Kategori arşivi: Yazılar

Gerçek Canavar Hangisi

Buzlar ülkesinden gelen Baltasar Kormákur’un Amerika macerası sürüyor. Yönetmen hakkında ‘Rastgele Baltasar’ başlıklı önceki yazım onun 2013 yapımı keyifli yaz serüveni ‘Zorlu İkili / 2 Guns’ filmi üzerineymiş. Yıllar önce 20. İstanbul Film Festivali’nin yarışma seçkisinde yer almış 2000 yapımı ikinci uzun metrajı ‘101 Reykjavik’ ile keşfettiğimiz sinemacı, ülkesi İzlanda’da çekmiş olduğu ilk dönem filmlerinde aile içi hesaplaşmalar üzerine yoğunlaşır. Deneyimli yönetmen ülkemizde gösterimi süren son filmi ‘Canavar / Beast’ ile bu kez Güney Afrika’nın korunma altına alınmış vahşi doğasında yolculuğa davet ediyor izleyicisini. Kara Kıta’da tanıyıp evlendiği karısını kanserden kaybedişinin ardından yetişkin iki kızı ile birlikte anne toprağına, Güney Afrika’nın balta girmemiş geniş çayırlarına uzanan yolculuk, yönetmenin bir kez daha gözde teması olan aile ilişkilerine odaklanacağımız bir hikâyeyi haberliyor. Ancak yörede baş gösteren gelişmeler buna fazla fırsat tanımadan aile bireyleri kendilerini bir ölüm kalım mücadelesinin içinde bulacaklardır.

Gerilimli bir gece sekansıyla açılıyor film. Turistik safariler düzenlenen koruma altına alınmış bölgeyi koyu karanlıkta basan kaçak avcı grubu bir aslan sürüsünü acımasızca katlediyor. Ancak sürünün reisi konumundaki erkek aslan ellerinden kurtulmayı başarıyor. Onu yakalamanın elzem olduğunu yoksa peşlerine düşeceklerini iyi biliyor avcılar. Yaralı olarak kurtulan erkek aslan jenerik öncesi ona bunu yaşatanlardan intikamını almaya başlıyor. Çevredeki yerli halktan başlamak üzere önüne çıkan herkes gazabından nasibini alacaktır. İşte bu ahval ve şeraitte yolu öfkeli aslan ile kesişen doktor Nate Samuels, iki kızı ve kendilerine rehberlik eden hayvanbilimci aile dostları Martin hayatta kalmayı başarabilecek midir.

‘Canavar’ bir aile hesaplaşması ile vahşi hayvan dehşetini aynı potada eritmek üzere yola çıkmış sürükleyici bir yaz macerası olarak dikkat çekiyor. Bugünlerde yeni James Bond olacağı yönünde kulislerde adı geçen ünlü İngiliz asıllı oyuncu Idris Elba gösterişli bedeni ve karizması ile üstleniyor öyküyü. Deneyimli Fransız asıllı görüntü yönetmeni Philippe Rousselot’nun gündüz sarısı ve tekinsiz kapkara Afrika geceleri Kormakur’un kıvrak anlatımına büyük destek olmuş. Vahşi aslanların bilgisayar teknolojisi ile filme dahil olması nerdeyse kusursuz. Filmde adı geçen ‘canavar’ sözcüğü ile her ne kadar çığırından çıkmış aslan kastediliyorsa da, sürüsünden koparılmış doğa yaratığı, söz gelimi yönetmenin örnek aldığını düşündüğüm ‘Jaws’un canavar köpekbalığı gibi kötü bir karakter olarak çizilmemiş. Doğa – insan dinamikleri ve belki de canavarın ta kendisi olan insanoğlu üzerine fazla açılım yapmadan, zaman ve mekân birliği gözetilerek 24 saatlik bir ölüm kalım mücadelesi ile yetindiği için eleştirilebilir belki.

(03 Eylül 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Gözün Gözle İmtihanı

Bir uzay bilimkurgu filmi… ama öne çıkan uzay ve bilinmeyen bir uçan daire değil. Uzay, uzaydan daha çok gökyüzünde olanların yeryüzünde yaşayanlara yansıması… Bir anlamda astrolojik bir bakış, bir diğer anlamda hiçbir şey göründüğü gibi değildir, bir başka anlamda da “bakış açısı”nı değiştirmemiz gerekir ya da “aman, olursa olur, olmazsa olmaz” boş vermişliği…

Uzay aracı, yukarıdan aşağıda yaşananları gözlüyor. Göz göze geldiğini yutuyor. Onun için göz göze gelmemek gerekir. Bu, size gözüne bakılması yasaklanan firavun ya da prenses hikâyesini çağrıştırmadı mı? Fark eden ne? Birinde uzaylının gözüne bakılmıyor, diğerinde hükümdarın. Her ikisinin de sonunda yaşamı sona eriyor. Bu döngüden sıyrılmak mümkün mü? Nope, bunu anlatıyor işte. Cesur olan, nerede nasıl davranması gerektiğini bilen kazanır.

Jordan Peele, bundan önceki iki filmindeki gibi birkaç düzeyi birden kapsayan, her katmanda farklı şeyler anlatan bir filmle beyazperdeden sesleniyor bize. Biraz korku, biraz komedi, biraz merak, ama çokça soru işareti. Babaları ölen, sakin OJ ile uçarı Emereld, hayatlarının fırsatının ayaklarına (daha doğrusu gözlerine) geldiğini düşünür. Seyirci için de aynı şey söz konusu… Bir uzaylı vardır, -UFO yani, tanımlanamamış uçan nesne- ve onu fotoğraflarlarsa köşeyi kısa yoldan dönebilmek mümkündür. En alt katmanda bu öykü var, ancak ikinci katmanda televizyon programlarının yaşamı ne denli etkilediğini düşündürüyor. Üçüncü katmanda ise iletişim(sizlik) söz konusu. Herkes kendi derdinde, herkesin beklentisi ve/veya umudu farklı. Kimse asıl meseleye odaklanmıyor. Peele’in gerçeküstücü yaklaşımla aktardığı; gökten yağan anahtar, para gibi metaller ile yeri göğü birbirine katan, hortum oluşturan fırtınalar izleyiciye soru üstüne soru sorduruyor. Zaten Peele, belki de o soru soran izleyiciye anlatmak için çaba harcıyor.

Nope’un -bir Bunuel filminde olduğu gibi- ileride kare kare dikkatle irdelenmesiyle anlatılmak istenenin, aslında görünenlerden daha çok simgelenenlerle ortaya serildiği konuşulacak. Yani belki de bir kült filmle karşı karşıyayız; bugün beğenmesek de.

Hayır (Nope), bilimkurgu, korku, Yönetmen ve Senaryo: Jordan Peele, Oyuncular: Keke Palmer, Daniel Kaluuya, Barbie Ferreira, Steven Yeun, Brandon Perea… 19 Ağustos 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(18 Ağustos 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Gökyüzünde Neler Oluyor

‘Hayır / Nope’ gizem yüklü bir sahne ile açılıyor. 90’lı yıllar popüler televizyon şovunun setinde beklenmedik bir dehşet yaşanmaktadır. Dağılmış ve terkedilmiş set ortamında şovun yıldızı şempanze Gordy kanlar içinde sadece ayakları görüş alanımıza giren kurbanına saldırıyı sürdürmektedir. Bu dehşetengiz girişin ardından geniş araziye yayılmış bir at çiftliğinin sakin ortamında baba oğul Hayward’ların günlük rutinine tanıklık ederiz. Lakin bir Jordan Peele filminde huzurlu anlar çok uzun sürmez. Gökyüzünden kurşun misali yağmaya başlayan nikel paralardan biri yaşlı adamın tek gözünü delerek ölümüne neden olur. Gök kubbede neler olmaktadır. Ön jenerikte yer alan Eski Ahit’te yazılı tekinsiz kehanet (‘Seni pislikle sınayıp rezil edeceğim, seyredecek herkes seni’ Nahum 3.6) Tanrı’nın gazabını haberler gibidir.

Günümüz Amerikan sinemasının taze yaratıcılarından biri olarak alkışlanan Peele’in, korku türüne yeni bir soluk getirmiş ilk yönetmenlik denemesi 2017 yapımı ‘Kapan / Get Out’, gerilimini ‘ırkçılık’ teması üzerinden geliştiriyor, liberal görünümdeki beyaz Amerikalının saklı ırkçılığı ve siyahlara olan nefretini dile getirirken, korku ve hicvi birlikte kullanıyordu. Sinemacının ikinci uzun metrajı 2019 yapımı ‘Biz /Us’, resmi daha da genişletmiş ve tüm bir Amerikan ulusunun karanlık tarafıyla yüzleşmesi doğrultusunda, alt türler arasında hınzırca gezinen bir yapıt ortaya koymuştu. Dersine iyi çalışmış ve korku/gerilim sinema külliyatını yalayıp yutmuş, kimilerinin Hitchcock’un mirasçısı olarak gördüğü sinemacının ilk kez büyük bir bütçe ile çalıştığı üçüncü filmi, önceki paragrafta girişini yaptığım üzere bir gizem halesi içinde ilerleyen ve kimi zaman sırrını kolay ele vermeyen bir film. Seyir keyfini bozmamak için filmin gidişatına ilişkin sürpriz gelişmelerden söz etmeyeceğim ancak sinemada daha önce çok işlenmiş UFO ya da uzay yaratıkları üzerine bir seyirlik ile haşır neşir olacağınızı ifade etmek isterim.

Önceki filmlerinin tersine metaforik bir yapı kurmayan, perdede dehşetin canlandırılmasına ilişkin bir deneme ‘Hayır’. Tek bir mekânda geçmesine rağmen büyük ekranda (mümkünse IMAX formatında) izlenmesinin doyumsuz bir sineme tatmini verdiği kesin. Yönetmen filmini ‘duymak ve hissetmek üzerine inşa ettiğini, görmenin yeni yolları üzerine kafa yorduğunu’ ifade ediyor bir söyleşisinde. Kısa sinema kariyerinde hep birlikte çalıştığı besteci Michael Abels’in hipnotize edici müzik çalışmasından, deneyimli ses tasarımcısı Johnnie Burn’ün tekinsiz ses miksajından büyük destek almış bu süreçte. Abels’in yaylılar ağırlıklı müziği, koronun başka bir dünyadan gelmiş izlenimi veren ürkütücü tınısı yaşanan büyük kaosu derinden duyumsamamızı sağarken, görsel ve işitsel bağ ustaca kurgulanmış. Dehşet ile hicvi birlikte kullanmakta usta olan sinemacı, önceki filmlerinden aşina olduğumuz Daniel Kaluuya (genç OJ Haywood) ile bir kez daha çalışmış. Onun melankolik yapısını zıt kardeşi Emerald’ın (harika bir yeni keşif olan Keke Palmer) dışa dönük coşkulu karakteri ile dengelemiş. Gece renkli Kaluuya’nın iri parlak gözbebeklerini meşum gecede doğal bir efekt olarak kullanma fikri ise gayet etkileyici. Ustası Hitchcock’un ‘Aşktan da Üstün / Notorious’daki ünlü içten ışıklandırılmış süt bardağı efektine bir gönderme yapmak istemiş belki de.

Peele sinemaya ve sinemanın geçmişine olan vefasını sürdürüyor. Sinemanın öncülerinden İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge’in ardışık düzenli ilk fotoğrafları ile açıyor filmini. Fotoğraflarda yer alan ata binen siyahi jokeyin büyük büyük babası olduğunu ifade ediyor neşeli Emerald. Hollywood’u Hollywood yapan Western’i ve perdeyi hakimiyeti altına alan klasik ikonografisini beceri ile kullanıyor. Abels’in tedirgin müziği zaman zaman western tınıları ile nefes almamızı sağlıyor. Çocuk yıldızlar, oyuncu hayvanlar, ‘Purple People Eater’, ‘Kid Sheriff’ benzeri örneklerle 90’lı yılların televizyon pop kültürüne selam gönderiyor. Eksantrik kameraman Antlers Holst (Michael Wincott) karakteriyle sinemacının ne pahasına olursa olsun görüntüyü kaydetme tutkusunu dile getiriyor. Açık alanda dehşeti sakin bir biçimde tırmandıran, seyircisini finalde coşkun bir epik maceranın içine sürükleyen film, gizemini kolay ele vermeyen ilginç ve tutkulu bir deneyim olarak iyi bir sinema salonunda izlenmeyi hak ediyor.

(18 Ağustos 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Tesadüfün İğne Deliği… ya da Senaryonun Güzelliği

Bizim ülkemizde olmayan bir toplu taşıma aracı, hızlı tren. Japonya’nın ulaşımdaki ana damarı. Hayatta neler oluyorsa, trenin vagonlarında da o(nlar) yansıyor. Bana trenini ya da vagonunu söyle, senin kim olduğunu, hangi mafyanın egemenlik alanında bulunduğunu, hangi partinin siyasi dostu veya düşmanı olduğunu söyleyeyim. Tabii ki, siyasal düşüncelerin kutuplaştığı tek ülke biz olduğumuz için sinemaya bu kısım pek yansımıyor. Ama işin içine mafya, insan tacirliği ve/veya kaçakçılık girdiğinde tüm dünyanın ilgisini çekiyor.

Kotaro Isaka’nın yazdığı “Bullet Train”, yönetmen David Leitch tarafından, başrolünde Brad Pitt ile sinemaya uyarlandı. Aslına bakarsanız keyifli bir film. Mizah ögeleri de taşıyan, heyecanın düzeyini yukarılarda tutmayı başaran, merak ettiren, aksiyonu bol film için Yeşilçam’ın -başlığa çıkarttığım- sözü cuk oturuyor. Bilirsiniz işte, Cüneyt Arkın yaralansa da ölmez hiç, attığını vurduğu yetmezmiş gibi silahında hiç mermi de bitmez ya da en olmadık yerde bir “sihirli el” çıkar ve son anda “kahraman”ımızı kurtarır o sıkıntılı yerden. Bir defa olursa kimse bir şey demez de birbiri ardına hatta film boyunca tekrarlanırsa “tesadüfün iğne deliği”nden de geçer dünya.

Hızlı olmaya hızlı da olsa (ki, saatte 320 kilometre hıza ulaştığı biliniyor) bizim kahramanlarımız trenin üstünde hem de ayakta durabiliyor, dahası yürüyüp gezebiliyor. Japon hızlı treni bizim çakma hızlı trenden daha yavaş olsa gerek. Neyse, olanları bir tarafa bırakıp filme odaklanalım. Brad Pitt (Uğur Böceği) sıtkı sıyrılmış bir şekilde belki de son işine yollanır. Bir çanta alması için görevlendirilmiştir, ama her adımda yeni bir şey çıkar, birbirini takip eden olaylar sonucunda labirentten çıkmayı başarır.

Senaryo ya da kitabın öyküsü gibi iyi kotarılmış. Çocuğu için intikam yemini etmiş bir baba, çocuğu ölüme iten ortaokul öğrencisi görünümlü, psikopat bir katil kız; çantayı almak için görevlendirilmiş acımasız (aklıma Yılmaz Güney’in Düşman filmini getirdi; iki arkadaşı senaryoya “tıpkı Fareler ve İnsanlar’daki Milton ile Lennie gibidirler, birbirlerinden ayrılmazlar” notunu düşmüştü) arkadaşın bir yanıyla komik bir yanıyla vahşi iki katil ve onları da yönlendiren çete liderlerinin birbirleriyle çakışan ama çatışmayan karşılaşmaları… Çakışıyor, çünkü trenin içinde buluşmamaları mümkün değil, çatışmıyor, çünkü hepsi kendi hedefine odaklanmış. Tabii ki, “esas oğlan” galip geliyor. “Kurt” karakteriyle ölümcül yılanı unutmamak gerekir. Anlaşılan o ki, otuz iki kısım tekmili birden ve heyecan dorukta.

Yönetmen Leitch, stüdyoda kurduğu tren dekorunda blue box ya da green sreen kullanmak yerine oyuncuları da rahatlatan ve buna da bağlı olarak performanslarını arttıran led ekranlarla şehrin görüntüsünü yansıtmış. Alabildiğine başarılı ve olağanüstü güzel olmuş bu yöntem, daha pahalı olsa da…

Meraktan tırnaklarınızı yerken gülümsemek, gülerken heyecanlanmak, heyecanlanırken ürpermek ve hepsinin üstüne bu sıcak yaz gününde sinema salonlarının klima ile serinletilmiş ortamında keyif çatmak. Bence kaçmaz!

Suikast Treni (Bullet Train) macera, komedi, aksiyon, Yönetmen: David Leitch, Senaryo: Zak Olkewicz, Oyuncular: Brad Pitt, Joey King, Aaron Taylor – Johnson, Brian Tyree Henry, Andrew Koji, Hiroyuki Sanada, Michael Shannon, Benito A Martínez Ocasio, Sandra Bullock… 5 Ağustos’tan başlayarak gösterimde…

(05 Ağustos 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Bu Trenden İnebilmek Bir Mesele

Dünya sinemalarıyla aynı günlerde bizde de gösterime giren Hollywood’un yaz hitlerinden ‘Suikast Treni / Bullet Train Kotaro Isaka’nın ‘Maria Beetle’ isimli çok satan romanından uyarlanmış. Japonların ‘Shinkansen’ adını verdikleri gaga uçlu süper hızlı trende bir gece boyunca yaşananlar üzerinden katman katman ilerleyen öyküler finalde tek bir merkezde toplanırken izleyici de içinde koşuşturulan tren kadar hızlı gelişmelerin Agatha Christie romanlarına özgü gerilimi içine çekiliveriyor. Ülkesinde hayli popüler olan Japon yazarın eseri Amerikan aksiyonları örnek alınarak yazılmış görünüyor, o nedenle adaptasyonda pek sıkıntı çekilmemiş. Tokyo’dan Kyoto’ya uzanan gece yolculuğu Hollywood stüdyolarında çekilmiş ancak filmin dokusundaki Uzak Doğu atmosferi korunmuş. Küçük oğlunu bir alışveriş merkezinin üst katından aşağı iterek ağır yaralanmasına neden olan gencin peşinde trene binen Kimura ve onun bilge görünümlü babası dışında kalan karakterleri çoklukla Amerikalı, Rus ya da Meksikalı olarak konumlandıran uyarlamanın esas yıldızı Brad Pitt’in oynadığı -romanda Nanao adını taşıyan- patronunun ona verdiği isimle ‘Uğur Böceği / Ladybug’ (ya da Japonca karşılığı ile ‘Tentoumushi’ –fazla bilgi göz çıkartmaz!) iş talimatlarını özgün metne adını veren kadın yöneticiden alıyor. İş arkadaşı Carver rahatsızlandığı için görev ona kalmıştır: Tokyo’dan bindiği trende bir başkasına ait çantayı çalacak ve ilk durakta inecektir. İş bu kadar basittir ancak o yapışkan şanssızlığı bu defa da peşini bırakmaz. Uzun saçlarını kafasındaki spor şapkanın örttüğü siyah çerçeveli gözlüklü, ‘dünyaya huzur ekersen huzur bulursun’ kafasındaki eksantrik dostumuz, içinde 10 milyon dolar bulunan gümüş renkli evrak çantasının ya da başka intikamların peşindeki bir avuç acımasız katille baş etmek durumundadır. Şans perisinden sevgi görmeyen adamımızın -trene sızmış zehirli bir ağaç yılanı dahil- her türlü tehlikeye hazırlıklı olmaktan başka seçeneği kalmamıştır.

‘Dövüş Kulübü / Fight Club’, ‘Truva/Troy’, ‘Mr. & Mrs. Smith’ gibi filmlerde Brad Pitt’in dublörlüğünü yapan, hayli ses getirmiş ilk ‘John Wick’ ile kamera arkasına geçen, daha sonra ‘Sarışın Bomba / Atomic Blonde’ ve ‘Deadpool 2’yi yönetmiş David Leitch bu hayli sert ve kanlı dövüş sahneleri olan yapımı kendine özgü mizahı ile dengelemesini bilmiş. Ateş alan almayan silahlara eklemlenmiş esprilerin art arda patladığı ve iki saat boyunca temponun hiç düşmediği kıvrak senaryoyu kaleme almış olan taze senaryo yazarı Zak Olkewicz’in önemli katkısından söz etmeden geçmeyelim bu arada. Laurel – Hardy misali konumlanmış Mandalina (Aaron Taylor – Johnson) ile Limon (Brian Tyree Henry) lâkaplı -ikincisi siyahi- tetikçilerin, 80’li yıllarda yayına girmiş çocuklar için model trenleri temsil eden karakterleri olan uzun süreli televizyon şovu ‘Thomas the Tank Engine’ kaynaklı esprileri soğukkanlı katliam iklimine Tarantino dokunuşu getirmiş.

Öyküler yumağının kaderini değiştiren ‘Beyaz Ölüm’ lakaplı psikopat büyük patron ise, romandan farklı olarak, beynini dağıttığı Yakuza liderinin yerini almış eski bir KGB ajanı olduğu söylenen Rus yarması ile yer değiştirmiş. Bu rolde upuzun saçlarıyla karizmatik Michael Shannon çıkıyor karşımıza. Özgün metne bağlı olarak Japon olarak korunmuş Kimura’yı ise tanınmış Uzak Doğulu oyuncu Hiroyuki Sanada canlandırıyor. Filmin sürprizleri bununla bitmiyor. Hollywood’un üç ünlü yıldızı küçük rollerde filmi neşelendiriyor. Pitt’in ‘Kayıp Şehir / The Lost City’deki minik jestine karşılık olarak Sandra Bullock Maria Beetle’a hayat verirken, aynı filmden rol arkadaşı Channing Tatum seks takıntılı bir yolcuda, yönetmenin ‘Deadpool 2’den oyuncusu Ryan Reynolds ise Pitt’in son anda yerine geçtiği tetikçi Carver rolünde kısa sahnelerde arz-ı endam ediyor.

Geriye dönüşlerle farklı etnik kimliğe sahip karakterlerin geçmişine tanıklık ettiğimiz deli dolu aksiyon – komediye Dominic Lewis imzalı enerjik müzik bandı pek yakışmış. Tokyo istasyonunda Uğur Böceği’ni Queen Bee’den ‘Staying Alive’ yorumu ile karşılıyoruz. Toplu katliam sahnesinde fonda Engelbert Humperdinck şarkısı ‘I’m Forever Blowing Bubbles’ çalıyor. 60’ların ünlü folk parçası ‘500 Miles’dan, Alejandro Sanz yorumuyla ‘La Despedida’ya, Miki Asakur’un Japonca seslendirdiği Bonnie Taylor şarkısı ‘Holding Out For A Hero’ya uzanan zengin pop ezgiler, zaman – mekân birliğinin marifetli bir biçimde kullanıldığı baş döndürücü serüvenin önemli anlarına eşlik ediyor.

(04 Ağustos 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Campion Kederli Sonları Sevmiyor

Başka Sinema’nın yaz toplu gösterileri kapsamında 05 – 11 Ağustos haftasında sinemalarda yeniden gösterilecek olan pek sevdiğim ‘Piyano / The Piano’ kişisel sinema tarihimde önemli bir yere sahiptir. Bundan yaklaşık 30 yıl kadar önce yazılı basında yayınlanmış ilk sinema yazım Jane Campion ve bu güzelim başyapıtı üzerinedir. 1993 yılında Cannes’da dünya prömiyerini yapan ve Yeni Çin Dalgası’nın önemli yapıtlarından Chen Kaige imzalı ‘Elveda Cariyem / Farewell My Concubine’ ile birlikte büyük ödül Altın Palmiye’yi kucaklamış olan yapım, festivalde aynı filmin birden fazla ödül alabildiği o yıllarda başrol oyuncusu muhteşem Holly Hunter’a en iyi kardın oyuncu ödülünü getirmiştir. Cannes zaferinin ardından tüm dünyanın beğenisini kazanarak olay film haline gelen ‘Piyano’ bir Avustralya – Fransa ortak yapımı olarak en iyi film ve yönetmen dahil olmak üzere 8 dalda Oscar’a aday gösterilir, özgün senaryosu ile Campion ve iki kadın oyuncusu (Hunter ve kızını oynayan küçük Anna Paquin) Akademi ödüllerine layık görülür.

Campion’un bir söyleşisinden alıntıyla, dönem basınının amiral gemisi olarak bilinen Hürriyet Gazetesi’nin 01 Şubat 1994 tarihli baskısında yer almış olan yazım için seçtiğim başlığı bu defa da kullandım. Ülkesi Yeni Zelanda’dan filmlerine taşıdığı hikâyeleri sevgisizliğin getirdiği çaresizlik ve düş kırıklıkları üzerinden yol alsa da onun karakterleri yaşama dört elle tutunan ve çıkış yolu bulmaya azimli genç kadınlardır çünkü. Kız kardeşine adadığı 1989 yapımı ilk sinema filmi ‘Sweetie’ Avustralyalı bir işçi ailesinin, özellikle de iki kız kardeşin; alıngan ve içe dönük Kay ile herkesin ‘Sweetie’ diye çağırdığı delidolu Dawn’ın trajikomik hikâyesidir. Ertesi yıl çektiği ‘Masamdaki Melek / An Angel at My Table’, 1920’lerin Yeni Zelandalı kadın yazarı Janet Frame’in kendini yazmaya adayarak delilikten kurtuluşunun gerçek öyküsünden yola çıkar. 30 yıl öncesinin erkek egemen sinema evreninde ilk uluslararası başarısı ‘Piyano’ ise sinemada feminist manifestonun önde gelen başyapıtları arasındadır.

Film, altı yaşından beri konuşmayan İskoçyalı Ada Mc Grath’ın 19. yüzyıl ortalarında geçen öyküsü üzerine kuruludur. Genç kadın, o dönem yaygın olduğu şekilde, mektup aracılığı ile evlendirildiği Alistair Stewart (Sam Neill) ile buluşmak üzere Yeni Zelanda’nın ıssız ve ürkütücü sahiline iner, küçük kızı, eşyaları ve sevgili kocaman piyanosu ile birlikte. Bir gece boyunca bekledikten sonra kendilerini almaya gelen sömürge toprakların sahibi kocası, taşıma güçlüğünü öne sürerek piyanoyu kumsalda bırakır, daha sonra da arazi karşılığında iş yaptığı Georges Baines’e (Harvey Keitel) satar. Piyanosu Ada’nın herşeyi, sözcükleri, kendini ifade etme aracıdır. Sesine kavuşabilmek için Baines’e piyano dersi vermeye razı olur, daha sonra piyanosuna yeniden sahip olabilmek için yüzü Maori yerlilerinin boyalarıyla süslü kaba saba görünüşlü adamın erotik oyunlarına katılmayı kabullenir. Ancak Ada’nın Baines ile zoraki birlikteliği beklenmedik bir yola evrilecek, ilişkileri alışılmamış bir mekânda yeşeren tutkulu bir aşka dönüşecektir.

Piyanonun özgürlüğünü arayan kadının sesi olma metaforundan hareketle, toprak sahibi buyurgan kocanın temsil ettiği ataerkil düzene baş kaldıran kadının öyküsü aracılığı ile aşkın gücünü irdeler Campion. Kendi tanımlamasıyla, bir araştırmacı gözüyle arzu, merak ve erotizmi mikroskobunun altına yerleştirerek bu üç elemanın nasıl aşka dönüştüğünün izini sürer. Öyküye hiç konuşmayan (daha doğrusu konuşmamayı seçmiş) bir ana karakter seçimi, sözden etkilenmeyen daha arı ve daha güçlü bir tutkunun yaşanmasına olanak sağlar. Yönetmen insanların cinselliklerini keşfetmelerini ve bu keşifle güçlenmelerini çok önemsediğini ifade eder. Trajik bir kahraman olmaya eğilimli Ada, Baines ile birlikteliği sonrasında kederli görünümünü terk eder ve yaşama daha sıkı sarılır. Campion bu noktada yaman bir de sürpriz yaparak geleneksel erkek – kadın rollerini değiştirir. Kadınlığını keşfeden Ada, cinselliğe tutuk kocasını bir seks objesi olarak kullanmaya kalkacaktır.

Gazete sayfasında kalmış eski yazımı bitirirken Cannes Film Festivali esnasında sekiz aylık hamile olan Campion’ın doğacak çocuğunu sabırsızlıkla beklediğini, heyecanlı yeni bir yaşam serüvenine hazırlandığını ancak oğlu Jasper’i 12 günlükken kaybettiğini not etmişim. Başta da dediğim gibi Campion kederli sonları sevmiyor. 1994 Oscar töreni sonrasında dünyaya getirdiği kızı Alice Englert sinema ve müzik dünyasında ödüllü başarılara imza atmış genç bir oyuncu, şarkıcı ve söz yazarı bugün. Aradan geçen yıllar boyunca Campion da boş durmadı bildiğiniz üzere. Aralarında Henry James uyarlaması ‘Bir Kadının Portresi / The Portrait of a Lady’ ile tanınmış 19. yüzyıl şairi John Keats ile Fanny Brawne’nın tutkulu aşklarını anlatan ‘Parlak Yıldız / Bright Star’ gibi dönem filmleri, geçtiğimiz yıllarda televizyon dünyasında büyük yankı uyandırmış ve onu Holly Hunter ile bir kez daha bir araya getiren uzun soluklu televizyon dizisi ‘Gölün Üzerinde / Top of the Lake’ gibi projeleri gerçekleştirdi. Ardından sinema dünyasını bir kez daha sallayan ve toksik erkekliğin anatomisine giriştiği şimdilik son başyapıtı ‘Köpeğin Pençesi / The Power of the Dog’ ile karşımıza çıktı. Erkek egemen dünyada direnişini sürdüren kadın karakterlerin öyküleriyle çağımızın çok başarılı kadın yönetmenlere yol göstermiş, 12 yıl aradan sonra çektiği bu ilk sinema yapıtıyla yeniden gündeme gelmiş büyük sanatçıyı tanımak için ‘Piyano’yu izlemenin, izlediyseniz benim yaptığım gibi yeniden gözden geçirmenin doyumsuz bir mutluluk verdiğini söyleyebilirim. Hele yıllar sonra yeniden sinema salonunda geniş perdede izleme fırsatı yakalamışken bence hiç kaçırmayın.

(03 Ağustos 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Beden Gerçekliktir

Sinema evreninin kuşkusuz en özgün yaratıcılarından biri olan David Cronenberg’in 8 yıl aradan sonra Atina’da çektiği ve ilk gösterimini geçtiğimiz Mayıs ayında Cannes Film Festivali ana seçkisinde yapmış olan son yapıtı ‘Müstakbel Suçlar / Crimes of the Future’, eş zamanlı olarak ülkemizin çeşitli kentlerinin sinema salonlarında özel gösterimlerini sürdürüyor.

Alabora olmuş bir gezi gemisinin görüntüsüyle açılan film, iklim sorunu ve çevre kirliliği tehdidi altındaki distopik bir yakın geleceği haberliyor. Kamera sola kaydırma yaptığında 9-10 yaşlarında Brecken’in elindeki yemek kaşığı ile kıyıda suyun içinde bir şeyler aradığını görüyoruz. Onu uzaktan izleyen annesi ‘orada bulduğun hiçbir şeyi yemeni istemiyorum’ uyarısı yapıyor. Dişlerini fırçalayıp yatmaya hazırlanan küçük erkek çocuk aniden banyodaki plastik çöp kutusunu kıtır kıtır kemirmeye başlıyor. Endişeli ve kararlı anne aynı gece onu uykusunda yastıkla boğacak ve babasından ‘oğlu olacak yaratığın’ cesedini gelip almasını isteyecektir. Bu dehşetengiz girizgâh ile bağlantısını ilerde kuracak olan film, adım adım Cronenberg’in distopik evrenine süzülmeye başlıyor. Yakın bir geleceğin ‘hızlandırılmış evrim’ dünyasıdır burası. Acı eşiği neredeyse ortadan kalktığı için gezegen daha tehlikeli bir hal almaya başlamıştır.

Tanınmış sanatçı Saul Tenser (Viggo Mortensen) ağır bir şekilde yaralandığı savaş sonrasında travma cerrahı partneri Caprice (Léa Seydoux) ile bedeni üzerindeki ameliyat işlemlerini halka açık performanslarda sergilemektedir. Saul’un bedeni yeni hormonlar ve bunun neticesi olarak yeni organlar üretmekte, tümör olarak adlandırılan ve bedenin ihtiyacı doğrultusunda beliren, bazen de işlevsiz olarak üreyen bu organlar vücut içindeyken dövmelenmekte, yetkililerce kaydı yapılarak arşivlenmektedir. Organ portföyünü bir sanat arşivi olarak düzenleyen sanatçının değişen dünyada teknolojiye uyumlu yeni beslenme alışkanlıklarını savunan gizli örgüt lideri Lang Dotrice (Scott Speedman) ile karşılaşması sanatına ve çağın düzenine dair yeni adımlar atmasına neden olacaktır.

Kısaca özetlemeye çalıştım ama her Cronenberg yapıtı gibi sinema perdesinde deneyimlenmeyi hak eden çizgi dışı bir film bu. Öncelikle Kanadalı ustanın yıllar sonra insan bedeni üzerine dertlerine dönüş yapması güzel bir sürpriz. Adını yönetmenin deneysel ikinci uzun metrajından alan film onun 20 yıldır beklettiği bir projeymiş. 1983 yapımı tekno sürrealist ‘Videodrome’un ‘çok yaşa yeni beden’ mottosundan sonra bu defa ‘beden gerçekliktir’ ifadesi ile karşımıza çıkıyor Kanadalı sinemacı. Televizyon ve video kaset alemi ile insan bedeni arasındaki etkileşimin ardından çağımızın estetik çılgınlığından hareketle ‘ameliyat yeni moda sekstir’ ifadesini dile getiriyor. Performans sanatçısı Saul bedenin gösterdiği isyanı alıp üzerinde kontrol sağlıyor, ona şekil veriyor, teşhir ediyor, bundan bir gösteri çıkıyor. Devlet yetkilileri boş durmuyor bu arada. Gelişmeler Ulusal Organ Sicil Müdürlüğü’nce tescil ediliyor ve her şey Ahlâk Masası Birimi’nce denetleniyor. Devletin beden ve toplum üzerindeki süregelen baskısı direnişle karşılaşıyor, Brecken’in küçük bedeni geleceğe dair bir vaad olarak sunuluyor.

Cronenberg 2000’li yıllarda çektiği filmlerle (Amerika’da 2005 yapımı ‘Şiddetin Tarihçesi / History of Violence’, Avrupa’da 2009 yapımı ‘Şark Vaatleri / Eastern Promises’) insan kaynaklı şiddetin kökenini kurcalarken, Don DeLillo uyarlaması 2010 yapımı ‘Cosmopolis’ ile çağdaş kapitalizminin ürünü genç borsa milyarderinin hipnotik yolculuğu boyunca yeni yüzyılın teknoloji destekli güç ve iktidar tutkusunu mercek altına yatırmış, Hollywood’un içinde büyümüş Amerikalı yazar, oyuncu, yapımcı ve yönetmen Bruce Alan Wagner’ın özgün senaryosundan hareketle 8 yıl önce yolu vahşi kapitalizmin en gösterişli vitrini olan Hollywood’a düşmüştü (‘Yıldız Haritası / Map to the Stars’). Uzunca bir aranın ardından ‘Videodrome’, ‘eXistenZ’ ve tabii ki, edebiyat-sinema işbirliğinin en güzel örneklerinden olan, cinselliğin dehlizinde sorular soran zamansız ve yaşsız başyapıtı J. G. Ballard uyarlaması 1999 yapımı ‘Çarpışma/ Crash’in izinde, 70’lerin başında inşa etmeye koyulduğu ‘beden teknoloji etkileşiminden hareketle insanoğlunun hızlı evrim sürecini irdeleyen klasik sineması’na dönüş yaptığı kırma dokular antolojisinin yeni eseri ‘Müstakbel Suçlar’. Sadık bestecisi Howard Shore’un filmi tül gibi saran tutkulu tedirgin tınıları bir kez daha distopik kâbus ortamına hizmet verirken, sinemacı teknoloji ve beden deformasyonu ışığında sanatın sınırlarını ve her türlü bürokratik baskıya karşın sanatçının toplumdaki rolünü tartışmaya açıyor.

(28 Temmuz 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Şehir, Yalnızlık ve Seks Aplikasyonları

Fransız sinemasının yaşayan ustalarından Jacques Audiard’ın geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali ana seçkisinde yer almış son filmi ‘Paris, 13. Bölge / Les Olympiades 13e’ bir hafta süre ile Başka Sinema salonlarında gösteriliyor. Fırsattan istifade bu güzel film hakkında notlarımı sinemaseverler ile paylaşmak istedim. Film adını Paris’in 70’li yılların başlarında inşa edilmiş, gökdelenleri ve modern mimarisiyle kentin Hausmann dönemi estetiğinin hakim olduğu merkezi ile zıtlık oluşturan yöresinden almış. 13. Bölgenin filmin özgün adını içeren ‘Les Olympiades’ mahallesi günümüzde Uzak Doğulu ve Afrikalı göçmenlerin tercih ettikleri, Avrupa’nın en geniş Çin Mahallesi’nin bulunduğu yer olarak biliniyor.

Filmin dört ana karakterinden biri olan Z kuşağından Tayvan asıllı Émilie, iyi üniversite eğitimi almasına karşın bir çağrı merkezinde çalışıyor, bakım evindeki Alzheimer’li büyük annesinin evini pansiyonerler ile paylaşarak geçimine katkıda bulunuyor. Genç kızın dairesine kiracı olarak taşınan 32 yaşındaki Afrika kökenli Camille ise lise öğretmenliğine bir süreliğine ara verip edebiyat doktorasını tamamlama derdinde. Yine 30’lu yaşlarının başlarındaki Bordeaux’dan hukuk okumaya gelmiş içe dönük Nora ile porno sitelerinde canlı muhabbet işiyle iştigal eden seksi Amber Sweet dörtlünün diğer parçalarını oluşturuyor.

Fransız sinemacı, ABD edebiyatının çağdaş yeteneklerinden Adrian Tomine’in 3 ayrı grafik romanını (‘Amber Sweet’, ‘Öldürmek ve Ölmek’, ‘Hawaii Kaçamağı’) kaynak almış. Filmin usta işi senaryosunu tanınmış kadın yönetmen Céline Sciamma ve Léa Mysius ile birlikte kaleme almışlar. Film aynı bölgede yaşayan 4 genç insanın birbirleriyle değişim halindeki ilişkileri üzerinden dijital dünyada davranış biçimleri çerçevesinde aşkın yeni halini coşku ile gözlemliyor. 70 yaşındaki Audiard kendi gençlik çağının başyapıtlarından Eric Rohmer imzalı ‘Maud’daki Gecem / Ma Nuit Chez Maud’ örneğinden yola çıktığını söylüyor. Bilindiği gibi 1969 yapımı bu ünlü klasik o yıllarda 4 gencin aşk, bağlanma, din, ahlâk ve felsefi tartışmalarını içeren mükemmel diyaloglarla ilerler. Öyle ki (yeni yitirdiğimiz unutulmaz Jean-Louis Trintignant’ın hayat verdiği) 34 yaşındaki Katolik genç adam arzunun doruğa çıktığı bir gecede çekici Maud (muhteşem Françoise Fabian) ile konuşmak ve tartışmak dışında bir eyleme geçmez. Audiard’ın çağdaş tiplemeleri ise (Émilie’nin kendi deyimiyle) ‘önce seviş, sonra anlat’ ya da sonra ‘kaybol’ düzeninde yaşıyor. Camille mesleki hayal kırıklıklarını yoğun seks hayatıyla telafi ettiğini ifade ediyor. Geçmişte bir aile yakını ile kurduğu ilişki nedeniyle cinsel bağlantılarında sorun yaşayan Nora, bir partide taktığı peruk ve makyajıyla benzetildiği porno yıldızı ile temasa geçtiğinde karşılıklı şefkat açlıklarını gidermeye çalışıyor.

Kozmopolit, modern, canlı 13. Bölge’nin gri uzun binalarını Paul Guilhaume’un enfes siyah beyaz görüntüleriyle yansıtmayı seçmiş Audiard. Yeni Dalga’nın gri soğuk paletini ve akıcı diyaloglarını kullanmış. Bunları Rone imzalı elektronik müzik ve seks aplikasyonları üzerinden kurulan çağdaş ilişkiler çerçevesinde sunmuş. Canlılık ve harekete karşın büyük şehrin ve 21. yüzyılın bağlantı sorunlarını aşamamış genç insanların derin yalnızlığını sergilemek istemiş. Yaşından ileri geliyor olsa gerek, Émilie’nin hasta büyük annesinin çaresizliği ve Camille’in yitirdiği annesinin tekerlekli sandalyesi ile imtihanından yola çıkarak küçük dokunuşlarla da olsa yaşlılık, hastalık ve kayıplarla başa çıkmak üzerine gözlemlerini dile getirmek istemiş.

Céline Sciamma’nın muazzam başyapıtı ‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi / Portrait De La Jeune Fille En Feu’den tanıdığımız Noémie Merlant Nora’da parlarken, en taze jenerasyonu temsil eden Émilie Wong’da Uzak Doğu asıllı Lucie Zhang, Camille Germain’de siyahi Makita Samba ve filmin ikinci bölümüne geçerken kısa süreliğine renklendiğinde ilk kez karşılaştığımız Sweet Amber’da Jehnny Beth, Fransız sinemacının ilgiye değer keşifleri olmuşlar.

(21 Temmuz 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Sinema Bizi Kavuşturur

Gürcü yönetmen Alexandre Koberidze’nin geçtiğimiz yıl Berlin’den Fipresci ödülü ile dönen ikinci uzun metrajı ‘Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz? / Ras Vkhedavt, Rodesac Cas Vukurebt?’ ne yazıktır ki sinemalarımıza gelmedi. Vizyon gösterimlerine ara verilen bir haftada halen MUBİ’de yayında olan bu güzel film hakkında yazmak ve sinemaseverler ile paylaşmak istedim.

Bir okul çıkışının coşkulu hallerini saptayarak açılan filmin ilk bölümünde, başta sadece diz altından gördüğümüz birbirini tanımayan genç ikilinin ilk karşılaşmalarına tanık oluyoruz. Aynı günün akşamı iş çıkışında tesadüfi olarak bir kez daha yolları kesişen çiftimiz bu kez ertesi gün için bir randevu planı yapıyor. Bu sırada devrede olan anlatıcı sesin aktardığına göre ikisi de ne cesarete ne acele kararlara alışkın değildir ama kader ağlarını örmüştür bir kere. Ancak eczacı Lisa ile futbolcu Giorgi talihin onlara oynadığı oyunun farkında değildir. Kavşaktaki küçük fidanın, eski yağmur oluğunun, güvenlik kamerasının nazar uyarıları ve rüzgârın işitemedikleri ikazının ardından ertesi sabah uyandıklarında aynada başka bir yüzün kendilerine baktığı, üstüne üstlük sahip oldukları bilgi ve yeteneğin yok olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalıyorlar. Yapacak bir şey yoktur. Zaman geçer, Lisa ve Georgi her gün birbirlerini görür ve her gün birbirlerini beklemeyi sürdürürler.

Son dönemin en heyecan verici yaratıcılarından biri olan Koberidze’nin filmi klişe bir aşk tutulması ile başlamasına karşın çok farklı yönlere doğru açılan meditatif bir deneyim sunuyor. Gürcistan’ın başkent Tiflis’ten sonra ikinci büyük kenti olan, zirvesinden kar eksik olmayan görkemli Khvamli dağının eteğinde kurulmuş, içinden coşkulu Rion ırmağının geçtiği antik Ktoisi bölgesini mekân alan yapım, bir şehir senfonisi tadında Ktoisi’de günlük yaşamın ritmini perdeye (ekrana) taşımayı deniyor. Yazılı tarihi M. Ö. 3. yüzyıla dek uzanan şehir dünyanın en eski sürekli yerleşim yerlerinden biri. Sinemacı kenti tüm geçmişi ve el değmemişliği ile aktarıyor bizlere. Binalar, evler, eşyalar hayli yıpranmış belki ama asırlık ağaçların gölgesindeki köprülerde konuşlanmış kahveleri, heykelleri, kadim gelenekleri, büyük büyük babaanneden kalma yemek tarifleri ile doğallığını koruyan bu eşsiz beldenin insanları (ve de hayvanları) bir o kadar sıcak ve cana yakın.

Gürcü yönetmen çeşitli anlatım biçimlerini, stilleri ve üslûpları deniyor filminde. Önceki uzun metrajından (onun da uzun bir adı vardı: ‘Yaz Bir Daha Geri Gelmesin’) aşina olduğumuz üzere yine bir anlatıcı kullanmış. Görmediğimiz şeyleri bize anlatan ‘Binbir Gece Masalları’nın ‘Şehrazat’ına benzer dış ses önce hikâyeyi, atmosferi tanımamıza yardımcı oluyor. Daha sonra bir şehir hikâyesi anlatır gibi mekânları, görmüş geçirmiş müzik okulunu, Beyaz Köprü’yü, eski tiyatro binasını tarif ediyor. Bazen de çok kişiselleşiyor ve yönetmenin sesine dönüşerek seyirci ile etkileşime giriyor. Bunlardan en dikkat çekeninde, aşık çiftin fiziksel değişimi öncesi bizden ilk sinyalde gözlerimizi kapatmamızı ve ikinci sinyalde yeniden açmamızı istiyor. Bu huzurlu dingin hayatı resmederken yaşadığımız çağın vahşeti, hayvanlara yapılan zulüm, açgözlülük yüzünden çıkan orman yangınlarından duyduğu kederi dile getiriyor. Günün birinde bunca vahşet olurken sen ne yapıyordun, oturup film mi çekiyordun diye soracak olan çocuklarına ne cevap vereceğini bilememenin tedirginliğini yaşıyor.

Sinemanın ve bir o kadar da futbolun insanları bir araya getirdiğini ve kaynaştırdığının altını çiziyor. Toplu halde film seyretmenin ve kafelerde birlikte maç izlemenin (kendi ifadesi ile) ‘eşsiz paralelliğinden’ dem vuruyor. Film izlemenin hayatımıza kattığı keyfe selam ederken, sinefillik ve futbol sevgisinin duygusal toplaşmasını, insanları birbiri ile buluşturmasını yüceltiyor. Okul çıkışı ile açılan ve sinema tarihinin ilk filmi olarak kabul edilen ‘Lumière Fabrikası’ndan Çıkan İşçiler / Sortie des Usines Lumière à Lyon’dan esinlendiğini düşündüğüm ilk sahne bu açıdan anlamlı. Sinemacının ilerleyen bölümlerden bazılarını (örneğin Lisa’nın dondurmacıda işe başladığı sahnede) sessiz film tadında konuşmasız ve piyano eşlikli fonda çekmesi de öyle.

Bir söyleşisinde ‘sihir denilen şeylere, gerçek olamayacak kadar garip olduğu düşünülen doğaüstü gelişmelere alan açmayı, bunların günlük hayatımızın bir parçası olduğunu dile getirmeyi hedeflediğini’ dile getiriyor Koberidze. Günlük hayatın kendisinin heyecan verici olduğundan dem vururken, buna süper dramatik ya da aşırı heyecanlı bir şeyler eklemeye gerek olmadığını ekliyor. Filmin adına gelince, öncelikle neyin daha önemli olduğunu işaret etmesini istemediğini ve bu uzun adı Leo Messi’den ilham aldığını belirtiyor. Attığı 3 golle Arjantin’i 2018 Dünya Kupası’na taşıyan yıldız futbolcunun her gol attığında gökyüzüne bakması, onun bir şeyle olan bağını ifade eden bu evrensel jesti sinemacıyı hep heyecanlandırmış. ‘Yukarı baktığında herkesin gördüğü farklıdır. Filmde herkes bu sorunun cevabını bulur diye düşündüm.’ diyor.

(14 Temmuz 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Kayıtsız Kalmak İmkânsız!

Sınıfsal ve siyasal bilinciniz, size,
yaşamın akışını belirleyici rolü verir.
Muhakkak ki, ipler tümüyle sizin elinizde olmayacaktır, ama yorumlayabilecek ve kendinizce bir yol bulacak çözüm üretebilirsiniz.

Hemen baştan belirtmekte yarar var: Çok zor, çok güçlü, çok sert ve önyargıları parça parça edip yaşamı sorgulamaya yönelten bir film “Animals” (Hayvanlar). Nabil Ben Yadir, 2021’de çektiği “Animals” filminde toplumsal inanışların, duyguların, geleneklerin insanın yaşamını ne denli zorladığını anlatıyor. Brahim (bizdeki İbrahim, aslına bakarsanız ya da İngilizcedeki Abraham), eşcinsel olduğunu ailesine açıklayamaz, gittiği bar çıkışında karşılaştığı dört yabancı gencin (onlar da göçmendir, biri hariç, onların da sosyoekonomik, sosyopolitik, sosyokültürel sorunları vardır) arasında kalır.

Yadir’in filmi, aslında bu kadar. Nereden baktığınıza göre yorumlayabilir ve kendi geleceğinizi de görebilirsiniz. Göçmenlik, cinsel yönelim, bilinçsizlik, yerli-yabancı ayrımı, erkek egemenliğindeki dar bakışlı yaşam ve daha birçok şeye odaklanan filmi, şimdi yazmaya çalışırken de zorlanıyorum. Aklımdan gitmiyor beyazperdeye yansıyanlar. Unutmadan belirtmekte yarar var: Film, gerçek bir olaya dayanıyor. Yani, dünyanın hemen her ülkesinde (bizde de tabii ki) her an yaşanabilen, kimilerine göre sıradan bir olay, tabii, sizin başınıza gelmemişse.

“Onur Haftası” idi, polis izin vermedi insanların kendilerince etkinlik yapmasına, yürümesine, toplanıp basın açıklaması yapmasına. Yine yani, filmde izlediğimiz o “kötülük” burada da yaşandı. LGBTİ+ bireyler, ister kabul edin ister etmeyin, bir gerçek, bilimsel olarak da kanıtlandı ve bir arada yaşamaya alışmalıyız.

Filmin ilk yarısında, ailenin doğum günü kutlama hazırlığı içerisindeyken, kalabalığın dar mekânda, yakın plan çalışan hareketli kamera ile yansıması… bir şeylerin habercisi… Bir şeyler olacak, ama ne! Brahim’in konuştuğu herkesten bir şey bekliyorsunuz. Olmuyor! Bu arada, hareketli kameranın filme ve anlatıma birebir uyduğunu görüyorsunuz ve asla filmden kopmanıza izin vermiyor o hareketlilik…

İşte, evde, arkadaşlarınızla aranızda, sokakta; yaşamsal veya toplumsal, siyasal veya ekonomik sorunlarınızla dolduğunuzda akla ilk gelen sertlik oluyor; ya sesiniz yükseliyor ya itip kakıyorsunuz, karşınızdakinin de benzer koşullarda olduğunu aklınıza getirin. Dikkat edin, birçok insan birbiriyle sudan sebeplerle kavga ediyor, birbirini öldürüyor. Hiç yeri değilken, kimsenin anlam veremediği bu sert tepki siyasal ve sınıfsal bilinç eksikliğiyle şiddete dönüşüyor. Buna, yıllar önce “yeni faşizm” adı konuşmuştu. Brahim’e şiddet uygulayanlar da birer göçmen, birer “öteki”; yaşadıkları ortamda ve koşullarda karşılaştıklarıyla hesaplaşamadıklarından içlerinde büyüyen hıncı ondan alıyorlar. Bilinçli olmadıkları için kendilerince ona hak ettiği (ihkak-ı hak) dersi veriyorlar. Eskişehir’de, Ali İsmail Korkmaz tam da bu şekilde katledildi. Katilleri, kendilerince milliyetçi vatanperverdi… Şimdi herkes biliyor “geminin su aldığını”.

Hayvanlar (Animals), toplumsal, gerilim, Yönetmen: Nabil Bir Yadir, Senaryo: Nabil Bin Yadir, Antoine Cuypers, Oyuncular: Soufiane Chilah, Gianni Guettaf, Vincent Overath, Lionel Maisin, Serkan Sancak… önümüzdeki aylarda gösterimde…

(08 Temmuz 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Tanrıları Öldürmek

Çağımız Amerikan sinema endüstrisine damgasını vurmuş olan Marvel aleminin 29. ürünü ‘Thor: Aşk ve Gök Gürültüsü / Thor: Love and Thunder’, Odinoğlu ilahi süper gücün dördüncü solo macerasını beyazperdeye taşıyor. Serinin 2017 yapımı bir önceki filmi ‘Thor: Ragnarok’, kahramanımızın gezegeni Asgard’ın yok oluşunun ardından halkı ile birlikte yeni bir yaşam arayışı ile noktalanmıştı. İnsanlarını yeni topraklara kavuşturmuş olan Thor kendi iç huzurunu arayış döneminde emekliliğin tombul bedeni ardına saklanır bir süre. Lakin galaksinin sorunları bitmez, eski silah arkadaşları ile birlikte bozguncuları durdurmak üzere arada kısa serüvenlere atılır. Derken tehlike çok daha tekinsiz bir damardan gelir: küçük kızının açlık ve susuzluktan kollarında ölüp gitmesine oralı olmayan Tanrı Rapu’ya öfkeli Gorr, onu yok edip sihirli Nekrokılıcı eline geçirir ve daha sonra galaksinin Tanrılarını hepten yok etmeye and içer. Sıra Asgard’a gelmektedir ve Tanrı Katili Gorr’un (özgün adıyla Gorr the God Butcher) durdurulması gerekmektedir. Thor dostları Valkyrie, Korg ve çekici Mjolnir’i şaşırtıcı bir şekilde eline geçirdikten sonra -Lady Thor değil- ‘Güçlü Thor’ adını alan astrofizikçi dünyalı eski kız arkadaşı Jane Foster ile baştan çıkarıcı bir kozmik maceraya atılır.

Kıyamet anlamına gelen bir önceki ‘Ragnarok’ bölümünde serinin yazar yönetmenliğini devralmış olan yerli Maori halkından babanın oğlu Yeni Zelandalı Taika Waititi’nin Thor dünyasına çok şey kattığı aşikar. İKSV Film Festivali’nde izlediğimiz 2016 yapımı ‘Vahşiler Firarda / Hunt for the Wilderpeople’ isimli hınzır taşlamasıyla gönülleri çelmiş olan yönetmenin bağımsız sinemacı kimliği, parlak buluşları ve ince nükteleri ile süslediği ilk süper yapımı ‘Thor: Ragnarok’ ilginçti. Ardından çektiği ve en iyi senaryo dalında Oscar ödülüne layık görülen ve bizde de çok sevilen ‘Tavşan Jojo / Jojo the Rabbit’te (bizzat canlandırdığı Hitler tiplemesi ile) komik ve acınası bir Nazi Almanyasına bir küçüğün saf gözlerinden bakıyordu.

Üçüncü Thor filmi ile serinin final yapacağını düşündüğünü söyleyen Waititi kendisine yeni bir maceranın kaptanlığı teklif edildiğinde önce şaşırmış, daha sonra yazdığı hikâyeyi Jennifer Kaytin Robinson ile birlikte senaryolaştırmış. Yeni Thor, Marvel aleminin serüven coşkusunu taşımakla birlikte, adında da yer aldığı biçimde serinin belki de en tutkulu, duygusal aynı zamanda hüzün içeren filmi. Thor’u canlandıran Avustralyalı Chris Hemsworth sarı uzun saçları ve iri cüssesiyle Viking başbuğu yüce Odin’in tanrısal oğlunu bir kez daha canlandırırken, bir film aradan sonra uzatmalı aşkı Jane (Natalie Portman) ile buluşuyor. Jane onun karşısına parçalanmış çekicinin gücüne sahip ‘Güçlü Thor’ kişiliğiyle ve savaş yoldaşı olarak çıkıyor. Ciltli Viking efsanelerinden edindiği bilgi ışığında şimdilerde turistik bir belde haline gelmiş yeni Asgard’da malum çekicin ona enerji sağlayan gücünü keşfetmiştir Jane. Ancak bir süreliğine ayağa kaldırdığı hasta bedeninin hayat enerjisini adım adım tüketen bir güçtür bu. İkilinin tutkulu öpücükleri ya da uzay yunuslarını seyre daldıklarında Abba’nın ‘Our Last Summer’ının eşlik ettiği bölümlerde, duygusallığın daha önce Marvel filmlerinde görmediğimiz kadar yoğun işlendiğine, ilerleyen bölümlerde ise filmin 70 başlarının efsanevi filmi ‘Love Story’nin izini sürdüğüne tanıklık ediyoruz. Filmin kötü adamı olarak konumlanmış, çarpıcı makyajıyla açılış sekansında tanıştığımız ve usta oyuncu Christian Bale’in hayat verdiği Tanrı Katili Gorr da aslında klişe iblislerden biri değil. Evladını yitirmiş bir babanın kederi ve öfkesi ile beklenmedik bir güce kavuştuğunda gözü intikamdan başka bir şey görmüyor. Tanrısı ‘siz kulların tek amacı bizler için acı çekmek, kendini bana feda edeceksin’ dediğinde çileden çıkıyor.

250 milyon dolar bütçesiyle Marvel aleminin görsel ve işitsel şölenine yepyeni boyutlar katan yapım, bu hüzünlü girizgâh sonrasında son derece eğlenceli anlar içeriyor. Waititi ilk jeneriklerden başlayarak macerayı bir rock opera olarak sunmaya girişmiş. ‘Ragnarok’ta ses bandına Led Zeppelin döşemişti. Bu defa Rock aleminin bir diğer efsane grubu Guns N’Roses şenlendiriyor ortalığı. Grubun ‘Welcome to the Jungle’ ya da ‘Sweet Child O’Mine’ gibi tanınmış parçaları galaktik mücadeleye eşlik ederken elindeki fırtına kesiciyi gitar gibi savuran Thor uzun saçlarıyla görkemli bir rock yıldızını anımsatıyor. Eski Asgard’ın büyülü gözleriyle kainatı gözleyen bekçisi Heimdall’ın babasının yeteneklerine sahip oğlu Astrid’in grubun efsanevi solistinin adını (Axl Rose) lakap olarak taşıması yapımın bir diğer inceliği. Waititi’nin espri yüklü metni bununla da kalmıyor, Mjolnir’in ısrarla Jane’i tercih etmesi ve Thor’un bundan alınması, yine Thor’un öteki silahı Fırtına Kesicisi ile bira muhabbeti, önceki filmden miras olarak, yeni Asgard’da eski dönemi anlatan oyunların sergilenmesi ve bu bölümde Matt Damon, Melissa McCarthy, Sam Neill, Chris’in ağabeyi Luke Hemsworth gibi tanınmış oyuncuların serinin ana karakterlerinin mizahını yapmaları, dev keçilerin çektiği Viking gemisinden yükselen hayvan çığlıklarının müzik bandı ile kaynaşması vs. nükte dolu anlar olarak dikkat çekiyor. Fakat asıl kahkaha Tanrıların buluştuğu Altın Tapınak’ta Zeus karakteri ortaya çıktığında patlıyor. Hayli kilo almış Russell Crowe’un Yunan aksanı ile konuştuğu bu bölüm görülmeye değer. Cinsel alem düşkünü Zeus’un kadınları, Hemsworth’un duygu Tanrısının pelerininden sıyrılmış anadan üryan çıplaklığı, Waititi’nin seslendirdiği Korg’un ağzından ‘utangaç kabak’ benzetmesi Marvel alemine cinselliğin girdiğini haberliyor. King Valkyrie’nin (Tessa Thompson) Zeus’un şehvetli kadınlarına sarktığı sahne ya da çift babalı Korg’un ait olduğu Kronanlar soyunun geleneklerine uygun olarak iki erkeğin elele tutuşarak girdikleri sıcak lav denizinde bebek yapma hikâyesi ile eşcinsel dünyaya selam sarkıtmayı da ihmal etmemiş Waititi.

‘Thor: Aşk ve Gök Gürültüsü’ mega bütçeli bir süper kahraman filminin görsel işitsel tüm beklentilerini karşılayan, hınzır bir bağımsız sinemacının elinde parlak nükte ve buluşlarla zenginleştirilmiş, iki saatin nasıl geçtiğini hissettirmeyen eğlenceli bir macera filmi. Bifrost’taki final karşılaşmasının enfes siyah beyaz sinematografisi ile zirve yapan film türün tutkunlarınca mutlaka izlenecektir. Bence Marvel alemine dudak bükenler de izlemeli. Polisiye ile flörtleşen son ‘Batman’in ardından türe yaman açılımlar vaad eden yeni Thor’u seveceksiniz. Final jeneriğinin ardından gelecek maceraya ilişkin önemli ipuçları içeren iki sahneyi izlemeden salondan çıkmayın sakın.

(08 Temmuz 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Bellek, Duygular ve İnsan Olmak Üzerine

Geçtiğimiz yıl Sundance ve ardından Cannes festivallerinin ilgiye değer filmleri arasında yer almış olan Kogonada imzalı ‘Yang’dan Sonra / After Yang’ biraz gecikmeli de olsa sinemalara gelmiş bulunuyor. Kore asıllı tanınmış video denemecisinin belirsiz bir yer ve gelecekte geçen ikinci uzun metrajı, Alexander Weinstein’ın ‘Yeni Dünyanın Çocukları / Children of the New Wold’ adlı seçki kitabında yer alan ‘Saying Goodbye to Yang’ adlı kısa hikâyesinden yola çıkmış. Anlatı, Jake (Colin Farrell) ve siyahi karısı Kyra’nın (Will Smith’in uğruna Oscar tokadı attığı eşi Jodie Turner-Smith) evlât edindikleri Çinli kız çocukları Mika’ya kendi kültürüne aşinalık sağlaması için satın aldıkları android Yang’den (Justin H. Min) oluşan çekirdek ailenin çevresinde gelişiyor. Eşlikçi (ya da bakıcı) Yang filmin açılışında televizyondan yayınlanan 4 kişilik aileler senkronize dans yarışmasında kuralları ihlal ettiği için arıza veriyor. Küçük kızın can dostu ve ailenin bir ferdi haline gelmiş olan Yang’ı tamir ettirmek ve insani dokusu çürümeden ona yeniden hayat vermek için girişimlerde bulunuyor Jake. Ancak kanunen çekirdek belleğe müdahale etmek yasaktır ve ikinci el edinilmiş robot geri dönüşüme verildiği takdirde aile hakkında bir dolu bilginin ortaya dökülmesi söz konusudur. Yang’ı tamir ettirmek için kanun dışı yollara başvurmaktan kaçınmayan Jack, androidin ‘kara kutusu’na ulaştığında onun yaşamı boyunca biriktirdiği anılarla yüz yüze geliyor. Bu onun için insan olmak adına aydınlatıcı bir deneyime dönüşecektir.

Kogonada aralarında Robert Bresson, Ingmar Begman ve Stanley Kubrick’in de bulunduğu seçkin auteur sinemacılar için video denemeleri çekmiş ilginç bir şahsiyet. Sineması üzerine doktora tezi yazdığı Japon usta Ozu’ya hayranlığı ise önde geliyor. Takma adının esin kaynağı Ozu’nun senaryo yazarı Kogo Noda’dan başkası değil. Bizde sinemalara ve festivallere uğramayan, bir dijital platformda yakalama şansı bulduğum, yazıp yönettiği ve kurgusunu yaptığı 2017 yapımı ilk uzun metrajı ‘Columbus’ onun bir New York Times makalesinde keşfettiği kente ve benzersiz mimarisine aşk mektubudur. Film, Columbus, Indiana’lı genç kız ile mimar babasının ölümcül rahatsızlığı için Seul’den kalkıp gelmiş 40’lu yaşlardaki Asyalı adamın kentin büyüleyici mimari estetiğinde yalnızlıklarını paylaşmaları ve üst düzey mimarinin (Eero Saarinen, I. M. Pei, Deborah Berke gibi mimarlardan söz ediyoruz) tuhaf bir şekilde rahatlatıcı, sağaltıcı etkisi üzerine Ozu’nun izini süren çok başarılı bir mizansen örneğidir.

Yönetmen bilim-kurgu alanına girdiği ikinci uzun metrajında mükemmelliyetçi mizansen estetiğini sürdürürken bu defa adı konmamış banliyö mahallinde bir kez daha insan ilişkilerinin peşine düşüyor. Teknolojik tırmanışın aile ilişkilerini çok daha mekanik kıldığı, insanların yoğun çalışma saatleri içinde en yakınına yeterli ilgi gösteremediği muğlak bir geleceği karanlık ve soğuk bir renk paleti ile aktarmayı seçmiş. Uzaktan uzağa disiplinli (ve de baskıcı) bir toplumu çağrıştıran bu yeni düzende ailenin küçük ferdi bir robota teslim edilmiş. Mika’ya yalnızca göz kulak olmuyor ya da kendi kültürüne dair onu beslemekle kalmıyor, yoğun işlerine dalmış ebeveynlerin yerine ona annelik babalık yapıyor.

Ancak Yang devreden çıktığında Jack önünden geçip gitmekte olan hayatı ıskaladığını fark ediyor. Bir diğer aydınlanmayı ise Yang’ın bir çipe yüklenmiş anıları ile başbaşa kaldığında yaşıyor. Kogonada bu noktada bir yapay zekânın, donanımlı bir robotun zengin duygu dünyası üzerine tartışma kuruyor. Kültürel amaçlı bir teknosapiens’in romantik ilişkiler kurup kuramayacağını araştırıyor. Diğer canlıların hep insan olmak isteyebileceği düşüncesini sorguluyor. İnsanların da doğuştan programlanıp programlanmadığı sorusunu ortaya atıyor.

Kogonada’nın soruları gelecek çalışmalarında devam edecektir. Onu takip etmek ve yeni meditatif denemelerini beklemek heyecan verici kuşkusuz. ‘Yang’dan Sonra’ ilginç çıkış noktasına ve geleceğin çok düzenli ama soğuk dünyasını yansıtan kusursuz mizansenleriyle ilginç ancak kişisel olarak ‘Columbus’un doğa-mimari-insan şiirinden çok daha haz aldığımı itiraf etmeliyim.

(03 Temmuz 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Homosapiens ile Teknosapiens Arasında…

Hayat mı sanatı, sanat mı hayatı takip ediyor? Bu soru hep sorulur, ama yanıtının kesinlik kazanması pek mümkün değildir. Yine de bana sorarsanız, sanat her zaman için yol göstericidir, hatta bilime bile…

Bütün sanat dalları gibi sinema da geçmişe olduğu kadar geleceğe de odaklanıyor ve olasılıkları sıralıyor önümüze. O olasılıklar ne zaman ve ne boyutta gerçekleşebilir, kim bilebilir ki, hele de bizim ülkemizde… Düşünsenize, bir çift söz bile ülke ekonomisini tepetaklak edebiliyor. Ekonominin her sarsıntısı yaşamımızı altüst ettiği gibi geleceğimizi de belirliyor.

Biz gelelim filme… “After Yang” (Yang’dan Sonra), yönetmen Kogonada, Alexander Weinstein’in kısa öyküsünden kendisinin uyarladığı filmde izleyiciyi düşünmeye, duyguların yaşamda yerinin olduğunu fark ettirmeye davet ediyor. Duygular önemlidir yaşamda, yön verir bizlere. Çoğunlukla da duygularımıza göre hareket ederiz, aklı ve bilinci pek umursamadan. Doğru mudur bu, bilemem tabii ki. Herkesin düşüncesi de duygusu gibi kendisine… Buna da bağlı olarak ister istemez kendi duygunuzu, kendi aklınızı seçiyorsunuz. Boşuna renkler ve zevkler tartışılmaz denmemiş yani. Ama gelin bu konu üzerinde düşünelim. Gelin, bu konunun ne denli önemli olduğunu konuşalım. Her şey gibi duygular da, düşünceler de, doğrular da değişir. Değişmeyen tek şey değişimin kendisiyse, doğru bir yerdesiniz ve doğru bir filmi izlemek istiyorsunuz.

Baştan belirtmekte yarar var: Yavaş akan bir film, sabrınızı zorluyor. Bunca büyük hareketliliğin ve hızın yaşandığı dünyada kim bunca dayanabilir ki! Kogonada, bunun bilincinde, o yavaşlığın içerisinde düşünmenize fırsat tanıyor. Film boyunca doluya koyuoar aldıramıyor, boşa koyuyor dolduramıyor, sürekli tartışıyorsunuz kendinizle bile.

Basit bir öykü. Evlâtlık aldıkları küçük kıza bakıcılık ve eğitmenlik de yapan android (Yang) bozulmuştur. Küçük kız, androidini ister, babası da onarılması için çabalar. O koşuşturma içerisinde duygusal bir çatışma yaşanır, anne ile baba ve her ikisiyle çocuk arasında. Duygular(ımız) ne denli belirleyicidir yaşamımızın içerisinde?

Yang bir robot olmasına karşın hem küçük kızın hem de ailenin en yakın arkadaşıdır. Bir robotun duygusu olabilir mi? Zaten film onu işliyor. İnsanların duygusu yaşamı, geleceği nasıl belirler? Bir yanıyla kolay bir film, ama diğer taraftan da düşünmeye yönlendirdiği için zor bir film. Çözümlenen her soru işaretinin arkasından onlarcası sökün ediyor. Biriyle ilgilendiğinizde ikincisini, arkasından gelen üçüncü, beşinci, onuncu… soru işaretleriyle boğuşurken buluyorsunuz kendinizi. Satranç oyunundakinden daha çok olasılık var önünüzde, buna da bağlı olarak yenmeniz gereken duygularınızın (ya da duygusallığınızın) etkilerinden kurtulmak…

Var mısınız, kendinizi sınamaya, duygularınızın yaşamı belirleyiciliğini saptamaya… Acaba hangisi daha gerekli, hangisi daha vazgeçilmez?

Yang’dan Sonra (After Yang), duygusal, kurgubilim, Yönetmen ve Senaryo: Kogonada, Oyuncular: Colin Farrel, Jodie Turner Smith, Malea Emma Tjandrawidjaja… 01 Temmuz’dan başlayarak gösterimde…

(30 Haziran 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Şarkı Olmadan Gün Sona Ermez

Müzik kültürüne katkıları tartışılmaz, tüm zamanların en çok satan solo sanatçısının yaşam öyküsü nasıl anlatılmalı. 42 yıllık kısa ve fakat fırtınalı hayatına çok şey sığdırmış bir pop ikonuna nasıl yaklaşmalı. Görkemli denemeleri ile geniş kitlelerin ilgisini çekmiş Avustralya asıllı yönetmen Baz Luhrmann, bu yıl Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve bitiminde 12 dakika süre ile alkışlanan filmi ‘Elvis’ ile bu külfetli çabanın altından kalkmayı denemiş. 50’li 60’lı ve 70’li yıllara damgasını vurmuş olan Elvis Presley ile ABD’nin 30 yıllık serüvenini koşut biçimde anlatmayı seçmiş. Sözcüsü ise Elvis’i dünyaya hediye eden efsanevi menajer olarak bilinen ‘nam-ı diğer Kardan Adam’ Albay Tom Parker. Kimi eleştirmenlerce yadırganıyor bu tercih. Albayı hikâyenin kötü adamı, yalancı, hilebaz, üç kağıtçı benzeri sıfatlarla ananlar var. Ancak feleğin çemberinden geçmiş, karnavallarda türlü numaralarla ayakta kalmış bu açıkgöz adamın Elvis’in keşfi ve yükselişindeki aslan payı reddedilemez.

Babası karşılıksız çek yazmaktan hapse düşen genç Elvis’in aileyi çekip çeviren annesi ile birlikte mütevazı bir zenci mahallesinde kurduğu yaşam, onun küçük yaştan gospellere, blues ritmine aşık olmasını, siyahların zikir havasındaki aşkın müziğiyle kendinden geçmesine yol açacaktır. Elvis 20 yaşına geldiğinde çocukluğundan aşina olduğu ezgilerle Güney’in country tarzını aynı potada erittiği 1954 yılında çıkan ilk 45’liği (That’s All Right Mama) iki ırkın insanlarını birlikte coşturacak, Louisiana Hayride’da pembe bol kostümü ile sahneye çıktığında müziğinin hareketli ritmine paralel vücut dili, yağlı saçı, kız makyajı ve kalça kıvırmalarıyla özellikle genç kızları kendinden geçirecektir. Albay bu anları “şimdiye dek gördüğüm en güzel karnaval gösterisiydi, o kızların gözünde gördüğüm ‘yasak elma’ydı O” sözleriyle dile getirecektir. Sanatçı bu dönemde B. B. King başta olmak üzere siyahi dünyanın efsaneleri ile tanışacak ve Blues’un kalbinin attığı Beale Street’te saygıyla karşılanacaktır.

Elvis çocukluğunun çizgi süper kahramanları denli güçlü ve zirvededir artık. Captain America misali ‘sonsuzluk kayası’na ulaşmaktır hedefi. Ancak yaşadığı dünya bir süper kahramanlar diyarı değildir. 50’li yılların ‘ırk ayrımcılığı’ belası Elvis’e dur diyecek, cinsel sapkınlık suçlaması ile televizyon yasağı gelecek, ardından hapis tehdidiyle susturulmaya çalışılacaktır. Saçlarını kesip üzerine üniforma geçirip 2 yıllığına deniz aşırı askerlik eğitimine yollanır ve ‘Otomatik Portakal’ misali yadellerden (Almanya) sisteme uyumlu bir ‘Amerikan evladı’ olarak dönmesi beklenir.

Filmin Elvis’in özet geçtiğim yükseliş yıllarını konu alan, iki yüzlü Amerika’ya başkaldıran parlak çocuğun öyküsünün anlatıldığı bir saatlik ilk bölümünün çok başarılı olduğunu söylemek isterim. ABD Güney’inde ateşi hâlâ küllenmemiş ‘ırk ayırımcılığı’nın beter biçimde yeniden hortladığı günümüz ile parallellikler kuran bir bölüm bu. Krolonojik bir anlatımı tercih eden Luhrmann, Elvis’in patlama dönemini kendine özgü coşkun sinemasıyla geniş perdeye aktarmış. Çok başarılı bir kurgu çalışmasının yanında zaman zaman perdeyi 7 – 8 parçaya bölmüş, Elvis’in büyük çıkışının gösterişini izleyiciye aktarmayı denemiş.

Şarkıları seslendirmese de bu film için aranmış bulunmuş Kaliforniyalı genç yetenek Austin Butler gerek aslına benzerliği, gerekse Elvis’in üzerinde çok emek verdiği belli büyüleyici sahne performansını yorumladığı bölümlerde son derece başarılı. Anlatıcı konumundaki menajerde ise yılların aktörü Tom Hanks çok başarılı makyajının da desteğiyle kariyerinin (muhtemelen ona yeni bir Oscar adaylığı getirecek) en ilginç kompozisyonlarından birini veriyor. Kurnaz, üç kağıtçı, kimilerine göre şöhretin zirvesinde kaybolmuş bir ruhu sömüren, onu tuz madeninde bir köle misali çalıştıran filmin kötü adamı, ama kanımca o bu sistemin içinde ayakta kalmaya çalışan, tüm kurnazlığı ve zavallılığı ile çarkın dişlilerinden biri.

42 yıllık kasırgalı bir yaşamı 2,5 saate sığdırmak kolay değil kuşkusuz. Nitekim Elvis’in ikinci 10 yılı ve tüm müzikseverlerin çok iyi bildiği vedası biraz aceleye gelmiş haliyle. Yine de kralın Las Vegas çıkartmasının anlatıldığı o şaşaalı son bölüm sanatçı – menajer ilişkisi ve yıldız personasının kırılganlığı üzerine önemli şeyler söylüyor. Luhrmann’ın ‘Elvis’i beklendiği üzere görkemli bir gösteri. Geniş perdede izlenmesi gereken baş döndürücü olduğu kadar hüzünlü bir yaşam hikâyesi. ‘Şarkı söylemeden gün bitmez’ diyor Elvis filmin bir sahnesinde. Kendini hiç yere inmeyen Ebabil kuşuna benzetiyor. Uçarken uyuyan, yorulduğunda kanatlarını rüzgâra dayayıp dinlenen, bir kereliğine o da ölmek için yere inen.

(23 Haziran 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Çalışmayan Ama Çalan Telefon

… boşlukta yankılanır sesi ve nasıl tedirgin eder insanı, nasıl da korkutur! Çocukluk kâbusu gibi… Gerilim ve korku filmlerini beğeniyorsanız, bu filmi seveceksiniz. Basit, yoğun, yalın, kısa ve güçlü.

13 yaşında bir çocuk; alkolik baba, küçük bir kız kardeş arasında hayaller dünyasına dalınca hem okulda hem de mahallede dışlanır. Kentte kaçırılan çocuklar vardır, akıbeti bilinmeyen… “Gaspçı”, yani çocuk kaçıran bilinse de ne tanınır ne de bulunabilir. Öykünün gelişinden belli ki o çocuk da kaçırılacaktır ve öykümüz öyle başlayacak…

1970’li yılların en büyük kâbusu, bizim için değilse de Amerika için, çocuk kaçırma olaylarıdır. Doğal olarak, herkesi ürküten bu durum yaşamı da belirler. Yönetmen Scott Derrickson, çocuk kaçırma olaylarını, biraz da gizli olarak yaşamın odağında yer alan şiddete bağlıyor. Çocuklar arasında inanılmaz bir şiddet yaşanıyor. Birbirlerini öldüresiye dövüyorlar. Belki de bu çocuk kaçırma olayları, onları bu şiddet sarmalından korumak amacıyla artmıştır, araştırmacıların bilebileceği bir şey.

Merak, heyecan, ürperti sinema için de bulunmaz bir kaynaktır. Buna da bağlı olarak fantastik filmler izleyicinin ilgisini çeker. “Siyah Telefon”da merakın ve gizemin odağında o çalışmayan ama çalan telefon bulunuyor; ilk ilgi odağı… İyi öykü, iyi yönetmen, iyi oyuncular (Finney’de Mason Thames, Gwen’de Madeleine McGraw, babada Jeremy Davies ve tabii, Gaspçı’da Ethan Hawke) ile kuşkusuz çok ilgi çekecektir. Gwen’in gördüğü rüyalara babasının şiddet kullanarak gösterdiği tepki filmin diğer gizemli yanı, çünkü polis inanıyor küçük kıza. Daha önce kaçırılan çocukların o çalışmayan ama çalan telefonla yönlendirdiği Finney, giderek kendine güvenecek ve Gaspçının karşısına dikilecektir. Burada, ‘80ler dizisinin unutulmaz repliği “icat çıkarma”yı, buna da bağlı olarak Rasim Öztekin’i (alkışlar sarsın doğanın kucağında da) anımsamamak elde değil. Finney, kendince denemeler yapan bir çocuk, her ne kadar arkadaşları tarafından dışlansa da… O denemelerinin yararını görecektir.

Filmin, dönemin atmosferini yansıtması açısından rengi, ışığı hatta formatı (bir kısmı “süper 8” ile çekilmiş) iyi düşünülmüş ve başarıyla kotarılmış. Fantastik filmler, gerçeklik duygusu izleyiciye yansıdığı ölçüde başarıya ulaşır. Pandemiyle birlikte yaşamımıza ortak olan maskeler “Gaspçı”nın haletiruhiyesini yansıtıyor. Sahi, o maskelerle yeni fantastik filmler izleyecek miyiz?

Siyah Telefon (The Black Phone), fantastik, korku, gerilim, Yönetmen: Scott Derrickson, Senaryo: Scott Derrickson & C. Robert Cargill, Oyuncular: Mason Thames, Madeleine McGraw, Jeremy Davies, James Ransone ve Ethan Hawke… 24 Haziran 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(23 Haziran 2022)

Korkut Akın

[email protected]