‘Yabancı / L’Étranger’nin taze sinema uyarlaması heyecan veriyor. Albert Camus’nün geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuş, varoluşçuluk akımını başlatan edebiyat şaheseri bu defa François Ozon eliyle beyazperdeye aktarılmış. Fransız sinemasının deneyimli ismi çok iyi bilinen ve lise yıllarında özellikle Fransızca eğitim yapılan okulların müfredatından eksik olmayan ünlü metne sadık kalmış uyarlamayı siyah – beyaz çekmiş. Bu tercih doğrultusunda anlatısını Camus’nün metninde yer almayan Cezayir’in 1930’lu yıllardan gelen haber görüntüleriyle başlatmak istemiş.
Perdeye yansıyan o döneme ait bir Afrika haritasının ardından izlediğimiz propaganda filminde, 1830’larda küçük bir köy olan beldeden Fransızların hediye ettiği (!) bir yaşam doğrultusunda Doğu ile Batı’nın karışımı haline gelmiş bir cennet sahili olarak söz ediliyor. Ancak hemen sonrasında Cezayir Kurtuluş Cephesi’nin direniş sloganlarını arşiv görüntülerle perdeye taşıyan Ozon, Camus’nün romanında pek önemsenmemiş sömürge ikliminin tez elden algılanmasını sağlıyor. Nitekim hemen ardından filmin adı Fransızca ve Arapça olarak iki dilde perdeye düşüyor.

‘Yabancı’, Mösyö Meursault’nun (Benjamin Voisin) aykırı hikâyesi üzerine kuruludur. Film, Fransız sömürgesinde gemi katibi olarak görev yapan genç adamın annesinin ölüm haberini ileten telgrafı almasıyla açılır. İş yerinden iki günlük izin alan Meursault, restoran işleten dostundan ödünç aldığı bir matem boyun bağı ile birlikte annesinin son 3 yılını geçirdiği uzak bakımevine yollanır. Son bir kez vedalaşmak üzere merhumenin tabutunun açılmasını ‘bir anlamı yok’ sözleriyle reddeder. Buna karşılık görevlinin ikram ettiği sütlü kahveyi içer, sigarasını tüttürür. Cenazeye katılanlar onun kayıtsızlığı karşısında şaşkındır. Meursault ertesi gün plajda karşılaştığı eski flörtü Marie (Rebecca Marder) ile deniz sefası yapacak, plaj sonrası gittikleri Cezayirlilerin giremediği sinemada Fernandel’in başrolünü oynadığı 1938 yapımı Marcel Pagnol uyarlaması ‘Le Schpountz’un neşeli kahkahalarıyla geçirilen keyifli dakikaların ardından çift otel odasında sevişecektir.

Camus 120 küsur sayfa uzunluğundaki anıtlaşmış yapıtı, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için dışlanan ana karakter aracılığıyla 20. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşmayı anlatır. Topluma yabancı duran Meursault’nun çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman gücünü arka plandaki derin yalnızlıktan ve suskun acıdan alır. Dünya savaşlarıyla sarsılan Avrupalı bireyin ‘anlamın’ sürekli aranışına verdiği tepkinin ifadesi olan Camus’nün metni, ana karakterin dış dünyaya koyduğu mesafe ile topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil tüm olan biten herşeye kayıtsız kalışını ustalıkla dile getirir.

‘Yabancı’ sinemaya uyarlanması kolay bir eser değildir. Bu zorlu işe 1967 yılında büyük Visconti de girişmiş, ancak bu denemesi onun paha biçilmez başyapıtlarının gölgesinde kalmıştır. Ozon versiyonunun en büyük başarısı, Visconti’nin filminde bolca kullandığı Camus’nün cümleleri yerine bakışlar ve jestlerle derdini görsel olarak anlatabilme çabasında yatıyor. Daha önce ‘Peter von Kant’ (2022) ve ‘Suç Bende / Mon Crime’ (2023) gibi filmlerde çalışmış olduğu Belçikalı Manuel Dacosse’un siyah – beyaz görüntü çalışması onun bu uğraşına büyük katkı sağlamış.

Ozon, Meursault’nun yabancılığını baskı altında direniş filizleri veren sömürge halk ile aynı ortamı soluması ile ilişkilendiriyor. Yerlilerin girmesinin yasak olduğu plajlarda, sinemalarda keyif çatan Avrupalı azınlığın bir parçası olmasının onun ‘hayat sadece bir saçmalıktan ibaret’ hissiyatını güçlendirdiğini vurguluyor. Buna rağmen çevresindekilerle olan ilişkilerinde oyunu belli kurallara göre oynuyor genç adam. Otelden tanıştığı, arap kadınları pazarladığı ileri sürülen Raymond Sintès (Pierre Lottin) yakın dostudur. Hastalıklı köpeğiyle yaşlı bir çift hayatı süren Salamano (Denis Lavant) ona akıl danışır. Daktilo Marie ile birlikteliğinde duygusal bir yakınlaşmadan ziyade şehvetli bir cinsellik ön plandadır. Ancak ne zaman ki Meursault bir deniz kıyısında ‘sahildeki Raskolnikov misali’ bir Arab’ı öldürür, işte o zaman yabancısı olduğu toplum onu ölüme mahkûm eder. Cezanın nedeni bir sömürge toplumunda adı bile zikredilmeyen bir bireyi öldürdüğü için değil, ‘annesinin cenazesinde ağlamaması’ ile simgeleşen toplumun genel geçer kurallarına uymamasındandır.

Ozon özgün metnin dışına çıkmıyor, Camus’nün anti kahramanını sorgulamıyor, psikolojik çözümlemelere girişmiyor. Lakin romanda pek önemsenmemiş olan tarihsel çerçeveyi görünür kılıyor. Öldürülen isimsiz Arab’a (Abdurrahman Dehkani) bir ad, bir kimlik (Musa Hamdani) bahşediyor. İlk kez ’85 Yazı / Été 85′ (2020) filminde keşfettiği yakışıklı Benjamin Voisin’in kusursuz bedenini alabildiğine cömert biçimde sergiliyor. Bıçaktan yansıyan güneş ışığının gözleri kamaştırdığı cinayet anını ise homoerotik bir plan ile bağlayarak filme Ozon damgasını vuruyor.
(16 Ocak 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com