Bazı Akrabalarım “Senin ‘Tekerlek’ Filminde Ne İşin Var?” Dediler…

48. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nden 5 ödülle dönen Zenne filmi için çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Cesur yönetmenler Mehmet Binay ve Caner Alper 2008 yılında ailesine eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra öldürülen Ahmet Yıldız’ın hikâyesini beyazperdeye taşıdı. Türkiye’de eşcinsellerin yaşadığı sıkıntıları korkusuzca dile getiren Zenne filmini “Zenne” karakterine hayat veren, ruhunu katan Kerem Can’dan dinliyoruz…

Kerem Can ile Bebek Chilai M-Art’ta buluşuyoruz. Gözlerinin içi parıldayarak geliyor yanımıza. “Çok mutlu gözüküyorsunuz?” diyorum, “Nasıl olmam oğlumla sevdiğim kadın geldi bugün” diyor. Luan babasını çok özlemiş. Hemen röportaja başlıyorum ki bir an önce kavuşsunlar ve uzun uzun hasret gidersinler. İşte karşınızda meşhur “Zenne” Kerem Can…

Filmdeki Zenne, yani Can karakteri çok renkli bir kişiliğe sahip… Sanki Can dans ederek hayat buluyor. Acılarını dansla unutup, yine sevinçlerini dans ederek kutluyor gibi… Ve siz de onun nezdinde eşcinsellerin yaşadığı sıkıntıları bize o kadar iyi ifade ettiniz ki öncelikle sizi kutlamak istiyorum. Can’ı yani nam-ı diğer Zenne’yi bize biraz anlatır mısınız?

Can dansla birlikte başka bir hayatı yaşıyor. Kendi kurduğu dünyada kayboluyor. Çünkü gerçek hayatta yaşadıkları çok zor şeyler. Can bir asker kaçağı. Ne kadar cesur, ne kadar açık gibi gözükse de aslında çok kırılgan. Düşünsenize bir insan gündüzleri dışarı çıkamıyor. “Çıkmak istediği halde çıkamıyor.” Yapmak istediği bir sürü şey var Can’ın… Ve dans onun için her şeyden kaçış aslında. Can’ın iyi ki dansı var. Birçok insanın sığındığı, kendini bulduğu bir dünyası yok. Bana göre Can şanslı. Zaten Can karakteri umudun bitmediğini gösteriyor bize.

Can aslında düşlerinde de dans ediyor öyle değil mi?

Evet. Zaten Can’ın sadece dans ettiği, hiç konuşmadığı sahneleri var. Biz burada çok net görüyoruz Can’ın iç dünyasını.

Kerem Can’dan bir “Zenne” çıkarmak için 7 ay dans dersi almışsınız. Hatta Berlin’de “Eserzade” adında gerçek bir Zenne bulup onunla çalışmışsınız…

Ben Eserzade’ye gittiğimde hiçbir şey bilmiyordum. Eser bile bu kadar kısa zamanda bendeki değişime şaşırdı. Ama çok uğraştı benimle. Zenne kıvrak olmalı, ben ise hiphop dinleyen biriyim. Yürüyüşüm bile dinlediğim müziğin etkisindeydi. Çok çalıştım, bu işe çok inandım. Sabah dansla uyanıp akşam dansla yattım. İçinde dans olan düzenli bir hayat kurdum kendime. Her yaptığım hareketin, eylemin içine dansı koydum. Dişlerimi fırçalarken, su içmek için bir bardağa uzanırken bile dansı düşünmeye çalıştım. Rüyalarımda bile kendimi dans ederken buluyordum. Oyuncu provalarımda yönetmenlerim Caner ve Mehmet çok yardımcı oldular.

“Ya yapamazsam?” diye korktuğunuz bir an oldu mu?

Dans açısından, evet, zamanın yeterli olmamasından çok korktum, ki bence öyleydi. Sanatsal açıdan kaygılarım vardı. Yapamazsan diye değil ama en çok bu rolü karikatürize etmekten korktum. Gerçekçi olabilir miyim? Can’la ilgili sorular sordum hep kendime. Korkuları neler? Hayata dair neler düşünüyor? Başka insanlarla olan bağlantıları ne? Can için ayrı bir kodlama bulmaya çalıştım. Nasıl konuşuyor? Bir kere ben Berlinliyim o İzmirli. Ben Kerem olarak nasıl konuşuyorum? O İzmirli Can olarak nasıl konuşur? Bazen dans provalarından sonra sadece insanları seyrettiğim zamanlar oluyordu.

Bu kadar renkli bir karakter var ortada. Merak ediyorum hiç duygu karmaşası yaşadınız mı? Yani karakteri çözümlerken zorlandığınız ya da size oyunculuk anlamında daha farklı bir heyecan yaşatan sahne oldu mu?

Zorlandığım çok sahne oldu ama beni en çok etkileyen sahne Ahmet’in öldürüldükten sonra odasına gittiğim an! Oradaki duygu yoğunluğum çok fazlaydı. O odadaki boşluğu hissetmek, onun eşyalarıyla baş başa kalmak farklı bir duyguydu.

Dolaptaki tek renk giysiler. Caner Alper senaryoda inceden inceye öyle mesajlar vermiş ki… “Annenin renkli kıyafetleri yer bezi yapması…” Bu gibi durumlar birçok kişinin yaşadığı şeyler.

Gerçekten öyle. Caner bir çok şeyi anlatmak için çok güzel metafor ve ince mesajlar buldu. Hiç kimse renklerini saklamak zorunda kalmamalı. Bu çok farklı bir iş oldu. Ve hepimiz bunun farkındayız. Bu konu kesinlikle işlenmesi gereken bir konuydu.

Türkiye’de gayler askere alınmıyor. Ama bunu bir şekilde ispat etmek zorundalar. Bunu öğrendiğinizde aklınızdan neler geçti?

Bu durumla ilgili birkaç belgesel izlemiştim. Aslında eşcinsellerin yaşadığı sıkıntılarla ilgili bilgi sahibiydim ama bu rolü kabul ettikten sonra daha çok araştırdım ve çok şey öğrendim. Sanki üniversitede bir tez hazırlar gibi rolüme hazırlanmaya çalıştım. Can bir şehit çocuğu ve bence pasifist olduğu için askere gitmek istemiyor. Bu nedenlerden askerden muaf tutulması mümkün olmadığı için, gay olduğunu ispatlamak zorunda. Böyle birşey insan haklarına aykırı ve artık çözümler bulunmalı. Benim düşüncem, Türkiye gibi eğitim seviyesi yüksek olan bir ülkede, Can gibi birisinin silâh tutacağına, sosyal servis yapabilip belki birilerine eğitim vermeyi tercih edebilmeli. Herkesin seçim hakkı olmalı. Bu yüzden “vicdani ret” diye bir şeyin olması gerektiğine inanıyorum. Bu filmde işlenilen konulardan biri de bu zaten.

Can’ın muayene olmak için askeri doktorların önüne çıktığı bir sahne var. Daha sonra muayene odasına alıyorlar. Ve kapı kapanıyor…

O kapı açıkta olabilirdi. İçeride yaşananlar izleyiciye bırakıldı…

Siz 1970’lerde Berlin’e göç eden ya da “etmek durumda kalan” bir ailenin çocuğusunuz. Almanya’da yaşıyorsunuz, evlisiniz ve bir oğlunuz var…

Evet, aynen. Berlin doğumluyum. Annemle babam 70’li yıllarda Türkiye’de üniversiteye gidiyor. O dönem Türkiye’nin içinde bulunduğu politik durumlardan ötürü okullar kapanıyor, sonra tekrar açılıyor. Mezun olunca da Almanya’ya gitmek istiyorlar. Çünkü ülkenin durumu belirsiz. Onlarda bu belirsizlik içinde üniversite sonrası Almanya’ya gidiyorlar.

Ailenizden de bahsetmenizi istedim çünkü filmde aile vurgusu ön plânda. İki ailenin çocuklarına karşı tutumları çok farklı. Can ailesine karşı hep dürüstken, Ahmet dürüstlüğünün ölümü olacağını biliyor…

Aynen. “Zenne” Türkiye’de bulunan çelişkilerin panoramasını göstermeye çalışıyor. Bir yandan “Zenne”de bir baba kendi elleriyle evlâdını öldürüyor. Gerçekten akıl almaz bir durum. Hiç kimsenin kimseyi öldürmeye hakkı yok. Öte yandan filmde annelerin rolünün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Bir tarafta oğlunu olduğu gibi kabul eden, oğlu olduğu için seven, onu koruyan bir anne var, diğer tarafta ise oğlunun eşcinsel olduğunu kabul etmeyen ve bunu bir hastalık gibi gören, çocuğunun canına kıydıran başka bir anne. Annelerin önemi çok büyük, film onu da göstermek istiyor.

Peki filmle ilgili annenizin tepkisi ne oldu?

İlk sözü biraz komikti. “Ulan senden dansçı mı çıkar” dedi bana; “Sen göbek atabilecek misin?’’ diye sordu. Ama şaka bir yana proje itibariyle çok destekledi ve benimle gurur duyuyor.

Babanız…

Annemle babam ayrıldı. Babam Bodrum’da yaşıyor. Filmle ilgili gayet olumlu yaklaştı. Ama herkes annem ve babam kadar duyarlı ve anlayışlı olmadı. Bazı akrabalarım “Kerem iyi düşündün mü, acaba doğru mu yapıyorsun? Bak bu durum çok bıçak sırtı dikkat etmelisin, senin tekerlek filminde ne işin var” dediler. Bunlar liberal ve açık görüşlü bildiğim insanlardan geldi. Duyduklarıma inanamadım. Ama ben projeye o kadar inandım ki söylenenlerin hiç biri umurumda olmadı…

Türkiye’de böyle bir durum var işte. Hâlâ birçok oyuncu gay rollerini oynamaktan kaçınıyor…

Açıkçası, benim için senaryo ve arkasında yatan sanatsal düşünce çok önemli. “Zenne” sadece bir film değil. Başka oyuncular için konuşmak istemiyorum. Herkesin kendi kararı sonuçta. Kaldı ki bu filmden sonra bunun değişeceğine inanıyorum.

Filmde annenize sarıldığınız bir sahne var. Türkiye’de Doğu ya da Batı fark etmez bunu yapamayan o kadar çok insan var ki? Sarılmıyoruz, sevgimizi belli etmiyoruz. Hep kurallarla büyüyoruz. Birçok baba sadece uyurken çocuklarının başını okşuyor. “Seni seviyorum” demekten korkuyoruz. Ama Can böyle insanların aksine içinden geldiği gibi yaşıyor…

Keşke herkes sevgisini Can gibi yaşayabilse. Bir annenin çocuğuna sarılması kadar güzel bir şey olamaz. Aynı şekilde bir çocuğunda annesine… Kadınlarımız çok önemli, onlara değer vermeliyiz. Son dönemlerde gazetelerde her gün tecavüze uğrayan, dövülen, öldürülen kadınların haberlerini okuyoruz. Buna karşı devlet bir şey yapamıyorsa sivil toplum örgütleri ve hepimiz bir şeyler yapmalıyiz. Hepimiz kendimizi sorguya çekmeliyiz.

Siz annenize sarılıp uyur musunuz peki?

Çocukken evet. Can’ın annesi onu biraz farklı seviyor. Bence fazla korumak istiyor onu. Fazla veya aşırı olan sevgi de yanlış. Ama, ondan ziyade anneme gördüğümde sarılıp, sevgimi gösteririm. Benim annem hem annelik hem de babalık yaptı bana. Biz birbirimizi tamamlayarak büyüdük. O noktada Can’ı çok iyi anlayabiliyorum. Annesi ile olan ilişkilerinde Can’a yaklaşmam zor olmadı.

Türk sinemasının söyleyecek sözü olan filmlere ihtiyacı var. Bence “Zenne” bunu başardı. Sizi ve bu başarılı ekibi kutluyorum… Teşekkürler…

(10 Ocak 2012)

Yeliz Bozkurt

Fotoğraflar için Hande Arslan Yazıcı’ya teşekkür ederiz.

“Bazı Akrabalarım “Senin ‘Tekerlek’ Filminde Ne İşin Var?” Dediler…” üzerine 2 yorum

  1. Röportaj ve güzel kareler için teşekkürler. Zevkle okudum. Kerem Can’ı ilgiyle takip ediyor, çok daha güzel yerlere gelmesini arzu ediyorum…

  2. Yelizciğim çok eğlenceli, güzel bir röportaj olmuş. Yüreğine sağlık. Canan Aydın, BirGün Gazetesi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir