) / Emre Kongar / Hale Soygazi / TRT’den bir kişi (?) / Antalya’dan bir kişi (?)… fakat “filmleri denetleme kurulu – sansür” Demiryol, Yusuf ile Kenan ve Yolcular filmlerini sakıncalı bularak, festivale katılmalarını engeller, diğer film yapımcıları da bunun üzerine filmlerini festivalden çekerler ve bu nedenle festival yapıl(a)maz. (Aslında yapılır, yapılamayan “Uzun Metraj Film Yarışması”dır. Kısa film dalında yapılan yarışmayı Tahtacı Fatma / Süha Arın kazanır. Uzun metraj filmlerin yarışmadan çekilmesi haklı bulan Antalya Belediyesi yapılamayan festivali bir yıl erteler. Festival bir yıl sonra 1980 yılında, 1979 yılı yarışma filmleri ile yapılacaktır. Festival 13 Eylül’de başlayacak iken 12 Eylül harekâtı nedeni ile her tür toplantı yasaklandığı için bir yıl önce ertelenen festival, bir yıl sonra da yapılamayacaktır.

Gelelim 2011 yılına; Antalya Festivali daha başlangıçta bir çok sürpriz içermektedir. Yarışma seçici kurulu sadece kadınlardan oluşturulur. (Bu farklı bir şeydir ama ne kadar değişik bir şeydir. Bu tartışma konusudur ama değişik bir olgudur). Ve 1979’da (1980’de) yapılamayan festivallerin yapılması: – 1979’daki seçici kurul üyelerinin toplanabilen kısmı ile bulunabilen filmlerinin değerlendirilmesi… (1979 festival seçici kurulu yukarıda ismen belirtiliyor, yalnız TRT’den ve Antalya’dan seçilecek birer kişinin bunlara katılması gerekli. TRT’den seçilmesi olası kişinin bu günlerde emekli olmuş olması -daha önce ayrılmamış ise- tek olasılık. Antalya’dan seçilen kişi acaba o gün belirlenmiş idi ve kimdi?).

Yalnız basına yansıdığı kadarı ile görebildiğim, 1979 ve 1980 için ayrı ayrı seçici kurul değerlendirilmelerinin yapılacağı… Burada açıklığa kavuşturulması gereken bir konu var. 1979 yılı seçici kurulu ve filmleri bilinmektedir (yukarıda belirtildi). 1980 yılı için belirlenmiş bir yarışma filmleri listesi bildiğim kadarı ile yoktur ve 1979’da değerlendirilmeyen filmler değerlendirileceklerdir.

Gerçekleşmeyen bu iki seçim, gecikmiş olarak 2011 yılında yapılacak, 1979 yılı filmlerinin (bulunabilinenleri) aynı seçici kurulun (bulunabilen) üyeleri ile değerlendirilecektir. 1980 yılı için de aynı uygulama yapılacaktır fakat yukarıda da yazdığımız gibi, ne 1980 yılı için belirlenmiş filmler, ne de 1980 yılı için belirlenmiş bir seçici kurul vardı -bildiğim kadarı ile- fakat 1980 için bir değerlendirme yapıldığına göre, böyle filmler ve bunların seçici kurulu varmış. Buna göre 1979 ve 1980 için seçici kurul-lar çalışması yapılarak, sonuç-lar 12 Eylül’de belirlendi ve bu değerlendirmeye göre yapılan seçim sonucu ödülleri 12 Ekim’de sahiplerine verildi.

Belirttiğim bu duruma göre 1979 yılı filmleri (listesi Adak filmi ile beraber) yukarıda belirtildi, 1980 yılı filmleri ise dağıtılan ödüllerden çıkarılan sonuça göre; Sürü (Zeki Ökten / 1978 ), Düşman (Zeki Ökten / 1979), Adak (Atıf Yılmaz / 1979). Bu filmlerden Düşman filminin, o tarihte gösterime çıkarılırken, uzunca bir bölümünün (40 dakika olarak kalmış aklımda, yanıbilirim) kesilmiş olduğunu (sansür edildiğini) hatırlıyorum. 2011’de gösterilen kopya her halde bu budanmış kopya olsa gerek (hiç sözü edilmedi).

1980’in filmleri içinde ödül almayan Bereketli Toprak Üstünde (Erden Kıral / 1979 ) filmi de var, ulaşabildiğim kadarı ile (ama bu bilgilerin kesinliliğinden ve yeterliliğinden emin değilim). Filmlerinin ve seçici kurulunun belli olmadığını bir kaç kez belirttiğim 1980 yılının yarışmasına 11 filmin katıldığı (ancak dört tanesini ismen yazabiliyorum) ve seçici kurulunun Orhan Aksoy (öldü), Melih Cevdet Anday (öldü), Atilla Dorsay, Kami Suveren (öldü), Ara Güler, Kenan Değer, Erkal Güngören, Doğan Hızlan, Ahmet Keskin, Ergin Orbey, Atilla Özdemiroğlu, Nurettin Tekindor, Gani Turanlı (öldü), Tonguç Yaşar ve Tunca Yönder’den oluştuğuna bu yazı hazırlığı sırasında ulaşabildim.

Günlerdir gazetelerde manşetlerde, ekranda sözlerde “gecikmiş ödüllerden” söz ediliyor. Evet doğru ama ödüllerden önce, yapılmış, belirlenmiş bir değerlendirme olmadığı için, ödüller de ancak temin edilebilinen filmler üzerinden yapıldığı için; 1979 ve 1980’de Antalya’da yarışmaya katılmaya kalkışan filmlerin tam listesinin verilmediği ve filmlerin tamamının değerlendirilmesinin yapılmadığı 2011 değerlendirmesinin, yapılamayan festivallerin gecikmiş ödülleri olduğundan şüpheliyim. Listelerin tüm filmlerinin bulunup tamamının değerlendirilmesi halinde sonucun pek farklı bir şekilde şekilleneceğini tahmin etmememe rağmen, bu söylemleri belirtmek ihtiyacı hissettim.

Değil Türkiye, dünya sinema / sanat tarihinde benzeri bir olay var mı bilmiyorum. Şu veya bu (sansür ve darbe) nedenle iki yıl üst üste yapılamayan bir festival ve 31 yıl sonra, yarışma filmlerinin (mevcut) seçici kurul üyeleri ile değerlendirilmesi ve ödüllendirilmesi. Olayın kendi garipliği yanında yapılan (yeni) değerlendirmenin de garipliği birbirine giriyor ama bu olayların bu noktaya (ödüllerin belirlenmesi ve açıklanması) gelmesi tam Yeşilçamlık bir hareket ve bağlantısız gibi olsa da 2011 seçici kurulunun tamamen kadınlardan oluşturulması gibi tamamen kendine has bir durum. Her ne kadar, 2011’de değerlendirilen filmler, artık Yeşilçam filmi olmasalar da.

(13 Ekim 2011)

Orhan Ünser

Sizin Altın Çağınız Hangisi?

Biricik memleketim Antalya’daki festivale gidemedim. Filmekimi’ne de bilet bulamadım. Festivale gidenlerin arkasında ağlamayı, Filmekimi’ne sızan lâle kart sahiplerine gıcık olmayı bir kenara bırakıp bari bende bir şey yapayım dedim ve son zamanlarda izlediğim ve hâlâ biryerlerde vizyon hükmünü sürdüren filmlerin bir listesini çıkardım. Hani vizyonda kaçırsanız bile DVD.si mutlaka karşınıza çıkacak filmler.

Midnight in Paris – Paris’te Gece Yarısı
Yön: Woody Allen
Oyn: Owen Wilson, Rachel McAdams, Marion Cotillard
Tür: Çok şeker çok.

Sen çok yaşa sevgili Woody Allen. Sıkıcı bir Pazartesi sendromu sonrası geldim filmine. 5 dakika içinde alıp götürdün beni oturduğum yerden. Zaten toplamda 15 dakikalık kısa film gibi başladı ve bitti. O kadar güldüm, eğlendim ve o kadar iyi anladım ki zamanla olan derdini. Hani hep başka bir zamanda yaşamış olmayı dileriz ya, bende onlardan biriydim. Kaybolmuştum. Kendi altın çağımı arıyordum. Geçmiş geçmişte kalmalı ve gelecekse bir gün nasılsa gelecek… Önemli olan içinde bulunduğumuz zamanın güzelliğini keşfetmek. Işıklar yandığında Ben & Jerry’s’imin büyük kısmı en sevdiğim kazağıma dökülmüştü. Dışarıda yağmur yağıyordu. Eve yaklaştığımda apartmandan saksofon sesleri yükseliyordu. Sanırım uzun zamandır bir filmden sonra kendimi bu kadar iyi hissetmedim. Bir de küçük dipnot, sanat tarihi, edebiyat, resim ve onların dahileriyle birazcık haşır neşirseniz filmdeki ince espriler sizi gülmekten kırıp geçirecek.

Dream House – Korku Evi
Yön: Jim Sheridan
Oyn: Rachel Weisz, Naomi Watts, Daniel Craig, Marton Csokas
Tür: Korku bir hayal.

Hadi Cumartesi gecesi bir korku filmine gidelim mantığıyla sinemaya adım attık. Elimizde pek fazla seçenek yoktu. Soluğu Korku Evi’nde aldık. Korku Evi’nin korku filmi olmadığını anlamamız uzun sürmedi. Karşımızda gerilim, suç, dram karışımı bir film duruyordu. “Eee, O da olur” dedik ve filmin ilk dakikadan adıyla bize attığı kazığı unutmaya çalışarak seyre daldık. Ancaaak, Korku Evi’nin hizmet ettiği türe de yeni bir soluk getirdiğini söylemek zor. Filmin iyi yönleri de yok değil, bir kere emektar bir yönetmeni var; Jim Sheridan… Daniel Craig, Rachel Weisz, Naomi Watts ve Marton Csokas’dan oluşan iyi bir kadrosu var. Üstelik Daniel Craig en iyi performanslarından birini sergiliyor… Ancak senaryosunda çok ciddi çatlaklar var. Çünkü bir yandan Hollywood’un tüm klişe numaralarına oynarken diğer taraftan da sürprizli yapısını korumaya çalışıyor. Bu ikilemde gidip gelirken de inandırıcılığını kaybediyor. Özellikle final sahnesi, en kötü sonlar arasına tereddütsüz girer.

Red State – Şeytanın İni
Yön: Kevin Smith
Oyn: John Goodman, Melissa Leo, Michael Parks, Michael Angarano
Tür: Politik göndermelerle dolu dini gerilim, ondan da biraz, şundan da…

Aslına bakarsanız Red State yani Türkçesi Kırmızı Devlet anlamına gelen bu filmin adının Şeytanın İni olarak çevrilmesi, Korku Evi’yle aynı amaca hizmet ediyor. Ama gelin görün ki hiçbir doğaüstü olaya meyil etmemesine karşın Şeytanın İni, sizi korku ve gerilimin dibine sürükleyecek kadar vurucu ve başarılı. Zaten şeytanın kendisinden çok, insanın şeytanı daha tehlikelidir değil mi? Şeytanın İni, fanatik ve de homofobik bir grup hristiyanın şiddet pornosunu gözler önüne seriyor. Dini kullanarak, tongaya düşürdükleri gençlere kendi yöntemleriyle ceza kesmeye çalışan bir tarikat lideri ve müritlerinin tüyler ürpertici ayinlerini anlatan Şeytanın İni, yaratıcı final sahnesiyle de oldukça vurucu. Kıssadan hisse Şeytanın İni, hem gerilimi hem de politik duruşuyla son aylarda vizyona giren filmlerin en iyilerinden…

Bir Zamanlar Anadolu’da
Yön: Nuri Bilge Ceylan
Oyn: Muhammet Uzuner, Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan, Fırat Tanış
Tür: Bir Nuri Bilge Ceylan güzellemesi.

Nuri Bilge Ceylan, ecnebi memleketlerdeki gururumuz, ülkemizin medar-ı iftarı. Kişisel olarak, filmlerinin çok büyük hayranı olmasam da, kendine has üslûbuna ve giderek geliştirdiği görüntü estetiğine hep saygı duydum. Her yeni filmini merakla bekledim. Bir Zamanlar Anadolu’da da heyecanla beklediğim filmlerinden biriydi. Filmi kim izlese büyülenmiş gibi davranıyor, günlerce filmin etkisinden kurtulamadığını söylüyordu. Tüm bu motivasyonla filmi izlemeye gittim. Filmin ilk 45, hatta 60 dakikasını gerçekten de büyük bir hayranlıkla izledim. Hikâyeyi biliyorsunuz, gece boyunca araştırılan bir cinayet söz konusu. Başkahramanlarımız, Doktor Cemal (Muhammet Uzuner), Savcı Nusret (Taner Birsel), Komiser Naci (Yılmaz Erdoğan) ve katil Kenan (Fırat Tanış)… Bu tayfa, zanlının yönlendirmeleri eşliğinde maktülün kurban edildiği olay mahalini bulmaya çalışıyor. Bu sırada da derinlemesine karakter tahlilleri yapılıyor. Görüntüler leziz, oyunculuklar nefis. Ama uzayıp giden diyaloglar ve kurmaca gibi başlayıp belgesel gibi devam eden akış benim filmden soğumama neden oldu. Yani filmde bir polisiyede olması gereken gizem olmayınca, yada yok olunca diyelim, heyecan kalmıyor. Öyle olunca da 150 küsur dakika sinema salonuna hapsolmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Yani ben biraz kendimi kandırılmış hissettim açıkçası. Son bir şey daha, muhtarı canlandıran Ercan Kesal’in oyunculuğuna hayran kaldım. Bu kadar mı iyi tahlil eder insan karakterini, bu kadar mı gerçek oynar. Tebrikler, teşekkürler…

Friends With Benefits – Arkadaştan Öte
Yön: Will Gluck
Oyn: Justin Timberlake, Mila Kunis
Tür: Yeni moda arkadaşça sevişmek

Eskiden Justin Timberlake deyince aklıma ilk gelenler, hep uzak durduğum iki şey olurdu: Nsync ve Britney Spears… Haliyle Justin Timberlake de bende hiç iyi duygular uyandırmamıştı. Ama şimdi Justin Timberlake deyince aklıma ilk gelen gerçekten sağlam bir oyuncu olduğu. Son zamanlarda bu kadar filmde adını görmemiz tesadüf olmamalı. Justin de gerçekten ışık var ve onu izlemekten zevk alıyorsunuz. Bu filmde onlardan biri… Ama genel olarak filmden pek hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. İzlerseniz ortalama birkaç saat geçirip eğlenirsiz, izlemezseniz de bir şey kaybetmezsiniz ya, işte tam da öyle bir film. Arafta sıkışıp kalmışlardan.

The Smurfs – Şirinler
Yön: Raja Gosnell
Oyn: Neil Patrick Harris, Jayma Mays, Hank Azaria
Tür: Yeni nesile şirin öğretiler

Çocukluğumun favori çizgi filminin sinemaya uyarlanacağını duyduğumda acayip mutlu olmuştum. Zaten çılgınlık boyutunda bir animasyon severim. Ama ne yazık ki Şirinler çok sönük ve sıkıcı olmuş. Tamam, filmin hedef kitlesi küçük çocuklar. Ve filmin genel duruşu, mesajı, sosyal sorumluluk işini yerine getiriyor olabilir ama bu kadar eski ve köklü bir çizgi filmin eski fanları da göz önünde bulundurulmalıydı diye düşünüyorum. Son söz, filmin en iyisi, Şirinler’in ezeli düşmanı Gargamel’i canlandıran Hank Azaria’dı. Ayrıca Şirin Baba’yla özdeşleşen sesin sahibi Engin Alkan’a sevgiler…

Mr. Popper’s Penguins – Babamın Penguenleri
Yön: Mark Waters
Oyn: Jim Carrey, Carla Gugino
Tür: Hayvanları sevme ve koruma dersi

Yılın beklenen filmlerinden biriydi. Jim Carrey’i özlemiştik. Penguen fikri güzeldi. Ama film yine çocuklara hitap etme telâşından büyükleri unutmuştu. Her şeye rağmen insani duyguları, aile kavramını, geçmişe saygıyı hatırlattığı için takdire değer.

Bad Teacher – Kötü Öğretmen
Yön: Jake Kasdan
Oyn: Cameron Diaz, Justin Timberlake, Lucy Punch, Jason Segel
Tür: Öğretmen profiline farklı bir bakış.

En azından karşımıza farklı bir karakter çıkardığı için bile izlenebilir. Ayrıca Cameron Diaz oyunculuk konusunda her geçen film daha mı iyi oluyor? Kendisini hayranlıkla izledim. Harika bir performans sergiliyor. Eğitim sistemine La Fontaine kafasıyla yaklaşan bu ilginç komedi bence mutlaka görülmeli.

Bridesmaids – Nedimeler
Yön: Paul Feig
Oyn: Kristen Wiig, Maya Rudolph, Rose Byrne
Tür: Felekten Bir Gece’nin dişi versiyonu

Üzerinden çok zaman geçse de bu filmle ilgili söylemek istediğim birkaç şey var. Sanırım uzun zamandır hiçbir komedi filminde bu kadar gülmedim. Hangover’ın dişi versiyonu da diyebileceğimiz Nedimeler, çok başarılı bir film. Kristen Wiig harika bir performans sergiliyor. Ayrıca farklı enerjisi ve ışığıyla çok sevdiğim bir oyuncu olan Maya Rudolph’dan gayet başarıyla eşlik ediyor.

(12 Ekim 2011)

Gizem Ertürk