Kategori arşivi: Yazılar

Eski Boksör Oğluyla Buluşunca

Çelik Yumruklar (Real Steel)
Yönetmen: Shawn Levy
Hikâye: Richard Matheson
Senaryo: John Gatins
Müzik: Danny Elfman
Görüntü: Mauro Fiore
Oyuncular: Hugh Jackman (Charlie), Dakota Goyo (Max), Evangeline Lilly (Bailey), Anthony Mackie (Finn), Kevin Duran (Ricky), Hope Davis (Debra Teyze), James Rebhorn (Marvin)
Yapım: Touchstone-DreamWorks (2011)

Shawn Levy’nin “Çelik Yumruklar” bilimkurgusu, Hollywood’un klâsik filmlerimden ilham almış, gösterişli ve muhteşem IMAX bir film. Sinemaseverler, tıpkı üç boyutlu filmlerdeki gibi bu filmin atmosferinin içinde oluyorlar.

Shawn Levy’nin yönettiği 2011 yapımı “Real Steel – Çelik Yumruklar”, Richard Matheson’ın 1956’da yazdığı kısa bilimkurgu hikâyesi “Steel – Çelik”ten uyarlanmış. Ama, Hollywood’un klâsikleşmiş filmlerinden de epeyce ilham almış. Levy’nin filmi, King Vidor’un Frances Marion’ın hikâyesinden 1931’de çektiği siyah-beyaz “The Champ – Şampiyon”dan etkiler taşıyor. Hatta, Franco Zefirelli’nin melodramı tepeye çıkarttığı 1979’daki ikinci çevrim “The Champ – Şampiyon”un mendil ıslatan anlatımından çok beslenmiş Levy. Baba-oğul hikâyesini anlatan Menahem Golan’ın 1987 yapımı “Over the Top – Kartal” filmi de ilham ötesi ilham vermiş yönetmen Levy’ye. Boks anlarındaki dramatik düşüş ve yükselişler Sylvester Stalone’un “Rocky” filmlerini hatırlatıyor. Tüm bunlar olurken bu bilimkurgu filmi “Çelik Yumruklar” kendi çapında gerçekten çarpıcı bir yapıt. IMAX gösterimle, üç boyutlu olmamasına rağmen insanı mekânlarının içine alan görselliği üst düzeyde bir film bu. Karanlık atmosferde bile en derindeki nesneler bile algılanıyor. Gerçekten görüntüdeki derinliğe ancak IMAX olarak dokunabiliyorsunuz. Işık düzenlemeleri de sanki bir fotoğraf sanatçısının vizöründen yansıyor gibi.

Robot boksörler zamanı…

Yıl 2020… Hayatta genelde kaybetmiş boksör eskisi Charlie Kenton, yıllar sonra oğluyla karşılaşıyor. Terk ettiği sevgilisi ölünce velayet sorunları çıkıyor. Oğul Max’in velayetini zengin teyze Debra istiyor. Her zaman paraya ihtiyacı olan Charlie, 11 yaşındaki oğlunun bir yaz boyunca kendisinde kalması için Debra’nın kocasından rüşvet bile alıyor. Başlarda araları soğuk olan baba-oğulun hikâye derinleştikçe, özellikle gözleri yaşartan geniş final bölümünde aralarındaki buzlar eriyor ve sevgi kazanıyor. Parasızlıktan eski boksör robotları satın alan Charlie, oğluyla hırsızlık için girdiği hurdacıda, Max Atom adında robotu buluyor. Yağan yağmurlar altında uçuruma doğru yuvarlanan Max’i toprağın altında unutulmuş Atom kurtarıyor. Robot Atom bir boksör değil. Boksör robotlar için eğitim robotu. Babasını zor da olsa ikna eden Max, Atom’u hayatlarına ve zaferlerine katıyor. Bir de Bailey var. Bailey’le Charlie beraber büyümüşler. Bailey, alttan alta Charlie’ye vurgun olsa da Charlie başka kadınlara gitmiş ve üstelik bir de oğlu olmuş. Zaferler çoğaldıkça altta kalmış aşk da dışarıya çıkıyor ve herkes için mutluluk anları çoğalıyor. Filmin final bölümündeki boks maçı, Apollo’yla Rocky’nin maçı gibiydi. 1968 doğumu yönetmen Levy, 2006 yapımı iki filmiyle sinemasevererlerin belleklerine yerleşti. “Night at the Musuem – Müzede Bir Gece” ve “The Pink Panther – Pembe Panter” filmleri gerçekten iyiydi. Blake Edwards ve klâsik “Pembe Panter” tutkunu olmamıza rağmen Levy’nin filmini beğenmiştik. 1968 doğumlu Avustralyalı oyuncu Hugh Jackman’ı perdede seyretmek muhteşem. Jackman, bu filmde oynayabilmek için birçok projeden vazgeçmiş. “Çelik Yumruklar” filminin bir seriye dönüşmesi muhtemel.

(Bu yazı 07 Ekim 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(07 Ekim 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Muzaffer Tema … Tema Bey / de …

Çocukluğumdan aklımda kalmış Muzaffer Tema’nın ismi, Ayhan Işık’tan önce; sanırım evde filmleri (rolleri) nedeni ile daha çok sözü edildiği için. Muzaffer Tema ilk kez Çığlık (Arakon / 1949) filminde oynuyor, öncesinde müzik eğitimi almış, müzik ile ilgili çalışmalar yapmış, Mesut Kara’nın söyleşisinden öğrendiğim, asker olmakmış niyeti. İşleri nedeni ile İstanbul’a taşınınca, dikkatini çektiği sinemacıların ısrarı ile hiç niyetli olmadığı halde, deneme filmi de beğenilince, ilk filmini çekiyor.

O yıllar az sayıda film çekiliyor, salon sayısı az. Film sayısı ve salon sayısı 1951 den sonra artacaktır, tam bu yılda Tema, Reşat Nuri’nin popüler de olan romanı Dudaktan Kalbe’nin (Kâmil / 1951) sinema uyarlamasında bestekâr Kenan’ı oynar. Oynar da, aldığı eğitim gereği tutmasını bildiği keman nedeni ile değil de, yakışıklılığı ve rolün romantikliği ile -romantik rollerin oyuncusu olarak- popüler olur. Bu popülerliği bir yıl sonra oynayacağı Kanun Namına (Akad / 1952 ) ve Atatürk’ün Casusu İngiliz Kemal Lavrens’e Karşı (Akad / 1952 ) filmlerindeki olumsuz rollere karşın değişmeyecektir.

Sinemaya girdiğinin hemen ertesinde bu filmlerdeki rolleri ile kral ünvanını alan, popüler olan Ayhan Işık’a karşın, her iki filmde de olumsuz rolleri ile (birincide filmin kahramanının karısını baştan çıkaran kişi ve ikinci filmde ise -aslında İngiliz Kemal ile hiç karşılaşmamış olan- “ingiliz casusu” Lawrence) popülerliğine halel getirmeyecektir.

Yıllar, yeni filmler ile Muzaffer Tema’yı sinemamızın değişmezlerinden olma durumuna getirecektir. Başrol oyuncusu olma kartını zaman zaman tersyüz etse de popülerliği (sinemanın ilk jönü) elden bırakmayacaktır. Sinema da oyunculuğunun yanında yapımcılığı da yaparken 1961 yılında Vahşi Kedi’de tek yönetmenliğini yapacaktır.

Oyuncuların o zamanlar Hollywood’a gitme düşleri vardı, Tema bunu gerçekleştirenlerden biridir. Burada iki filmde oynar, her ikisi de ülkemizde gösterilmiştir. Bunlardan ilki -ve en çok sözü edileni- A Certain Smile (Jean Negulesco) / Acı Tebessüm’dür. Tema bu filmde başrol oynayan Joan Fontaine ve Rossano Brazzi’nin yanında -küçük- bir rolde oynamıştır. Bir masada Fontaine ve Brazzi ile (başkaları da vardır) oturur ve Fontaine ile dans eder. (Ama bu filmin oyuncularından biri de Feridun Çölgeçen’dir.) Tema’nın diğer filmi Twelve to Moon (David Bradley) (Ayda Oniki Kişi)’dir. Burada ay’a giden bir grup içinde bir Türk bilim adamı olarak yer alır. Ay’a gidince orada araştırma yaparken, insan ilişkileri de biçimlenir. Tema gruptaki bir bilim kadını ile birlikte araştırma yaparken yakınlaşırlar. Bu yakınlaşmaları sırasında ay’ın sakinleri tarafından kaçırılırlar (veya kaybolurlar) ve bulunamadıkları için de ay’a giden grup onlarsız geri döner.

Tema’dan önce Hollywood’a giden, bazı üçüncü ve dördüncü sınıf filmlerde oynayan Turan Bey isimli bir oyuncu vardır. Bu Turan Bey hakkında yeterince bilgim bulunmuyor. Türkiye ile ilişkisinin tam olarak ne olduğu, Türkiye de oyunculuk yapıp yapmadığı hakkında bilgim yok (araştırılması gerekir). Ayrıca kullandığı Turan Bey adının da doğru adı olmadığını düşünüyorum ama buna bakarak Muzaffer Tema da Hollywood’a Tema Bey olarak lânse edilmek istenmiş. Fakat serüveni uzun sürmediği için de bundan bir sonuç alınmadığı ortada. Geri dönmek üzere Türkiye’ye gelmesine rağmen geri gidememiş ve burada birbiri ardından filmler çevirmiş. Bir kısım evliliklerini bilmeme rağmen, 7 kez evlendiğini Mesut Kara’nın söyleşisinden öğrendim.

Muzaffer Tema gerek oynadığı filmler, gerek filmlerdeki rolleri ile döneminin tam bir oyuncusu, Yeşilçam’ın ürettiği tam bir modeldir. Yeşilçam’ın bittiği -fakat sinemanın bitmediği- bir dönemden, filmlerin genel yapısındaki değişmeler nedeni Tema sinemadan uzaklaşmış, bir dönem yurt dışında bulunmuş, dönüşünde de Çeşme’ye yerleşmiştir.

Muzaffer Tema, başrol ve romantik tip olarak başladığı sinemada, oyunculuğunun yanı sıra yapımcılık ve (bir film de) yönetmenlik ve senaryo yazarlığı da yaparak ve oyunculuğunu hep sürdürerek, Yeşilçam’ın otuz yıla yayılan (50’lilerden 80’lere) sürecinde, ilerleyen yaşı ile rollerini de değiştirerek, sistemin değerli taşlarından biri olmuş, gerek başlangıçta gerek sürecin dönem içine yayılan filmlerinde farklı ve değişik karakterleri rahatlıkla oynamış, starlığın kapısında başladığı sinemada -zamanla eski popülerliğini yitirse de- hiç bir zaman sıradan bir oyuncu olmamıştır.

Onların kuşağı, Yeşilçam Ağacının dalları ve yaprakları, seyircileri ile birlikte yaşadıkları ve yaşattıkları süreçte yıldız oldular, popüler oldular veya sadece görüntüleri ile tanınan isimsiz kahramanlar… Oyuncusunun da, yazarının da, yönetmeninin de, görüntü yönetmeninin de iyisi vardı, kötüsü vardı fakat hepsi bir bütündü. Şimdi birçoğu bizlerden ayrıldı, kimi yaşama veda etti, kimileri çamın yeşilinin dışına gittiler. Yeşilçam’ı unutup gidenlerde oldu, içlerinde bir sızı gibi hep taşıyanlarda. 40’lı yılların sonunda sinemaya başlayan, 70’li yıllara kadar -arada Hollywood serüveni de olarak- sürdüren Muzaffer Tema, son dönemlerde önce Amerika’da, sonra Çeşme’de sinemayı uzaktan izleyerek -artık her türlü yapısı, eski biçimi değişmiş- bu yapının içine girmedi ama bu, O’nu hiç bir zaman Yeşilçam ÇINARININ olgun bir dalı olmaktan çıkaramayacaktır.

(07 Ekim 2011)

Orhan Ünser

Şangay’da Casuslar Savaşı

Şangay (Shanghai)
Yönetmen: Mikael Haftsröm
Senaryo: Hossein Amini
Müzik: Klaus Badelt
Görüntü: Benoit Delhomme
Oyuncular: John Cusack (Paul), Li Gong (Anna), Yun-Fat Chow (Anthony), David Morse (Richard), Ken Watanabe (Tanaka), Franka Potente (Leni), Christopher Buchholz (Karl), Jerey Dean Morgan (Conner), Rinko Kikuchi (Sumiko)
Yapım: TWC-Phoenix (2010)

İsveçli yönetmen Mikael Haftsröm’ün 2. Dünya Savaşı’ndaki Şanghay’da geçen casusluk filmi “Şangay”, bir zamanların casus filmlerine selâm gönderen bir kara film.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Şanghay. Yıl 1941. Deniz İstihbarat Servisi’nden ajan Amerikalı Paul Soames, Japonların elinde işkence görürken film, bu olaydan iki ay öncesine dönüyor. Servisten arkadaşı Conner öldürülmüş Paul, Conner’ın katillerini ararken Japonya’nın Çin tarafından işgâli ve şiddeti de perdeden yansıyor. Şanghay, hâlâ diğer Çin şehirlerinden biraz daha serbest. Burada Alman, İngiliz, Amerikalı ve Japon ajanlar cirit atıyor. Paul, “İngiliz içkisi içeceksin, Alman casuslara yanaşacaksın, Japonlardan uzak duracaksın” diyor. Paul, Şanghay’da Conner’ın gizemli cinayeti onu, dışarıdan bakınca derin ilişkişkilere götürüyor. Önce, Çinli nüfuzlu Anthony-Anna Lan-Ting çiftiyle tanışıyor. Gagsterlerin başı Anthony’nin yakınındaki Japon Yüzbaşı Tanaka, Anthony’nin karısı Anna kadar gizemli. Bu arada Çin direnişçileri de Japonlara suikastler düzenlerken, Japonlar da Çinlileri acımadan katlediyorlar. Şanghay, tam anlamıya casus ve direniş şehri. Filmin en derininde de güzel Sumiko var. Onun uğruna trajediler de yaşanıyor. Anna, bir gizemin içinde direnişin ruhu sanki. Bir de Leni var. Leni, kendisini ihmâl ettiğini düşündüğü mühendis kocası Karl’dan ruhen uzaklaşmış mutsuz bir kadın. Paul’e yaklaşıyor, ama zaman casuslar devri.

Kara film ruhu…

1960 doğumlu İsveçli yönetmen Mikael Haftsröm, 2005 yapımı “Derailed – Raydan Çıkanlar” ve 2007 yapımı “1408” iki gerilim ve yaratıcılık yüklü filmleriyle sinema belleklerine yerleşti. Yönetmenin filmlerinde alttan alta ahlâkçılık ve suçluluk duygusu da fark ediliyor. Yönetmenin 2010 yapımı “Shanghai – Şangay”, eski zamanların casusluk filmlerine bir saygı sunuşu gibi. Filmin estetiği kara filmlerin kasvetli atmosferiyle buluşuyor. Karanlıkta uzayan gölgeler, durmaksızın yağan yağmurlar, ıslak dış mekânlarda yansıyan ışıklar, sinemaskop görüntülerle insanı büyülüyor. Filmin hikâyesi ve görselliği gerçekten birinci sınıf. Haftsröm’ün filmini seyrederken, Carol Reed’in 1949 yapımı siyah-beyaz “The 3rd Man – Üçüncü Adam” casusluk kara filmindeki dışavurumcu ışık düzenlemelerinden ilham almış gibi. Gece atmosferindeki görüntülerdeki derinlik sanaseverleri büyülüyor “Şangay” filminde. “Soğuktan Gelen Casus” olarak da bilinen Martin Ritt’in 1965 yapımı siyah-beyaz “The Spy Who Came in from the Cold – Utanç Duvarında Casusluk” filmindeki gece atmosferleri de Hafström’e ilham vermiş gibi. “Şangay” filmine müzikleri yazan yeni gözdemiz Alman besteci Klaus Badelt’in müzikleri, özellikle piyano, derinde çello tınılarının işitildiği besteleri, “Utanç Duvarında Casusluk” filmindeki besteci Sol Kaplan’ın tınılarının ruhuyla buluşuyor. “Şangay” filminde bu muhteşem görüntüleri hazırlayan Fransız Benoit Delhomme, sinemanın önemli kameramanlarından. Bu kameramanı, Vietnamlı bir başka usta Tran Anh Hung’un filmleriyle tanımıştık. Hafström de iki filminde ona güvenmiş. Asıl büyü, göründüğü andan itibaren perdede ışık saçan Gong Li’ydi. Zhang Yimou’nun filmlerinde güzelliğini ve muhteşem oyunculuğunu sundu. “Şangay” filmin yapımcısı, bu filmin Şanghay’da çekilmesi için Çin hükümetinden izin almış, ama sonra bu izin iptâl edilmiş. Bu yüzden Bangkok’ta kurulan setlerde “Şangay” filmi çekilebilmiş. Hafström’ün, bir zamanların casusluk filmlerine selâm gönderdiği “Şangay”, birinci sınıf bir casusluk kara filmi. Böyle filmleri sinema perdesinde görmeyi ne çok özlemişiz.

(Bu yazı 07 Ekim 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(07 Ekim 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Altın Portakal: Sosyal Değişimin Büyük Tanığı

İlki 1964’de yapılan Altın Portakal Film Festivali, toplumsal tarihimizin ve sosyal değişimimizin en önemli tanıkları arasında yer alır. Festival filmleri, 60’lı yıllardan bu yana sosyal, siyasal ve ekonomik çalkantılarla yol olan ülkemizin tarihine, sinema aracılığıyla eşlik etmekle kalmaz, bu alt üst oluşların belirlediği hayatlarımızın da kalıcı belleğini oluşturur.

60’lar, ülkemizin sanayileşmeye ve kentleşmeye başladığı, kent yaşamının hızla öne çıktığı yıllardır. Bu dönemde “şehirli olmak”, İstanbul’la (ve bir kısım insan için de “Acı Vatan” Almanya ile) özdeşleşir; Anadolu’nun tozlu topraklı yollarını ardında bırakan binlerce insan, “taşı toprağı altın” bu kente akın eder. Önce kendini kabûllendirme şeklinde başlayan süreç, zaman içinde hayata ve sinemamıza “seni yeneceğim!” nidalarıyla yansıyacaktır.

Tam da bu dönemde, ilk Portakal’ın sahibi olan Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları”, Maraş’ın bir köyünden şehri fethetmek üzere İstanbul’a koşan bir aileyi merkezine oturtur. Sonu hüsranla bitecek serüven, sonradan Türk sinemasının temel konularından biri haline gelecektir.

2. Portakal, her ne kadar Turgut Demirağ’ın “Aşk ve Kin”ine Büyük Ödül kazandırsa da, bu tarih, “Karanlıkta Uyananlar” gibi bir işçi filminin gösterime girdiği yıl olarak anımsanır. Vedat Türkali’nin senaryosunu yazdığı Ertem Göreç imzalı bu film, sanayileşmenin doğal sonucu olarak birbiri ardına kurulan fabrikalarda çalışan emekçilerin “sınıf”, “grev”, “sendika” gibi kavramlarla tanışma sürecine tanıklık etmesi bakımından çok önemlidir.

Sonraki yıl; Haldun Dormen’e özgü teatral bir havanın egemen olduğu “Bozuk Düzen”, annelerinin ölümünün ardından hayata tutunmaya çalışan küçük insanların yaşamına yönelirken, Atıf Yılmaz’ın “Toprağın Kanı”, petrol sorununa çarpıcı bir bakış atar. “Karanlıkta Uyananlar”ın izinden giden film, Batman’da petrol arayan bir şirketin başındaki Amerikalıya rağmen petrol çıkarmaya çalışan bir grup mühendisi konu almakta ve dönemin politik olgularından birine naif de olsa yaklaşmaktadır.

Hızlı sanayileşmenin sonuçları bir yana, köyde “kalanlar” adına da sorunlar bitmemektedir. 1967 – 69 yılları arasında Altın Portakal’ın öne çıkan yapımları olan “Hudutların Kanunu”, “İnce Cumali”, “Bin Yıllık Yol” gibi filmler, özellikle Doğu’da, ağalık düzeninden kan davasına kadar pek çok önemli olguyu, destansı bir anlatım eşliğinde seyirciye ulaştırırlar. Bu örnekler, sinemamızın 60’lardaki görece özgürlük ortamının da etkisiyle sosyal gerçekçiliğe yöneldiği bir dönemin öne çıkan filmleri arasındadır. 60’ların ikinci yarısı, Yılmaz Güney gerçeğine giden yolu da hazırlar. Sanatçı, 1959’dan itibaren var olmaya çalıştığı sinemaya kesin damgasını “Hudutların Kanunu” ile vuracak; 1970’in En İyi Film ödülünü alan “Bir Çirkin Adam”ı yazıp yönetecek ve başrolünü üstelenecektir.

12 Mart 1971’in Türk siyasal yaşamına bir balyoz gibi indiği; demokrasi gömleğinin bol geldiği ülkeye “ince ayar” yapıldığı günlerin ertesinde gündeme gelen 8. Altın Portakal’ın bu gelişmelerden etkilenmemesi olanaksızdır. Esat Mahmut Karakurt’un eserinden uyarlanan “Ankara Ekspresi”, bu dönemin galibi olur. Film, hiç de şaşırtıcı olmayan biçimde, 2. Dünya Savaşı sırasında, askerler arasında yaşanan bir kahramanlık öyküsünü konu almaktadır. Sinemanın muhtıraya ilk yanıtı geri çekilmek olmuştur başka bir deyişle… Benzer bir yaklaşım bir yıl sonra da devam edecek ve Yeşilçam klişeleriyle dolu “Zulüm”, ödüle değer bulunacaktır. Tıpkı 10. Portakal’ın galibi olan Orhan Aksoy’un “Hayat mı Bu?” adlı filmi gibi…

1974, Altın Portakal’ın özlenen niteliğine yeniden kavuştuğunu tescil etmesi bakımından önemli bir yıldır. Ünlü üçlemesinin ikinci ayağında Lütfi Akad, Urfa’dan İstanbul’a göç eden bir ailenin gelenekleriyle hesaplaşmasını konu alır. “Düğün”, tıpkı “Gelin” ve “Diyet” gibi sinemamızın yüz akı filmlerindendir. Süreyya Duru da “Bedrana”da bu olguyu masaya yatırır ve hayli sert bir yaklaşımla töre olgusunun üzerine gider.

Muhtıra’nın etkilerinin silinmesi ve toplumsal muhalefetin, sokağa eskisinden güçlü biçimde yansıması, 12. Altın Portakal’a da sirayet eder ve sömürülen ırgatların pamuk tarlalarında verdikleri mücadeleyi, arka plânında kan davasının da bulunduğu bir motifle birleştiren “Endişe”, Büyük Ödül’e uzanır. 1975 tam bir Yılmaz Güney yılıdır ayrıca. Sinema tarihimizin olasılıkla en politik filmlerinden olan “Arkadaş” ve yine Güney imzası taşıyan “Zavallılar” ödüle değer bulunan diğer yapımlardandır.

Ezen / ezilen temasının sürdüğü 76’nın Portakallarında öne çıkan “Deli Yusuf”, Köroğlu destanının çağdaş bir versiyonudur. Yine Atıf Yılmaz imzasını taşıyan “Mağlup Edilemeyenler” ise, idealist bir gazeteci ekseninde sistem sorununun üstüne -ümitsizce- gider.

Kaçakçılık üzerine etkileyici bir film olan “Kara Çarşaflı Gelin”in damgasını vurduğu 1977, sinema sektörümüzün en büyük bunalımlardan biriyle boğuştuğu günlerde izleyiciyle buluşur. Ailenin sinema salonlarından ağır ağır çekildiği ve seks filmleri furyasının Yeşilçam’ı sarmalamaya başladığı bu dönemde, Zeki Ökten’in “Kapıcılar Kralı” da dikkat çeken filmlerdendir.

80 karanlığına doğru hızla yuvarlanan; ekonomik, sosyal ve siyasal bakımdan büyük istikrarsızlıkların yaşandığı ülkenin son büyük festivali, 1 – 8 Temmuz arasında gerçekleşir. Maden işçilerinin dramına devrimci bir bakışla yaklaşan Yavuz Özkan’ın “Maden”i En İyi Film ödülü alırken, sinemamızın en güzel aşk filmlerinin başında yer alan “Selvi Boylum Al Yazmalım” ikincilik ile yetinir.

Bu yıldan sonra, 1981’e kadar verilen zorunlu molanın nedeni, 79’da yaşanan sansür ve bir yıl sonraysa darbedir. (Bilindiği gibi 48. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde “Sansüre ve Darbelere Karşı” adı altında bu dönem filmleri yeniden değerlendirilmiş ve 1979 yılı için “Demiryol” ile “Yusuf ile Kenan”, 1980 içinse “Sürü” filmleri Altın Portakal’la ödüllendirilmişti.)

Ülke tarihinin en büyük yol ayrımlarından birinin “derin” bir müdahaleyle aşılmasının ardından, bir gecede “güllük gülistanlık” olan Türkiye’de bütün muhalif kurumlar susturulmuş, 24 Ocak kararlarının uygulanmasının önünde hiçbir engel kalmamıştır. Söze “Netekim”le giren kudretli ses, hem en büyük darbeci, hem de en hızlı demokrat olarak yurt gezilerinde “gerçekleri” vatandaşa anlatıp yeni Anayasa için düğmeye basarken, 25 Eylül’de gerçekleşen 18. Altın Portakal, En İyi Film ödülünü -muhtemelen sansürün hışmına uğrayan filmlerden dolayı- verecek yapım bulamaz!

1982 Portakallarının galibi ise, bir zamanlar Yılmaz Güney’in yanında çalışan Sinan Çetin’dir. Çetin, “Prenses”le girdiği “büyük” dönüşümden önce çektiği filminde, köyüne gelen film ekibinden bir kıza âşık olan ve onun ardından İstanbul’a gelen genç bir adamın serüvenlerini yalın bir dille anlatır.

Özal ekonomisinin hüküm sürdüğü yıllara geldiğimizde, bu dönemin temsil filmi, hiç kuşkusuz ki, 20. Portakal’ın ödüllü yapımı “Faize Hücum” olur. Takdir belgeleriyle dolu devlet memurluğunun ardından, üç kuruş ikramiyesini bankere kaptıran emeklinin öyküsü, o dönemin Türkiyesi’nde yüz binlerce insanın dramına ayna tutmaktadır.

Dünyada 60’larla birlikte dalga dalga yayılan kadın hareketleri; Türkiye’ye o günlere değin hemen hiç uğramamıştır. Muhalefetin belirleyici unsur olduğu sol dalganın 80’de kesintiye uğraması ve yönetmenlerin kimi “sakıncalı” konulara artık yönelememesi, ortaya iki ana eğilim çıkarır: İlki, cinselliği bastırılmış kadınların öyküleri; diğeri ise aydın bunalımının doruğa ulaştığı 12 Eylül sonrasında bireyin çelişkilerini ele alan filmler. Bu doğrultuda gerçekleşen ilk ödüllü filmde yine Atıf Yılmaz’ın imzası vardır. “Bir Yudum Sevgi”, işsiz eşinin desteğinden yoksun olarak hayata tutunmaya çalışan fabrika işçisi kadının serüvenlerini konu alır. 1985 yapımı “Dul Bir Kadın” ise eşinden boşanmış bir başka kadının mutluluğu (cinselliği) arayışını dönemin koşullarına göre radikal bir bakışla masaya yatırır. (Aynı yılın İkincilik ödülü alan Sinan Çetin filmi “14 Numara”, kameralarını genelevdeki bir kadının hayallerine çevirir. Muammer Özer imzalı “Bir Avuç Cennet”te ise ekonomik krizin emekçilerin aleyhine işlediği dönem fon olarak kullanılmış; var olmaya çalışan ailenin kadın karakteri, tipik Yeşilçam algısının dışına çıkarak kişilik kazanmıştır.)

Kadın odaklı ve çoğunlukla Atıf Yılmaz imzası taşıyan filmlerin öne çıkan oyuncusu, aynı zamanda sinemada yeni kadın temsiliyetinin mimarı hiç kuşkusuz Müjde Ar’dır. Sanatçı, 23. Altın Portakal’a iki filmle damgasını vururken; “Aaahh Belinda”da kendisini oynadığı karakterin içinde bulan bir oyuncuya, “Adı Vasfiye”de ise öyküsü dört farklı kişi tarafından anlatılan pavyon şarkıcısına hayat verir.

80’lerin son çeyreğine doğru yol alınırken, büyük değişimler hız kesmeden sürmekte; düşünmenin ve sorgulamanın “faydasız”, kısa yoldan ve gerekirse en yakınlarının sırtına basarak köşe dönmeye çalışmanın ise “erdem” olduğu yeni bir düzen kurulmaktadır. Cinselliğin sömürülmesine dayalı dergi-gazete sayfaları ve dönemin resmî ideolojisi Türk-İslam sentezi kol kola ilginç maceralar yaşarken, kentleri dönüştürmeye başlayan pop / arabesk kültür, yeni mecralara dalmaktadır. (Dönemin başbakanı Özal’ın uzun reklâm filmi “İcraatın İçinden”, Tonton’un “Hanım, koy bakalım teybe İbrahim Tatlıses’in kasetini” cümlesiyle başlar.) Böylesi bir sürecin doğal yansıması olarak, hızlı kentleşmenin ortaya çıkardığı trajikomik insan manzaraları, sinema tarihimizin en başarılı filmlerinden birinin yaratılmasını sağlayacaktır: “Muhsin Bey.”

Ömer Kavur’un “Gece Yolculuğu”, Portakal’da aydın bunalımını ve yaratma sıkıntısını konu alan filmler kontenjanıyla kendisine yer bulduktan sonra, 12 Eylül merkezli iki film, 26. Portakal’a iz düşürür. Yaratılan kamuoyu için artık çok uzaklarda kalan bir masal olsa da, binlerce kişinin tutuklandığı, işkenceden geçirildiği ve sürgüne gönderildiği bir dönemin tarihle hesaplaşması henüz gerçekleşmemiştir. “Uçurtmayı Vurmasınlar”, taşıdığı melodramatik özellikler bir yana, zincire vurulan özgürlüğü beş yaşındaki bir çocuğun gözleriyle topluma aktarmıştır. Livaneli imzalı “Sis” ise, yaşanan büyük değişimi, devlet otoritesini simgeleyen bir baba ve devrimci oğlu ekseninde beyazperdeye taşır. Benzer bir eğilim, Yusuf Kurçenli’nin Rıfat Ilgaz’ın eserinden uyarlayarak gerçekleştirdiği “Karartma Geceleri” ve Memduh Ün’ün “Bütün Kapılar Kapalıydı” filmleriyle devam etse de, Portakal’ın galibi, 27. Portakal’ın kazananı “Karılar Koğuşu” olur. “Ulusal Sinema Kavgası”nın ana figürlerinden Halit Refiğ, ustası Kemal Tahir’in izini sürmeye devam etmektedir.

Ömer Kavur’un, bir kadının sürrealist serüvenlerini anlattığı “Gizli Yüz”ünün ödüle uzandığı 27. Portakal’da adından söz ettiren “Ateş Üstünde Yürümek”, Cumhuriyet’in başlangıcından günümüze yöneten / halk ilişkilerini bale yoluyla ele alan özgün (ve şu ana dek tek) deneme olarak tarihe geçer. Bu yıl, Abdi İpekçi suikastını irdelemeye çalışan siyasal film denemesi “Uzlaşma”nın da gösterime girmesiyle akılda kalmıştır.

1991 yılı, dünya tarihine Sovyetler Birliği’nin resmen dağılması ile geçmiştir. Liberalizmin aslî ekonomik model, ABD’nin ise tek süper güç olduğunu tescilleyen dönemde sinemamız, baskı altındaki cinselliği “Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri”yle, lezbiyen ilişkileri ise “Düş Gezginleri”yle anlatmaya çalışır.

Erden Kıral’ın Halikarnas Balıkçısı’nın yaşamına eğildiği “Mavi Sürgün”ün yanı sıra, Yavuz Turgul’un “Gölge Oyunu”nun da dikkat çektiği 30. Altın Portakal’ı, Yavuz Özkan’ın aile dramı “Yengeç Sepeti” takip eder. Bu film, Sadri Alışık’ın rol aldığı son film olması nedeniyle de önemlidir.

1995 Portakalı, sinemasal krizin damgasını vurduğu, seyircinin ulusal filmlere neredeyse sırt çevirdiği bir dönemde gerçekleşir. Ümit Ünal’ın toplumsal baskıların ortaya çıkardığı sıra dışı insanlarla yüklü “Böcek”i Büyük Ödül’e değer görülmüştür. Bir yıl sonraki festivale ise Derviş Zaim’in çıkış filmi “Tabutta Rövaşata” damgasını vurur. Rumelihisarı’nı mesken tutan Mahsun’un serüvenleri, sinemada yeni bir başlangıca işaret etmesi bakımından önemlidir. 1996, Reis Çelik’in gösterime girdiğinde tartışmalar yaratan ve Kürt sorununa değinen ilk filmlerden olan “Işıklar Sönmesin”in de gündeme geldiği bir yıl olmuştur. Film, didaktik anlatımı ve teatral sunumu bir yana, bu temayı izleyen son film olmayacaktır.

Ferzan Özpetek’in oryantalist nüveler taşıyan “Hamam”ı tartışılan filmler kervanına katılırken, “Masumiyet”, Demirkubuz için parlak bir dönemin başladığına işaret eder. (Benzer bir yorum, “Kasaba” ile mansiyona değer görülen Nuri Bilge Ceylan için de söylenebilir.)

Türkiye’de doğan; ancak bir süre sonra gurbetçi ailesinin yanına Almanya’ya giden genç bir kızın çözülmesini anlatan “Yara”, Hülya Koçyiğit’in başkanlığını yaptığı 35. Portakal jürisini tatmin etse de, Yeni Sinemacılar’ın imzasını taşıyan “Gemide”, Altıoklar’ın “Ağır Roman”ıyla birlikte festivalin adından söz ettiren filmleri arasında yer alır. 1999’un galibi olan “Salkım Hanımın Taneleri” ise, resmi ideoloji anlatısının dışına çıkan yaklaşımı ile Varlık Vergisi’nin soldurduğu yaşamları, azınlıkları konu alır. Sinemamızın halkla yeniden buluşması yolunda önemli bir yıl olan 99, “Mayıs Sıkıntısı” ve “Üçüncü Sayfa” adlı filmlerin de gösterime girdiği bir yıldır. Sonraki yıl, Zeki-Metin’i yeniden bir araya getiren “Güle Güle”, heykelin sahibi olur. Derviş Zaim’in “Filler ve Çimen”i ise, Susurluk sürecini masaya yatırırken devlet ve çete işbirliğini özgün bir anlatımla beyazperdeye taşır.

Handan İpekçi’nin can yakan siyasal bir soruna insani bir yaklaşım denemesi olan ve ulusal/uluslararası sinema çevrelerince övgüyle karşılanan “Büyük Adam Küçük Aşk” adlı filmi 38. Portakal’ın kazananıdır. 2002’nin galibi “Uzak” ise sinemamız adına önemli bir milâdı oluşturur. Minimalist anlatı, sanat sineması vb. adlarla tanımlanan ve günümüzde örneğine bolca rastladığımız türdeki yapımlar adına önemli bir başlangıç oluşturan bu yapım, farklı yönlere gitmekte olan iki akrabanın İstanbul’da buluşmalarını konu alır. Film; değişen değerlere, taşra masumiyeti ve kent yozlaşması ekseninde bir bakış olarak da yorumlanabilir. Ömer Kavur’un vasiyet filmi “Karşılaşma”nın ödüllendirildiği 2003’ün ardından, Uğur Yücel imzalı “Yazı Tura”, 41. Portakal’ın kazananıdır. Savaş ve depremin arka planında yer aldığı film, cesur anlatımı ve son dönemin başat konularına dair bakış açısıyla övgü toplar.

Ferzan Özpetek’in başkanlığını üstlendiği 42. Altın Portakal’ın kazananı, sınırlı bir gösterim şansı yakalayan Ulaş İnaç imzalı “Türev”dir. Bir yıl sonra, 16 – 23 Eylül 2006 tarihinde düzenlenen 43. Portakal’da ise Demirkubuz’un, “Masumiyet”in Uğur ve Bekir’inin geçmişlerine döndüğü “Kader” öne çıkar. Yarışan filmlerin nitelikleriyle zenginleşen festivalde “Takva”, yükselen İslâmcılık akımının arka plânına zekice yaklaşmakta, “Eve Dönüş” ise 12 Eylül’ün en sert teşhirlerinden birine soyunmaktadır; Nuri Bilge Ceylan ise Cannes’dan bir kez daha ödülle dönen “İklimler”de ilişkilere odaklanmayı sürdürür.

Semih Kaplanoğlu’nun sonradan üçlemeye dönüşecek filmlerine giriş anlamı taşıyan “Yumurta”sı, (Ceylan’ın izinde) kent / kasaba karşılaştırmalarıyla doludur. Bir yıl sonranın Büyük Ödül’ünün sahibi ise, biraz da şaşkınlık yaratarak Ben Hopkins’in “Pazar: Bir Ticaret Masalı” olur. Film, Özal’ın temellerini attığı ‘iş bitirici’ tiplemeleriyle akılda kalır. Derviş Zaim’in özgün denemelerine ve geleneksel sanatlardan hareketle çektiği filmlere “Nokta” ile bir yenisini eklediği 2008 Portakalı, Aydın Bulut’un Alevi / Sünni, Türk / Kürt çatışmalarına duyarlılıkla yaklaştığı “Başka Semtin Çocukları”na da ödül kazandırmıştır.

46. Altın Portakal’ın (Reha Erdem’in mistik tonlamalarla dolu “Kosmos”uyla birlikte) galibi olan “Bornova Bornova”, İnan Temelkuran’a haklı bir zafer kazandırırken, 12 Eylül’ün yeni baştan yarattığı karakterlerle yüklü zengin bir insan galerisini sorgulamamıza yol açar. Aynı yıl tartışma yaratan ilk Kürtçe film denemesi olan “Min Dît” de gösterime girer. Slogancı bir yaklaşıma sahip olduğunu söyleyebileceğimiz film, Jüri Özel Ödülü’ne değer bulunsa da, (bu satırların yazarının kişisel yorumuna göre) benzer bir temadan hareketle çekilen “İki Dil Bir Bavul”un epeyce gerisine düşmektedir.

Geçtiğimiz yılın Portakallarında ise, Seren Yüce’nin Venedik Film Festivali’nden de ödülle dönen “Çoğunluk” öne çıkar. Ayrımcılığı mahkûm eden film, her ne kadar çoğunluğu temsil ettiği iddiasında bulunduğu aile (baba figürü) konusunda konsensüs sağlayamasa da, ilk filmden kolaylıkla beklenmeyecek bir olgunluğa sahiptir.

Sonuçta, tam da “Sinema Hayattır” deyişine uygun olarak, yaşadığımız büyük değişimlere ve alt üst oluşlara (yedinci sanat üzerinden) tanıklık eden en önemli platformlarından olan Altın Portakal Film Festivali, kökleri yarım yüzyıla uzanan ulu bir çınar olarak yalnızca sanatsal bir etkinlik olmanın çok ötesinde bir işleve sahiptir. Çünkü Portakal’ın tarihi, Türkiye insanının yarım yüzyıl boyunca beslediği umutların, aşkların, hayal kırıklıklarının, yok oluşların; ama inadına inadına var olmaya çabalamanın en canlı örneklerinden oluşmaktadır.

(Bu yazı, ilk olarak “www.otekisinema.com” adresinde 06 Ekim 2011 tarihinde yayımlanmıştır.)

(06 Ekim 2011)

Tuncer Çetinkaya

Yeşilçam’ın İlk Romantik Jönü Muzaffer Tema

Türk sinemasının ilk romantik jönüdür Muzaffer Tema. Aynı zamanda Hollywood’daki Türkiyeli oyuncu Tema Bey. Tiyatrocular döneminden sonra tiyatro kökenli oyuncuların dışında ve jön tanımına uyan ilk erkek stardır. 1950’li yıllarda Hollywood’a gidip şansını denemiş ve iki filmde oynamayı başarmış olan Tema, Amerikalı oyuncu Alan Ladd’a benzerliğiyle de ünlüdür. Yıllar önce sinemaya ara verip Amerika’ya yerleşen Muzaffer Tema’ya rastlayabilmek, konuşabilmek için yıllardır bekliyordum. Yazları birkaç aylığına İstanbul’a geldiğini biliyor fakat bir türlü görüşemiyordum. Yine umudumu kesmiştim. Tam o günlerde İstiklâl Caddesi’nde karşılaştık. Yıllar önce birçok siyah-beyaz filmde izlediğim unutulmaz jön karşımdaydı. Yıllarca genç kızların rüyalarını süslemiş olan yakışıklı aktör hiç değişmemiş, bizden önceki kuşakların filmlerde izlediği gençliğiyle ve kibarlığıyla film karesinden çıkmış gibiydi.

Muzaffer Bey elini omzuma atmış birlikte Taksim Meydanı’nda yürürken tarihler 50’li yılları gösteriyordu sanki. Kuyruklu hususilerinden inen zarif hanımlar ve beyler Cadde-i Kebir’e yönelmişler, troleybüslerden, tramvaylardan inenler gündelik işlerine koşuşturuyorlardı. Ben Dudaktan Kalbe filminin gösterildiği sinemaların önündeki kalabalığa, gişelerin önündeki uzun kuyruklara mutlulukla bakarken Muzaffer Tema’nın sevincine ortak olmaya çalışıyordum. Çok heyecanlandığımı ve mutlu olduğumu söylemeliyim. Türkiye’ye döndüğünü, anılarını yazmaya başladığını ve kitap olarak yayınlamak istediğini söylüyordu. Benim 50’li, 60’lı yılların bütün oyuncularına önerdiğim birşeydi bu. Ne yazık ki bizde anı yazma geleneği yok. Bu yüzden de yaşanmış birçok anı unutuluyor, yok oluyor.

“Yine böyle güzel bir Haziran ayında, kiraz mevsiminde Beşiktaş’da doğmuşum” diye anlatmaya başlıyor. 15 Haziran doğum günü. Hangi yılda doğduğunu söylemiyor, göründüğü yaşta olduğunu ve nüfus kağıdındaki yaşı kabûl etmediğini söylüyor. “Efendim Amerika’ya ilk ayak bastığım zaman Paramount Film Stüdyosu’na müracaat etmiştim. New York’daki merkez ofislerinde bir form verdiler, dolduruyorum. Adımı, soyadımı yazdım. Yaş hanesine geldim, duraksadım. Hakiki yaşımı mı yazayım yoksa daha mı genç yazayım diye düşünüyorum. İçeriden müdür geldi, omuzuma dokundu ‘ne düşünüyorsun, kendini hangi yaşta hissediyorsan onu yaz’ dedi. 1956’dan bu yana Amerika’da kimse bana yaşımı sormadı. Şuna inanıyorlar, kadınlarla sanatçıların yaşı sorulmaz. Bunu bir yerde saygısızlık olarak kabûl ediyorlar. İnsanların yaşını merak etmek maalesef bizim memlekette geçerli. Ben bugün göründüğüm yaşı kabûl ediyorum. Ama 15 Haziran doğum günümü unutmuyorum, onu her zaman kutluyoruz.”

Güzel bir kiraz mevsiminde Beşiktaş’da doğan Muzaffer Tema’nın babası da Türk musikisiyle ilgilenir, güzel ud çalarmış. O yıllarda İstanbul Belediye Konservatuarı’nın müdürü olan Hulusi Ökmen babasının mahalle arkadaşı. “Beni görüyor, ‘delikanlı büyümüş onu konservatuara alalım’ diyor. Babamın müziğe olan tutkusu da beni oraya itiyor. Ama düşünerek, bilinçli bir şekilde değil konsurvatuara girmem. Belki de bir askeri okula gitmek isterdim. Konservatuarda başarılı oluyorum flüt, keman ve piyano enstrümanlarından, son seneye kadar. Flütden mezun olmaya karar veriyorum. Senelerce flüt hocalığı yaptım. Yıllar sonra, 73 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’nın Yüksek Bölümü’nü de dışarıdan imtihanlara girerek bitirdim. Devlet konservatuarlarında hocalık yapma hakkını kazandım. İstanbul Belediye Konservatuarı’nı bitirince Ankara Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın imtihanlarını kazanarak Ankara’ya gittim. İlk konserimi Ankara Radyosu’nda verdim orkestrayla. 1944 senesinde Devlet Konservatuarı’ndan Sevinç Tevs’le tanıştık. O zamanın hem ünlü caz şarkıcısı hem de tiyatrocu. Arkadaşlığımız devam etti, nihayet evlilikle noktaladık işi. 1948 senesinde Sevinç Tevs’e İstanbul’dan Saray Sineması’nda 3 konser vermesi için teklif geldi. Bu teklifi kabûl etti ve beraber İstanbul’a geldik. Konserler bitti, muazzam konserlerdi. Akabinde Belediye Gazinosu’ndan teklif aldı, onu da kabûl etti. Bana da İstanbul Konservatuarı’ndan bir teklif geldi. Ben de bu teklifi kabûl ettim. İkimiz de İstanbul’da başladık göreve. Ben bu görevi aşağı yukarı 1960 senesine kadar sürdürdüm.”

1940 – 48 yılları arasında Ankara’da o zamanki adıyla Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası’nda (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) görev yapan Muzaffer Tema, eşi Sevinç Tevs’in konserleri nedeniyle geldikleri İstanbul’da kalmaya karar verir. Konservatuarda hocalığa başlar. 1948 yılında Tepebaşı Gazinosu’nda orkestra eşliğinde bir konser verir. “O konsere filmcilerden gelenler olmuş, ben tanımıyorum tabii. Sinemayla ilgim yok. Konserden sonra çağırdılar beni. Görüştüğüm kişiler bana bir deneme filmi çevirmemi teklif ettiler. Ben pek ilgi göstermedim çünkü sinemayla bir ilgim yoktu ve ne kadar başarılı olabilirdim bilemiyordum. Böyle bir riske girmek istemedim. Israr ettiler.” Görüştüğü kişiler o dönemin önemli sinema adamları, yapımcı ve yönetmenleri Şadan Kamil, Çetin Karamanbey ve Turgut Demirağ’dır. Atlas Film’e bir deneme filmi çekerler, başarılı olur Muzaffer Tema. Bunun üzerine 1949 yılında Çığlık filmiyle sinemaya adım atar ve Türk sinemasının romantik filmlerinin ilk jönü olarak sinema tarihindeki yerini alır. Dudaktan Kalbe filminin unutulmaz oyuncusu batılı anlamda jön tanımlamasına uyan ilk erkek stardır. Amerikalı oyunculara benzeyen tipiyle ve özellikle Alan Ladd’e benzerliğiyle de ünlenir Muzaffer Tema. Alan Ladd’in saç biçimini taklit eder, saçlarının perçemlerini Amerikalı oyuncu gibi alnına düşürür, gömleğinin yakalarını kaldırır ve saatini sağ koluna takar. “Saç biçimimi ve saati sağ kola takmayı ondan kaptım. Bir Alan Ladd tutkusu vardı bende o zamanlar. Sinemaya başladıktan sonra Sevinç Tevs’den ayrıldık. Ufak tefek kıskançlık hadiseleri o evliliğin yürümeyeceğini ortaya koymuştu. Ben sinemaya büyük ağırlık verdim, arka arkaya filmler çevirmeye başladım. Jön olarak benden başka kimse yoktu. Önceleri tiyatrocular vardı. Sinemaya dışarıdan gelen ilk erkek star ben olmuştum. Dudaktan Kalbe, Kadın Severse gibi filmlerle devam etti ve 80’in üstünde film oldu.”

1951 yılında Yıldız Dergisi’nin okuyucuları arasında düzenlediği yarışmada Dudaktan Kalbe filmi en iyi film, Muzaffer Tema da en iyi erkek artist seçilir. 1956 yılında Dişi Yılan filmiyle yapımcılığa da başlar Muzaffer Tema. O dönem “Adalar Kraliçesi” de olan Ayten Çankaya ile başrolleri oynadığı bu filmden sonra “Amerika sevdası” başlar. “Kafama koymuştum Amerika’ya gitmeyi. Ufkumu genişletmek istiyordum. Sinemayı esas Hollywood’da göreceğimi, tanıyacağımı düşünüyordum. 1956 senesinde Amerika’ya gittim. Bir tesadüf beni Fox Stüdyosu’nun o devrin starlarının arasına soktu. Örneğin Marilyn Monroe’lar, Cary Grand’lar, Gary Cooper’lar, Robert Mitchum’ların arasında buldum kendimi. 2,5 sene devam etti o stüdyoda çalışmalarım. Bu arada iki filmde oynadım, Aya Giden 12 Alim ve Acı Tebessüm. O filmler burada da oynadı. Ondan sonra tekrar Türkiye’ye döndüm. Kendi film şirketimi, Tema Film’i kurdum 1960 senesinde. İlk film Vahşi Kedi oldu. Leyla Sayar’ı tanımıştım. Birlikte oynadık bu filmde. O zaman Türk sinemasının en popüler, en güzel oyuncularındandı. Bu film çok iş yaptı, iyi para kazandı. Ben bu filmden kazandığım paralarla Avrupa seyahatlerine çıktım. İtalya’ya, Almanya’ya, Avusturya’ya, Fransa’ya gittim. 1965 senesinde bir evliliğim oldu. Oğlumun annesi olan Gülay Armen’le evlendik. 1976’ya kadar devam etti bu evlilik.”

Amerika’ya gidip Hollywood’da film çevirme başarısını gösteren Muzaffer Tema bu şansını sürdüremez. O yıllarda İstanbul’da hasta olan babasının yanına dönmek zorunda kalır. Yıllar önce Hollywood’da ünlenen “Türkiyeli oyuncu” Turhan Bey’den esinlenerek Tema Bey olarak imza atmıştır orada çevirdiği filmlere. Üç yıl kalır Amerika’ya ilk gittiğinde. “Efendim babam çok hastaydı, kanserdi. Onunla ilgilenmem gerekiyordu. Gelince de gidemedim. Burada büyük teklifler aldım, kendi şirketimi kurdum iyi paralar kazandım. Hoşuma gitti kendi memleketimde sinema çalışmaları yapmak. Bu da 1977’lere kadar sürdü. Çocuğum okuma çağına gelmişti, onun eğitimi için tekrar Amerika’ya gitmeye karar verdim. Eşimden ayrıldım, oğlumla Amerika’ya yerleştik. O yıllardan beri orada yaşıyordum. Oğlum eğitimini bitirdi, çalışıyor. Ben orada 7. evliliğimi yaptım. Eşimden çok memnunum. O da İzmir Kız Koleji’nden mezun. 89 senesinden beri halen devam ediyor evlilik. Ben de her sene gelip dostları ziyaret ediyordum. Memleketi özlüyordum tabii.”

Amerika’ya gittiğinde bir dönem örnek aldığı Alan Ladd’le de tanışır Muzaffer Tema. “Hollywood’da tanıştık. Paramount Stüdyosu’nda film çeviriyordu. Bir Türk gazetecisi, Mehmet diye bir arkadaş vardı, ‘ille gidelim Alan Ladd’le birlikte resmini çekmek istiyorum’ dedi. Film çalışmaları devam ediyor, güçbelâ müsade istedik. Geldi, beraberce resim çektirdik. Bana iyi şanslar diledi. Beni tanıdığı için çok memnun olduğunu, söyledi. ‘İnsanlar ikiz doğarmış, bu kadar benzerlik olur’ dedi. O resimler sonra burada da gazetelerde yayınlandı. Ama benim esas üzerinde durmak istediğim Fox Stüdyoları’ndaki çalışmalarım ve orada tanıdığım sinema yıldızları. O devrin bütün starlarıyla orada tanışma fırsatı buldum. Arkadaşlıklarım oldu, beraberliklerimiz oldu.”

Türk sinemasını takip etme olanağı bulabiliyor musunuz? Bugünkü sinemayı nasıl değerlendiriyorsunuz? diye soruyorum. “Bir iki film geldi oraya onları gördüm. Mesela ‘Eşkıya’ geldi. Buraya geldiğim zamanlarda da Türk filmlerini izliyorum. Tabii teknik açıdan birtakım gelişmeler var. Bizim büyük iş sahipleri, sermaye sahipleri sinemanın önemini henüz anlamış değiller. Sinemaya yatırım yapmaya yanaşmıyorlar. Adam lokanta açmayı, şehirlerarası otobüs işletmeyi tercih ediyor da bir sinema endüstrisi kuralım düşüncesi hakim değil. O yüzden Türk sinemasının ilerlemesi mümkün değil. Ben Amerika’ya ilk gittiğim zaman 1956 senesinde, yapımcı bana ‘hangi sinemada filmin oynuyor’ diye sordu. Brodway’de, New York’un 42. Caddesi’nde yabancı film oynatan sinemalar vardı. Türk sineması hakkında bir fikir edinmek istiyor. Yok, hiçbir yerde oynamıyor. ‘Efendim, ben 40 filmde başrol oynadım.’ İyi güzel ama bir tanesini görelim, hangisidir o. Olmuyor, inanmıyor adam, Türkiye’de sinema olduğuna inanmıyor.”

Muzaffer Tema da 7 kez evlenmiş ve bir dönem çapkınlıklarıyla da ünlenmişti. “Ayıptır söylemesi 7. evliliğimi yaptım Amerika’da” demişti. Evliliklerini sıralarken ve eşlerinin adını sayarken sırayı şaşırıyordu. “İşte ben böyle sırayı da şaşırıyorum, bazılarını da unutuyorum. Benim için çocuğumun annesi ve şimdiki eşim önemli. Çapkınlık meselesine gelince, efendim evliliklerim çok kısa devam ettiği için araya bir takım flörtler girdi. Son evliliğim dışında bütün evliliklerim kısa sürdü” diyor. 1987 yılından bu yana sinemadan uzak kalan Muzaffer Tema müziği profesyonel olarak sürdürdüğünü, Amerika’da flüt ve piyano başlangıcı dersleri verdiğini söylüyor. (29 Haziran 1998’de Taksim’de yaptığımız görüşmeden.)

(04 Ekim 2011)

Mesut Kara

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA Neler Oldu?

Önce filmin adı:

Filmin adı: Bir Zamanlar Anadolu’da… Filmlerin isimlerine bakarak herhangi bir ön yargıya varmam, varılmasını da doğru bulmam ama bazı isimler ister istemez bir ön yargı aslında… ön yargı değil, bir beklenti oluştururlar. Çoğu filmde olmamasına rağmen, Bir Zamanlar Anadolu’da ismi bende belirleyemediğim bir beklenti oluşturdu: Ceylan’dan, gördüğüm önceki filmleri nedeni ile bir ön-beklentim vardı zaten (olmaması gereken bir şey.) Bir Zamanlar Anadolu’da filmini gördükten sonra ilk söyleyeceğim şey, ben bu filme bu ismi vermezdim, isim her türlü çağrışımı ile çok iddialı bir isim ama film bu iddiayı doğrulamıyor. Yanlış anlaşılmasın, filmin iddiasız olduğunu söylemiyorum, film bu hali ile iddialı bir film. Ama filmin iddiası ile isminin bende (yanlış olarak uyandırdığı) ön-beklenti-li iddiası birbiri ile örtüşmüyor. Ama her filmin ismi olduğu gibi bu filmin de bir ismi olacaktı ve bu şekilde konmuş ve böyle anılacak. Ya sonrası; jenerik öncesi bir oto tamirhanesinde gece vakti yemek yiyen, içen -ikisi içki içiyor, birisi cola- ve konuşan (?) kişiler, sonra bir köpek havlıyor ve içlerinden birisi köpeğe yiyeceğini veriyor. (Jenerik)

Akşamın ileri saatinde üç arabalık bir konvoyla -iki (hatta üç ) polis, savcı, doktor, iki zanlı, bir adliye personeli, şoför ve jandarmalar- ceset aramaya çıkan bir grup. Bir çeşme ve civarı incelenecek. Birkaç çeşmeye bakmışlar, sonuç alınamamış, bir yenisine geliyorlar, burada da sonuç alınamayacak yenilerine gideceklerdir. Bunlar günün -geceye doğru- ilerlediği saatlerde olur. Sonunda bir köyde gecelemeye, önceden kurulan sofraya oturmaya -ister istemez- karar verilir. Buraya gelinceye kadar gerek kişiler, komiser ile asli zanlı, komiser ile polisler ve doktor, diğer arabada olduğu için zaman zaman savcı ile ilişkiler detaylandırılır. (Bilemiyorum ama yapılan iş, bir cesedin aranması ise, karine yolu ile bulunan sonuca göre, bir ilçe savcısının gecenin o saatlerde, merkezden de sadece 34 – 35 km uzaklaşmış iken, işe devam etmesinin aciliyeti ve önceliği nedir?) Bu durumlar gözardı edilirse, gecenin ileri saatine kadar yapılan araştırmaların görsel / sinemasal anlatımı seyirciyi kendine bağlıyor ve bu sabahleyin cesedin bulunmasına kadar da devam ediyor. Burada -film devam ediyor tabiatıyla- seyirci bir soluk alıyor.

Komiserin zanlının üzerine şiddetle gitmesi, fakat öldürülen kişinin (öldürdüğü soruşturulan -evli- kişinin) çocuğunun kendinden (zanlıdan) olma itirafından (ölümle sonuçlanan çatışmanın nedeni öğrendikten) sonra, tutumunun değişmesi, filmin en önemli dönüşüm noktalarından birisi… Önce istem üzerine doktor tarafından sigara verilmesine şiddetle karşı çıkan komiser, itiraf sonrası sigarayı kendisi verecek, hatta yakınlarda bıraktığı -bu gece tekrar başladığı- sigaradan bir tane daha yakacaktır ve zanlıya da verecektir. Gece konaklanan köyde, doktor ile savcının, bir kadının öleceğini (öleceği günü bile) bilmesi, doğumdan sonra öleceğini söylemesi ve “ölmesi öyküsü” üzerine konuşmaları, bulunan cesette doktorun otopsi gereği duyması buna dayanarak, ölen kadına ailesinin neden otopsi yaptırmadığını savcıya sorması, bunlardan çıkardığı intihar şüphesi, bu konuşmayı savcının “bazı kişiler intihar ederek başkalarını cezalandırır mı?” yargısı ile sonuçlandırması, filmin ikinci dönüşümü… (önemli)… Final dönüşümü ise, doktorun otopsi raporunda, otopsiyi yapan elemanının uyarısına rağmen -bilerek- maktulün diri olarak gömülmüş olmasını kayda geçmemesi… Birbirinden âlâkasız gibi görülen -farklı kişilere ait- üç dönüşüm olgusu, birçok açmaz da içeren filme hayli ilginçlik katıyor. Birçok açmaz derken, en önemlisi olarak, filmin çok yayılarak uzatıldığı, çok uzatıldığını söylemek isterim. Görüntü zaman zaman ön plâna çıkıp gerilere kaçan hikâyeyi önceliyor ama ağır ağır ilerleyen, kimi aniden, kimi adım adım açıklanan dönüşümler filmin toparlanmasını sağlıyor. (Yinede filmin uzunluğunun altını çizmek isterim.)

Film, dramatik yapısı gereği -yukarıda değindiğim geceye doğru ceset arama sahneleri- yaşamın (adli bürokrasinin!) doğal akışı dışına çıkabiliyorsa da, bir gün bile sürmeyen süresi içinde, kişilerin doğal ve olağan davranışları ile seyirciyi kendine bağlıyor. Görüntünün zaman zaman daha öne çıktığı filmde, gerek komiserin, gerek doktorun, gerek savcının ve çok az konuşan katil zanlısının (!?) ruhsal yapıları da, -kelimeye yer vermeden- görselleştiriliyor. Ancak cesedin kasabaya getirilmesi ile ortaya çıkan maktulün karısı (ve çocuğu) ise konuşmamaları ile değil sessizlikleri ile önem kazanıyorlar. Kadın, ölen kocasını teşhis ediyor, ama dışarıdaki de (zanlı) çocuğunun babası? mı? Çocuğun babasının katiline dik dik bakması -normal- şimdiden hafızasına yerleştirmesi, önündeki kargaşa halindeki kalabalığa rağmen yüzüne taş atabilmesi!.. [Dramatik yapı gereği doğru. Ancak o durumda, o isabetli atışı yapabilmesi (!) ne kadar olabilir! / Sonradan komiserin doktora söylediği, “arabada gidene kadar (zanlı) ağladı” demesi…] Film boyunca aranan cesedin yerinin bulunması anında, -başlangıç bölümünde maktülün verdiği yemeği yiyen- köpeğin gömünün (mezar – ?) üzerinde oturması (sadakat?), taş atılarak kovalanması ve gömü (mezar ?) açılırken uzaktan havlaması -sırf “havlama” değil-, belki bir tanıklık.

Maktule yapılan otopsi sonucu, diri gömüldüğü kanıtları varken, doktor tarafından -pek de kolay olmayan bir yargıdan sonra- görmezden gelinmesi asıl ve dramatik sorunken, otopsiyi yapan elemanın otopsi aletlerinden yakınması, Kırıkkale Hastanesi’ni örnek vermesi, daha da ötesi, bir gece öncesinde köy muhtarının sofrada mezarlık duvarı diye başlayarak sözü yaptırılmak istenilen morga getirmesi… anlatılan öyküyü değişik boyutlara çekmese de yeni açılımlara hazırlıyor.

Yazının başlığında Bir Zamanlar Anadolu’da (filmin) isminin ardına eklenen neler oldu? sorusuna film cevap vermese de, farklı kesimlerden ele alınan insan tipleriyle, kırsal kesim (gece) güzellemesi gibi fotoğraflarla (yeterli olmasa da) bir çevre (mekân) gösterisiyle, bütün bunları (nerede ise) kesintisiz bir zaman dilimiyle anlatması ile, başlangıçta uzunluğundan şikayetçi olmamıza rağmen doyurucu diliyle, sinemamızda pek denenmemiş bir yapıda, bir Anadolu kasabasında yaşanan bir olayın sonrasında olanları kırsal kesimin geniş ufukları içinde ve bu kırsal kesimin dışındaki (sanki burada yaşamayan) insanları ile (komiser, doktor, savcı, zanlı) anlatıyor.

Bir kişisel gözlem olarak, filmde en beğendiğim (beğendiğimden çok, heyecanlandığım) sahneye gelince… Gece ceset arama işleri devam ederken, gerilimin yüksek noktada olduğu bir an, komiserin şoförlüğünü yapan Arap’ın yanındaki ağaçtan elma koparmak istemesi ve dalları çekiştirirken düşen üç dört elmadan önce üçünün sonra birinin eğime uyarak yuvarlanması, yuvarlanmasının kamera ile izlenmesi ve bir su akıntısının içine girmesi (kamera izliyor) su içinde ilerlemesi ve sonunda suyun küçük bir havuz yaptığı yerde – eğimde bitmişti herhalde- daha önce gelerek durmuş – artık bozulmaya başlamış- diğer üç elmanın yanında durması… Burada en büyük korkum, heyetin araştırdığı bir şeyin bulunması idi, elmanın durduğu yerde böyle bir şey yoktu… Ceylan böyle bir ucuzluğa düşmemiş, bu da bir artı puan.

(02 Ekim 2011)

Orhan Ünser

Hastalığın Getirdiği Mutsuzluklar

Eylül
Yönetmen-Senaryo: Cemil Ağacıkoğlu
Müzik: Doğan Duru
Kurgu: Taner Sarf
Görüntü: Ali Olcay Gözkaya
Oyuncular: Turgay Aydın (Yusuf), Görkem Yeltan (Aslı), Elena Polyanskaya (Elena)
Yapım: Arti Film (2011)

Fotoğrafçı Cemil Ağacıkoğlu’nun “Eylül”ü insanın üzerine hazan yağdıran filmlerden. Filmin en iyi tarafıysa, insanı boşlukta bırakan final bölümüydü.

Fotoğraf sanatçısı Cemil Ağacıkoğlu, “Eylül” filmiyle 18. Adana Altın Koza Film Festivali’nden önemli ödüllerle döndü. Başta kendisi yönetmen ödülü alırken, Görkem Yeltan “En İyi Kadın” ödülünü “Vücut” filmindeki Hatice Aslan’la paylaştı. Film, kurgu dalında Taner Sarf’a da “Altın Koza” kazandırdı. “Eylül” filmini 18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde görmüştük. Estetik açıdan insanı etkileyen bu film, hikâye anlatma tarzıyla Avrupa’nın kuzey taraflarına yakın duruyor. Aslında yönetmenin anlatımını beğendik. Hikâye hayatın bir yerinde başlıyor ve bir yerinde bitiyor gibi oluyor. Final bölümü çarpıcı. İnsanı gerçekten boşlukta bırakıyor bu final. Dingin anlatımlı, zaman zaman Rus şiirsel gerçekliğini hissettiren uzun plân çekimleri, etkileyici kış atmosferi, Godard’a selâm gönderen “sıçramalı kurgusu” bu filme bağlanmamıza neden oldu.

Modern insanın zorluğu…

Filmi seyrederken, insan yabancılaşma yaşıyor. Modern zamanlarda yaşamak ve varolmak büyük mesele. Aslı akciğer hastalığı çekiyor. Yusuf, kuyumcuda usta. Karısını hastaneye getiren Yusuf, ona şefkatli davranmak için çaba gösterse de, dışarıdaki kış atmosferi gibi beraberlikleri. Hastane odasında Rus Elena’yla iletişim kuran Yusuf, belki de onu cinsel olarak arzuluyor. Çünkü karısı hep hasta ve bu yüzden yatağı soğuk. Hastaneden karısını çıkartan Yusuf, onunla beraber annesinin yanına gidiyorlar. Annesi, dayısıyla beraber yaşıyorlar. Çocukluğunun kasabasında arkadaşlarını gören Yusuf, İstanbul’a işine döndükten sonra Elena’dan telefon alıyor. Elena, İstanbul’da seks işçiliği yapıyor ve pezevenginden şiddet görüyor. Mutsuzluğun, pusların içindeki Yusuf’la karanlık arka sokaklardaki Elena’nın yolları kesişecek mi? Yoksa beklenmedik trajediler mi gelecek? Final insanı gerçekten boşlukta bırakıyor. Filmin anlatımı, ayrıntılı olmadığı için bazı şeyleri seyici dolduramayabilir. Belki de yönetmen böyle olmasını istiyor. Final de buna destek veriyor zaten. Oyuncu performansları da iyi. Az diyaloglu, dingin anlatımlı ve karakterlerin ruhunu yansıtan müzikleriyle aldığı ödülleri hak eden bir yapıt bu. Filmin neden “Eylül” adını taşıdığını bilemeyebilirsiniz. Belki de hazanı çağrıştırıyordur.

(Bu yazı 30 Eylül 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(30 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Irkçı Tarikatın Vahşi Şiddeti

Şeytanın İni (Red State)
Yönetmen-Senaryo: Kevin Smith
Görüntü: David Klein
Oyuncular. John Goodman (Keenan), Michael Parks (Rahip Cooper), Michael Angarano (Travis), Nicholas Braun (Billy Ray), Ronnie Connell (Randy), Stephen Root (Şerif Wynan), James Parks (Mordechai), Melissa Leo (Sarah), Kyle Gallner (Jarod), Kerry Bishe (Cheyenne), Jennifer Schwalbach (Esther)
Yapım: Harvey Boys-NVSH (2011)

Amerikan bağımsız sinemasının önemli yönetmenlerinden Kevin Smith, “Şeytanın İni” filmiyle kendi tarzının dışına çıkıyor ve vahşi şiddetle perdeyi kıpkırmızı yapıyor.

Beş Nokta Kilisesi (Five Point Church), eşcinselliğe ve kendilerinin sapkın olarak gördükleri her şeye şiddetle karşı çıkıyorlar. Akrabalardan oluşan bu kilisenin rahbi Cooper, sapkın gördükleri insanları “ahlâki” vaaz verdikten sonra vahşi biçimde infaz ettiriyor. Ayrımcı, ırkçı ve radikal dinci bu tarikat, üç lise öğrencisini seks yoluyla tuzağa düşürüyor. Travis, Billy Ray ve Jarod, karavanda anneleri yaşındaki Sarah’yla ilk cinselliklerini yaşamayı hayal ederken bir cehennemin içine düşüyorlar. Önce, özel arabasının içinde bir erkekle ilişkiye giren kasabanın şerifi Wyann’ın arabasına çarpıyorlar. İşler ters gidiyor ve tarikatın eline düşüyorlar. Bu tarikat, Protestanlar gibi aynı inanışta olmalarına rağmen şeriatı daha bir önde tutan “Baptist”lerden oluşuyor. Üstelik, bu tarikatın “Mordechai” ve “Esther” üzerinden Yahudilikle dolaylı bağı var sanki. Kilisedeki iki karakterin adıyla aynıydı.

Korkunç şiddet…

Filmde kanlar fışkırıyor. İnsan perdeye bakmakta zorlanıyor. Gençleri bağlayarak ölüm sırasını bekleten rahip, önceki “suçlu”yu infaz ettiriyor. Ölüm anına bakmak gerçekten insanı zorluyor. Yaşlı rahip Cooper, şerif Wyann’ı eşcinsel olduğu için medyaya bildirmekle tehdit ettikten sonra şerif ATF Ajanı Keenan’ı arıyor. Ardından kilisedeki vahşi şiddetle boy ölçüşebilen ajanların şiddeti perdeyi kırmızıya boyuyor. 11 Eylül’den sonra hangi din şiddet uygularsa yok edilmeli. Sanki Ajan Keenan böyle düşünüyor. 2011 Sundance Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterildiğinde insanlarda şok etkisi yaratan 2011 yapımı “Red State – Şeytanın İni”, gerçekten şok yaratıyor. Yönetmen Kevin Smith, hem tarikatın hem de ajanların vahşi şiddetini göstererek, hiçbir şiddetin masumiyeti olmadığını gösteriyor. New Jersey’de 1970 yılında doğan yönetmen Smith, Amerikan bağımsız sinemasının “kült yönetmeni” olarak anılıyor. O sadece bir yönetmen değil. Çizgi romanlarla kitaplar da yazıyor. Smith’in yazdığı çizgi romanları ve kitapları Türkçeye de çevrildi. Özellikle de “Daredevil” serisi. 2001 yapımı komedisi “Jay and Silent Bob Strike Back – Sessiz ve Derinden”, 2004 yapımı romantik komedisi “Jersey Girl – Babasının Kızı”, 2008 yapımı yine bir romantik komedisi “Zack and Miri Make a Porno – Garip Bir Aşk Öyküsü” buralara kadar gelmişti. Yönetmen, “Şeytanın İni” filmiyle kendi tarzının dışına çıkmış oluyor. Film, Los Angeles’ta çekilmesine rağmen Orta Amerika olarak belirtiliyor. Filmin orijinal adı “Kırmızı Eyalet”in anlamıysa bu renkteki eyaletlerin hepsinde Cumhuriyetçiler ağırlıkta. Demokratların ağırlıklı olduğu yerlereyse “Mavi Eyalet” deniliyor.

(Bu yazı 30 Eylül 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(30 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Paris’te Manhattan Geceyarısı Gibi

Paris’te Geceyarısı (Midnight in Paris)
Yönetmen-Senaryo: Woody Allen
Görüntü: Darius Khondji
Oyuncular: Owen Wilson (Gil), Rachel McAdams (Inez), Marion Cotillard (Adriana), Léa Seydoux (Gabrielle), Michael Sheen (Paul), Nina Arianda (Carol), Carla Bruni (Müze Rehberi), Adrian Brody (Dali), Yves Heck (Cole Porter), Corey Stoll (Hemingway), Tom Hiddleston (Fitzgerald), Kathy Bates (Gertrude), Alison Pill (Zelda), Marcial di Fonzo Bo (Picasso), Sonia Rolland (Josephine Baker), Tom Cordier (Man Ray), Adrian de Van (Bunuel), David Lowe (TS Elliot), Vincent Menjou Cortes (Toulouse-Lautrec), Olivier Rabourdin (Gauguin), François Rostain (Edgar Degas), Yves-Antoine Spoto (Matisse)
Yapım: Mediapro-Gravier-TV3 (2011)

Önemli sinemacılardan Woody Allen’ın Manhattan aşkı gibi Paris’e bir saygı sunuşu gönderdiği “Paris’te Geceyarısı”, bu muhteşem şehri sanat eseri gibi beyazperdeye yansıtıyor.

Film, sabit açılarla Paris fotoğraflarıyla açılıyor. Hayat perdeden akıp giderken fonda da Glenn Miller Orkestrası’nın “Moonlight Serenade” müziği duyuluyor. Ardından, Woody Allen’ın değişmez ön jeneriği başlıyor. İlk romanının sancılarını yaşayan Hollywood senaristi Gil Pender, zengin kızı Inez’le nişanlı ve evlenmeden önce Paris’teler. Üstelik bu gezide Inez’in annesi Helen’le “Çay Partisi”nden babası John da var. Geçmişe özlem üzerine, eski zamanların eşyalarını satan dükkânı öne alan bir roman taslağı olan Gil, ruh ve sosyal çevre olarak kendine epey uzak güzel Inez’le mutlu olabilir mi? Ailesinden dolayı toplumdaki statüye önem veren Inez, Gil’e ilham veremiyor. Paris’te Inez eski tanıdıkları Paul ve Carol Bates çiftiyle karşılaşıyor. Paul, Sorbonne’da ders vermeye gelmiş. Paul, Inez için toplumdaki yer itibariyle de bir dahi. Gil, bu sıkıntılı anlardan uzaklaşmak için gecenin ışıltıları içindeki Paris sokaklarında aylak aylak dolaşırken yolunu kaybediyor. Kilisenin basamaklarına oturduğunda kilisenin çanı geceyarısını vuruyor. O sırada eski zamanlardan antika bir araba önünde duruyor. Bu onu, rüyalarına ve özlemlerine, yani 1920’lerdeki bohem Paris’e götürüyor. Arabada ünlü yazar F. Scott Fitzgerald ve yazar eşi Zelda da var. Gerçeküstü bu rüyada zaman yolculuğu yapan Gil, büyülendiği Ernest Hemingway’le de tanışma fırsatı buluyor. Hatta romanı için kendisine yol gösteren Gertrue Stein’la bile dostluğunu geliştiriyor. Picasso’nun metresi Adriana’ya bile aşık oluyor Gil. Onunla zamanlar geçiriyor ve 1890’lardaki “Belle Epoque” zamanlarına bile gidiyor. Adriana’yla aşk kırıklığı da yaşıyor. Inez’le evleneceğini öğrenen Adriana, kafede Gil’i bırakıp gittiğinde ona teselliyi Dali veriyor. Bunuel ve Man Ray’le dost oluyor. Şimdiki zamandaysa sorunlar bitmiyor. Rastlantıyla tanıştığı, romanındaki gibi eski eşyalar ve plâklar satan dükkânda hayatının aşkı Gabrielle’i görüyor. Paris’te aşk gerçekten bambaşka.

O sanatçıları solumak…

Gil, Fitzgeraldların gittikleri partide en hayran olduğu Cole Porter’ı dinliyor. Cole Porter (1891-1964), piyano başında “Let’s Do It” şarkısını söylüyor. 1906’la 1975 yılları arasında yaşamış Amerikalı şarkıcı ve dansçı Josephine Baker “La Congo Blicoti”yi coşkuyla bohem Paris’e okuyor. Gerçeküstücü, dadacı ve kübist film yönetmeni Jean Cocteau’nun (1889 – 1963) doğum günü partisi de tam anlamıyla gerçeküstücüydü. Ama kendisi görünmüyordu üstadın. Gil, Ernest Hemingway’le de tanışma şerefine ulaşıyor. Hemingway, 1930’larda İspanya’nın iç savaşına katılıp Cumhuriyetçilerle beraber Franco’ya karşı savaşacaktı birkaç yıl sonra. Hemingway, 1961’de intihar etmişti. Elbette dışavurumcu şair ve oyun yazarı İngiliz TS Elliott (1888 – 1965) unutulmamalı. Gerçeküstücü dostlar Salvador Dali (1904 – 1989), yönetmen Luis Bunuel (1900 – 1983) ve Amerikalı fotoğrafçı ve ressam Man Ray (1890 – 1976) bile filmin konukları. Man Ray’in fotoğraf çalışmalarına bir göz atın. Gil, genç Bunuel’e ileride çekeceği filmden ipucunu bile veriyor. Bunuel, 1962 yılında Gil’in bahsettiği “El Angel Exterminador – Yokedici Melek” filmini Meksika’da siyah-beyaz çekmişti. İtalyan Yahudisi ressam ve heykeltıraş Amedeo Modigliani’yle aşk yaşamış, ressam Pablo Picasso’nun (1881 – 1973) metresi olmuş, Paris’e aşık olmuş Adriana hayali bir karakter filmde. Modigliani (1884 – 1920), gerçekten bir aşk yaşamış. Resmini yaptığı güzel Katolik Jeanne onu büyülemiş ve ona sırılsıklam aşık olmuş Modigliani. Ayrıca o dönemlerde Picasso’nun modeli ve metresi de Marie-Therese Walker’di. Çoğu zamanda Paris’te yaşamış Amerikalı yazar ve şair Gertrude Stein (1874 – 1946), nostaljik roman yazan Gil’e katkı verirken, belki de ona yaşadığı zamanın da önemli olduğunu fark ettiriyor. Ünlü yazar F. Scott Fitzgerald (1896 – 1940) ve “jazz age”, yani “flapper” olan çılgın yazar eşi Zelda (1900 – 1948) boşuna hikâyede yer almıyor. Fitzgerald da zorunluluktan Hollywood filmlerine senaryolar yazmış bir sanatçı. Tıpkı filmin kahramanı Gil gibi. Filmde günümüzün ve bohem döneminin Paris’i yok. “Belle Epoque” diye anılan dönem de yansıyor. Adriana, bir önceki döneme tutkun. Elbette bu dönemde “Moulin Rouge”da resim çizen Henri de Toulouse-Lautrec (1864 – 1901) var. Hatta ressamlar Paul Gauguin (1848 – 1903) ve Edgar Degas (1834 – 1917) bile var. “Can Can” dansı da. Allen filminde, İspanyolların gelmiş geçmiş en ünlü matadoru Juan Belmonte’yi (1892 – 1962) bile unutmamış.

Müzikler ve görüntüler…

Filmde Paris gerçekten bir tablodan fırlamış sanat eseri gibi yansıyor perdeye. Ünlü kameraman Darius Khondji’nin bu filmin estetiğine çok büyük katkısı olmuş. Bu ünlü sanatçı, Jeunet-Caro ikilisinin ortak yönettikleri 1991 yapımı “Delicatessen – Şarküteri” ve 1995 yapımı “La Cite des Enfants Perdus – Kayıp Çocuklar Şehri” filmlerinde unutulmaz fotoğraflar yaratmıştı. Elbette David Fincher unutulmamalı. Fincher-Khondji ikilisinin 1995 yapımı “Se7en – Yedi” de unutulmazdı. Baştan sona fonda duyulan tüm müzikler ve şarkılar insanı büyülüyor. Sidney Bechet’nin saksofon tınısını üste çıkartan “Si Tu Vois Ma Mere” cazı, tema müziği olarak sıkça kulağınıza geliyor. Filmde, İspanyol gitarıyla çalınan ve fonda duyulan “bistro fada” tınıları da duyuluyor. “Bistro”, Portekizce bir kelime. Genelde küçük, sıcak ve samimi restoranlarda bu müzik eşliğinde yemek yeniliyor. “Fada”nınsa bir dolu anlamı var. Bizim duyduğumuz, sıcak bir gitar valsi. Yani bu anlama da geliyor. Filmdeki en büyük sürprizi, Fransa’nın şimdiki cumhurbaşkanı Sarkozy’nin eski model, yeni şarkıcı eşi Carla Bruni’nin müze rehberini oynamasıydı. Versay Müzesi’nde heykeltıraş Rodin üzerine tartışma sahnesinde fark ediyorsunuz Carla Bruni’yi. Bu fantastik film, Allen’ın ilk gerçeküstücü yapıtı değil. 1972 yapımı “Every Thing You Always Wanted to Know About Sex – Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey” ve 1973 yapımı “Sleeper – 200 Yıl Sonra” filmleri de var. Filmin finali de aşka adanmış. Seine Nehri üzerindeki köprüde Gil’le Gabrielle karşılaşıyorlar ve yağmur altında aşka doğru yürüyorlar beraberce. Allen, “Paris’te Geceyarısı”yla komediye sıkı bir dönüş yapmış da oldu. 18. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde gördüğümüz “Paris’te Geceyarısı”nı Adanalılar çok sevdiler, çok güldüler ve Allen’la çok eğlendiler. Ayrıca bu filmden çok şey keşfedeceksiniz.

(30 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Kadın Olmak Bu Kadar Zormuş

Mucizeyi Kadınlar Yaratır (I Don’t Know How She Does It)
Yönetmen: Douglas McGrath
Roman: Allison Pearson
Senaryo: Aline Brosh McKenna
Müzik: Rachel Portman
Görüntü: Stuart Dryburgh
Oyuncular: Sarah Jessica Parker (Kate), Pearce Brosnan (Jack), Greg Kinnear (Richard), Christina Hendricks (Allison), Kelsey Grammer (Clark), Olivia Munn (Momo), Jane Curtin (Marla), Mark Blum (Lew), Seth Meyers (Bunce)
Yapım: Weinstein Company (2011)

Amerikalı yönetmen Douglas McGrath’ın yönettiği “Mucizeyi Kadınlar Yaratır” filmi, çalışan modern anne Kate üzerine, mucizelerle yüklü etkileyici ve hoş bir film.

Galli yazar Allison Pearson’ın aynı adlı romanından uyarlanan 2011 yapımı “I Don’t Know How She Does It – Mucizeyi Kadınlar Yaratır”, modern şehirli kadınını komedi filminin içinden yansıtıyor. Böyle olması belki de daha iyi. Film, bir melodrama dönüşüp anlatmak istediklerinin uzağına düşebilirdi. “Mucizeyi Kadınlar Yaratır” filmini seyrederken, gerçekten bir kadın olmanın ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz. Üstelik o kadın çalışıyorsa. Önünde yükselmek için fırsatlar varsa. Bostonlu Kate Reddy, gündüzleri bir finans şirketinde çalışırken, akşamlarıysa evde iki çocuğu Emily ve Ben’le mimar kocası Richard’a müşfik müşfik bir anne ve eş. Onlara yemek pişiriyor, onlarla ilgileniyor ve işinde de başarılı oluyor. Kendisi iş için şehir dışına çıktığında kocası Richard ne yapacağını şaşırıyor. Erkekler gerçekten bir kadın olmadığında hayatın yabancısı oluyorlar. Öncelikle günümüzde. Kate’in kayınvalidesi Marla, evililikte günümüzle geçmişi karşılaştırdığı konuşması çok çarpıcı. Kate, emekliler için gerçekleştirdiği projesi için New York’a gitmesi gerekiyor. Yeni iş ortağı Jack Abelhammer’la beraber bu projeyi geliştirip bankalara kabûl ettirmeleri gerekiyor. Jack’in de geçmişte sızı veren acıları var ve o da Kate gibi müşfik bir kadını arıyor. Bir de Momo var. Kate’in işteki en büyük yardımcısı. Kate, sonsuza kadar bebek doğurmamaya kararlı Momo’yu ikna edip hamile bile bıraktırıyor. İşte bu filmdeki koşuşturup duran Kate’i izlerken gerçekten insan yorgun düşüyor. Bir de bunu her gün tekrar tekrar yaşandığını düşününce kadınlara saygı gönderiyorsunuz. Belki de Richard bu dünyadaki en şanslı koca.

Kadınları anlatmayı biliyor…

1968 doğumlu Amerikalı yönemen Douglas McGrath, Woody Allen’ın 1994 yapımı “Bullets Over Broadway – Broadway Üzerinde Kurşunlar” filmine senarist olarak katkıda bulunmuştu. McGrath, Jane Austin’dan uyarladığı 1996 yapımı “Emma” filmiyle biliniyor. “Emma”yla, Akademi tarihinde ilk defa bir kadın besteci Rachel Portman “En İyi Müzik” dalında Oscar kazanmıştı. Portman, McGrath’la “Mucizeyi Kadınlar Yaratır” filminde bir daha çalışmış. McGrath, kadınları filmlerine sorun yapmayı, onları anlatmayı seviyor. McGrath, yazar Allison Pearson’ın romanındaki kelimelerden de yardım bularak, çalışan, evli ve çocuklu modern kadının iç dünyasına girebilmiş. Filmi seyrederken tüm bunlara abartılı diyenler olabilir. Doğaldır. Kate ve benzeri kadınlar, bu hayatın içinde gerçekler ve iyi ki varlar. Yönetmen, iç ve dış mekânları nerdeyse eşit kullanmış. Boston şehri ve sokakları tüm ihtişamıyla perdeye yansıyor. Kış atmosferindeki Boston insanı çarpıyor güzelliğiyle. Yönetmenin kurgusu da yer yer çarpıcı. McGrath, filminin hikâyesini Kate’in yakınlarındaki kadınların anlatımıyla sanki bir röportaj yapar gibi yansıtmış. Bu da filme gerçeklik duygusu katmış. Filmdeki oyuncu performansları da iyi. Kate’in sinema eleştirmenlerine “taş attığı” kelimeleri de gerçekten hoştu. Kate’in yanındayız. Kate’in “e-posta” gönderdiği sahneler çok eğlenceliydi. Bovling bölümü de öyle. Bu sahnede, ekonomik kriz altında boğulan Amerikalıların bankalara öfkesi hissediliyor.

(29 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Adana’nın Yolları Altın Koza

17 – 24 Eylül tarihleri arasında düzenlenen 18. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, gerçek anlamda jürinin büyük hayal kırıklığıyla sona erdi. Jüri, “Altın Koza”ya uzak bir filme büyük ödülü vererek şereflendirdi.

Ülkemizin güzel ve sıcak şehirlerinden Adana’da düzenlenen 18. Uluslararası Altın Koza Film Festivali, festival boyunca süren güzelliklerinin yanında büyük ödülünü görülmeye değer bir film olmasına rağmen, büyük ödülü sürpriz filme verdi. Onur Ünlü’nün yönettiği “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi” filmi “Altın Koza”yı kazandı. Jürinin büyük sürprizi oldu bu. Yönetmen Derviş Zaim, oyuncu Beste Bereket, Prof. Bülent Vardar, oyuncu – senarist Ebru Ceylan, reklâmcı – müzisyen Selim Demirdelen, oyuncu Taner Birsel, yazar – oyuncu – sunucu Yekta Kopan’dan oluşan jürinin tercihi bu yönde oldu. Yönetmen Ünlü’nün “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi”, polisiyeyle komediyi iç içe geçiren, zaman zaman insanı gülmekten midesine kramp indiren bir filmdi. Jüri şunu düşünmüş olabilir: Bu lânet festivallerde ne komedi, ne de polisiye filmler ödül alabiliyor, gelin biz de bu ikisini içinde barındıran bir filme ödülü verelim, demiş olabilir. “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi”, dışarıdan bakınca mutlu bir ailenin cinayetle başlarına gelen traji-komik bir hikâyeyi anlatıyordu. Sinemaskop çekilmiş bu filmin görselliği iyiydi. Ama bazı anlarda televizyon dizisi tadı veriyordu görüntüler. Oyuncu performansları da göz dolduruyordu. Bu filmdeki belden aşağı küfürlere, Adanalı sinemasever hanımlar daha çok gülmüştü. Filmdeki diyaloglar da biraz daha işlense iyi olurmuş sanki.

“Altın Koza”yı gerçekten hak eden ve geleceğe kalma ihtimali olan filmler de vardı. Özcan Alper’in “Gelecek Uzun Sürer”, büyük ödülü alamasa da festivalin önemli ödüllerini aldı. Türkiye’deki ağıtları toplayan müzikolog Sumru’nun Diyarbakır’a yolculuğunu anlatan, görselliği ve müzikleriyle insanı çarpan “Gelecek Uzun Sürer”, festivalde uzunca alkışlanan filmlerdendi. O Ermeni kilisesindeki sahneler insanı çarpıp gidiyordu. Estetik açıdan araştırmalar da yapan bir sinemaskop çekilmiş filmdi bu. Diyarbakır şehri başroldeydi filmde. Hakkari’deki final bölümü ve karlar belleklere yerleşiyordu. Sumru’yu oynayan Gaye Gürsel’in ödül alamaması da sinemamız adına büyük bir kayıptı. “En İyi Erkek Oyuncu” dalında ödül kazanan Durukan Ordu’nun canlandırdığı karakter de önemliydi. Godard’ın “A Bout de Souffle – Serseri Aşıklar” filmine ve bu filmdeki Michel’e hayran Ahmet, filme derinlik ve anlam katıyordu. Erdoğan Kar’ın yönettiği “Kadife” filmi ödül kazanamadı. Film, iyi niyetli ama fazla didaktikti. Kafamıza vura vura mesaj verme gayretindeydi. Filmden ne Kürtler, ne de Türkler memnun kaldı gibi. Sinemamızın gelişmeye başlayan hikâye anlatma ve estetik arayışlarının uzağındaydı bu film, maalesef.

Büyüleyen Adana’da filmler…

Adana’nın sıcağı başka yerlere benzemiyor. Alevin içindeymiş gibi hissediyorsunuz. Ama, filmden filme koştururken halkın sinema heyecanı insanı serinletiyor. Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminde insanların sıkılmaması, hatta Yılmaz Erdoğan’ın esprilerine bile gülmesi de iyiydi. Sinemaskop çekilmiş bu filmde, gece boyunca süren bir cinayet araştırmasını anlatıyordu. Kırıkkale’nin bir ilçesinde savcıyla beraber polis ve jandarma, öldürüldükten sonra gömülmüş cesedi arıyorlar. Zaman zaman mizahın öne çıktığı filmde, gerçekten cinayeti kimin işlediği hakkında emin olamıyorsunuz. İnsanı sıkmayan bol konuşmalı bu filmde sinemaseverler unutulmaz fotoğraflarla göz göze geliyorlar. Güzel kızları ve iyi insanları çok olan Adana’da Çinli genç bir yönetmen Li Ruijun da vardı. 2010 yapımı “Lao lu Tou – Koca Eşek” filmi, Çin’e ve sosyalizmine eleştiri getiren filmdi. Dingin anlatımı, uzun plan-çekimleri ve müzikleriyle etkiliyordu. Çin hükümeti, 1964 yılında köylülere tarla vermiş. Günümüzdeyse o tarlaları geri almak istiyor kimyasal fabrikası kurmak için. Köylülerin ezelden beri “Koca Eşek” dedikleri 84 yaşındaki ihtiyar, anne-babasının mezarının çöl kumlarıyla kaybolmaması için yaptığı çabayı gösterirken Çin’deki değerlerin yok oluşunu da gösteriyor. Nerdeyse birçok kapitalist ülkede olmayacak şeyler bu “sosyalist” ülkede oluyor. Hastalanan “Koca Eşek”, parası olmadığı için hastaneye alınmıyor. Filmde bir şeyin altı daha altı çiziliyordu. Çinliler, bir çocuk sahibi olabildikleri için genelde erkek çocuk istiyorlar nesillerinin sürmesi için. Filmde, “Koca Eşek”in hiçbir oğlundan fayda gelmiyor. Sadece, kocası uzaklara gitmiş kızı hep yanında. Filmden sonra yönetmen, bir soru üzerine Nuri Bilge Ceylan filmlerini çok sevdiğini ve bu filmini yaparken Ceylan’ın 1999 yapımı “Mayıs Sıkıntısı” filminden ilham aldığını söyledi. 1983 doğumlu yönetmen Ruijun, salonda az seyirci olmasına üzülse de, filmini çocukların izlediği için mutlu olduğunu söyledi.

Ödüllerle dönen Cemil Ağacıkoğlu’nun “Eylül” filminine neden “Eylül” dendiğini kimseler bilemedi. Önemli fotoğraf sanatçısı ve klip yönetmeni Ağacıkoğlu’nun çektiği “Eylül” filmi, görselliği çarpıcı, az diyaloglu ve modern insan üzerine etkileyici bir yapıttı. Açık uçlu veya insanı boşlukta bırakan finali de iyiydi. Ama, genelde eleştirmenler filmin hikâyesini seyirciye ulaştıramadığını söylüyorlardı. Bakalım film vizyona çıktığında ne diyecekler? Gazeteci – yönetmen Ruhi Karadağ’ın yarı belgeseli “Simurg”, ölüm oruçlarını anlatıyor. 1996’dan 2000 yılındaki “Hayata Dönüş”e kadarki. Ölüm oruçlarını yaşayanların çoğu yurtdışında yaşıyor. Bazıları vefat etmiş. Onların gençliklerinini oyuncular canlandırmış. Oyuncular, geçmişte bu olayları yaşamış insanlara öyle benziyorlar ki. Son bölüme kadar o karakterlerin eylemleri gerçekleştirenler sanıyorsunuz. Bu yarı begesel, “Adana Halk Jürisi” ödülünü aldı. En büyük ödüllerden biri bu. Gösterim bittikten sonra halk bu belgeseli ayakta alkışlamıştı.

Türkiye’nin Schindlerleri…

Bir başka önemli belgesel de “Türk Pasportu”ydu. Carpıcı canlandırmanın olduğu bu belgeseli Burak Arlıer yönetmiş. En çok alkış alan belgesellerden olan “Türk Pasaportu”, II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin llerinde kurtarılmış Türk Musevilerini anlatıyor. Röportajlar, trenle İstanbul’a gelmiş o zamanlar çocuk olan ve hâlâ hayatta olan Yahudilerle yapılmış. Yönetmen, röportajdaki bazı anlatılan şeyleri canlandırmayla perdeye aktararak insanları o ana götürüyor. Bu çarpıcı belgeselin Ekim ayında vizyona çıkma ihtimali var. Ebette Woody Allen. Üstadın 2011 yapımı “Midnight in Paris – Paris’te Geceyarısı”, edebiyattan resme, müzikten Paris’e kadar birçok şeye adanmış. Hollywood’dan sıkılmış ve 1920’lerin tutkunu Gil’in geceyarısı kilisenin çan sesiyle hayallerinin zamanına gidiyor. Orada Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, Zelda Fitzgerald, Getrude Stein, Picasso, Dali, Bunuel ve birçoğuyla tanışıyor. Hatta Cole Porter’ı canlı performansıyla dinliyor. Cole Porter onu, şimdiki zamanda eski plâk satan dükkânda çalışan hayatının aşkı Gabrille’i tanımasına neden oluyor. Gabrielle de Paris’te yağmurun altında yürümekten hoşlanıyor. Film, Paris’in bir sanat eseri olduğunu hissettiriyor. Caz tınılarıyla başlayan film, sabit açılarla Paris’in en güzel anlarını fotoğraflıyor. Bu filmin tadı sinema perdesinde çıkıyor. Filmin kameramanı da Darius Khondji. Annesi Fransız, babası İranlı Khondji’yi Jean-Pierre Jeunnet – Mark Caro ikilisinin ortak yönettiği filmlerden hatırlayabilirsiniz. Görüntüler çarpıcı, müzikler muhteşem. Adanalı sinemaseverler bu filmde çok güldüler, çok eğlendiler.

Festivalin bir önemli armağını da “Sinema Müzesi”ydi. Yönetmen Ali Özgentürk, oyuncular Yılmaz Köksal, Tijen Par, Şerif Sezer, Altan Günbay gözümüze çarpanlardı. Ali Özgentürk’ün dediği gibi, sinemamız adına en iyi çabalardan biri olan bu müzenin kapsında örümcek ağları olmaz. Sıcak Adana’da güzel bir festival yaşandı. Belli aralıklar vermek zorunda kalan bu festival, umarız bir daha hiç ara vermez. Modernleşen Adana’da şu trafik kaosuna da, zor olsa da bir çözüm bulunur. Şalgamıyla, adıyla müsamma kebabıyla ünlü Adana unutulmaz şehirlerimizden.

(27 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Bir Zamanlar Anadolu’da: Bu Toprakları ve İnsanlarını Yüreğinde Hissetmek

Hani uzun bir otobüs yolculuğuna çıkarsınız… Gecenin bir yarısından sonra yolcular uykuya yenik düşer ve eğer uyuyamayanlardansanız karanlığı tarar gözleriniz… Uzakta soluk ışıklar; ara sıra geçilen benzin istasyonlarında konaklamış kamyonlar; ay ışığı altında ağaçlıklar, tepeler, tarlalar, küçük kasabalar boyunca elektrik direklerinin aydınlattığı kırmızı tuğlaları açıkta ya da cepheleri aceleyle sıvanmış evler; devlete ait ruhsuz binalar… Sabah gün ağarırken camiye giden yaşlılar… Mahmur yüzler… Sabah çorbası için konakladığınız lokantanın enfes mercimek çorbası… Kötü ses düzeninde çalan türkü… Ve yolculuk boyunca pencereden gördüğünüz yüzlerin arkasına saklanmış hayat hikâyeleri… Yorgun gönüller, gerçekleşememiş hayaller, suya düşmüş umutlar, derinlere atılmış acılar, pişmanlık yüklü gözler, bir ışık arayan bakışlar, heba olduğu düşünülen yıllar…

Nuri Bilge Ceylan, ‘duyulara’ ve kalbe, sonra beyne sızan filminde, Çehov’a saygılar sunsa da, bu topraklara sarılmış. Anadolu’nun, kavruk çocukların, tüm zaaflarına karşın kalbi -şükür ki- aklının önüne geçen ‘okumuş adamların’, çemberin dışına çıkamayıp rüzgâra karışacak güzel kızların, delikanlıların, günah işlese de, suçlu olsa da herkes gibi ‘kurban’ olan sert bakışlı katillerin, bizim filmimizi çekmiş. Yani aslında, ‘yalnız ve güzel’ sözünün arkasında durup, onun ‘Nuri Bilge Ceylan’ olmasını sağlayan ülkesine 157 dakikalık bir armağan vermiş. Diğer çalışmalarından farklı olarak fotoğraf estetiğini çok öne çıkarmadan, yalın, ıssız, büyülü bir öykü anlatmış. Bir cinayet soruşturmasının etrafında tüm bir dünya nasıl kurulur, karakterlerden yola çıkarak ‘çözümsüz insan ruhuna’ nasıl bakılır; neredeyse dersini vermiş. Bu filme ‘matematik kafasıyla’ gidecek olanlar sevmezler; hiç zahmet etmesinler… Aklınızın kapısını aralık bırakacak fakat yüreğinizi sonuna dek açacaksınız, işte o zaman çok seveceksiniz. Ben bu toprakların insanı olarak, kendimi gördüm ve ilginçtir, yönetmenin gösterdiklerinden çok göremediklerimle dâhil oldum filme. Tüm iyi yönetmenlerde olduğu gibi, Ceylan sadece aynayı tuttu… Aynanın arkasında ise tüm bir insan yaradılışı saklıydı.

Kuşkusuz filmin eksileri var (oyuncular arası dengesizlik meselâ); hiç sorun değil. Nasıl ki, salona girerken iyi niyetlerini vestiyere bırakanlar, film izlerken ‘tweet’ atan magazin yazarlarının ukalâlıkları, Batı’daki seyircilerin / eleştirmenlerin düşünceleri, Oscar adaylığı vs. hiçbir ama hiçbir şey beni etkilemiyorsa, bu satırları okuyanlara önerim de, gidin ve Anadolu’da kaybolun. Lütfen dikkatle izleyin, kendinizi mutlaka görüp hissedeceksiniz.

(27 Eylül 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Adana’da Festival Bitti, Tadı Kaldı…

Memleketin en nevi şahsına münhasır, en sıcak (her anlamda) ve tabii en halkçı festivali 18. Adana Altın Koza Film Festivali sona erdi. Her şeyden önce söylemek gerekiyor ki, festivalin organizasyonu gerçekten kusursuzdu. Festival ekibi ve Adana halkı, sanatçısını, konuğunu, basınını el üstünde tutuyor. Bu sene de yine arı gibi çalışarak olabildiğince hatasız bir organizasyon yapmak için ellerinden geleni, hatta fazlasını yaptılar. Emeği geçen herkese ama herkese ne kadar teşekkür etsek az…

Festivalin yalnızca son iki gününde bulunmuş olmam sebebiyle hafta boyunca yapılan etkinliklere ve film gösterimlerine katılamadım. Ama genel kanı, bu sene filmlerin oldukça vasat olduğu yönündeydi. Yarışma filmleri bir yana, tek konuşulan Türkiye prömiyerini Adana’da yapmayı seçen Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Büyük Jüri Ödüllü filmi Bir Zamanlar Anadolu’da’ydı…

Neyse ki gitmeden önce bu senenin en iyi filmi seçilen Onur Ünlü yönetmenliğindeki Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi filmini görme şansım oldu. Çok çekici bir fragman eşliğinde oldukça merak uyandıran bu film -üzülerek söylüyorum ki- bende hiçbir etki yaratmadı. Filme çok büyük bir heves ve heyecanla gittiğimi de belirteyim. Bir tiyatro oyununu andıran birbirinden kopuk sahneler, bayat ve yavan espriler, (hâlâ komik olmanın küfürden ibaret olduğunu sanıyoruz, ufacık çocuğa bile küfür ettirerek mizah malzemesi yapmaya çalışıyoruz.) ne dramı dram, ne komedisi komedi olan, arada derede bir yerde sıkışıp kalmış bir film bu. Onur Ünlü gibi ülkenin az sayıdaki yaratıcı yönetmeninden beklenmeyecek kadar kötüydü. En iyi film buysa, diğerleri nasıldır sorusunu da sormadan edemedim. Demek ki kabûl etmemiz gerekiyor, ne kadar çok film, o kadar iyi demek değil! Bunca emek verilerek düzenlenen festivallerimiz ve halk çok daha iyi filmler izlemeyi hak ediyor. Lütfen bunun sorumluğunu daha çok üstlenelim.

Festivalin en anlamlı konuşmaları ise, kısa filmiyle ödül alan Hüseyin Karabey (Hrant Dink’e yaptığı gönderme, Hrant çin adalet için çağrısı) ve Özcan Alper’den (Jitem ve faili meçhul cinayetler üzerine yaptığı cesur açıklama) geldi.

Ayrıca kısa filmleriyle ödül alan öğrencilerin farkındalıkları ve cesaretleri takdire şayandı. Öğrenciler kameralarını genellikle işçilere, doğaya ve insan haklarına çevirmişlerdi.

Festivalin en önemli ödüllerinden Yılmaz Güney ve SİYAD Ödülleri’nin sahibi olan Gelecek Uzun Sürer’i de unutmamak lâzım. Filmi henüz göremedim ama Sonbahar’la çok iyi bir çıkış yapan Özcan Alper’in yeni filmine de ilgi, âlâka göstermeliyiz diye düşünüyorum. Umarım vizyonda da şansı bol, yolu açık olur.

Bu arada bir filme dikkat çekmek istiyorum, daha önce 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü, Alman İnsan Hakları Film Ödülü ve de en son 7. Akbank Kısa Film Festivali’nde En İyi Kısa Film seçilen Dönüşü Olmayan Yolculuk… Güçlü Yaman’ın yönettiği bu film, 1999 yılında Frankurt Havaalanı’ndan insanlık dışı bir yöntemle sınır dışı edilmeye çalışılırken hayatını kaybeden Sudanlı göçmen Aamir Ageeb’in gerçek hikâyesini anlatıyor. Filme bir ödül de Altın Koza’dan geldi.

Son bir şey de gecenin sunucuları Özlem Gürses ve Murat Başoğlu için söyleyeceğim. Belki de festivalin tek kusuru sunucu seçimindeki hataydı. Özlem Gürses yine de canla başla çalıştı ancak Murat Başoğlu’nun şaşırtıcı derecedeki başarısızlığı göz ardı edilecek gibi değildi. O buzzz gibi kötü esprilerden söz bile etmiyorum. Herkes çok komik olmak zorunda değil ama sanki yoldan geçiyormuş da tesadüfen oradaymış gibi hali bunca emek verilmiş organizasyona yakışmadı. Şöyle örnek vereyim, kendi sunumundaki hiçbir ismi doğru bir şekilde telâfuz edemedi. Akdeniz ülkelerinin yönetmenlerinin isimlerindeki telâfuz hatalarını geçiyorum (ki o da göz ardı edilecek bir şey değil), kendi sinemacılarımızın isimlerini bile hatasız söyleyemedi. Onur Ünlü oldu Orkun Ünlü, Selim Demirdelen oldu Selim Demirel… Neyseki Özlem Gürses’in tatlı dili, çabası ve pozitifliği geceyi kurtardı.

Sonuç olarak, Adana’dan İstanbul’a dönerken üzerimizdeki yorgunluktan çok yüzümüzdeki tebessüm vardı. Sinema dostları ve emekçileri ile geçirilmiş birkaç günün tarifsiz mutluluğu ve şimdiden bir dahaki senenin heyecanıyla… Şimdi gözlerimizi Antalya’ya çevirdik. Adana’da artık her anlamda Antalya’ya rakip… Bu durumun sorumluluğunu ve heyecanını şehirde hissediyorsunuz. Tatlı bir çekişme var iki şehir arasında. Bu da işin tadı tuzu… Her iki festivale de hep daha iyiye gitme yolunda şevk veriyor. Ne de olsa biri olmasa diğeri hep eksik kalacak.

(26 Eylül 2011)

Gizem Ertürk

Devlet Kime Destek Oluyor?

Çok geniş bir araştırma konusunu daraltarak şunu soracağız. 2005 – 2010 yılları arasında Türk sineması destekleme fonu hangi projelere ne kadar destek olmuş ve bu projeler şu anda ne durumda?

Araştırmamızın konusu 2004 yılında çıkarılan ve devrim sayılan 5224 no.lu yasaya dayanılarak Uzun Metraj Yapımlar için verilen destekler.

Yıllarca belediyelere aktarılan sinema biletlerinden alınan rüsum (vergi), bir süredir Kültür Bakanlığı Sinema Destekleme Fonu için alınmakta ve bu fon kısa film, uzun metraj, belgesel alanlarında dağıtılmaktadır. Daha önce % 25 olan rüsum şu anda % 10’dur. Yani aldığınız her sinema bileti bedelinden % 10’u bu fona aktarılır. Yada başka bir deyişle bakanlık film dağıtımcılarından veya yapımcılarından gösterime çıkacakları her film için bilet bedeli üzerinden peşin peşin % 10’u almaktadır.

Peki ama bu destekler ne işe yarıyor? Destekler ile çekilen filmlerin akibeti nedir? Ne kadar izleyici topladı? Hangileri bitebildi? Ödülleri var mı? En çok gişe yapanı hangisi? Hangi filmler destek almadan fona ne kadar katkıda bulundu?

Bakalım.

İşte rakamlar (Kültür Bakanlığı verileridir) Her başvuru bir sonraki yıl 2 toplantıda değerlendirilmiştir.

2006 Yılı Destekleri

33 Filme toplam destek: 7.859.000 TL

1 – Sinevizyon Film San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Mavi Gözlü Dev” (Nazım Hikmet) adlı projesine 175.000,
2 – RH Politik Uluslararası Yayın ve Yapımcılık Ltd. Şti’nin “Azul” (Mülteci) adlı projesine 200.000,
3 – Oyuncular Tiyatro Televizyon Reklamcılık San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Fikret Bey” adlı projesine 50.000,
4 – C. O. P. Filmcilik Tanıtım Org. Prodüksiyon ve İletişim Hiz. Ltd. Şti.’nin “İklimler” adlı projesine 200.000,
5 – Sinema Ajans Tic. Ltd. Şti’nin “Anka Kuşu” adlı projesine 175.000,
6 – Alternatif Sinema Film Yapım Yayın Tanıtım Dekorasyon San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Eve Giden Yol” adlı projesine 250.000,
7 – Görsel Yapım Filmcilik San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Aşkın Dansı” adlı projesine 100.000,
8 – Kibele Sinema Film Yapımcılığı İşl. Org. Yayıncılık Turizm İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Akrep” adlı projesine 225.000,
9 – Leopar Film Yapım – Turgut Yasalar’ın “Sis ve Gece” adlı projesine 200.000,
10 – Mavi Film – Zeki Demirkubuz’un “Kader” adlı projesine 250.000,
11 – Ahmet Küçükkayalı’nın “İçerideki” adlı projesine 50.000,
12 – Yeni Sinemacılık San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Takva” adlı projesine 250.000,
13 – Limon Prog. Tan. Tic. Ltd. Şti.’nin “Eve Dönüş” adlı projesine 250.000,
14 – İstanbul Güneşi Sanat Ürünleri Yapım Yön. Ltd. Şti.’nin “Sözün Bittiği Yer” adlı projesine 225.000

YTL destek verilmesine,

Madde 2 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinin;

a – Kaplan Film Yapım – Hasan Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta” adlı projesinin 270.000,
b – Film F Filmcilik San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin, “Karadeniz’e Balad” adlı projesinin 330.000,
c – Ustaoğlu Film Rek. Org. ve Yay. Ltd. Şti.’nin, “Pandora’nın Kutusu” adlı projesinin 270.000,
d – DE Yapımcılık – Aydın Sayman’ın “Janjan” adlı projesinin 300.000,
e – Promete Film Yapım San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Adem’in Trenleri” adlı projesinin 450.000,
f – Çan Organizasyon Film San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Yine Hazan Mevsimi” adlı projesinin 250.000,
g – Z-1 Film Atölyesi San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “İnekler, İnsanlar, Sonbahar” adlı projesinin 250.000,
h – Amenis Film – Emine Seçkin Yasar’ın “Sevgilim İstanbul” adlı projesinin 39.000,

YTL ile desteklenmesine,

Madde 3 – Destekleme Kurulunun 2006/1 sayılı toplantısında görüşülen ve olumlu bulunan Asya Film Filmcilik Tic. ve San. Ltd. Şti.’nin, “Solo” adlı projesi, yapımcısı tarafından Bakanlığa gönderilen 17.05.2006 tarihli dilekçe ile geri çekilmesi nedeniyle değerlendirme dışı tutulmasına,

Madde 4 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinin;

a – Hayalet Tanıtım Hizmetleri Tic. Ltd. Şti.’nin “Bir Cenaze Masalı” adlı projesinin 230.000,
b – Gala Ajans – Handan Öztürk’ün “Roj’un Sonbaharı” adlı projesinin 275.000,
c – Kemal Film Mehmet Kemal Seden’in “Bir Kaplumbağanın Hayatı” adlı projesinin 300.000,
d – Akademi Prodüksiyon Ltd. Şti.’nin “Eski Yeşilçam” adlı projesinin 220.000,
e – Sekans Filmcilik Müzik Yapım Yay. Tur. Org. Rek. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Mahkûm” adlı projesinin 230.000,

YTL ile desteklenmesine,

Madde 5 – Yapım sonrası başvurularından Yalaz Yapımcılık – Hasan Yalaz’ın “Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi” adlı projesinin 30.000 YTL ile doğrudan ve geri ödemesiz desteklenmesine,

Madde 4 – Doğrudan ve Geri Ödemeli Desteklenen Uzun Metrajlı Kurgu Film Yapım Projeleri:

1 – Özen Film Filmcilik ve Sinemacılık Türk Anonim Şti.’nin “Son Osmanlı: Yandım Ali Yedi Düvele Karşı” adlı projesinin 400.000,
2 – Pera Filmcilik San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Çinliler Geliyor” adlı projesinin 395.000,

YTL ile desteklenmesine,

Madde 5 – Doğrudan ve Geri Ödemeli Desteklenen İlk Filmini Gerçekleştirecek Yönetmenlerin Yer aldığı Uzun Metrajlı Kurgu Film Yapım Projeleri:

1 – Reklamcılık Ajans 21 Ltd. Şti.’nin “Gitmek” adlı projesinin 350.000,
2 – Tiyatro Yeniden – Yavuz Altun’un “Münferit” adlı projesinin 350.000,
3 – EFT Film Yapım ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Bırakma Beni” adlı projesinin 320.000,

YTL ile desteklenmesine,

2007 Yılı Destekleri

41 filme toplam destek: 11.125.000 TL

Madde 2 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinin;

a – Kaplan Film Yapım – H. Semih Kaplanoğlu’nun “Süt” adlı projesinin 225.000,
b – Z-1 Film Atölyesi Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.’nin “İlkbahar Sonbahar” adlı projesinin 300.000,
c – Nöbetçi Televizyon Film Yap. ve Rek. San. Tic. Ltd.Şti.’nin “Zeytin Dalı” adlı projesinin 350.000,
d – Avşar Film ve Sinema İşl. Tic. ve San. Ltd. Şti.’nin “Ulak” adlı projesinin 475.000,
e – Limon Program Yap. Tan. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Firar” adlı projesinin 275.000,
f – MD Mavi Dönem Sinema ve Televizyon Hiz. Ltd. Şti.’nin “Beyaz Hüzün – Sarıkamış” projesinin 450.000,
g – Düş Fabrikası Görüntü Sanatları – Biray Dalkıran’ın “Cennet” adlı projesinin 225.000,
h – Posta Tanıtım Hizmetleri Ltd. Şti.’nin “120” adlı projesinin 400.000,
i – T. F. T. Televizyon Film Tanıtım Film ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Büyük Oyun” adlı projesinin 300.000,
j – İmaj Televizyon Video ve Sinema Filmleri Yap. Rek. Hiz. Tic. A. Ş.’nin “Lüküs Hayat” adlı projesinin 300.000,

YTL ile desteklenmesine,

Madde 3 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinin;

a – Özcan Alper’in “Sonbahar Ağıtı” adlı projesinin 225.000,
b – Yeni Nesil Film Yapım ve Reklam Ltd. Şti.’nin “Lodos” adlı projesinin 225.000,
c – Ode Film ve 6 Sanat Üretim Eğitim.Yay. San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Çıngıraklı Top” adlı projesinin 250.000,

YTL ile desteklenmesine,

Madde 4 – Aşağıda belirtilen yapım sonrası başvurularının;

a – Rüzgar Gülü Film Yapım Hiz. – Mürvet İnci Taştan’ın “İsmini Melek Koydum” adlı projesinin 17.000,
b – Oyuncular Tiyatro Televizyon Reklamcılık Sanayi Ltd. Şti.’nin “Fikret Bey” adlı projesinin 50.000,

YTL ile doğrudan ve geri ödemesiz desteklenmesine,

Madde 2 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinin;

1 – Atlantik Film Yap. Hiz. Tic. Ltd. Şti.’nin “Hayat Var” adlı projesinin 250.000,
2 – Tersine Filmler ve Org. Ltd. Şti.’nin “Bozkırda Deniz Kabuğu” adlı projesinin 200.000,
3 – Asya Film Filmcilik Tic. ve San. Ltd. Şti.’nin “Adalet” adlı projesinin 350.000,
4 – 7. Sanat Sinema Filmcilik San. ve Tic. – Gani Şavata’nın “Kara Güneş” adlı projesinin 225.000,
5 – Deniz Film Prodüksiyon – Erden Kıral’ın “Vicdan” adlı projesinin 350.000,
6 – Mag Film Yapım San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Hicran Sokağı” adlı projesinin 250.000,
7 – Yüzler Sesler Org. Oyunculuk Film Tan. Halk. İlişk. ve Tic. Ltd.Şti.’nin “Hayaller” adlı projesinin 200.000,
8 – Duru Reklam Film Yap. Paz. Ltd. Şti.’nin “Deli Deli Olma” adlı projesinin 250.000,
9 – Maraton Filmcilik- Derviş Zaimağaoğlu’nun “Nokta” adlı projesinin 225.000,
10 – Kibele Sinema Film Yap. İşl. Org. Yay. Tur. İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Akrep” adlı projesinin 250.000,
11 – Zebil Film Yapım Tur. Tek. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Son Cellat” adlı projesinin 250.000,
12 – GDY Ajans Filmcilik Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.’nin “Miras” adlı projesinin 225.000,
13 – Ustaoğlu Film Reklamcılık Org. ve Yay. San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Pandora’nın Kutusu” adlı projesinin 150.000,
14 – PHS Film Prodüksiyon A. Ş.’nin “Dinle Neyden” adlı projesinin 350.000,

YTL ile desteklenmesine,

Madde 3 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinin;

1 – L. U. P. Tan. Dan. Org İnt. ve Bil. Hiz. İç ve Dış Tic. Ltd. Şti.’nin “Gölge” adlı projesinin 275.000,
2 – Tayyip Karamahmutoğlu’nun “Girdap” adlı projesinin 200.000,
3 – Kare Film – Elfe Uluç’un “Elif’in Hikâyesi” adlı projesinin 150.000,
4 – Mahmut Fazıl Coşkun’un “Üç Mesele” adlı projesinin 225.000,
5 – Gala Ajans – Handan Öztürk’ün “Roz’un Sonbaharı” adlı projesinin 225.000,
6 – Kemal Film – Mehmet Kemal Seden’in “Bir Kaplumbağanın Hayatı” adlı projesinin 225.000,
7 – Murat Düzgünoğlu’nun “Hayatın Tuzu” adlı projesinin 160.000,
8 – Özlem Akovalıgil’in “Kako Si?” adlı projesinin 175.000,

YTL ile desteklenmesine,

Madde 4 – Aşağıda belirtilen yapım sonrası başvurularının;
1 – İn Yapım İsmail Necmi Aydoğan’ın “Bunu Gerçekten Yapmalı mıyım?” adlı projesinin 50.000,
2 – Görsel Yapım Film San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Aşkın Dansı” adlı projesinin 75.000,

YTL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 5 – Aşağıda belirtilen yapım sonrası başvurularının;
1- Nada Film Tanıtım İhr. İth. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Joenjoy” adlı projesinin 35.000,
2- Güleryüz Film Prod. – Mehmet Güleryüz’ün “Havar” adlı projesinin 65.000,

YTL ile doğrudan ve geri ödemesiz desteklenmesine,

2008 Yılı Destekleri

32 filme toplam destek: 7.575.000 TL

Madde 2 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinin;

1 – Rönesans Film Tic. Ltd. Şti.’nin “Umut Üzümleri” adlı projesinin 325.000,
2 – Beşiktaş Kültür Merkezi’nin “0 Numara” adlı projesinin 300.000,
3 – Sarmaşık Sanatlar – Baran Seyhan’ın “Hayde Bre” adlı projesinin 250.000,
4 – Eflatun Film Yapım Rek. Org. Yay. Halk. İliş. Tic. Ltd. Şti.’nin “Bankası” adlı projesinin 325.000,
5 – Narsist Film – Mehmet Hakan Karahan’ın “Gölgesizler” adlı projesinin 250.000,
6 – Belge Film San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Doğu Batı Cumhuriyeti” adlı projesinin 200.000,
7 – Uzman Film Sinemacılık Turizm Tic. ve San. Ltd. Şti.’nin “Üzüm Bağları” adlı projesinin 300.000,
8 – ANS Uluslararası Yapım Yay. Rek. A. Ş.’nin “Sıcak” adlı projesinin 250.000,
9 – Şiva Film Yapım San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Biraz Tuz Biraz Biber” adlı projesinin 200.000,
10 – Nada Film Tan. İhr. İth. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Merdiven Altı” adlı projesinin 150.000,

YTL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 3 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinin;

1 – Engin Ergönültaş’ın “Minare Gölgesi” adlı projesinin 250.000,
2 – İsmail Öztürk’ün “Temel Renkler” adlı projesinin 200.000,
3 – Raşit Çelikezer’in “Gökten Üç Elma Düştü” adlı projesinin 200.000,
4 – İki Film – Hakkı Kurtuluş’un “Orada” adlı projesinin 200.000,
5 – Mehmet Bahadır Er’in “Kara Köpekler Havlarken” adlı projesinin 200.000,
6 – Nis Prodüksiyon Reklam Hiz. Ltd. Şti.’nin “Aziz İstanbul” adlı projesinin 200.000,
7 – Yıldız Prodüksiyon İlt. Film Tan. Hiz. Tic. Ltd. Şti.’nin “Türk Usulü Evlenmek” adlı projesinin 200.000,
8 – Garage (Garaj) Yapım ve Org. Ltd. Şti.’nin “Ölü Toprağı” adlı projesinin 200.000,

YTL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 4 – Aşağıda belirtilen yapım sonrası başvurularının;

1 – Tane Filmcilik Yapımcılık – Berfi Dicle’nin “Nisan Balığı” adlı projesinin 30.000,
2 – Evci Film Prodüksiyon’un “İki Çizgi” adlı projesinin 30.000,

YTL ile doğrudan ve geri ödemesiz desteklenmesine,

Madde 2 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinin;

1 – Aydın Sinema Filmcilik Emlak İnş. Gıda ve Tur. San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Deli Deli Olma” adlı projesinin 300.000,
2 – Yerli Prodüksiyon Film Yapım ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Kıskanmak” adlı projesinin 325.000,
3 – Altıoklar Film Prodüksiyon ve Tan. Hiz. San. Tic. A. Ş.’nin “İstanbul İşgâl Altında” adlı projesinin 400.000,
4 – CPS Konsept Satış Ürün Gel. ve Yön. Aja. Tic. Ltd. Şti’nin “Bağ Evi” adlı projesinin 325.000,
5 – El Yapımı Film – Ersin Pertan’ın “Mazi Yarası” adlı projesinin 325.000,
6 – Yeni Dünya İnsan Kaynakları Dan. Org. Eğt. Arş. Rek. ve Paz. Tic. Ltd. Şti.’nin “Eşrefpaşalılar” adlı projesinin 200.000,

YTL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine karar verilmiştir.

Madde 3 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı film projelerinden;

1 – Kiproko Film ve Rek. Org. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Yeni Bir Şiva” adlı projesinin 200.000,
2 – Belma Baş Akalın’ın “Zefir” adlı projesinin 200.000,
3 – Atalay Taşdiken’in “Mommo” adlı projesinin 200.000,
4 – Aydın Bulut’un “Başka Semtin Çocukları” adlı projesinin 200.000,
5 – Bugay Film ve Reklamcılık Dış Tic. Paz. Ltd. Şti.’nin “Menopoz” adlı projesinin 200.000,
6 – Gülin Tokat’ın “Ağır Çekim” adlı projesinin 200.000,

YTL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine karar verilmiştir.

2009 Yılı Destekleri

34 filme toplam destek: 7.360.000 TL

Madde 2 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinden;

1 – Rönesans Film Ticaret Ltd. Şti.’nin “Umut Üzümleri” adlı projesinin 400.000,
2 – Gu-Film Yapım Rek. Prod. Hiz. Ltd. Şti.’nin “Sultan Mutfakta” adlı projesinin 300.000,
3 – Altıoklar Film Prod. ve Tan. Hiz. San. Tic. A. Ş.’nin “İstanbul İşgâl Altında” adlı projesinin 400.000,
4 – Yeşil Film – Oktay Odabaşı’nın “Gölgeler ve Suretler” adlı projesinin 225.000,
5 – Film F Filmcilik San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Sevdaya Durdu Zaman” adlı projesinin 225.000,
6 – Bulut Film Prodüksiyon Danışmanlık – Yamaç Okur’un “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” adlı projesinin 200.000,
7 – Zuzi Filmcilik Ltd. Şti.’nin “Saç” adlı projesinin 150.000,
8 – İsmail Güneş Film Yap. Yön. İlet. Tic. Ltd. Şti.’nin “Ateşin Düştüğü Yer” adlı projesinin 225.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine karar verilmiştir.

Madde 3 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı film projelerinden;

1 – Dilek Gökçin Coşkun’un “Kayıp Söz” adlı projesinin 250.000,
2 – Hatice Yakar’ın “Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile” adlı projesinin 200.000,
3 – PPR Prodüksiyon Pazarlama Reklam Hiz. San. Tic. A. Ş.’nin “Kutu” adlı projesinin 175.000,
4 – Hayalet Tanıtım Hizmetleri Tic. Ltd. Şti.’nin “Melekler ve Kumarbazlar” adlı projesinin 175.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine karar verilmiştir.

Madde 6 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım sonrası projelerinden;

1 – Nezih Ünen Prodüksiyon Ltd. Şti.’nin “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları” adlı projesinin 65.000,
2 – Başak Emre’nin “Kars Öyküleri” adlı projesinin 60.000,
3 – Sine Film – Pelin Esmer’in “11’e 10 Kala” adlı projesinin 60.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemesiz desteklenmesine karar verilmiştir.

Madde 2 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinden;

1 – Sinegraf Film Prodüksiyon A. Ş.’nin “Yalnız Kurt” adlı projesinin 400.000,
2 – Proje Reklamcılık Yapım Tan. Hiz. A. Ş.’nin “1919 İlk Adım” adlı projesinin 350.000,
3 – Troy Film Yap. Merk. Ltd. Şti.’nin “Rodos Yıldızı” adlı projesinin 400.000,
4 – Pana Film Sinema Televizyon Prod. San. ve Tic. A. Ş.’nin “Kök ve Dal” adlı projesinin 250.000,
5 – Boyut Müzik Film Yapım San. ve Tic. A. Ş.’nin “Gecenin Kanatları” adlı projesinin 250.000,
6 – Şan Film – Cemal Şan’ın “Kanun Namına” adlı projesinin 250.000,
7 – Ana Film Yapım – Erdoğan Kar’ın “Kadife Ana” adlı projesinin 250.000,
8 – Yeni Bir Film Yapım Dağıtım Tic. Ltd. Şti.’nin “Ses” adlı projesinin 200.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine karar verilmiştir.

Madde 3 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı film projelerinden;

1 – Ali Sürmeli’nin “Gül” adlı projesinin 200.000,
2 – Çimen Müzik Yapım Prom. San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Kaledeki Yalnızlık” adlı projesinin 200.000,
3 – Osman Dikiciler’in “Bir Gevrek, Bir Boyoz, İki de Kumru” adlı projesinin 200.000,
4 – Ali Aydın’ın “Poşet” adlı projesinin 200.000,
5 – M. Atay Sözer’in “Elden Ele İstanbul” (Şehrengiz) adlı projesinin 200.000,
6 – Seyfettin Tokmak’ın “Kırık Midyeler” adlı projesinin 200.000,
7 – Ağustos Reklam Ajansı Ltd. Şti.’nin “Ayran” adlı projesinin 200.000,
8 – Rıza Kıraç’ın “Küçük Günahlar” adlı projesinin 200.000,
9 – Filiz Alpgezmen’in “Yabancı” adlı projesinin 200.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine karar verilmiştir.

Madde 4 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım sonrası projelerinden;

1 – Peri-San Film Film Yapım Reklam Tan. Org. – Yaşar Eskiköy’ün “İki Dil Bir Bavul” adlı
projesinin 50.000,
2 – Temelkuran Film ve Müzik – İnan Temelkuran’ın “Bornova Bornova” adlı projesinin
50.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemesiz desteklenmesine karar verilmiştir.

2010 Yılı Destekleri

21 Filme Yapılan Destek Toplamı: 5.561.000 TL

Madde 2 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinden;

1 – Ustaoğlu Film Rek. Org. ve Yay. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Araf” adlı projesinin 450.000,
2 – Lacivert Film Prodüksiyon Yayıncılık Tic. Ltd. Şti.’nin “Daire” adlı projesinin 300.000,
3 – Perişan Film Yapım Dağ. Ltd. Şti.’nin “Babamın Sesi” adlı projesinin 280.000.-TL
4 – Tılsım Dizayn Prod. Tan. Org. Tur. Sağl. Hiz. Ltd.Şti.’nin “Çınar Ağacı” (Adviye Hanım) adlı projesinin 400.000,
5 – Mavi Film – Zeki Demirkubuz’un “Yeraltı” adlı projesinin 350.000,
6 – Odak Film ve Sinemacılık Tic. Ltd. Şti.’nin “Bir Medeniyet Rüyası” adlı projesinin 250.000,
7 – Kara Film Prodüksiyon – Mustafa Kara’nın “Kalandar Soğuğu” adlı projesinin 300.000,
8 – Statü Prodüksiyon Reklam ve Tan. Tic. Ltd. Şti.’nin “Taş Mektep” adlı projesinin 350.000,
9 – Atıf Yılmaz Stüdyo Derneği İktisadi İşletmesi’nin “Birgün Tek Başına” adlı projesinin 450.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 3 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinden;

1 – 24 Kare Film Teknik Prod. San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Mahmut ile Meryem” adlı projesinin; yönetmen değişikliği yapılarak, değişikliğin kurul tarafından onaylanmasından sonra 400.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 4 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı film projelerinden;

1 – Filiz Alpgezmen’in “Yabancı” adlı projesinin 250.000,
2 – Kaf Film – Ali Aydın’ın “Poşet” adlı projesinin 250.000,
3 – Burak Sesli’nin “Novaroma” adlı projesinin 250.000,
4 – Hasan Tolga Pulat’ın “Güzel Günler Göreceğiz” (Kaybedenler) adlı projesinin 250.000,
5 – Aysun Şahin Frisch’in “Selma” adlı projesinin 250.000,
6 – Ares Basım Rek. Prod. ve Tan. Hiz. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Kahraman” adlı projesinin 101.000,
7 – Çiğdem Vitrinel Özcan’ın “Suç Mahalli” adlı projesinin 250.000,
8 – Kuzey Film Reklamcılık Yap. Yay. ve İlet. Hiz. Ltd. Şti.’nin “Aşk ve Devrim” adlı projesinin 250.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 5 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım sonrası projelerinden;

1 – Arti Film Yapım Yay. Org. Ltd. Şti.’nin “Kavşak” adlı projesinin, 60.000,
2 – Arım Film Yapım Reklam Org. Tic. Ltd. Şti.’nin “Paramparça” adlı projesinin 60.000,
3 – Yeni Sinemacılık San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Çoğunluk” adlı projesinin 60.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemesiz desteklenmesine,

2011 Yılı Destekleri (Bakanlıktan Ulaşılabilen Bilgi)

58 Filme Yapılan Destek Toplamı: 11.970.000 TL

Madde 27 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinden;

1 – Yol Sinema Eseri Üretim ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Alev Alev” adlı projesinin 250.000,
2 – Sine Film – Pelin Esmer’in “Gözetleme Kulesi” adlı projesinin 250.000,
3 – Hokus Fokus – Mahmut Fazıl Coşkun’un “Yozgat Blues” adlı projesinin 300.000,
4 – Galata Film Sinema Dağıtım ve Film Yapım A. Ş.’nin “Entelköy” adlı projesinin 250.000,
5 – Soda Medya İletişim Hizm. Ltd. Şti.’nin “Kadın ve Erkek” adlı projesinin 250.000,
6 – Mehmet Can Gören’in “Ay Büyürken Uyuyamam” adlı projesinin 300.000,
7 – A. F. S Film Yapım Prod. Rek. Yay. San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Unutma Beni” adlı projesinin 250.000,
8 – Aslanyürek Film – Yusuf Aslanyürek’in “Lal” adlı projesinin 250.000,
9 – Giyotin Prodüksiyon Rek. Hiz. Tic. Ltd.Şti.’nin “Kusursuzlar” adlı projesinin 250.000,
10 – Sinegraf Film Prodüksiyon A. Ş.’nin “Suret-i Aşk” adlı projesinin 350.000,
11 – Set Film Prod. Ses ve Işık. Sis. Kir. Mon. Ltd. Şti.’nin “Can” adlı projesinin 250.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 28 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı film projelerinden;

1 – Melisa Fatma Önel Tecimen’in “Kırık Hayat” adlı projesinin 250.000,
2 – Fokus Film Prod. Yap. ve Dağ. Hiz. A. Ş.’nin “Göl Zamanı” adlı projesinin 300.000,
3 – Ömür Atay’ın “Evine Dön” adlı projesinin 250.000,
4 – Savaş Baykal’ın “Şiirin Tadı” adlı projesinin 200.000,
5 – Murat Tüter’in “Aşk-ı_Suzan” adlı projesinin 250.000,
6 – Faysal Soysal’ın “Üç Yol” adlı projesinin 250.000,
7 – Gökhan Horzum’un “Arkadaşlar Arasında” adlı projesinin 200.000,
8 – Hüseyin Osman Benli’nin “Bu Son Olsun” adlı projesinin 300.000,
9 – Ömer Can’ın “Toprağa Uzanan Eller” adlı projesinin 200.000,
10 – Emin Alper’in “Suyun Öbür Yanı” adlı projesinin 200.000,
11 – Ferit Karahan’ın “Cennetten Kovulmak” adlı projesinin 200.000,
12 – Serli Seta Nişanyan’ın “Kral Yolu” adlı projesinin 300.000,
13 – Deniz Akçay ‘ın “Köksüz” adlı projesinin 250.000;

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 29 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım sonrası projelerinden;

1 – Asi Film Yapım Tic. Ltd. Şti.’nin “Unutma Beni İstanbul” adlı projesinin 70.000,
2 – Temmuz Film Prod. Ltd. Şti.’nin “Mar” adlı projesinin 70.000,
3 – Ran Prod. Film Rek. Montaj Seslen. Org. Gıda Tur. İnş. Mat. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Vücut” adlı projesinin 70.000,
4 – Tutya Film Yap. Prod. ve Yay. Tic. Ltd. Şti.’nin “Yurt” adlı projesinin 70.000,
5 – Cemil Ağacıkoğlu C. A. Film Ltd. Şti.’nin “Dönüş” adlı projesinin 70.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemesiz desteklenmesine,

Madde 6 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım projelerinden;

1 – PROGEM Proje Geliştirme Merkezi Ltd. Şti.’nin “Evliya Çelebi Zaman Zaman İçinde” adlı projesinin 400.000,
2 – Atlantik Film Yapım Hizm. Tic. Ltd. Şti.’nin “Şarkı Söyleyen Kadınlar” adlı projesinin 300.000,
3 – Maraton Filmcilik – Derviş Zaimağaoğlu’nun “Balık” adlı projesinin 250.000,
4 – TT Film Tic. Ltd. Şti.’nin “Çanakkale İçinde” adlı projesinin 400.000,
5 – Akdeniz Sanat Filmcilik Ticaret – Ahmet Çadırcı’nın “Biz Babasız Büyüdük” adlı projesinin 250.000,
6 – Yeni Sinemacılık San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Ayaktakiler” adlı projesinin 250.000,
7 – Koliba Film Müz.Turz. Rek. Yay. Mat. Ltd.Şti.’nin “Sevdalinka” adlı projesinin 250.000,
8 – TFT Televizyon Film Tan. ve Tic. Ltd. Şti.’nin “Kuş” adlı projesinin 200.000,
9 – ANS Prodüksiyon A. Ş.’nin “Dokunmadan Sev Beni” adlı projesinin 200.000,
10 – Baraka Film Yapım Yönetim – Tekin Barak’ın “Doğu – Batı” adlı projesinin 200.000,
11 – Kinema Film – Nihan Belgin’in “Yarım Kalan Mucize” adlı projesinin 200.000,
12 – Evrensel Yapım Senaryo Medya Dan. Dış. Tic. Ltd. Şti.’nin “İkimize Bir Dünya” adlı projesinin 150.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 7 – Aşağıda belirtilen ilk filmini gerçekleştirecek yönetmenlerin yer aldığı uzun metrajlı film projelerinden;

1 – Biber Yapım Reklam San. Dış. Tic. Ltd. Şti.’nin “Kurtuluş Son Durak” adlı projesinin 200.000,
2 – Delice Film – Can Kılcıoğlu’nun “Karnaval” adlı projesinin 200.000,
3 – Hüseyin Kaan Müjdeci’nin “Sivas” adlı projesinin 200.000,
4 – Defiant Film International Prod. Ltd. Şti.’nin “Aksak Ritim” adlı projesinin 200.000,
5 – Sasin Film Yapım Tic. Ltd. Şti.’nin “Makas” adlı projesinin 150.000,
6 – Müzeyyen Zeynep Dadak Köstepen’in “Mavi Dalga” adlı projesinin 200.000,
7 – Kamil Koç’un “Asfalt Çiçekleri” adlı projesinin 200.000,
8 – MF TV Film Reklam Yap. Ltd. Şti.’nin “Ben Elif” adlı projesinin 200.000,
9 – Ömer Leventoğlu’nun “Mavi Ring” adlı projesinin 200.000,
10 – Ulaş Güneş Kacargil’in “Evdeki Yabancılar” adlı projesinin 200.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemeli desteklenmesine,

Madde 8 – Aşağıda belirtilen uzun metrajlı kurgu film yapım sonrası projelerinden;

1 – Film Fabrik Sinema ve Televizyon Yap. Ltd. Şti.’nin “İstanbul” adlı projesinin 70.000,
2 – Asya Film Filmcilik Tic. ve San. Ltd. Şti.’nin “Görünmeyen” adlı projesinin 75.000,
3 – Evci Film Prodüksiyon Ltd. Şti.’nin “Rüzgârlar” adlı projesinin 75.000,
4 – Filmbüfe Film Prod. Tic. Ltd.Şti.’nin “Şimdi Zaman” adlı projesinin 75.000,
5 – Arti Film Yapım Yay. Org. Ltd. Şti.’nin “İz” adlı projesinin 75.000,
6 – Kans Prod. Rek. Org. Biliş. San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Ölü Bölgeden Fısıltılar” adlı projesinin 75.000,
7 – BSK Yapım Rek. Prod. Hiz. San. Tic. Ltd. Şti.’nin “Film” adlı projesinin 75.000,

TL ile doğrudan ve geri ödemesiz desteklenmesine,

Devlet Bu Desteği Nereden Vermiş?

Bu liste içinde Bakanlık desteği alan tek bir film bile yok. Bu filmler kaç kişi toplamış ve Bakanlığı kaç para aktarmış peki?

Alttaki tablo 2005 yılından bu yana gösterime çıkan ve Türk sinemasını yabancı filmler karşısında ilk sıralara taşıyan tabloyu göreceksiniz. (2 milyon kişi ve yukarısı alınmıştır.)

Filmin Adı / Vizyon Tarihi / Kişi Adedi

Recep İvedik / 22.02.08 / 4.350.000
Recep İvedik 2 / 13.02.09 / 4.327.000
Kurtlar Vadisi: Irak / 03.02.06 / 4.256.000
Eyvah Eyvah 2 / 07.01.11 / 3.950.000
Babam ve Oğlum / 18.11.05 / 3.840.000
A. R. O. G.: Bir Yontmataş Filmi / 05.12.08 / 3.550.000
Newyork’ta Beş Minare / 05.11.10 / 3.480.000
Recep İvedik 3 / 12.02.10 / 3.300.000
Issız Adam / 07.11.08 / 2.780.000
Organize İşler / 23.12.05 / 2.616.000
Hababam Sınıfı Askerde / 14.01.05 / 2.587.000
Güneşi Gördüm / 12.03.09 / 2.490.000
Nefes: Vatan Sağolsun / 16.10.09 / 2.435.000
Aşk Tesadüfleri Sever / 04.02.11 / 2.410.000
Yahşi Batı / 01.01.10 / 2.330.000
Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine / 05.12.08 / 2.316.000
Hababam Sınıfı 3,5 / 06.01.06 / 2.168.000
Av Mevsimi / 03.12.10 / 2.100.000
Beyaz Melek / 16.11.07 / 2.015.000
Kabadayı / 13.12.07 / 2.001.000
Toplam Film: 20 Toplam Kişi: 59.301.000

2005 – 2011 yılları arasında gösterime çıkan filmler için de 2 milyon kişi ve üzeri en çok gişe yapan 20 film 60 Milyona yakın izleyici almıştır. Bu izleyicilerden bakanlık bütçesine ayrılan pay (yaklaşık) 50 milyon TL.dır. Yani bu filmlerin yapımcı şirketleri bilet üzerinden KDV öderken, gelir vergisini öderken ayrıca gelirlerinin %10’unu da peşin peşin bakanlık kasasına aktarmışlardır. Kimi kâr etmiştir kimi zarar. Ancak zarar ederken herhangi destek ya da yardım almaları söz konusu değildir. Büyük bütçeli bu filmlerin hiç biri de devlet desteği olmadan yatırım riskini göze alarak bazen kendi sermayeleri çok azı da sponsor desteği ile projelerini tamamlayabilmişlerdir. (Sponsor desteği alan bazı filmler bütçelerinin ancak % 10 kadarını karşılayabilmişlerdir.)

Bakanlık, yıl içinde ya da 5 yılda dağıttığı para miktarı ile övünürken bu paraların bakanlığın cebinden çıkmadığını kimse sorgulamaz. Üstelik bu dağıtımcı ve yapımcılardan kesilen paralar kendilerine gelmediği gibi kısa film, belgesel, yarım kalan bazı filmler, senaryo yazımı gibi konu başlıklarına da destek olur bu fondan.

2006 – 2011 yılları arasında 219 filme yapılan destek toplamı 51.200.000 TL, yani yukarıdaki 20 film dağıtılan bedelin % 99’ını karşılamış, (*) kalan bedel ise diğer yerli filmler ve gösterime giren yabancı filmlerin toplamıdır.

Destek alıp hiç gösterime çıkamamış filmler:

2006 yılı: Akrep, İçerideki, Karadenize Balad, İnekler – İnsanlar – Sonbahar

2007 yılı: İlkbahar Sonbahar, Firar, Lüks Hayat, Lodos, İsmini Melek Koydum, Bozkırda Deniz Kabuğu, Adalet, Hayaller, Akrep, Elif’in Hikâyesi, 3 Mesele, Bir Kaplumbağanın Hayatı, Bunu Gerçekten Yapmalı mıyım? Aşkın Dansı, Beyaz Hüzün – Sarıkamış

2008 yılı: Umut Üzümleri, 0 Numara, Bankası, Doğu Batı Cumhuriyeti, Üzüm Bağları, Biraz Tuz Biraz Biber, Merdiven Altı, Minare Gölgesi, Temel Renkler, Aziz İstanbul, Türk Usulü Evlenmek, Ölü Toprağı, Nisan Balığı, İstanbul İşgal Altında, Bağ Evi, Yeni Bir Şiva, Menapoz, Ağır Çekim

2009 yılı: Umut Üzümleri, İstanbul İşgal Altında, Sultan Mutfakta, Sevdaya Durdu Zaman, Ateşin Düştüğü Yer, Kayıp Söz, Kutu, Yalnız Kurt, 1919 İlk Adım, Rodos Yıldızı, Kök ve Dal, Kanun Namına, Kadife Ana, Gül, Bir Gevrek Bir Boyoz İkide Kumru, Poşet, Elden Ele İstanbul, Kırık Midyeler, Yabancı

2010 yılı: bu yıl destek alan 21 film için de şu ana dek gösterime çıkabilen sadece Çınar Ağacı, Kavşak, Paramparça, Çoğunluk

2011 yılı destek alan 58 filmden Entelköy Efeköy’e Karşı, Ay Büyürken Uyuyamam, Unutma Beni, Kral Yolu, Bu Son Olsun, Mar, şu anda çekimde yada çekimlerine başlamak üzere olan bilinen projeler.

Destek alıp en yüksek gişe yapan filmler:

Mavi Gözlü Dev: 280.000 kişi
Takva: 350.000 kişi
Eve Giden Yol: 330.000 kişi
Eve Dönüş: 245.000 kişi
Son Osmanlı: Yandım Ali: 1.100.000 kişi
Ulak: 600.000 kişi
120: 1.050.000 kişi
Eşrefpaşalılar: 460.000 kişi
Gecenin Kanatları: 342.000 kişi
Çınar Ağacı: 313 000 kişi

Bu liste içinde “Son Osmanlı: Yandım Ali” ve “Gecenin Kanatları” yapım desteği almamıştır. Bu 2 filme proje yapım desteği verilmiştir

Destek alıp en az gişe yapan filmler:

Mülteci: 2.362 kişi
Fikret Bey: 641 kişi
Çinliler Geliyor: 17.500 kişi
Hicran Sokağı: 17.000 kişi
Hazan Mevsimi: Bir Panayır Hikâyesi: 1.050 kişi
Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi: 471 kişi
Münferit: 8.500 kişi
Büyük Oyun: 10.000 kişi
Süt: 6.600 kişi
Hayatın Tuzu: 2.050 kişi
Gitmek: Benim Marlon ve Brandom: 12.500 kişi
İki Çizgi: 1.812 kişi
Gölge: 4.100 kişi
Roz’un Sonbaharı: 10.000 kişi
11’e 10 Kala: 13.500 kişi
Bornova Bornova: 16.000 kişi
Anadolu’nun Kayıp Şarkıları: 10.000 kişi
Kako Si?: 2.800 kişi
Hayat Var: 9.600 kişi
Kaledeki Yalnızlık: 8.500 kişi
Küçük Günahlar: 4.850 kişi
Havar: 2.500 kişi
Hayde Bre: 10.100 kişi
Kara Köpekler Havlarken: 2.000 kişi
Bizim Büyük Çaresizliğimiz: 17.500 kişi
Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile: 350 kişi

Bu listede yer alan 26 film 20 bin kişi ve altı gişe yapan filmlerden seçilmiştir. Bilindiği gibi geri ödemeli olanlar olduğu gibi GERİ ÖDEMESİZ YAPIM DESTEĞİ alan filmlerde bu listede bulunabilir. Bakanlık, en yüksek bedel olan 450.000 TL yardım desteği sağlayabilmektedir.

NOT: proje yapım desteği verilen ve en yüksek gişe hasılatı yapan film “Son Osmanlı: Yandım Ali” olmuştur: 1.100.000 kişi

Mustafa Altıoklar, 2 dönem üst üste yapım desteği almasına karşın “İstanbul İşgâl Altında” adlı projesine başlayamadığından bu hakkını kaybetmiştir. (Tabi başkası da bu haktan yararlanamamıştır.)

Bakanlık Sitesinden Alıntı: 2005 – 2009 arası bakanlık destekli 29 film uluslararası festivallerden toplam 245 ödülle döndü. Daha önce dağınık biçimde verilen desteklerin toplanması ile Türk Sinemasını daha kalifiye hale getirmek adına çıkılan yolda önemli bir adım atılmış oldu. Sektöre 1990 – 2004 arasında 5 milyon 756 bin 109 dolar destek verilirken, bu rakam 2005 – 2010 arasında yaklaşık 16 kat arttırılarak 89 milyon 654 bin 182 dolara çıkarıldı. (Tüm dallarda)

5224 sayılı kanunun hayata geçmesinden sonra 2005 – 2010 arasında 172 filme 38 milyon 206 bin TL destek verildi.

2005 – 2010 arasında vizyona giren yerli film sayısı yaklaşık 4 kat artarak 287’ye çıktı.

En yüksek yapım desteği alıp en az gişe yapan 5 film:

Çinliler Geliyor: 395.000 TL – 17.510 kişi
Münferit: 350.000 TL – 8.475 kişi
Gitmek: Benim Marlon ve Brandom: 350.000 TL – 13.000 kişi
Dinle Neyden: 350.000 TL – 25.000 kişi
Mazi Yarası: 325.000 TL – 1.200 kişi

Yapımcılar Ne Diyor?

“Super Ajan K9” ve “Abimm” filmlerinin yapımcısı Elita Film – Ergün Mercan: “2 film ile Avrupa dahil 450.000 kişiye ulaştık ama devlet bize ulaşamadı. Bu filmler yurt dışında çalışırken benim adımı anan bile yok, Türk filmi adını taşıyor. Duyuyorum ki Turizm Bakanlığı yıllık 45 milyon $ tanıtım yapıyormuş. Peki otellerden tatil köylerinden tanıtım veya destek fonu adı altında bir şey alıyor mu? Hayır. Devlet desteğini ya gözden geçirsin ya da elini çeksin. Ben 2 filmden de zarar ettim. Neden? İşin kalitesi düşmesin diye. Zarar ederken devlet hiç olmazsa ‘Aldığım % 10 rüsumu iade ediyorum’ deseydi, cebime 200 bin TL girer ve zararım azalırdı. Kısacası bu sistemden birileri yarar sağlıyorsa bu gişe yapan filmlerin yapımcıları değildir. Hiçbir ülkede 1 yıl içinde bu kadar yapımcı ve bu kadar yönetmen çıkmaz. Çıkıyorsa sokaktaki herkesin yapımcı olma ve yönetmenlik sevdasıdır ki bunu teşvik eden de devlet desteğinin ta kendisidir.”

Sonuç: Bakanlığın yeni projelere destek olması iyi niyetli bir başlangıç olsa da 5 yıl içinde görüldü ki verdiği destek miktarları ile bir filmin çekilmesi, kurgulanması ve kopyalarının basılması ile reklm yapılıp gösterime çıkması olanaksızdır.

Yüksek sinema sevgisi ile yanıp tutuşan onlarca genç yürek, okullarından mezun olur olmaz ya da setlerde birkaç yıl çalışır çalışmaz bakanlık kapılarını aşındırmakta ve çıkan destek miktarı ne olursa olsun projeye start vermekte ama çoğu çek, senet, haciz girdabında boğulmakta, filmler yarım kalmakta, ekip paralarını alamamakta ve oyuncular aldıkları avans miktarı ile yetinmekteler. Bakanlığın bütün iyi niyetine karşın geri ödemelerde yaşanan sorunları bilmeyen yok.

Bakanlık yetkilileri uluslararası festivallerde, yada ülkemizde yapılan (İstanbul, Adana, Antalya) film festivallerinde üzerinde basa basa vurguladıkları gibi Türk sineması pazar payını % 60’lara çıkardı ama yukarıda verdiğim listede de görüleceği gibi atladıkları bir konu var. Türk sineması pazar payının artması bakanlık destekli filmler ile değil aksine 1 TL destek almamış filmler ile yükselmektedir.

Milyonlarca insanın (11.900.000 kişi) izlediği “Recep İvedik” için burun kıvıran bazı sinema adamlarının bu filmlerden akan para ile destek aldığını atlıyor olmalılar. Sinema salonlarının modernleşmesi, çok salonların olmasının nedeni ve her alışveriş merkezinde nerdeyse kural olan çok salonlu sinema anlayışı hep bu gişe filmleri sayesinde oldu.

Bakanlık, “İklimler” filminin Cannes Film Festivali’nde ödül almasını desteğe bağlarken, aynı yönetmeninin desteksiz “Uzak” filmi ile de ödül aldığını belirtmeden geçmemeliyiz. Hatta aynı yarışma da devlet kösteğine (!) karşın Yılmaz Güney’in, Berlin’de ise “Susuz Yaz”ın ödüllerini de anımsatmak gerek.

Alınan desteğin geri ödenmemesi için uluslararası bir festivalden ödül alma şartı var. Bu nedenle yapımcılar dünyanın dört bir köşesinde festival arıyorlar. Bakanlık bu festivalleri kategorize etmediği için bizdeki gibi adeta çilek festivali ödülleri de kabûl görüyor. Ödüller ise basınımız tarafından Oscarlı kabûl ediliyor adeta.

Öneri: Bakanlığın acilen fonun yapısını ve destek verilen filmler yönetmeliğini değiştirmesi ve şayet bakanlık desteği verilecekse:

Destek miktarını arttırmalı ve daha az filme daha yüksek yardımın yolu açılmalı.

Bakanlık, destek olduğu filmlerin tüm ödemelerine garantör olmalı ve Bakanlık ödemeleri çalışanların hesabına sözleşme karşılığı bizzat kendi yapmalı.

Destek olduğu projelere mutlaka gözlemci atamalı.

Kopya sayıları denetlenmeli. Günümüz işletme anlayışında az kopyalı filmlerin çok salonlu Mall diye adlandırılan alışveriş merkezlerinde gösterime girme şansı neredeyse yok. Az kopya düşük reklâm bütçesi demek, az kopya minimum PR anlayışı demek oluyor. Az kopya ile çıkan filmlerin TV şansının da ne kadar az olduğunu söylemeye gerek yok. (250.000 TL destek alan “Hazan Mevsimi: Bir Panayır Hikayesi”, 5 kopya; 200.000 TL destek alan “Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile” 4 kopya ile gösterime çıktı.)

Bakanlık destek olduğu filmlerin DVD ve TV satışlarını üstlenmeli ve böylece geri ödemeleri kolaylaştırmalı. (Geri ödemeler için destek alanlar teminat göstermek zorundadır.)

Destek için başvuranların yeterliliğine bakılmalı ve destek veren komisyon bu konuda sorumlu tutulmalı.

(*) Bilet ortalaması 8,5 TL alınmış ve toplam kişi sayısı bilet ortalaması ile çarpılarak % 10 bakanlık kesintisi çıkarılmıştır.

(21 Eylül 2011)

Nizam Eren

Uzaylılar, Amerika’yı Fethetti

Kovboylar ve Uzaylılar (Cowboys & Aliens)
Yönetmen: Jon Favreau
Senaryo: Roberto Orci-Alex Kurtzman-Damon Lindelof-Mark Fergus-Hawk Otsby
Müzik: Harry Gregson-Williams
Oyuncular: Daniel Craig (Jake), Harrison Ford (Woodrow), Abigail Spencer (Alice), Keith Caradine (Şerif Taggart), Olivia Wilde (Ella), Sam Rockwell (Doc), Paul Dano (Percy), Clancy Brown (Vaiz)
Yapım: Universal-DreamWorks (2011

“Demir Adam” filmiyle bilinen Amerikalı yönetmen Jon Favreau’nun “Kovboylar ve Uzaylılar”, bir bilimkurgu western filmi. Filmin alt metninde 11 Eylül sonrasında Amerika’nın dış dünyayı fark edişi var.

Bu film bir bilimkurgu, ama bir western. Kovboy filmlerine mekân veren Arizona da başrolde. Hikâye 1873 yılında geçiyor. Yani Amerika’nın iç savaşından sekiz yıl sonrası. Arizona bozkırında yaralı bir adam kendine gelirken, geçmişine dair hiçbir şey hatırlamıyor. Belleği silinmiş yabancı sol kolundaki tuhaf bilekliğe de anlam veremiyor. Üç insan avcısını hakladıktan sonra yaralı olarak, önceleri altın madenciliği yapan, şimdilerde eski albay Woodrow Dolarhyde’ın sığırlarıyla geçinen kasabaya misafir oluyor. Vaizin evine giren yabancı, vaiz yaralarını temizledikten sonra kasabalıyla tanışıyor. Woodroow’un şımarık oğlu Percy’ye dersini verdikten sonra kovboy filmlerindeki klâsik anlar da perdeyi kuşatmaya başlıyor. Aslında bu film, sonradan aranan bir suçlu olan Jake Lonergan gibi gizemli. Uzaylı yaratıklar yavaş yavaş varlıklarını hissettirdikçe Jake’in zihninin derinliklerindekiler de dışarıya yansımaya başlıyor. Yeryüzündeki altın madeninin peşindeki uzaylılar insanları da kaçırarak onlardaki zayıf yerleri deneylerle keşfediyorlar. Elbette, Woodrow ve Jake, kasabalılarla beraber uzaylıların peşine düşüyorlar. Bu iz sürmeye Apaçi kızılderileri de katılıyor. Filmde, Jake kadar gizemli Ella Swenson da var. Hatta doğaüstü güçleri. Vaiz, Jake’le ilk tanışmalarında ona, “İyi olanların kötülük yaptığını, kötü olanların da iyilik yaptıklarını çok gördüm” diyor. İyi ve kötü algısı, göreceli ve kültürlere göre değişebiliyor. Aslında genel bakışla en kötü olan Jake. Film, vaizin “iyi” ve “kötü” üzerine söylediklerinin izinden gidiyor. Filmdeki metaforları da fark etmek gerekecek. Amerika, 11 Eylül saldırısıyla gerçek anlamda kendisinin dışındaki dünyayı fark etti. Ardından büyük bir intikam duygusuyla kanlı trajediler yaşattı. Uzaylılar, sanki Amerika’nın dışındaki dünya.

Tam bir western…

Bu film gerçekten görsel anlamda da etkileyici. Sinemaskop çerçevelerle yansıyan Arizona’nın bozkırlarındaki sarı tonlar görsel anlamda çarpıyor. Sanki, 1960’lardaki westernlerin tadını yaratıyor bu görsellik. Doc’un işlettiği “saloon” klâsik Hollywood westernlerindeki gibi. Kasaba da aynı hissi veriyor. Elbette kovboylar da öyle. Uzaylıların gotik bir binayı çağrıştıran uzay gemisi de görkemli. Hem dışı hem içiyle. Geminin içi kasvetli ve gri tonlar öne çıkıyor. Filmin kameramanı New Yorklu Matthew Libatique de şöhretli. Bu kameramanı Darren Aronofsky’nin filmlerinden hatırlayabilirsiniz. Hatta Jon Favreau’nun “Iron Man – Demir Adam” filmlerinin de gözleri oldu. 1966 New York doğumlu Jon Favreau, ülkemizde bilinen, belki de “Demir Adam” filmleriyle tutkunları olan yönetmenlerden. O bir yönetmen, yapımcı, oyuncu ve senarist. Fonda duyulan muhteşem müzikleri yazan 1961 doğumlu İngiliz besteci Harry Gregson-Williams, 2004 yapımı “Shrek 2 – Şrek 2” filmine hazırladığı müziklerle hatırlanıyor. Beeban Kidron’ın 2004 yapımı “Bridget Jones: The Edge of Reason – Bridget Jones: Mantığın Sınırı”, Ridley Scott’ın 2005 yapımı “Kingdom of Heaven – Cennetin Krallığı” ve birçok bilinen filme müzik yazdı bu besteci. Platinum Studios’tan 2006 yılında çıkan Scott Mitchell Rosenberg’ün aynı adlı çizgi romanından uyarlandı 2011 yapımı “Cowboys & Aliens – Kovboylar ve Uzaylılar” filmi. Filmdeki canavar görünümlü uzaylılar için, 1940 doğumlu İsviçreli gerçeküstücü heykeltıraş ve ressam HR Giger’in tasarımlarından ilham alınmış sanki. Roger Donaldson’ın 1995 yapımı “Species – Tehlikeli Tür” bilimkurgu filmini görmüşseniz fark edebiliyorsunuz bunu. “Kovboylar ve Uzaylılar”, sinema sanatına kattığı zengin görsellikle sinemasevere heyecan veriyor. Ancak sinema perdesinde tadı çıkıyor bu görselliğin. “007 James Bond” Daniel Craig’le “Indiana Jones” Harrison Ford’un performansları da ilham verici.

(16 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com