Kremlin’in Büyücüsü

Olivier Assayas’ın yönettiği ve Paul Dano, Jude Law, Alicia Vikander ile Tom Sturridge’nin oynadığı Kremlin’in Büyücüsü (Le Mage du Kremlin – The Wizard of the Kremlin), 08 Mayıs 2026’da Başka Sinema dağıtımıyla Mars Production tarafından vizyona çıkarıldı.
Film, 1990’ların başında Rusya’da, tiyatrodan televizyonculuğa geçen genç Vadim Baranov’un, yükselen KGB ajanı Vladimir Putin’in akıl hocası ve sağ koluna dönüşmesini izliyor. Bir dönem iktidarın odağında yer alan Vadim Baranov, gerçekle yalan, inançla manipülasyon arasındaki sınırları bulandırarak Rusya’nın şekillendirilmesinde ve otoriterliğin yükselişinde büyük rol oynuyor.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Kremlin’in Büyücüsü yazısına devam et

Korkudan Korkmak: Sarı Zarflar

Mesele, problemden değil problemin korkusundan korkmaktır. Çünkü o zaman, asla sonuca (çözüme) ulaşamazsınız. İlker Çatak’ın, yerelden çıkıp evrenseli kucaklayan 2026 Berlin Altın Ayı Ödüllü filmi “Sarı Zarflar”ın teması bu cümlede gizli. Bugün savaşan dünyanın yangınında, birçok alanda karşımıza çıkan, egemen erkin kendi iktidarını korumak için giderek daha bir otoriterleşmesi hatta koyu bir diktaya dönüşmesi öyküsü anlatılan.

2016’da başarısız darbe girişimi sonrası, darbeciler yerine solcu ve LGBTİ bireylerle sanatın her alanına saldıran ve asıl düşman olarak onu gören iktidarın naif, yalın ve alabildiğine sakin eleştirisi… Sadece bu mu? Bununla sınırlanabilir mi bir yaşam? Tabii ki, hayır! Sosyal, siyasal, ekonomik sorunlar aileye de yansıyor ve paramparça ediyor.

Derya (Özgü Namal) tiyatro oyuncusudur, eşi akademisyen ve oyun yazarı Aziz’in (Tansu Biçer) bir oyununun galasında valiyle fotoğraf çektirmediği için mimlenir. Sonrası kolaydır zaten… 1960’lı yılların sonlarından beri “sayın muhbir vatandaş” her zaman bulunabilir ve düzmece suçlamalar birbiri ardına gelir. Filmde olanları anlatmak yerine hemen her gazetenin manşetinde yer alan, televizyonlarda izlenen haberler yeterlidir.

Berlin Film Festivali, bu yıl, jüri başkanlığını yapan Wim Wenders’in tırnak içinde “tarafsız olmayı öne çıkararak savaştan yana konuşması”na karşın gerçekten politik bir filme büyük ödülü verdi. Tepki o denli büyüktü ki, Gümüş Ayı da (Kurtuluş, Emin Alper) yine bir politik öyküye verildi. Politika yaşamın her alanında, her anında… Nefes alsanız da almasanız da, yani sessiz kalıp kalmamanız önemli değildir, karar yukarıdan verilir ve suçlanırsınız. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın bütün otoriter yönetimlerinde bu böyledir.

İlker Çatak, “Sarı Zarflar”ı Almanya’da çekmiş. Ankara görünümlü Berlin ile İstanbul görünümlü Hamburg filmin ana mekânları; üniversite ve tiyatrolarıyla da. Gerçekten Brechtiyan bir yabancılaş(tır)ma. Evrensel olunca bir öykü, kentin o ya da bu olması değil, anlatılan öne çıkıyor.

Söze dayalı filmin yalın ve sakin akışı, kurgusunun da fazla hareket içermemesi oyuncuların, özellikle de Özgü Namal ve Tansu Biçer’in sırtına çok yük yüklemiş. İkisi de başarıyla kalkmışlar altından.

Bir mektupla (yetkili, onun bile gereksiz olduğunu dillendirir arsızca) yaşamları altüst olan akademisyen ve tiyatrocuların önünde bir seçenek kalmıştır: Onurlu duruşlarını sürdürmek ya da çözülmek. Derya ve Aziz, aslında liberal, kendileri dışındaki sorunlarla pek ilgilenmeyen ama sorumluluklarını yerine getirmekten de kaçınmayan insanlarken… işsiz kalınca, lise sınavların hazırlanan kızları için gelecek oluşturma mücadelesine girerler. Onlarla birlikte sarı zarf alan arkadaşları direnmeyi seçmişlerdir (Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerine gönderilen bir selam).

Gerilim o denli büyür ki, aralarında doğan (ç)atışma, kızlarına da sıçrar. Bir bölünme, parçalanma ile karşı karşıyadırlar.

(23 Mart 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Dünyanın Geleceği Ellerinde / Kurtuluş Projesi

Emin Alper’in halen vizyonda olan Berlinale’den ödüllü son çalışması ile benzer bir Türkçe ad taşıyan ‘Kurtuluş Projesi / Project Hail Mary’ farklı bir alemde çetin bir hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Özgün adının işaret ettiği üzere, Dr. Ryan Grace’in (Ryan Gosling) dünyayı kurtarmak üzere çıktığı uzay yolculuğu, ‘Meryem Ana Mucizesi’ misali bir imkânsızlığın soluk soluğa izlenen hikâyesidir.

Son dönemin ilgiyle takip edilen bilim – kurgu yazarı Andy Weir’ın 2021 yılında yayımlanmış aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan yapımın yönetmen koltuğunda, ‘Örümcek-Adam: Örümcek Evrenine Geçiş / Spider-Man: Across the Spider-Verse’ün Oscarlı senarist ekibinden Phil Lord ile Christopher Miller ikilisi oturuyor. Daha önce Ridley Scott’ın yönettiği 2015 yapımı ‘Marslı / The Martian’dan yazar Weir’ın bilimsel terminoloji ve teorilerle tıka basa dolu metnine aşinayız. Deneyimli senaryo yazarı Drew Goddard bu defa da ekibe dahil olmuş ve kimi izleyici kitlesince kavranması pek kolay olmayan bilimsel tartışmaları büyük ölçüde anlaşılır hale getirmiş.

Film, ‘Meryem Ana’ adlı uzay gemisinde hafızası pek yerinde olmayan Dr. Grace’in suni komadan uyanmasıyla başlıyor. Zor belâ ayağa kalkabilen Grace, kendisi ile birlikte seyahat eden Çinli ve Rus iki uzman bilim adamının öldüğünü fark ediyor. Bunun ardından geriye dönüşlerle Ryan’ın başına gelenleri öğreniyoruz. Kendine özgü aykırı teorileri yüzünden bilimsel çevrelerden dışlanmış olan eski moleküler biyolog, şimdilerde bir ortaokulda fen bilimleri hocası olarak görev yapan genç adam, dışlanmasına neden olan radikal görüşleri doğrultusunda, halen ABD için çalışan Avrupa Uzay Ajansı’nın Doğu Almanya asıllı eski yöneticisi Eva Stratt (Sandra Hüller) tarafından davet alıyor. Dünyanın dört bir yanından bilim insanları Venüs’ten Güneş’e uzanan parlak bir çizginin oluşumuyla birlikte ‘küresel bir sönükleşme’ olayından dolayı tedirginlik içindedir. Güneş enerjisinin giderek sönümleneceği anlamına gelen bu gelişmenin 30 yıl içinde felâket niteliğindeki bir buzul çağına yol açacağı düşünülmektedir.

Dr. Grace tek hücreli bir canlı ya da uzay mikrobunun elektromanyetik radyasyonu tükettiğini keşfediyor. ‘Astrofaj’ adını verdiği bu parçacıklar, Güneş’in ısısı ve Venüs gezegenindeki karbondioksit ile beslenerek çoğalmaktadır. Astronomi verileri, astrofaj’ın yakınlardaki diğer yıldızları da enfekte ettiği, ancak ‘Tau Ceti’ adındaki yıldızın enfeksiyona direndiğini ortaya çıkarır. Bilim insanları astrofajın ‘roket yakıtı’ olarak da kullanılmak üzeri seri olarak üretilebileceğini keşfettiklerinde, ‘Meryem Ana’nın astrofaj direnci hakkında bilgi edinmek üzere Venüs ile Güneş arasında ‘Petrova Hattı’ olarak adlandırılmış bölgeye, Tau Ceti gezegenine yolculuğu kaçınılmaz hale gelir. Astronot bile olmayan deneyimsiz Ryan’ın ekibe nasıl ve niçin dahil olduğunu da yine ilerleyen bölümlerde geriye dönüşler vasıtasıyla öğreniriz.

İlk yarısı oldukça karmaşık teknik tartışmalarla süren yapım ikinci bölümde Grace’in, gezegeni aynı dertten muzdarip bir uzaylı ile karşılaşmasıyla merakla takip edilen bir işbirliği ve bir sıcak bir dostluk öyküsüne evrilir. Dr. Grace’in gemisi Tau Ceti yolunda Erid gezegeninden uzaylı bilim adamının ‘Blip-A’ adlı gemisi ile ilk teması kurmuştur. Genç biyolog, örümceği andırır beş bacaklı uzaylı mühendise ‘kayaya benzeyen’ görünümünden yola çıkarak Rocky (James Ortiz) adını vermiştir. İletişime geçen iki kafadar el birliğiyle gezegenlerini kurtarmak üzere ‘ortak bir dil’ oluştururlar.

Başta klasik hafıza kaybı kurgusuyla tekinsiz bir uzay yolculuğu ve dünyanın kurtarılması üzerine soluk soluğa bir maceranın anlatılacağını hissettiren ‘Kurtuluş Projesi’ ikinci yarıda, Steven Spielberg imzalı ‘E.T.’yi hatırlatan hoş ve dokunaklı, hayli de eğlenceli bir arkadaşlık hikâyesine evriliyor. Görsel olgunluğu ve teknik başarısı ile göz dolduran yapımda ‘Kubrick’in 60. yaşını devirmek üzere olan eşsiz ‘2001: A Space Odyssey’indeki felsefi çözümlemeleri beklemiyoruz kuşkusuz, ancak halen dört bir yanında savaş naraları estirilen dünyamızda bilimsel işbirliğinin ve evrensel dostluğun gereğini hatırlatan bu güzel filmden memnun ayrıldığımı söyleyebilirim. Fen bilimlerine tutkulu genç arkadaşlarımız başta olmak üzere her kesimden izleyiciye öneriyor ve mümkün olduğu takdirde Akasya Paribu Cineverse’ün IMAX salonunda deneyimlenmesini salık veriyorum.

(22 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Saklambaç 2 / Ready or Not 2: Korku, Şiddet ve Bolca Kan

Seyircisine korku, şiddet ve kan dışında doğru dürüst bir mesaj veremeyen filmi bu türden hoşlananlar belki sevebilir. Sevmeyenler başka seçenekleri değerlendirebilir.

Saklambaç 2, ilk filmin başarısından hareket ederek, en iyi işe yarayan unsurlarlar ele alınarak senaryolaştırılmaya çalışılmış ama maalesef olmamış. Nedir bu unsurlar: Yoğun korku, bol bol kan, Keskin hiciv ve iyi diyebileceğim bir başrol performansı. İlk filmde, ultra zenginler arasında ölümcül bir saklambaç oyunu ele alınmıştı, devam filminde ise olaylar yine aynı minvalde ilerleyerek boşalan tahtın sahibi aranıyor. Av, ilk filmde ölümden kurtulan kızımız ve kardeşi. Avcılar ise kızları bulup öldürerek tahta oturmak isteyen zenginler.

Film, anlattığı hikâyenin kahramanını zar zor kurtulduğu bir kâbusa yeniden sürükleyerek gerilimi artırıyor; bu sefer daha geniş bir komplo ve daha açık absürt bir ton söz konusu. Daha keskin, daha gürültülü, daha kanlı ve daha kendinden emin bir yapıya sahip olan film, elitlerin miras yoluyla elde edilen zenginliği, geleneği ve iktidarlarını korumak için gösterdiği umutsuz çabaları hicvederek daha çok toplumsal eleştiriye yöneliyor. Bu eleştiriyi yaparken de gerçek gerilimi kaybetmeden sıklıkla kara mizaha yöneliyor.

Saklambaç 2, görsel olarak ilk filme nazaran daha şık ve tarz sahibi. Sahneler daha ayrıntılı. Şiddet, kan ve vahşete eşliğinde, mizahı dengelemeye çalışılmış. Film, izleyiciye nefes alma fırsatı bile vermeden hızlı bir tempoda ilerliyor. Bu da, olay örgüsünü zaman zaman inandırıcılıktan çıkarıyor.

Saklambaç 2’nin en büyük gücü, başrol oyuncusunun performansında yatıyor. Başrol oyuncusu, cesaret, kırılganlık ve keskin bir mizah anlayışıyla, ölü sayısı arttıkça bile filme istikrar kazandırıyor. Yardımcı karakterler ise çeşitli ve eğlenceli olup, tam anlamıyla gelişmiş karakterler olmaktan daha ziyade etkili hiciv hedefleri olarak hikâyeye hizmet ediyorlar.

Sözün özü: Seyircisine korku, şiddet ve kan dışında doğru dürüst bir mesaj veremeyen filmi bu türden hoşlananlar belki sevebilir. Sevmeyenler başka seçenekleri değerlendirebilir.

(21 Mart 2026)

Nusret Şen

Sihirli Annem: Periler Okulu

Mustafa Kotan’ın yönettiği ve İnci Türkay, Nevra Serezli, Şahap Sayılgan ile Gül Onat’ın oynadığı Sihirli Annem: Periler Okulu, 15 Mayıs 2026’da CJ ENM dağıtımıyla Poll Films tarafından vizyona çıkarıldı.
Dünya insanları perilerin varlığını öğrenince tüm dengeler bozulmuş alt üst olmuştur. Yaşananılan karmaşayı durdurmak için Periliçe, güçlü bir büyüyle bütün fanilerin hafızasını silmiştir. Bunun ardından küçük perilerin eğitimi de Dünya’dan alınarak tamamen periler alemine taşınır. Okulda Dudu, Betüş, Perihan ve Pakize görev alarak yeni nesil perileri yetiştirmeye başlar. Ancak bu yeni başlangıç sandıkları kadar sakin değildir.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Sihirli Annem: Periler Okulu yazısına devam et

Mother Mary

David Lowery’nin yönettiği ve Anne Hathaway, Michaela Coel, Hunter Schafer ile Atheena Frizzell’in oynadığı Mother Mary, 17 Nisan 2026’da Başka Sinema dağıtımıyla Mars Production tarafından vizyona çıkarıldı.
Dünyaca ünlü pop yıldızı Mother Mary, tam da sahnelere geri döneceği konserinden kaçıp, bir süredir araları açık olan, eskiden en iyi arkadaşı ve kostüm tasarımcısı Sam ile buluşur. Eski yaralar bir gün su yüzüne çıkabilir, kırılanlar onarılamaz, bazı düşmanlıklar küllenemez. Yönetmen David Lowery’nin “bir pop gerilim” olarak tanımlamış olduğu filmin müziklerinde, tanınmış besteciler Charli xcx ile FKA Twigs’in özgün besteleri de yer alıyor.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Mother Mary yazısına devam et

Çatlı Filminden Görkemli Gala: Sanat, Siyaset ve Spor Dünyası Çatlı Galasında Buluştu

Safe Medya yapımcılığında, Deniz Enyüksek yönetmenliğinde hayata geçen ve Vedat İnceefe’nin Abdullah Çatlı rolünde devleştiği Çatlı serisinin ilk filmi, Taşyapı Etkinlik Alanı’nda gerçekleşen bir galayla izleyiciyle buluştu. Sanat, siyaset ve spor dünyasını aynı salonda buluşturan geceye, Abdullah Çatlı’nın ailesinin katılımı duygusal bir derinlik katarken; film, aksiyon dolu sahnelerinin ötesinde dostluk ve fedakârlık temalarıyla izleyiciden tam not aldı.

Çatlı Filminden Görkemli Gala: Sanat, Siyaset ve Spor Dünyası Çatlı Galasında Buluştu yazısına devam et

Onur ve Emek Ödülleri Belli Oldu Biket İlhan ve Selma Güneri’ye Onur Ödülü, Susma Bitsin’e Emek Ödülü Verilecek

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) tarafından 24 Mart’ta düzenlenecek SİYAD 58. Türkiye Sineması Ödülleri töreninde Onur ve Emek ödüllerini alacak isimler belli oldu. Onur Ödülü’ne değer bulunan isimlerden ilki Biket İlhan. Yönetmenlik mesleğine “Derdi olmayan biri yönetmen olamaz” ifadesiyle tanımlayan İlhan, senarist, yapımcı ve yönetmen olarak sinemamıza uzun yıllar büyük katkılar sağlamış bir isim. Diğer Onur Ödülü ise sinemamızın önemli oyuncularından Selma Güneri’ye takdim edilecek. Bu yıl Emek Ödülü ise, sektörde emek veren kadınların bir araya gelerek kurduğu SusmaBitsin Platformu’na verilecek.

Onur ve Emek Ödülleri Belli Oldu Biket İlhan ve Selma Güneri’ye Onur Ödülü, Susma Bitsin’e Emek Ödülü Verilecek yazısına devam et

Punk Feminist Bir Yol Hikâyesi / Gelin!

Geçtiğimiz günlerde aldığı 3 Akademi ödülüyle Oscar tarihine adını yazdıran Guillermo del Toro imzalı ‘Frankenstein’a gelin geliyor.

Mary Shelley’nin 1818 yılında eşi ünlü şair Percy Shelley ve ortak dostları Lord Byron ile giriştiği bir iddia üzerine yazdığı rivayet edilen bu ‘Modern Prometheus’ öyküsü, sessiz sinema döneminden başlayarak yedinci sanatın vazgeçilmez esin kaynaklarından biri olmuş, Thomas Edison’ın 1910 yapımı kısa metrajından başlayarak yıllar içinde korku türünde bir dolu uyarlamada ihtiraslı hekimin can verdiği ‘yaratık’ düşünmeden hareket eden, insan yapımı bir canavar olarak belleklere kazınmıştır.

Bizde ‘Karanlık Kız’ adıyla gösterilen 2021 yapımı ‘The Lost Daughter’ ile ilk yönetmenlik denemesinden yüzünün akıyla çıkmış olan tanınmış aktris Maggie Gyllenhaal, ikinci filminde daha radikal bir projeye yönelmek istemiş. Bir partide ‘Frankenstein’ın Gelini’ dövmesi dikkatini çektiğinde James Whale’in 1935 yapımı aynı adlı devam filmini keşfetmiş. 1998 yapımı ‘Tanrılar ve Canavarlar / Gods and Monsters’ filminde Ian McKellan’ın hayat verdiği Whale’in Shelley’nin özgün canavarına eş olarak seçtiği dişi karakterin kısacık öyküsü Gyllenhaal’un yaratıcılığını tetiklemiş.

Halen sinemalarda gösterimi süren ‘Gelin! / The Bride!’ işte bu ilhamın ürünü olarak ortaya çıkmış. Gyllenhaal hikâyesini yeratındaki karanlık ikametgahından seslenen Mary Shelley’nin (Jessie Buckley) siyah – beyaz görüntüleriyle başlatıyor. Lanet bir beyin tümörü O’nu genç yaşında hayattan koparmış ve asıl söylemek istediğini söyleyemeden dünyamıza veda etmiştir. Maggie ünlü yazarın zihninin izini sürerken, 1930’lu yılların ortalarında bir gangsterler şehri haline gelmiş Chicago ikliminde eskort kız olarak çalışan ve yaşamları gaddar mafya patronlarının iki dudağı arasında olan talihsiz kadınlardan birinin, göçmen Ida Bolinski’nin (bir kez daha Jessie Buckley) zihnindeki çatlaktan içeri süzülüveriyor.

Yeni hikâye, Shelley’nin ‘Frankenstein’ sizi korkutmuşsa ‘Gelin’in hikâyesi imdat çığlıklarınızı arşa yükseltecek haykırışıyla yola koyuluyor. Ingolstadt, Bavyera’daki doğuşunun üzerinden iki asırdan uzun bir süre geçmiş olan Dr. Frankenstein’ın yaratığı, namı diğer Frank (Christian Bale) usandığı yalnızlığından kurtulup bir ilişki yaşama arzusuyla Dr. Cornelia Euphronious’un (Annette Bening) kapısını çalıyor. Canlandırma konusundaki çalışmalarıyla bilinen kadın doktor elektrik akımı marifetiyle Ida’yı yeniden hayata döndürdüğünde ise soluk soluğa bir macera başlıyor. 1935 yapımı özgün filmin son birkaç dakikasında diyalogsuz yorumuyla yaratığın dişi partnerini canlandıran Elsa Lanchester’in hafızalara kazınmış kült imajı, taze Oscar’lı Buckley’nin kanlı canlı baskın kimliği ile yeni bir boyut kazanırken, Shelley’nin tekinsiz cümleleriyle yola çıkan yapım, sinema tarihinden sayısız esinlenmeler eşliğinde türler arasında sörf yapan Gyllenhaal usulü çılgın bir yol serüvenine evriliyor.

Sinemanın ses ile buluştuğu ilk dönemin popüler müzikallerine tutkundur Frank. Partneri ile birlikte hayranı olduğu Ronnie Reed’in (Jake Gyllenhaal) filmlerinin gösterildiği sinema salonlarının müdavimidir. Onları ucube olarak aşağılayanların saldırısı sonucunda naifliğini yitiren Frank, Ida’ya ilişmek isteyenleri dev cüssesiyle yerle bir eden, hüzünlü duygusallığı geride kalmış bir saldırgana dönüşmüştür artık. O’nun bu dönüşümünde, sağ dudağının kenarındaki dövmeyi andıran kan lekesiyle adeta bir dişi ‘Joker’i andıran Ida’nın ya da yeni adıyla (Ginger Rogers’dan esinle) Penelope Rogers’ın isyankâr başkaldırışı da etkilidir kuşkusuz.

‘İki Delilik’ halleriyle partilerin davetsiz misafirleri olan anti – kahramanlarımız giderek 30’lu yılların ünlü kanunsuz çifti ‘Bonnie and Clyde’ misali ün kazanır, ‘Joker’ ile atışacak bir hayran kitlesi edinirler. Protestocular arasında kadınların başı çekmektedir. İkilinin izini süren ve erkek partneri Jake Wiles’dan (Peter Sarsgaard) çok daha zeki ve marifetli kadın dedektif (dönemin ünlü yıldızı Myrna Loy’dan esinle) Myrna Malloy (Pénélope Cruz) karateriyle çağımız ‘MeToo hareketi’ne yaklaşık yüzyıl öncesinden bir selam gönderilmesi ihmal edilmez. Frank ile Ida’nın romantik olduğu kadar anarşik ve punk ilişkisini, Alex Cox’un 1986 yapımı ünlü biyografik filmindeki Sex Pistols grubunun bas gitaristi ‘Sid Vicious’ ile partneri ‘Nancy Spungen’in gotik versiyonu olarak düşünmekten de kendimizi alamayız.

Maggie Gyllenhaal’un erkek kardeşi Jake’i şarkı söyletip dansettirdiği, eşi Peter’a hımbıl bir eril karakteri oynattığı filmi işte böylesine çılgın, barok bir punk fantezi olarak dikkat çekiyor. ‘Joker’ serisinde de çalışmış olan Lawrence Sher’in etkileyici IMAX sinematografisi, İzlandalı müthiş besteci Hildur Guðnadóttir‘in karanlık ve görkemli müzik çalışması, yedinci sanatın en şaşaalı yıllarından esinler taşıyan sekanslarıyla sinemaseverlerin epey keyif alacağı bölümler barındırıyor.

(21 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ferhan Baran Yazıyor: Bildiğim Tek Hayat Bu / Chopin Chopin!

Eşsiz tınılarıyla yıllardır müzik yolculuğumu zenginleştiren kadim dostum kusura bakmasın. Polonya sinemasının deneyimli yönetmenlerinden Michał Kwieciński‘nin imzasını taşıyan ‘Chopin Chopin!’i çeşitli nedenlerden ötürü yeni görebildim. Caddebostan Kültür Merkezi’nin (CKM) ferah salonunda oldukça dolu bir gündüz seansında izlediğim film seyirciden gördüğü ilgiyle gösterimini sürdürüyor. 1810 – 1849 yılları arasındaki kısacık … Devamı…»

Bu Dünyadan Bir Çatlı Geçti

Çatlı, ne yazık ki zayıf, eksiklikleri çok olan üstünkörü yazılan bir senaryoya, iyi yönetilememiş oyunculuklara kurban edilmiş. Film, Ülkücü arkadaşları “Reis, Ülkücü, Bozkurt ve Başbuğ” kelimeleri birkaç sahnede kullanıldığı için bir nebze mutlu edebilir ama onların bile Abdullah Çatlı daha iyi anlatılmalıydı diyeceklerine eminim.

İki bölüm halinde anlatılan hikâye de Abdullah Çatlı‘nın Fransa’da başka bir kimlikle Devlet adına terör örgütü Asala’ ya karşı verdiği mücadele yılları anlatılıyor. Biz Çarşamba akşamı yapılan galada ilk bölümü izledik. İlk bölümde bizim kuşaktan 1956 doğumlu Çatlı‘nın Türkiye’deki yaşamı, Türkiye faaliyetleri, buralara nasıl geldiği anlatılmıyor. (Bunu öğrenmek için Yapay Zekâya “Abdullah Çatlı kimdir?” diye yazdığınızda hakkındaki bilgilere rahatlıkla ulaşabilirsiniz.) Çatlı bu hikâyede, sadece Derin Devletin verdiği kararları uygulayan bir kahraman olarak bizlere tanıtılırken, geçmişinde üzerine yıkılan suçlarla ilgisi olmadığının altı çiziliyor.

Filmde, Çatlı ve iki arkadaşının kullandığı kırmız renkli araç, isimleri değişse bile hangi ülkeye giderlerse gitsinler değişmiyor. Anlatılan hikâyede Fransa Devlet lobilerine bir çanta para veriliyor ama Çatlı, hasta kızının tedavi parasını hastaneye ödeyemiyor ve kızını hastaneden kaçırmak zorunda kalıyor. Sonrasında iki arkadaşından istediği zar zor denkleştirilen parayla tedavi ücretini ödüyor. Ayrıca ekibin paraları olmamasına rağmen araçları, iş yerlerini, otoparkları patlattıkları bombaların finansını nasıl sağladıkları ise muamma.

Fransız polisi Çatlı’nın gerçek kimliğini öğrenmek için evine baskın yaptığında Çatlı’nın iki çocuğu olduğunu bilmesine rağmen çocuklarının nerede olduğunu sormuyor. Her yeri arama talimatı alan polis mutfak da arama yapmıyor. Çocuklar mutfakta saklandıkları dolapta ses çıkarınca onları buluyor. Bu durum bana hiç inandırıcı gelmedi. Polis amiri tarafından küçük kıza babasının adı sorulduğunda “Baba” yanıtı alınınca salonda alkış tufanın kopması da ilginçti. Herhalde bu baba kelimesi meşhur “Ülkücü babalar”ı akla getirdi ki alkışladılar diye düşünüyorum.

Her baba çocuklarının kahramanıdır. Kızlarının Abdullah Çatlı‘yı kahraman olarak anması ve babalarını yıllar sonra çekilen filmle devletin emirlerini uygulayan “Vatan Savaşçısı” olarak görüp aklamaya çalışmalarını takdirle karşılıyorum. Ancak; bu aklama bu kadar yetersiz, zayıf bir senaryo ile olmamalıydı. Senaryoyu yazan Onur Tan bile yazdığı senaryoya inanmamış olacak ki galada yoktu. Oldukça basit, müsamere tadında yazılan zayıf senaryo ve kötü oyunculuklar filmi maalesef varmak istediği hedefinden uzaklaştırıyor.

Derin Devlet tarafından kullanılan, kullandıktan sonra yine Derin Devlet tarafından malum bir kaza sonucu ortadan kaldırılan Çatlı, hâlâ Devlet tarafından aklanmış bir isim değil. Günümüz Devleti bile “Bu bizim adamımızdı, bütün faaliyetlerini bizim bilgimiz dahilinde yapmıştır” demiyor. Çatlı’ya atfedilen faili meçhul cinayetler, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı internette mıh gibi çakılı duruyor. Bunun ne derece doğru olduğunu biz bilmiyoruz, bunu Derin Devlet biliyor.

Sözün özü: Çatlı, ne yazık ki zayıf, eksiklikleri çok olan üstünkörü yazılan bir senaryoya, iyi yönetilememiş oyunculuklara kurban edilmiş. Film, Ülkücü arkadaşları “Reis, Ülkücü, Bozkurt ve Başbuğ” kelimeleri birkaç sahnede kullanıldığı için bir nebze mutlu edebilir ama onların bile Abdullah Çatlı daha iyi anlatılmalıydı diyeceklerine eminim.

(20 Mart 2026)

Nusret Şen

Hayvanlar Alemi

Daniel Hernandez Torrado’nun yönettiği ve Devin Baird’in seslendirdiği animasyon film Hayvanlar Alemi (Animal Adventures: Save the Forest), 17 Nisan 2026’da MC Film dağıtımıyla Bircan Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Ormanda yaşayan sevimli hayvanlar, yaşam alanlarını tehdit eden büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalır. Ağaçların kesilmesi ve doğanın yok olma riski, onları birlikte hareket etmeye zorlar. Farklı karakterlere sahip bu hayvanlar, cesaretlerini ve dostluklarını birleştirerek ormanı kurtarmak için zorlu bir yolculuğa çıkar. Bu süreçte hem kendilerini keşfeder hem de gerçek dostluğun ne demek olduğunu öğrenirler.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Hayvanlar Alemi yazısına devam et

İsimsiz Eserler Mezarlığı’nın Yeni Durağı Sofya

Melik Kuru’nun yönettiği İsimsiz Eserler Mezarlığı, Talinn’deki dünya prömiyeri ve Los Angeles Slamdance Bağımsız Film Festivali’ndeki gösterimler sonrası festival yolculuğunu sürdürüyor. Film, 30. Sofya Film Festivali’nin uluslararası yarışmasında En İyi Film, Yönetmen ve Jüri Özel Ödülü için yarışacak 12 yapım arasında yer alıyor. Sanat dünyasını hiciv, dram ve mizah arasında dolaşan özgün bir anlatıyla ele alan İsimsiz Eserler Mezarlığı, Türkiye’nin güncel atmosferinde tutkusu uğruna var olmaya çalışan genç bir kadının hikâyesini merkezine alıyor. Film, gençlerin idealleriyle sistem arasındaki gerilimi kişisel kırılganlıklar ve çeşitli absürt durumlar üzerinden anlatıyor.

İsimsiz Eserler Mezarlığı’nın Yeni Durağı Sofya yazısına devam et

45. İstanbul Film Festivali Resmi Seçkisinden İlk Filmler Açıklandı

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenecek 45. İstanbul Film Festivali, 09 – 19 Nisan tarihleri arasında Türkiye’den ve dünyadan nitelikli ve ödüllü filmleri, özel gösterimleri, yıldız oyuncuları ve usta yönetmenleri bir araya getirmeye hazırlanıyor. Festivalin Belgesel Kuşağı, Genç Ustalar, Heyula ve Dünden Bugüne Klasikler bölümlerinde yer alacak filmleri açıklandı. Dünden Bugüne Klasikler bölümü bu yıl Metin Erksan’ın Acı Hayat, Baz Luhrmann’ın Moulin Rouge, Terence Young’ın Rusya’dan Sevgilerle ve Sergei Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı gibi klasikleşen filmlerini festival izleyicileri için yeniden beyazperdeye getirecek.

45. İstanbul Film Festivali Resmi Seçkisinden İlk Filmler Açıklandı yazısına devam et

Cinnet-i Sırra

Cengiz Kaplan’ın yönettiği ve Cengiz Kaplan, Ada Mural, Kutay Koç ile Dilay Dilara Konuk’un oynadığı Cinnet-i Sırra, 17 Nisan 2026’da Skypic Films dağıtımıyla Medya Movie – Fire Flora tarafından vizyona çıkarıldı.
Dört çocukluk arkadaşı iş hayatından uzaklaşmak için Tunç’un ailesinden kalan kıyıda bir villaya tatile giderler. Dışarıdan bakıldığında dostlukları sağlam görünse de aralarındaki gizli duygular ve bastırılmış hisler ilişkilerini karmaşıklaştırmıştır: Esra, Eser’e platonik bir aşk beslemekte, Tunç’un ise Esra’ya saplantılı bir bağlılığı vardır. Ancak yapılan bu masum tatil planı, Esra’nın villadaki eski aynaya dokunmasıyla korkunç bir kâbusa dönüşür.

  • Basın Bülteni
  • Fragman

Cinnet-i Sırra yazısına devam et

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu