Bu yıl 24. yaşını kutlayan Filmekimi, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) seçkin programıyla sinemaseverleri bir kez daha büyüledi. Filmekimi ağırlıklı olarak, düzenlendiği senenin Cannes seçkisini geniş bir biçimde izleyicisine sunun bir etkinliktir. Buna Venedik’in Altın Aslan dahil ödül listesine girmiş kimi filmler ve Sundance’te ilgi görmüş bazı yapımlar eklendiğinde ortaya doyum olmaz bir toplam çıkar. Festivalde bu yıl da Cannes Film Festivali Altın Palmiye seçkisinin en iyilerini seyrettiğim dolu dolu bir 10 gün geçirdim. Bu yazıda, sinemalardaki gösterim tarihleri yakın olan bazı önemli filmleri vizyon dönemine bırakmak suretiyle izleme şansı bulduklarımdan söz etmek istiyorum.
2017’de yine festivalde izlediğimiz ‘Mimozalar / Mimosas’ ile sinefillerde derin iz bırakmış olan İspanyol yönetmen Oliver Laxe imzalı ‘Sırat’ yalnızca seçkinin değil yılın en iyileri listemde şimdilik baş sıraya yerleşen heyecan verici bir deneyimdi. Adını cennet ve cehennem arasındaki köprüden almış olan Cannes’dan Jüri Ödüllü yapım, Kuzey Afrika çölünün ortasında ‘rave’ müziğinin izleyiciyi hipnotize eden ritmiyle sarmalanmış nefes nefese temposuyla, distopik yakın bir geleceği tasvire soyunmuştu. Yönetmenin ifadesiyle ‘bizleri ölmeden ölüme sürükleyen bu içsel yol güncesi’ üzerine ülkemizde vizyona girdiğinde uzun uzun tartışacağız.
Yine bu yılın Cannes ana seçkisinde yer almış, kişisel olarak çok etkilendiğim bir diğer yapım, İKSV’de gösterilmiş olan ‘Mutluluğum / Schaste Moe (2010) ‘Sislerin İçinde / V Tumane) (2012) gibi başyapıtlarıyla bağrımıza bastığımız Ukraynalı usta Sergey Loznitsa’nın bir dizi ilginç belgeselin ardından kurmaca uzun metraja dönüş filmi ‘İki Savcı / Zwei Staatsanwälte’ oldu. Gulag sürgünlerinden Georgy Demidov’un aynı adlı romanından uyarlanan film, 1937 yılında Stalin’in Sovyetler Birliği ‘Büyük Temizlik’ döneminde geçiyor. Halk ülke çapında korkuya teslim olmuşken yeni mezun genç bir savcının adalet arayışı onu Moskova’daki başsavcıya ve totaliter rejimin karanlık dehlizlerine sürüklüyor. Tarihin tekerrür edişiyle çağdaş dünyaya ve ülkemizde yaşananlara ayna tutan bu sarsıcı yapımı festivale yeni eklenen Paribuart’ın devasa perdesinde dehşet içinde izledim. Bir MUBI sunumu olarak lanse edilen yapımın küçük ekranda öncesinde sinema salonlarında izleyiciye ulaşmasını diliyorum.
Kleber Mendonça Filho’ya Cannes’da en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Wagner Moura’ya en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran ‘Gizli Ajan / O Agente Secreto’, Kadıköy Sineması’nın her zamanki özenli gösterim koşullarında tadını çıkararak izlediğim bir filmdi. İKSV festivallerinden aşina olduğumuz ‘Komşu Sesler / O Som ao Redor’ (2012), ‘Aquarius’ (2016), ‘Bacurau’ (2019) gibi önemli yapıtların Brezilyalı yönetmeni, duvarların kulağı olduğu 1977 yılının zulüm ve entrika ortamında sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi casus – aksiyon kalıplarını da kullanarak ele alırken, çocukluğuna ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşıyordu.
Festivalde izlediklerim arasında dördüncü sıraya koyduğum film, Cannes’dan Büyük Jüri Ödülü ile dönen, yönetmen Joachim Trier ile sıkça çalıştığı senarist Eskil Vogt’u yeniden bir araya getiren ‘Manevi Değer / Affeksjonsverdi’ idi. Bergman misali aile dinamiklerinin karanlık dehlizlerinde yol alan yapım, sanatsal üretimin tüm yaraların dermanı oluşu üzerine incelikli bir yapım olarak izleyicinin büyük ilgisine mazhar oldu. Bir zamanların ünlü film yönetmeni ile oyunculuk yapan kızının geçmişin travmaları üzerinden hesaplaşmalarında Stellan Skarsgård ile yönetmenin gözdesi Renate Reinsve’nin olağanüstü yorumlarını alkışladık.
Yine Cannes’dan ödüllü ‘Düşüşün Tınısı / In die Sonne Schauen’de, dört farklı dönemden dört genç kadının Almanya’nın kuzey sınırındaki aynı çiftlikte geçen çocukluk ve gençlik yıllarını paralel bir kurguyla soluk soluğa izledik. Dünya bir yüzyıl boyunca değişip dönüşürken duvarları geçmişin izlerini taşıyan çiftlik evinde yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışan kadınların deneyimlerini gizemli, şiirsel bir anlatımla cesurca ele alan yapım, genç Alman sinemacı Mascha Schilinski’nin travmalar, algı ve bellek üzerinden ilerleyen şaşırtıcı, sarsıcı deneysel üslûbuyla ilgiyi hak ediyordu.
Seçkide yer alan bu yılın Cannes ve Venedik birincilerinin yukarda saydığım 5 filmden daha parlak olmadığını söyleyebilirim. Filmekimi’nin hemen başında basın gösterimi yapılan Venedik’ten Altın Aslan Ödüllü Jim Jarmusch filmi ‘Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş / Father Mother Sister Brother’ Amerikan sinemasının tartışmasız ustasının önceki çalışmalarının gerisinde kalıyordu. Adam Driver, Charlotte Rampling, Cate Blanchett, Vicky Krieps gibi önemli oyuncuların yer aldığı, her biri farklı ülkede geçen üç bölümden oluşan yapım, adından da anlaşılacağı gibi aile denen iletişimsizlik yumağını trajikomik üç skeç halinde perdeye taşıyor, yönetmenin kıdemli gözdesi Tom Waits ilk öyküdeki baba performansı ile filme damgasını vuruyordu.
Cannes’dan Altın Palmiyeli Cafer Panahi’nin, ülkesinde ev hapsinden kurtulmasına rağmen yine de gerilla usulü gizlice çektiği son çalışması ‘Görünmez Kaza / Yek Tasadef Sadeh’ İran’daki baskıcı rejimin zulmünü gözler önüne sererken, intikam olgusunu ahlâki bir yönden işliyordu. Hapishane günlerinden işkencecisi olduğuna inandığı kişiyle karşılaşan adamın, aynı eziyetlere maruz kalmış bir grup mağdur ile birlikte bir gün boyunca Tahran sokaklarında yaşadıklarını mizah ile yoğun trajediyi harmanlayarak anlatmayı denemiş Panahi. Önceki filmlerinden daha farklı bir üslûp tutturmuş olan sinemacı yer yer tekrara düşen filmini finaldeki hesaplaşma sekansında toparlamayı bilmiş.
Paribuart’ın dev perdesinde izleme şansı bulduğum ‘Josef Mengele’nin Kayboluşu / Das Verschwinden des Josef Mengele’, Nazi Almanyası’nın en dehşet verici suçlularından birinin savaş sonrası izini sürüyordu. Gözde yönetmenlerimden Kirill Serebrennikov’un imzasını taşıyan yapım, sakatlar, ikizler, hamile kadınlar ya da çocuklar üzerinde uyguladığı insanlık dışı deneylerle ‘ölüm meleği’ olarak anılan Auschwitz doktorunun ellili yıllardan başlayarak Güney Amerika ülkelerindeki gizlenme sürecini krolonojik atlamalarla perdeye taşımıştı. Mengele’yi deneyimli oyuncu August Diehl’in canlandırdığı yapım usta sinemacının belgeselci üslubuna yakışan usta işi mizansenleri, Alman asıllı usta sinematograf Hansjörg Weißbrich’in olağanüstü siyah – beyaz görüntü çalışmasıyla öne çıkıyordu.
Festivali kapattığım ‘Yeni Dalga / Novelle Vague’ tam bir sinefil filmiydi. Amerikalı bağımsız auteur sinemacı Richard Linklater’ın bu yıl ana festivallerde yarışan iki filminden biri olan yapım, 60’lı yıllarda dünya sinemasını derinden etkilemiş Fransız Yeni Dalgası’nın simge yapıtlarından, bizde ‘Serseri Aşıklar’ adıyla gösterilen Jean-Luc Godard imzalı ünlü ‘Nefes Nefese / À Bout de Souffle’un fikir ve günbegün yapım sürecini, zamanında devrim yaratan aynı tarz ve teknikleri kullanarak anlatıyordu. Dönemin öne çıkan yönetmenleri ve kimi oyuncuların kendilerine benzeyen çok başarılı oyuncular tarafından canlandırıldığı, bir sinefilden diğerine saygı duruşu niteliğindeki bu siyah – beyaz yapımın, biz sinema tutkunlarını yoğun bir nostalji seline sürüklediğini söyleyebilirim.
Seans çakışmalarından dolayı görmek isteyip de göremediğim bazı filmleri vizyonda değerlendirmek dileğiyle, bu güzel etkinliği yaşatmayı sürdüren İKSV yönetimine bir kez daha teşekkür ediyorum.
(18 Ekim 2025)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com








