Işık

Tom Tykwer’in yönettiği ve Nicolette Krebitz, Lars Eidinger, Tala Al Deen ile Julius Gause’ın oynadığı Işık (Das Licht – The Light), 15 Ağustos 2025’de Bir Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Engels ailesi, yıllardır aynı evin içinde kopuk bir hayat sürmektedir. Suriye’den gelen Farrah, evin düzenine sessizce dahil olur. Ancak bu sessizlik uzun sürmez. Farrah’ın varlığı, bastırılmış öfkeyi, saklanan travmaları ve suskunlukla geçiştirilen ilişkileri gün yüzüne çıkarır. Herkesin geçmişiyle yüzleşmek zorunda kaldığı bu evde, bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi kalmaz. Çünkü Farrah’ın kendi geçmişi ve niyetleri, ailenin tüm sınırlarını iyice zorlayacaktır.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb
  • Ferhan Baran Yazıyor

Işık yazısına devam et

Dünyamıza Bir Hediyeydi: Jane Birkin

Muhteşem bir sanat mirasının üstüne doğuyor iki yıl önce 16 Temmuz günü kaybettiğimiz ünlü oyuncu, müzisyen, model, yazar, yönetmen Jane Birkin. Yaşı tutanlar iyi bilir, 60’ların ve 70’lerin vazgeçilmez stil ikonuydu. Bunun için adına yapılmış bir şarkı bile var. Aşık olduğu adam tarafından yazılıp bestelenmiş.

Müthiş bir protestçiydi. İnsan haklarından, doğanın korunmasına, kadınların kendi vücutlarına sahip çıkmalarından, hayvan haklarına, savaşlar başta olmak üzere her türlü adaletsizliğe karşı yılmaz bir direnişciydi. Sapına kadar gerçek biriydi. Ne yazık artık dünyamızda çok zor bulunan bir özellik oldu bu.

“Modern Teknoloji Çağımız” diye övünüp durduğumuz günümüzde, hepimizin gözünün önünde Ukrayna’dan Gazze’ye canlar yakan savaşlar sürerken, bir “Üçüncü Dünya Savaşı” ihtimalinden, pazardan limon portakal satın almak gibi sanki çok sıradan bir şeymiş gibi söz edilip dururken, Birkin gibi yüce vicdanlı bir güzel insanın yokluğunu çok daha fazla hissediyor insan.

Büyük aşkların, duyarlılıkların kadınıydı Jane Birkin. Kendi de büyük acılardan payına düşeni almıştı. Ama ölüm yaklaşırken bile yaşama umutla bakabilecek kadar cesur ve muzip bir yürekti…

*****

Aşırı sıcak olması dışında olağan bir Pazar öğleden sonrasıydı, 16 Temmuz 2023. İzlediğim yabancı televizyon kanallarının haber endekslerinde gezinirken Jane Birkin’in Paris’teki evinde hayatını kaybettiği haberiyle karşı karşıya kalınca, bir anda gözlerimin dolmasını önleyemedim. Zaten buna yeltenmedim bile. Bıraktım yaşlar aksın bildikleri gibi.

Bazı insanlar vardır, tanısanız da şahsen tanımasanız da insanın içine sokacağı gelir. Jane Birkin benim için de sayısız seveni için de öyle biriydi. O insanlar dünyanın hangi köşesinde soluk alıyor olurlarsa olsunlar.

Aynı gün Paris’in İspanyol – Fransız asıllı Belediye Başkanı Anne Hidalgo yayınladığı mesajda Jane Birkin’i “İngilizlerin en Parisli’si bizlerden ayrıldı. Onun şarkılarını, onun gülüşlerini, onun bize her zaman eşlik eden eşi benzeri olmayan aksanını hiç unutmayacağız,” sözleriyle uğurlamıştı.

Buna bence bir de Jane Birkin’in o olağanüstü mizah gücünü, doğallığını ve özgür ruhunu eklemek gerekiyordu.

Doğum tarihi bile mizah konusu

Jane Birkin, öncelikle, oyuncu, müzisyen ve model olarak, iri mavi gözleri, gülünce aydınlanan yüzü ve doğuştan gelen zarafetiyle, 60’ların ve 70’lerin çok önemli bir stil ikonuydu.

“Ex fan des sixtees, little baby doll – 60’ların eski fanı, minik bebek” diye çok güzel bir şarkısı bile var sesine çok yakışan. Aşık olduğu adam, Serge Gainsbourg onun için yazıp bestelemiş. Jane için daha pek çok şarkı yaptığı gibi.

Bu arada güçlü yaşam sevinci, canlı cansız yaratılmış her şeye duyduğu büyük saygı, sevgi, şefkat; adaletsizliklere isyanı, daha altı yaşında idama karşı pankart taşıyarak katıldığı protesto gösterilerinde, elinde megafonuyla, “Baby – boomer” diye bilinen “68 Kuşağı”nın sokaklara en yakışan mensuplarından biriydi Jane Birkin.

Tam adıyla Jane Mallory Birkin Londra’da doğup büyüyor. Chelsea’da, başkentin en gözde semtlerinden birinde. Kayıtlara göre doğum tarihi 14 Aralık 1946. Ama Jane Birkin, soranlara “27 Aralık doğumluyum” diyor çıkıyor. Yıl da canı çekerse “1947” oluyor. İsterse “1946.”

O an canı nasıl isterse öyle takılıyormuş eğlenceli olsun diye. Muzip bir kadın, doğuştan.

Jane Birkin’in çocukluktan çıkıp genç kızlığa adım attığı 1960’larda ve özellikle 60’ların ortalarında “Swinging London” diye anılan başkent Londra, fokur fokur kaynayan bir kazan. Yaratıcılık tavan yapmış. Müzik, moda, sinema dünyası, kültürel alanlar kıpır kıpır, fıkır fıkır.

“Beatles” konserlerinde gençlik “Yee, ye, yee” diye çığlık çığlığa kendinden geçiyor. Altmış küsür yıl sonra, yetmiş küsür yaşında hâlâ sahnelerde izleyicileri büyüleyebilen Mick Jagger’ın kurduğu “Rolling Stones” efsane. “The Animals” ve tabii ki onların asla unutulmaz “The House of the Rising Sun” şarkısı hâlâ kalbimizde.

Mini eteğin mucidi Mary Quant. Güzeller güzeli top model Jean Shrimpton ile sevgilisi “Korkunç Koleksiyoncu” filminin unutulmaz Terence Stamp’ı muhteşem bir çift. “Darling” filmi ile “Doktor Jivago” filminin Julie Christie’si büyüleyici.

Yok yok. Bütün gözler Londra’ya çevrilmiş. Herkes orada olmak istiyor.

Henüz sıska bir oğlan çocuğu görünümünü üstünden atamamış yeni yetme Jane Birkin, işte böyle bir ortamda, Jean Shrimpton gibi güzel bir kadına dönüşme, sanat, sinema ve gösteri dünyasında yerini alma hayalleri kuruyor ve kendi kaderini çizme yolculuğuna hazırlanıyor.

Bu arada aristokrasiyle bağlantılı bir aileden geliyor Jane Birkin. Kökenleri taa 1650’lere, Stuart Hanedanı’ndan İngiltere – İskoçya – İrlanda Kralı İkinci Charles’a kadar uzanıyormuş.

Ama Birkin ailesi öyle geleneksel Ascot Kraliyet At Yarışları haberlerinde, renk renk tüylü, çiçekli demode şapkaları, dantel ya da saten eldivenleriyle fotoğraflarını görmeye alışık olduğumuz düşeslerden, leydilerden, melon şapkalı, rugan ayakkabılı şık bastonlu düklerden, lordlardan değil.

Babası David Birkin, İngiliz Kraliyet Donanması’nın komutanlarından. Bir gözü korsan gibi siyah bir bantla kapalı. Ama giyinişten davranışa tam bir tarz adamı. Çocukluğundan beri hastalıklı olan gözünü savaşta kaybetmiş. Savaştan sonra, eşinin yazdığı senaryolar uyarınca üç çocuğuyla bahçede koşturup oynarlarken ona hep korsan rolü düşüyor. Babasının çok iyi bir matematikçi, çok yetenekli bir oyuncu, çok cesur ve sakin biri olduğunu söylüyor Jane Birkin. Çok hayran babasına.

İkinci Dünya Savaşı’nda “gizli servis” için çok tehlikeli görevler yapmış genç teğmen Birkin. Filmlerde de örneklerini gördüğümüz gibi, ayın çıkmadığı karanlık gecelerde Manş Denizi’nde dalgalarla boğuşarak, yeraltı direnişini örgütlemekle görevlendirilen kişileri küçük gemilerle gizlice Nazi işgali altındaki Fransa’ya götürüyorlar. Geri dönerken de hava operasyonlarında yaralı olarak kurtulan pilotlarla, Alman esir kamplarından kaçmayı başaran askerleri İngiltere’ye kaçırıyorlar.

Küçük gemilerde radar olmadığından David Birkin, gemiyi karaya oturtmamak için, pergel gibi aletlerle Fransa kıyılarındaki kayalıkları hesaplarmış tek tek. Üstelik genç teğmeni fena halde deniz tutarmış. Böyle anlatıyor kızı Jane.

Jane Birkin’in annesi, sahne adıyla bilindiği gibi, Judy Campbell, dile kolay, 1935 – 2002 yılları arasında, tam altmış yedi yıl sahne ve kamera ışıklarının altında kalmayı başarmış çok ünlü bir tiyatro, sinema, televizyon, müzikal yıldızı, revü sanatçısı, şantöz ve yazar.

1940’lı yıllarda Londra’ya bombalar yağarken söylediği, sözlerini uzun bir ilişki yaşadığı Eric Maschwitz’in yazdığı, “A Nightingale Sang in Berkeley Square” adlı şarkıyla efsaneleşiyor. Yeteneğinin yanısıra fotoğraflarından anlaşıldığına göre, olağanüstü güzel alımlı ve çekici bir kadın.

Sahne tozu yutarak doğup büyümüş Jane Birkin’in annesi Judy Campbell. Tiyatro sahibi ve oyun yazarı bir baba ile oyuncu bir annenin kızı. Judy Campbell, ünlü yazar, yönetmen ve müzisyen Noel Coward’ın “ilham perisi” diye anılıyor. Londra’nın West End tiyatrolarında Noel Coward’ın ve Bernard Shaw’ın oyunlarının vazgeçilmez oyuncusu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra Nazi uçaklarının bombardımanlarından enkaz yığınına dönerken, Noel Coward’ın yönetiminde, halka moral olsun diye, tiyatro sahnelerinin perdelerini açmaya devam ediyorlar. Her hafta turneye çıkıp, askerler için gösteri yapıyorlar.

1914 doğumlu Teğmen David Birkin ile 1916 doğumlu Judy Campbell, 1943 yılında savaş devam ederken evleniyorlar. Evlilikleri David Birkin’in 1991 yılında vefatına kadar kırk sekiz yıl sürüyor. İki kız bir erkek üç çocukları oluyor. Kocasının kaybından sonra Judy Campbell başka evlilik yapmıyor.

Judy Campbell 2004 yılında vefatından önce, son olarak, 2002‘de ünlü “Forsyte Efsanesi” dizisinde, misafir oyuncu olarak iki bölüm için kameraların karşısına geçiyor. Ardından Londra’da veda konserleri vererek, anılar eşliğinde, oyunlarından parçalar sahneleyerek, şenlikler ve gösterilerle, 1935 yılında on dokuz yaşında başladığı oyunculuğa, altmış yedi yıl sonra, seksen altı yaşında veda ediyor. İmrenmemek elde değil.

Çocukluğundan itibaren onun gibi sanat yolunda yürümek isteyen kızı Jane Birkin de oyuncu ve şarkıcı torunları Charlotte Gainsbourg ile Lou Doillon da, hepsi güzel kadınlar olsalar da, anneanne Judy Campbell’in güzelliğiyle yarışmaları mümkün görünmüyor. Ancak hepsinin muhteşem bir sanat mirasını arkalarına alarak dünyaya geldikleri açık.

Kocaya inat oynanan çıplak sahne

İki skandal ve kopan büyük bir gürültüyle, sinema ve müzik dünyasına tepkili uçak gibi iniş, pardon giriş yapıyor Jane Birkin. Biri 1966’da Londra’da “Blow – Up / Cinayeti Gördüm,” filmiyle, diğeri ise 1969’da Paris’te Serge Gainsbourg’la birlikte söyledikleri “Je t’aime… moi non plus” şarkısıyla adını dünyaya duyuruyor. Hem de ne duyuruş!

Jane Birkin, on altı – on yedi yaşında sanat yolculuğunun başında, Londra’da annesinin ünü ve çevresi sayesinde, bazı filmlerde ve tiyatro oyunlarında küçük roller buluyor.

James Bond filmlerinin müziklerinin ve daha birçok film müziğinin besteci olarak ün yapan yakışıklı, karizmatik orkestra şefi John Barry 1964 yılında sahneye koyduğu ve yönettiği “Passion Flower Hotel” müzikalinde Jane Birkin’e rol veriyor. 1965 yılında evleniyorlar.

Çok sevdiği babası, on sekiz yaşındaki gözünün bebeği kızının, kendinden on üç yaş büyük, adı “kadın düşkünü”ne çıkmış, ilk karısından boşanmış bir adamla evlenmesine sinirleniyor.

Jane 1967 yılında yirmi bir yaşında ilk kızı Kate Barry’i kucağına alıyor. Bu kelli felli, Oscar ödüllü, dahi diye nitenen ünlü adamın etrafında bir sürü genç güzel kız ve kadın varken, kendisine nasıl ve neden ilgi duyduğunun şaşkınlığını üstünden atamadan, 1968 yılında boşanıyorlar.

Kocası gece uyanırsa yatakta kendisini çirkin görmesin diye, göz kalemini yastığın altına saklar, öyle uyurmuş çiçeği burnunda gelin Jane Birkin. On yedi yaşındayken kendisine aşık olan ilk erkek John Barry olduğu için onunla evlenmiş. Öyle diyor Jane Birkin.

Jane üç yıl süren evliliği sırasında, 1966 yılında, ünlü İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni’nin Londra’da çekeceği “Blow – Up” filminin deneme çekimlerine başvuruyor. Filmde adı bile geçmeyen sarışın uzun saçlı model olarak iki kısa sahnede oynamak üzere seçiliyor.

Film gösterime girdiği gün, Jane’in arkadan çıplak olarak göründüğü üçlü yatak sahnesi olay oluyor. Sinema gişelerinin önünde kuyruklar oluşuyor, cadde adam almıyor.

Jane Birkin’in adı bir günde Londra’ya yayılıyor. Hatta Londra’da kopan gürültünün yankıları Paris’e kadar gidince, filmin gösterildiği Champs Elysées Bulvarı civarındaki sinemanın önünde de kuyruk oluşuyor, bir görgü tanığının anlatımına göre.

Jane Birkin, sansürün makasına kurban gitmemesi için çok kısa tutulan bu sahneyi, kocası Barry “Sen bu sahneyi çıplak oynamaya cesaret edemezsin,” dediği için oynamış. Yoksa deneme çekimleri için müracaat ettiği sırada, savaş sonrası modern sanat filmlerinin en önemli ustalarından biri kabul edilen yönetmen Antonioni’nin kim olduğu ve sinema dünyasındaki yeri konusunda en ufak fikri yokmuş.

“Çocuktan al haberi” derler ama kocası John Barry’nin bir kadınla Roma’ya “kaçtığı” haberini, babası David Birkin bildiriyor kızına telefonda.

“Kocan bir kadınla Roma’ya gitti. Kate’yi al, bir taksiye bin, hemen bize gelin,” diyor.

Kayıp koca John Barry bir süre sonra sevgilisiyle Amerika’ya gidiyor. Oraya yerleşiyor. Toplamda dört kere evleniyor. Jane Birkin’den olan kızı Kate’nin yanısıra sayısız çocuğu oluyor.

On dokuz yaşında evlendiği adamdan, emekleyen bir kız çocuğuyla, yirmi iki yaşında dul kalan Birkin, bir süre baba evinde yaşadıktan sonra, İngiltere ve Amerika’da rol aramaya girişiyor. Yeni hayatına yön vermek için.

Birbirleri için “korkunç” demişler

Yıl 1968, başrolünü Serge Gainsbourg’un oynadığı, Pierre Grimblat’ın çektiği “Slogan” filminde, kırklı yaşlardaki adamın aşık olduğu genç İngiliz kızı rolü için aranan kız, pardon genç kadın, Londra’da baba evinde bulunuyor.

Jane, heybesinde Londra’da sinema kapılarında kuyruklar oluşturan Antonioni’nin “Cinayeti Gördüm / Blow – Up” filmi, kızı Kate’yi kucağına alıp Paris yoluna düşüyor.

Jane ile Gainsbourg’un ilk karşılaşmaları hiç umut verici olmuyor. İkisi de birbirini “korkunç” buluyor. Jane Birkin, Gainsbourg’u o kadar sevmiyor ki, adını bile doğru dürüst telaffuz edemiyor. Zaten o sırada Fransızca da bilmiyor.

Hatta durmadan kendisine sataşıp dalga geçen ya da görmezden gelen bu alaycı “korkunç adam”a dayanabilmek için destek olsun ve kaçan keyfini biraz yerine getirsin diye kendisinden bir yaş büyük ağabeyi Andrew’ü yanına, Paris’e çağırıyor.

Ama bu karşılıklı olumsuz yargı, Serge Gainsbourg ile Jane Birkin ikilisinin ilişkilerinin bir süre sonra fırtınalı bir aşka dönüşmesine, adlarının “20. yüzyılın en büyük aşıkları” arasına yazılmasına, yıllar sürecek yaratıcı ortaklığa, sayısız güzel şarkıya ve hiç bitmeyecek bir dostluğa dönüşmesine engel olmuyor.

Aşklarının sonu ayrılık olacak olsa da.

İkinci Evre: “Zor bir aşk. Zor bir ilişki onlarınki. Şu ‘imkânsız’ deneninden”

“Serge’siz mutlu olamayacağımı biliyordum,” diye yazmış anılarında Jane Birkin, Gainsbourg’un ardından. Belli ki yaşamına giren çıkanlara rağmen kimseyi koyamamış onun yerine.

1968’de “Slogan” filmini çekerken başlayan fırtınalı aşk hikâyeleri, 1980’de Jane Birkin’in, sabrının taşırıp, yaşamını tek başına kurmak üzere yürüyüp gitmesiyle kopuyor. Ama kopma sonlanma anlamına gelmiyor. Bu ayrılığın ardından, ortak çalışmalarının ürünü, daha nice şarkı geliyor dünyaya.

Yaşamının bu ikinci evresinde, yani 1968’de Londra’dan Paris’e taşınan Jane Birkin daha “Slogan” filminin çekimleri devam ederken harekete geçiyor. Film bitince kızını alıp genç bir dul olarak tekrar İngiltere’ye baba evine dönmek istemediği için yeni bir film arayışına giriyor.

Alain Delon’un başrolü eski nişanlısı Romy Schneider ile paylaşacağı, Jacques Deray’ın çekeceği “La Piscine – Sen Benimsin” filmini gözüne kestiriyor. Bu filmde kendisine bir yer bulabilmek için Delon ve Schneider ile görüşmeye gidiyor.

İkisinin de olumlu karşılamaları üzerine filmde Maurice Ronet’in kızını oynamak üzere seçiliyor.

“Sen Benimsin” filmi, Alain Delon’un, Almanya’da içine yuvarlandığı melankoli batağından ve derin inzivadan çekip çıkarıp setlere döndürdüğü Romy Schneider’e Fransız “yönetmen” sinemasının kapılarını açan, çok önemli ikinci bir başlangıç noktası olmakla kalmıyor, bu bir. Gencecik Jane Birkin’in de adını uluslararası alanda sinemaseverlere öğrettiği çok önemli bir film oluyor, bu da iki.

Böyle böyle yeni hayatını Paris’te kurmaya başlayan Jane Birkin, giderek Fransa’yı ikinci vatanı kabulleniyor. Babasının Fransız direnişçilere duyduğu hayranlık ve büyük saygı da Birkin’in seçiminde etkili olmuş.

Ve tabii, aşk…

“Fransız dilinin en güzel aşk şarkılarından bazıları benim için yazıldı,” demeyi seviyor Jane Birkin. Hangi kadın böyle bir şeyden gurur duymaz zaten? Ama zor bir aşk, zor bir ilişki onlarınki.

Şu “imkânsız” deneninden.

“Ahlar, oflar, ohlar, iç çekmeler, inlemeler”le patlayan skandal

Serge Gainsbourg – Jane Birkin ikilisi, 1969 yılında, birlikte söyledikleri “Je t’aime… moi non plus” şarkısı yüzünden büyük bir skandala yol açıyorlar. Şarkı boyunca tekrarlanan iç çekmeler, inlemeler, ahlamalar, ohlamalar, fısıldaşmalar alenen erotizmi ya da adlı adıyla söyleyelim orgazmı çağrıştırdığı için.

Eh, buna tabii, kimilerinin yüreği dayanmıyor. BBC, ona ne oluyorsa, şarkıyı anında yasaklıyor. Vatikan şarkıyı derhal lanetliyor.

Şarkının İngiltere, İtalya ve Franko İspanya’sında radyolarda çalınması hemen yasaklanıyor.

Ama böyle durumlarda hep olduğu gibi, şarkı jet hızıyla önce Avrupa ülkelerine, sonra her yere yayılıyor. Aynı yıl İngiltere’de liste başı oluyor. 1970’de de Amerika listelerine giriyor.

Yıllar sonra bile hâlâ her çalındığında, o “ahlar, ohlar, oflar, fısıldaşmalar” duyulunca kulaklar dikilir, şarkı gülümsetir, keyif verir.

Gainsbourg aslında şarkıyı Birkin’den önce ilişkide olduğu Brigitte Bardot için yapmış 1967’de. Bardot’un “Benim için dünyanın en güzel aşk şarkısını yap” talebi üzerine. Öyle diyorlar. Hatta şarkıyı birlikte söyleyip kayda almışlar. Ama ilişkileri bir yere gitmeyince, Bardot yürüyüp gitmiş. Terk ettiği kocası Alman iş adamı Gunther Sachs’a dönmüş. Şarkının kaydının yayınlanmasını yasaklamış. Aslında yasağı koyanın Gunther Sachs olduğu söylenir.

Serge Gainsbourg, ilk ortak projeleri olarak, 1969’da şarkıyı Jane Birkin’le beraber tekrar söyleyip kayda alıp yayınlıyor.

Şaka gibi ama gerçek, bu arada Brigitte Bardot ile Jane Birkin, 1973 yılında Bardot’un eski kocası Roger Vadim’in yönettiği, “Don Juan 73” filminde, yatakta çıplak çekilen bir aşk sahnesinde oynamak üzere kamera karşısına geçiyorlar birlikte.

Jane Birkin’in muzipliğinin sonu yok. “Brigitte’yi saçının telinden ayak parmaklarına kadar baştan ayağa milim milim inceledim. Gerçekten çok güzel bir kadın, tek bir kusur bulamadım,” diyor gazetecilere bir röportajında.

Serge Gainsbourg ile Jane Birkin ikilisi aşk yaşamlarında çok kıskançmışlar. Brigitte Bardot ile Jane Birkin’in oynadığı sahne çekilirken, Gainsboug’un “hal-i-pür melali”ni izlemek bayağı ilginç olabilirdi.

Rivayete bakılırsa Serge Gainsbourg, Bardot’un eski kocası filmin yönetmeni Roger Vadim’i kıskanmış.

Fotoğraf karelerinden yansıyan mutlu aile tablosu

Jane Birkin 1971 yılında, yirmi beş yaşına, ikinci kez anne olarak giriyor. Kızı Charlotte Gainsbourg’u dünyaya getiriyor. John Barry’den olan ilk kızı Kate de onların yanında. Kızlardan biri Gainsbourg’un koltuğunun altında, diğeri Jane’nin kucağında, bull terrier cinsi köpekleri Nana hep dizlerinin dibinde bol kahkahalı mutlu bir aile tablosu çiziyorlar, doğa içinde geniş bahçeli evlerinde.

O “korkunç adama” karşı kendisine “destek olsun, hayatına biraz neşe katsın” diye kız kardeşi Jane tarafından Paris’e davet edilen ancak oraya gelince Serge Gainsbourg’a hayran olan, onların yanından ayrılamayan ağabey Andrew da durmadan Gainsbourg – Birkin ailesini fotoğraflıyor.

Çift 1980 yılında ayrılana kadar Andrew gelip gidip, onları fotoğraflamaya devam ediyor. 2013 yılında “Jane & Serge / A Family Album” adlı çok özel bir fotoğraf kitabıyla ortaya çıkıyor.

Meraklısını gerilere, artık mevcut olmayan bambaşka bir dünyaya götüren albümde, Jane Birkin’in önsözünün yanısıra, ağabey Andrew’ün Jane’nin çocukluk aile fotoğraflarıyla süslediği, “Jane ve Serge ile ilgili anılar” yazısı da yer alıyor.

Andrew Birkin de ünlü bir sinema yönetmeni ve senaryo yazarı. Yeni yetme yıllarında harçlığıyla aldığı ucuz fotoğraf makinesiyle kız kardeşleri Jane ve Linda’yı fotoğraflayarak başlamış bu mesleğe. Sinemayı ünlü yönetmen Kubrick’in yanında öğrenmiş. Ayak işlerinden başlayıp, yönetmen yardımcılığına kadar gidiyor. “Gülün Adı” filminin senaryosunun altında da Umbero Eco ve Gerard Brach’la beraber imzası var.

“Ben Serge aşığım. Andrew da Serge aşık. Serge de Andrew’a aşık. Üçlü bir ‘trio’ olduk biz” diye dalgasını geçiyor Jane Birkin o mutlu dönemlerde.

Jane’nin bir de hasır sepet hikâyesi var bu yıllarda. Gainsbourg’la beraber ‘70’lerde Portekiz’e yaptıkları seyahatte balıkçılarda rastladığı hasır balık sepeti kısa sürede vücudunun ayrılmaz uzantısına dönüşüyor. Neredeyse kendisi kadar meşhur oluyor sepet çünkü Jane hasır sepetsiz hiçbir yere adım atmıyor.

Şarkıları, aşkları gibi, her şeyi olay Jane Birkin’in. Takıyor koluna hasır sepeti çanta gibi, çıkıyor çarşıya pazara. Baloya resmi davete, partiye, galaya da onunla gidiyor. Yerine göre T-shirt, pantalon ya da kazakla, yerine göre abiye elbise ve yüksek topuklarla. Şık giyindiği zamanlar hasır sepeti de ihmal etmiyor. Sapını ve üstünü parlak kağıtlarla sarıp süslüyor.

Yanılmıyorsam yönetmen Clelia Cohen’in belgeselinde izledim, Birkin bir televizyon çekiminde muhabirin “Sepetinizde neler var? Çok merak ediliyor. Gösterir misiniz?” sorusu üzerine, keyifli gülücükler saçarak hasır sepetin içindekileri kamera önünde teker teker masanın üstüne çıkarıp sergiledi.

Deri kapaklı not defteri, kalem, kitap, makyaj çantası, cilt temizlik malzemeleri, minik el bezleri havlular, acil durumda lazım olacak giysi, ilaç ya da merhemler. Bir şişe şarap. Aklımda kalanlar bunlar. Sepette bir şişe şarap mutlaka her zaman olurmuş. Öyle yanıtladı Jane Birkin muhabirin sorusunu.

Birkin’in hasır sepeti, kısa sürede Fransa’dan başlayıp çeşitli ülkelerde, birer hasır sepet edinen genç kızlar ve kadınlarla yaygın bir trende dönüşüyor, moda oluyor. O sırada iki çocuk annesi olan Jane Birkin hasır sepetle bile hâlâ stil ikonu olabildiğini, olunabileceğini kanıtlıyor.

İş, Hermes’in 1984’de onun için “Birkin Çantası” adını verdiği bir çanta tasarlamasına kadar gidiyor. O sırada da Birkin üç kız çocuğu annesi olmuş, kırkına merdiven dayamış durumda.

Birkin bizden, dünyamızdan ayrıldı ama stil ikonluğu hâlâ sürüyor. 11 Temmuz 2025 tarihli Posta Gazetesi’nin haberinde, Hermes’in orijinal Birkin modeli çantasının müzayede evi Sotheby’s Paris’te, 20 dakika içinde 10 milyon dolara satıldığı bildiriliyordu. Hermes artık Birkin model çantayı sadece sadık müşterilerine satıyormuş.

Hayat hep mutlu fotoğraf kareleri gibi akıp gitmiyor, ne yazık ki…

“Ayrılık masanın üstündeydi / kahve bardağınla limonatamın arasında / onu oraya sen koydun” der değerli şairimiz Nazım Hikmet ayrılığı böylesine güzel anlatan üç kısa mısraında.

Gainsbourg ile Birkin müzik ve sinema alanında birlikte çok güzel işler yapıyorlar. Keyifli ve mutlu zamanları da var çokca, fotoğraf karelerinin tanıklık ettiği gibi.

Aşk evet sonuna kadar ama, hiç kolay bir adam değil dünyanın en ünlü müzisyenlerinden biri kabul edilen, yakınlarınca çok iyi kalpli, çok utangaç ve çok cömert biri olduğu söylenen Serge Gainsbourg.

Rus, Ukrayna asıllı Yahudi göçmen bir aile, 1917 Bolşevik İhtilali’nin ardından 1919’da İstanbul üzerinden Rusya’dan Paris’e kaçıyorlar. Baba klasik müzik eğitimli piyanist, kabare ve gazinolarda çalıyor. Anne Kırım doğumlu, mezzo soprano. Paris’te konservatuara devam ediyor.

1928 yılında Paris’te müzik sesinin yükseldiği bir eve doğan Serge Gainsbourg, ikiz kız kardeşi Lilian ve ablası Jacqueline’yle hemen piyanonun başına oturtuluyor. Ancak Gainsbourg’un çocukluğu, ne yazık ki, Nazi Almanyası’nın tüm Avrupa’nın yanısıra 1940 yılında Fransa’yı da işgalinin beş yıl boyunca yaşattığı korkunç acılar, korkular, dramlar ve travmalarla zedeleniyor, yara alıyor.

Beraberlikte yeterli ihtimam gösterilmediği ya da gösterilemediği için, bir çocuk ve on iki yıllık birlikteliğin ardından ilişkileri kopuyor. Ayrılıyorlar 1980 yılında.

Gainsbourg’un giderek dozu artan alkol ve diğer bağımlılıkları, buna bağlı olarak davranışlarının değişmesi, zaman zaman kabalığa ve şiddete yönelmesi, melankoniye batması, gece hayatı, ihanetleri Jane Birkin’in sabrını taşırıyor ve Gainsbourg’u terk ediyor.

Yaşamını tek başına kurmak, kendine yeni bir hayat yolu çizmek üzere yürüyüp gidiyor.

Gainsbourg’un birlikte yaşanması çok zor bir adam olduğunu söylüyor Jane Birkin. Ama yaratıcı ortaklık ve dostluk sürüyor. Bağlılık da. Birbirlerine duydukları sevgi de öyle.

Üçüncü Evre, “Yeni bir hayat, yeni bir ben ve yeni bir kadın yaratmak”

Tan yeri henüz ağarmamış. Jane Birkin ile ortanca kızı Charlotte Gainsbourg, sırtlarında montları ayaklarında çizmeler, tepelik kırlık ağaçlık bir arazide ağır ağır yürüyorlar laflayarak. Onlar mola verip iki taşın üstüne karşılıklı oturup termostan doldurdukları bardaklarını yudumlayarak sohbete devam ederken, güneş yavaş yavaş ufuktan yükseliyor.

Charlotte’nin, oyuncu, müzisyen, model, stil ikonu, yazar, aktivist, kadın hakları ve sivil haklar savunucusu, doğa tutkunu annesi Jane Birkin’in ardındaki kadını tüm gerçekliğiyle ortaya koymak için 2020’de yapımcılığını üstlenip yönettiği, müziklerini yaptığı “Jane par Charlotte – Charlotte’nin Gözüyle Jane” belgeselinin çekimindeler.

Anne Jane Birkin ile kızı Charlotte aralarındaki bütün duvarları indirmişler, bütün perdeleri kaldırmışlar. Olabildiğince en doğal, en kendi hallerindeler.

Bir sahnede ana kız yatakta uzanmış keyif yapıyorlar. Anıları tazeleyerek geçmişi yâd ediyorlar. Annelik, çocuklar, kocalarla ilişkiler. Charlotte kolunun üstünde doğrulup, “Kate’yi yirmi bir yaşında doğuruyorsun. Bu kadar genç yaşta anne olmaya korkmadın mı?” diye soruyor annesine merakla.

“Tam tersine,” diyor Birkin kıkırdayarak, “Ben asıl, ‘ya anne olmazsam’ diye korkuyordum.”

Bir başka sahnede ağaçlar yeşillikler içindeki bahçeye bakan mutfaktalar. Masaya karşılıklı oturmuş, kahvelerini yudumlarken, o tadına doyum olmaz mutfak sohbetlerinden birine dalmışlar. Birkin heyecan içinde kızına fiziksel ve ruhsal nasıl bir dönüşüm geçirdiğini anlatıyor, eline aldığı mutfak makasını göstererek.

“Bir gün cesaret buldum, aldım elime mutfak makasını, tuttum saçımı ucundan iki santim kısalttım. Ertesi gün bir iki santim daha. Daha ertesi gün üç santim daha. Saçım iyice kısalana kadar kese kese böyle devam ettim.”

07 Temmuz 2021’de Cannes Film Festivali’nde düzenlenen “Jane par Charlotte” belgeselinin galası Jane Birkin’in halkın karşısına çıktığı son gösterim oluyor.

Gala’dan iki ay sonra 06 Eylül’de beyin kanaması geçiriyor. Ama tedavi başarılı oluyor, iyileşiyor.

Jane Birkin, “Jane par Charlotte” belgeselinin çekimlerinden hemen önce yoğun bir tedavi sürecinden çıkmış zaten. Lösemi tedavisinden. Teşhis 1999’da konuyor. 2006’da tedaviye başlanıyor. Bu tedaviler aralıklarla, 16 Temmuz 2023’de vefatının hemen öncesine kadar sürüyor.

“Üçüncü adam”ın dayanılmaz çilesi

Jane Birkin’in hayatına giren “Üçüncü adam,” ayrılmış olsalar da onun ne Gainsbourg tutkusuyla ne de hasır sepetiyle baş edebiliyor.

1980’de Serge Gainsbourg’u terk ettikten sonra, 1981’de Fransız yönetmen Jacques Doillon’u görüyoruz Jane Birkin’in hayatında. Heybesinde “yönetmen sineması”yla geliyor Doillon.

Aile hayatı ve kadın sorunlarını konu alan, genç deneyimsiz kadın oyuncuları başrolde oynattığı ağır dramatik, travmatik, acıya vurgu yapan realist filmleri var Doillon’un. Epey de ödülü.

Jane Birkin Fransa’daki sinema hayatının ilk yıllarında daha çok Claude Zizi gibi yönetmenlerin çektiği komedilerde ve romantik popüler filmlerde oynuyor. Televizyon yapımlarında yer alıyor. Böylece geniş çevrelere adını duyuruyor. Seviliyor, tutuluyor, benimseniyor, Fransız olmamasına rağmen, aileden biri kabul ediliyor.

Doillon’la birlikte Jane Birkin’in filmlerinin de tarzı değişiyor.

“Jacques’le bir araya gelmek, benim kariyerimde bir dönüm notası oldu. On üç yıl birlikte yaşadık ve bir kızımız oldu, Lou, 1982’de,” diye özetliyor üçüncü beraberliğini.

Birkin, Doillon’un yönettiği iki filmde oynuyor. 1981’de başrolü Michel Piccoli ile paylaştığı “La fille Prodigue” ve 1984’de Cesar ödülüne aday gösterildiği “La Pirate.”

“La fille Prodigue” filminde canlandırdığı yoğun depresyon yaşayan Anna karakteriyle, ilk kez oyunculuğunun ciddiye alınması ve beğeniyle karşılanması Birkin’i çok duygulandırıyor ve etkiliyor.

Film Anna karakterinin babasına ensest ilişkiler duymaya yönelmesi nedeniyle, Cannes Film Festivali’nde skandal yaratınca, dikkatler bir kez daha Birkin’in üstünde toplanıyor. Bu da Birkin’in önünde yeni bir yol, tiyatro oyunculuğunun yolunu açılıyor.

Kendisini “La Pirate” filminde izleyen ünlü yönetmen Patrice Chereau’nun davetiyle, Jane Birkin, Pierre de Marivaux’un yazdığı ve ilk kez 1724 yılında sahnelenen “La Fausse Suivant” adlı komedide dört başrolden biri olan kontes rolünü üstleniyor. Birkin böylece çok arzu ettiği tiyatro sahnesine çıkıyor ve başarılı oluyor. 1985 yılında yaşamında tiyatro dönemi başlıyor. Sadece oyunculukla kalmıyor, oyun sahneliyor, ödüller alıyor.

1990’larda Jane’nin özel yaşamında kaçınılmaz son geliyor. On üç yıl süren Birkin – Doillon ilişkisi bitiyor.

Jacques Doillon, Jane Birkin’le beraber oldukları sürece Serge Gainsbourg’un gölgesinin ilişkilerinin üzerinden hiç kalkmamasından şikayetçi. Ayrılmalarının sebebi ona göre, Jane’nin Gainsbourg’un yasını bir türlü sonlandıramaması ve hâlâ ona aşık olması.

Birkin ise Doillon’un, kendisini filmlerinde oynatmazken, rol verdiği Juliette Binoche ve Sandrine Bonnaire gibi genç kadın oyuncularla uzak mekânlarda yaptığı çekimler yüzünden evden uzun süre uzak kalmasını ayrılığın sebebi olarak gösteriyor. Kendisinin bundan acı duyduğunu söylüyor.

Ne denir… Muhtemelen ikisi de haklı.

Ancak Doillon’un, Jane Birkin’in yalnızca Serge Gainsboug’a bitmeyen aşkından değil, hasır sepet çantasından yana da sıkıntısı büyük. Sonunda otomobiliyle hasır sepet çantayı ezip geçip parçalayarak selamete eriyor.

1991 yılı çok kötü geliyor. Jane Birkin en çok sevdiği, hayatındaki en önemli iki adamı altı gün arayla kaybediyor. Serge Gainsbourg’u 02 Mart’ta, babası David Birkin’i 08 Mart’ta. Gainsbourg 62, babası 77 yaşında.

Üç ay sonra, Haziran ayında “Casino de Paris”de Serge Gainsbourg’un şarkılarını söylediği son derece duygulu bir anma konseri veriyor.

Ama o artık bambaşka bir Jane. Makyajsız, bir zamanlar omuzlarına şelale gibi dökülen saçlarını kulaklarının altına kadar kısaltmış. Abiye kıyafetler yerine, üstünde dümdüz açık renk bir T-shirt ile sıradan bir pantolon var.

Bu konserle Jane Birkin kendisine yeni, bambaşka bir sahne personası yaratıyor. Şarkılarıyla, şarkılarının anlattıklarıyla izleyicilerinin, dinleyicilerinin arasına hiçbir şey girsin istemiyor. Ne saçı başı ne kıyafeti ne makyajı. Doğallığı, içtenliği sıcaklığıyla çok seviliyor. Yeni sahne ikonu kabul ediliyor.

Ama bitmiyor. Jane Birkin, 1991 yılında çok sevdiği iki adamı peş peşe kaybetmesinin ardından, 2013 yılında bir annenin yaşayacağı en büyük acıyı göğüslemek zorunda kalıyor. 1967 doğumlu büyük kızı Kate Barry’nin, Paris’teki evinde yaşamını yitirmesiyle onu kaybediyor. Charlotte Gainsbourg’un yaptığı açıklamaya göre, ablası Kate’nin vefatının bir kaza sonucu mu yoksa kendi kararıyla mı gerçekleştiği kesin olarak belirlenmiş değil.

Kate Barry tam bir fotoğraf ustası kabul ediliyor. Fotoğraf çekmeye çok genç yaşta annesini ve kardeşlerini fotoğraflayarak başlıyor. Duygularını fotoğraflarına yansıtmasıyla ünlü. Paris yaşamının en güzel anlarını fotoğraflamasıyla tanınıyor. Vogue Dergisi, Sunday Times, Paris Match gibi en önemli yayın organlarıyla çalışmış bir moda fotoğrafçısı.

Kate 1990’ların başında Fransa’da bağımlılar için bir destek merkezi de kuruyor. Burada kendisi dahil çok sayıda kişi başarıyla tedavi görüyor. Kate’nin eserleri halen dünyanın çeşitli yerlerindeki sanat galerinde sergileniyor. Fotoğrafları Japonya’dan Amerika’ya kadar çeşitli ülkelerdeki sergilerde izlenebiliyor.

Jane Birkin, Charlotte Gainsbourg’un çektiği belgeselde, kızı Kate’yi kaybettikten sonra duyduğu derin acıyı, yaşadıklarını ve anneliğini sorgulamasını bütün içtenliği ve doğallıyla ortaya koyuyor.

“Sanıyorum hep bir suçluluk duygusu azabı içindeydim. Zaman zaman ‘Hepsi benim suçum muydu? Her konuda daha farklı mı davranmalıydım? Yeterince sorumlu davranmadım mı?’ diye kendimi sorgulayıp duruyordum. ‘Daha ziyade bir çocuk anne gibi, bir arkadaş gibi mi davrandım, yeterince sorumluluk almadım mı?’ kaygısı çekiyordum.”

“Bir evlat kaybetmek gibi o çok büyük acıyı yaşadığın zaman, insan geçmişi yeniden yazıyor. ‘Böyle olmasaydı. Şöyle yapmasaydım. Öyle değil, başka bir şey yapsaydım. Başka türlü davransaydım. Öyle değil, şöyle konuşsaydım, farklı olur muydu?’ Bu doğru değil. Bunu yapmamak lazım. Kendimi çok acımasız yargıladığımı farkına vardım. Çok hastalıklıydı. Ama zamanla geçti. Böyle yapmamak, geçmişi yeniden yazmaya çalışmamak lazım,” diye dile getirdi yüreğindeki yangını.

“Hayvanlar cennetin bize hediyesi,” derdi Jane Birkin. Kendi de dünyamıza en güzel hediyeydi.

Canlı cansız her şeye, hayata, doğaya duyduğu sonsuz saygı, sevgi ve şefkatle. Başına gelen her şeye rağmen tükenmeyen yaşam sevinci, hayata olan inancı, haksızlıklara karşı durma gücü ve her koşul altında kendi olma cesareti ve direnciyle.

Jane Birkin iki yıl önce sıcak bir Temmuz günü dünyamıza veda edip giderken, bana aynalarla, hem de her türlüsüyle barışmayı öğretti. Dilerim size de öyle olur.

Kaynakça:

(18 Temmuz 2025)

Çiğdem Kömürcüoğlu

Azem 5: Zâir

Özgür Akbaş’ın yönettiği ve Sinan Çatıkkaş, Nihan Tüfekçioğlu, Batuhan Alpay ile Melike Özbek’in oynadığı Azem 5: Zâir, 15 Ağustos 2025’de CJ ENM dağıtımıyla RetroPro Filmworks tarafından vizyona çıkarıldı.
Türk korku sinemasının öncülerinden Karadeniz’in terk edilmiş bir dağ köyünde geçen film, küçük yaşta kızlarını ani bir trafik kazasında kaybeden ailenin yas sürecine odaklanıyor. Annenin acısıyla beslenen ruhani varlıklar, ölmüş kızlarının formunda ortaya çıkarak aileyi ve kasaba halkını etkisi altına alır. Azem serisindeki mekânlar, sonradan fenomen haline geldi, sayısız video ve paranormal içeriklere ilham kaynağı oldu.

  • Basın Bülteni
  • Fragman

Azem 5: Zâir yazısına devam et

Unutmanın Böylesi: Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) Yeniden Sinemalarda

Modern sinemanın en özgün ve dokunaklı aşk hikâyelerinden biri olan Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind), 20 yıl sonra restore edilmiş kopyasıyla yeniden gösterimde. Michel Gondry’nin yönettiği, Charlie Kaufman’ın sinaryosunu kaleme aldığı film, unutmak ile hatırlamak, acı ile sevgi arasında gidip gelen şiirsel anlatımıyla hafızalara kazınmıştı. 2004 yılında vizyona girdiğinde eleştirmenler ve izleyiciler tarafından büyük övgüyle karşılanan film, ayrılıkla başa çıkmak için hafızasından eski sevgilisini sildiren Joel’un sıra dışı yolculuğunu anlatıyor. Ancak Joel hatıraları silindikçe, kaybettiği aşkın değerini yeniden keşfetmeye başlayacaktır.

Bekle Bizi Brüksel’in Çekimleri Başladı

Antalya, İstanbul ve Kahire film festivallerinden ödüllerle dönen ilk uzun metrajı Ayşe ile dikkatleri üzerine çeken Necmi Sancak, yeni filmi Bekle Bizi Brüksel’in kalabalık oyuncu kadrosu önceki gün yapılan okuma provasında ilk kez bir araya geldi. Tüm ülkeyi derinden etkileyen bir uçak kaçırma hikâyesini konu alan filmin başrollerinde Caner Cindoruk, Can Bartu Arslan, Hande Doğandemir, Menderes Samancılar, Ali Seçkiner Alıcı ve Hüseyin Avni Danyalrol alıyor.

Kuki: Oyuncağım Konuştu Filminin Basın Toplantısı Kıbrıs’ta Gerçekleştirildi

Sinema sezonunun merakla beklenen projelerinden biri olan Kuki: Oyuncağım Konuştu adlı filmin yapımcısı, çocukların hayal gücüne destek veren yapımlara ev sahipliğini önemseyen Kıbrıs Elexus Otel’de geniş katılımlı bir basın toplantısı düzenledi. Kıbrıs’ta aile ve çocuk odaklı tatil anlayışını ilk kez hayata geçiren otelde yapılan, oyuncuların ve yapım ekibinin eksiksiz yer aldığı toplantıda, yönetmen Özgür Özberk başta olmak üzere tüm ekip basının sorularını yanıtladı.

Tron: Aries

Joachim Ronning’in yönettiği ve Jared Leto, Greta Lee, Evan Peters, Hasan Minhaj, Arturo Castro ile Jeff Bridges’in oynadığı Tron: Ares, 10 Ekim 2025’de UIP Filmcilik dağıtımıyla Disney Studios Türkiye tarafından vizyona çıkarıldı.
Tron: Ares, dijital evrenden gerçek dünyaya gönderilen ileri seviye bir program olan Ares’in tehlikeli görevini ve insanlığın yapay zekâlı varlıklarla verdiği ilk karşılaşmayı merkezine alıyor. Ares programı o kadar karmaşıktır ki, dijital dünyadan gerçek dünyaya gönderilerek riskli bir görev üstlenebilir. İnsanlık için bu, dijital alemden gelen ileri bir yapay zekâyla ilk karşılaşma olacaktır.

  • Basın Bülteni
  • Fragman: 1 / 2 / 3 / 4 / 5 / 6 / 7 / 8
  • IMDb

Tron: Aries yazısına devam et