Dövmeli Kızla Yeniden Polisiye Sularında

Ejderha Dövmeli Kız (The Girl with the Dragon Tattoo)
Yönetmen: David Fincher
Roman: Stieg Larsson
Senaryo: Steven Zaillian
Müzik: Trent Reznor-Atticus Ross
Görüntü: Jeff Cronenweth
Oyuncular: Daniel Craig (Mikael), Rooney Mara (Lisbeth), Christopher Plummer (Henrik), Stellan Skarsgard (Martin), Steven Berkoff (Frode), Robin Wright (Erika), Yorick van Wageningen (Bjurman), Joely Richardson (Cecilia), Goran Visnjic (Armansky)
Yapım: Columbia-MGM (2011)

Heyecan veren yönetmenlerden David Fincher’ın “Ejderha Dövmeli Kız” filmi, klâsik polisiye sinemanın tepelerinde dolaşıyor. Merak duygusu ve gerilim seyircilerin nefesini kesiyor.

İsveçli yazar Stieg Larsson’un ölmeden önce tamamladığı “Milenyum Üçlemesi”nin ilk romanı “Man Som Hatar Kvinnor”, etkileyici yönetmen David Fincher tarafından “The Girl with the Dragon Tattoo-Ejderha Dövmeli Kız” adıyla Hollywood’a uyarlandı. Larsson’un (1954-2004) bu üçlemesi İsveç’te hem televizyona hem de sinemaya uyarlanmıştı. Bu uyarlamaların hepsinde yönetmenler ve oyuncular aynıydı. İlk romanı 2009’da “Man Som Hatar Kvinnor-Ejderha Dövmeli Kız” adıyla Niels Arden Opley sinemaskop olarak perdeye aktardı. Üçlemenin son iki filmini heyecan veren yönetmenlerden Daniel Alfredson çekmişti. Bu muhteşem yönetmen, aynı yıl “Flickan Som Lekte Med Elden-Ateşle Oynayan Kız” ve “Luftslottet Som Spangdes-Arı Kovanına Çomak Sokan Kız” romanlarını perdeye aktardı. Fincher, 1995’te “Se7en-Yedi” ve 2007’de “Zodiac” parlak polisiye geleneğini 2011 yapımı “Ejderha Dövmeli Kız” filminde de sürdürüyor. Neredeyse özgün İsveç filmini bile aşıyor. Fincher, hikâyeyi topraklarından taşımak istememiş ve film İsveç’te geçiyor. Politik Millenium Dergisi’nin sahibi ve yazarı Mikael Blomkvist, sağcı işadamı Hans-Erik Wennerström hakkında yaptığı haber, işadamı tarafından mahkemeye verilince kaybediyor. Doğru bilgilere ulaşsa da elinde kanıtları yok. Kendisini emekli sanayici Henrik Vanger arıyor. Ona bir dedektif gibi 1966 yılında gizemli bir olayı çözmesini istiyor. Karşılığında da Wennerström hakkında aradığı kanıtları Mikael’e vermeyi teklif ediyor. Henrik’in ailesinde Naziler var. Neredeyse ailenin hepsi Nazi. İşte bu tutucu geniş ailenin içinde kopuk ve tamamlanmamış bir şey var. O da genç bir kız Harriet Vanger. Henrik’in yeğeni Harriet, öldürülmüş mü, yoksa ortadan kaybolmuş mu? Mikael, görünüşte Henrik’in biyografisini yazıyor gibi görünürken 1966 yılındaki boşluğu ortaya çıkarmaya çabalıyor. Öte tarafta bilgisayar korsanı Lisbeth Salander, vasisi felç olunca yeni bir vasisi oluyor. Para alabilmek için avukat Nils Bjurman’a başvurması gerekiyor. Lisbeth’in geçmişini bilen Bjurman, genç kıza cinsel işkenceler yapıyor. Elbette Bjurman, Lisbeth’in kim olduğunu tamamiyle bilmiyor. Lisbeth, kendisine işkence yapan Bjurman’a gecikmeden karşılığını veriyor. Lisbeth’i tanıyan Mikael, onu asistanı olarak yanına alıyor. Lisbeth’in derin bilgisayar birikimi olayların çözümünü kolaylaştırıyor. Harriet’e 1960’larda babası tecavüz ediyor. Babasının trajedisine neden olduğu gece abisi Martin olayı görüyor, bu defa da yeni tecavüzcüsü Martin oluyor Harriet’in. Köprüdeki kazadan sonra ortadan kaybolan Harriet’in cesedi nehirde bulunamıyor. Lisbeth’le Mikael arasında da duygusal anlar da yaşanıyor. Sonunda, her şey ortaya çıkıyor. Ama Lisbeth için mutsuzluklar sürüyor. Mikael’e aşık olan Lisbeth, finalde bazı şeylerin mümkün olmadığını anlıyor.

Nefes kesen polisiye…

Fincher, filmini klâsik polisiye tarzında kurgulayarak eski zamanların sinema tadını veriyor. Filmi seyrederken, Belçikalı polisiye yazarı Georges Simenon’un (1903-1989) romanlarının içindeymiş hissine kapıldık. Fincher, finale kadar merak duygusunu ayakta tutabiliyor. Bu merak elbette gerilimi de çoğaltıyor. Üstelik bu filmde yönetmen İskandinavya’nın bembeyaz karlarıyla kasvet duygusu da yaratabiliyor. Filmi seyrederken sürekli bir tedirginlik yaşıyor seyirciler. Günümüz sinemasında gerilim filmlerinde kaybolmuş ne varsa Fincher’ın bu filminde geri gelmiş. Filmin müzikleri de insana iyi geliyor. Trent Reznor’un fonda duyulan “She Reminds Me of You” ve Reznor’un Atticus Ross’la ortak yaptıkları “Perihelion” tınıları insanın kafasının içine dolaşıyor gibi sanki. İnsana rahatlamayla tedirginliği iç içe yaşatıyor bu müzikler. 1965 doğumlu Pensilvanyalı Amerikalı şarkıcı-besteci Reznor’u keşfetme zamanı şimdi. Fincher, İsveç’te kamerasını büyük usta Ingmar Bergman’ın (1918-2007) doğduğu Uppsala şehrine de taşımış. Uppsala’da Drottninggam bölgesinde geçiyor bir bölüm. “Kraliçe Sokağı” anlamına gelen bu cadde Uppsala’nın yamaçlarında kurulmuş. 1966 yılındaki resmi geçit törenleri bu caddede çekilmiş. Film ağırlıklı olarak Stockholm ve kırsaldaki Hedestad’da geçiyor. Lisbeth’i oynayan 1985 doğumlu Amerikalı oyuncu Rooney Mara performansıyla etkiliyor. Bjurman’ın Lisbeth’e sadomazoşist tecavüzüyle Martin’in Mikael’e yaptığı işkence gerçekten insanı zorluyor. Sinemaskop görüntüleriyle de çarpan “Ejderha Dövmeli Kız” unutulmayacak filmler arasına katılıyor. Belki de modern klâsik olacak bu film.

(Bu yazı 13 Ocak 2012 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(13 Ocak 2012)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Otel Odaları Belgeseli Levent Kültür Merkezi’nde

Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği Bir Belgesel, Bir Gazeteci, Çay ve Simit etkinliği yalnız oldukları ve düzenli gelirleri bulunmadığı için ev tutamayan erkeklerin otel odalarındaki yaşamını ele alıyor. Ödemiş’teki Yıldız Oteli’nde yaşayan 65 yaşındaki müzisyen Önder Akı’yı tanıtan belgesel, bunun özellikle Türkiye’nin taşra bölgelerinde sıkça görülen bir sosyal problem olduğuna dikkat çekiyor. 11 Ocak 2012 Çarşamba akşamı Beşiktaş Belediyesi Levent Kültür Merkezi’nde yapılacak olan Otel Odaları’nın gösterimi sonrasında filmin yönetmeni Sevinç Yeşiltaş ve yazar Eray Canberk ile söyleşi gerçekleştirilecek.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğrafa haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Otel Odaları Belgeseli Levent Kültür Merkezi’nde yazısına devam et
  • 5. İnönü Üniversitesi Kısa Film Festivali

    Türk Sinemasına destek sağlamak, yaratıcı isimlerin ülkemiz sinema sektörüne tanıtılmasına ve İnönü Üniversitesi öğrencilerinin sanatsal duyarlılıklarının geliştirilmesine katkıda bulunabilmek amacıyla düzenlenen İnönü Üniversitesi Kısa Film Festivali, bu sene 07 – 10 Mayıs 2012 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.
    Festivalin yarışma bölümüne son bir yıl içinde yapılmış, 15 dakikadan uzun olmayan kısa filmler, deneysel filmler ve 30 dakikadan uzun olmayan belgeseller başvurabilecek. Son başvuru ve film teslim tarihi ise 25 Mart 2012.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Diğer haberler ve yüksek çözünürlüklü afişe haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    5. İnönü Üniversitesi Kısa Film Festivali yazısına devam et
  • Melankoli

    Lars Von Trier’in yönettiği ve Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Alexander Skarsgard ile Kiefer Sutherland’ın oynadığı Melankoli (Melancholia), 13 Ocak 2012’de M3 Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Melankoliye dalan Justine, hayatı bir drammış gibi yaşayan bir kadınken ablası Claire, güya “normal” olandır. Justine’in düğün günü geldiğinde bütün aile tören için malikânede bir araya gelir. Aynı zamanda Melankolia adlı gezegen güneşin arkasından çıkmış, dünyaya doğru gelmektedir. Yaklaşan kıyameti herkes kendine göre karşılayacaktır.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ali Erden Yazıyor
  • Diğer bağlantılara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Melankoli yazısına devam et
  • En Demir Başbakanın Hayatından

    Demir Leydi (The Iron Lady)
    Yönetmen: Phyllida Lloyd
    Senaryo: Abi Morgan
    Müzik: Thomas Newman
    Görüntü: Elliott Davis
    Oyuncular: Meryl Streep (Thatcher), Jim Broadbent (Denis), Alexandra Roach (Genç Margaret), Harry Lloyd (Genç Denis), Richard E. Grant (Michael), Phoebe Waller-Bridge (Susie), Iain Glen (Alfred)
    Yapım: Film4-Pathé-UK Film Council (2011)

    İngiliz kadın yönetmen Phyllida Lloyd’un, muhafazakâr başbakan Margaret Thatcher’ın hayatını anlatan “Demir Leydi” filminde büyük oyuncu Meryl Streep Oscarlık bir performans sunuyor.

    Margaret Thatcher… Sovyetler ona “Demir Leydi” adını takmış. İktidarda olduğu 1979’dan partisince görevden alındığı 1990’a kadar İngiliz halkına ekonomik anlamda zorlu yıllar yaşatan Thatcher’ın genç kızlığından günümüze kadar anlatan 2011 yapımı “The Iron Lady-Demir Leydi” filmi, Meryl Streep’in büyük oyunculuğuyla bu çok güçlü kadının inişlerini ve çıkışlarını ayrıntılı bir görsellikle perdeye yansıtıyor. Küçük bir kasabanın bakkal belelediye başkanının kızı Oxford Üniversitesi’ni kazanıp kadınların pek olmadığı Muhafazakâr Parti’ye giriyor üniversite sonrası. Muhafazakârlar Derneği’nde sonradan evleneceği Denis Thatcher’la tanışan doğulu Margaret Hilda Roberts, hırsıyla yukarıya çıkıyor ve ardından 1970’lerin sonunda İngiltere’nin başbakanı oluyor. Downing Sokağı’ndaki “10 Numara”lı Başbakanlık Konutu’nun ilk kadın başbakanı oluyor. Film, günümüzde açılıyor. Artık başbakan olmayan yaşlı Margaret Thatcher, bir marketten süt alıyor. Vatandaş Thatcher sütün pahalı olduğunu düşünüyor. Başbakanlığı boyunca İngiliz halkını neredeyse açlık sınırında yaşatmış Thatcher, dışarıdaki hayatın ne kadar zorlu olduğunu fark ediyor. Kocası Denis ölmüş. Sürekli halüsinasyonlar gören Thatcher, yanlızlığını kocasının hayaliyle bastırıyor. Film, Thatcher’ın yaşlı zihninden düşenleri perdeye yansıtıyor. Thatcher, gazetede IRA’nın bombalı saldırısı okurken kocasıyla kaldığı otele IRA’nın bombalı saldırısını hatırlıyor. IRA, uzlaşmaz olarak gördüğü Thatcher’ı ortadan kaldırmak istemiş. Bu suikastten kıl payı kurtulan Thatcher, 1980’lere ABD’nin başkanı Ronald Reagan gibi damga vurdu. Sert neo liberal ekonomik kararlarıyla “Thatcherizm” kavramını da yerleştirdi zihinlere. Thatcher dönemindeki enkâzları anlamak için Ken Loach ustanın 1980’ler ve sonrasındaki filmlerini görmek gerekiyor.

    Sert ve insan…

    “Mamma Mia!” filmiyle hatırlanan 1957 doğumlu İngiliz yönetmen Phyllida Lloyd, “Demir Leydi” biyografik filmindeki etkileyici kurgusuyla bu özel politik figürün ruhunun içinde dolaşabiliyor. Hem mecliste hem de kabinede sertliğini ortaya koyan Thatcher’ın duyguları var mıydı? Yönetmen, küçük ayrıntılarla Thatcher’ın anlaşılmasına katkıda bulunmuş. Nevrotik ölçüde imlâ takıntılı Thatcher’ın bu takıntısı başbakanlığını bitiriyor. Başbakan yardımcısını imlâ hatası yaptı diye kabine içinde azarlayan Thatcher’ı kongre, parti ve hükümet başkanlığından alıyor. Başbakanlığı boyunca uyguladığı serbest pazar politikalarının yansımaları belgesel görüntülerle yansıyor perdeden. Halk sokaklara dökülüyor, grevler yapılıyor ve bu kaotik bunalımdan çıkmak için bir şeye ihtiyaç duyuyor. O da Arjantin’den geliyor Falkland kriziyle. 1982’de birkaç ay sürecek Falkland Savaşı ve ardından gelen zafer Thatcher’a güven tazeliyor ve o da ekonomik programlarını uyguluyor. Thatcher, krizde mekik diplomasisi yürüten ABD’li dışişleri bakanı Alexander Haig’e “kader”e kadar gelen alışkanlıklar üzerine özlü sözleri gerçekten çarpıcı ve öğreticiydi. Thatcher, günümüzde insanların sadece hissettiğini ve keşfettiğini, ama fikir üretemediğini söylüyor. Doğru olabilir mi? Filmdeki Avam Kamarası bölümleri de çarpıcı. Thatcher’ın muhafeleti sindiren söylevleri, İşçi Partili milletvekilleriyle tartışmaları çok ateşli yansıyor. Bir kadın onca erkeği susturuyor koca mecliste. Yönetmen Lloyd’un kurgusu gerçekten Thatcher’ı anlamayı sağlarken dönem ruhlarını da yaşatabiliyor. Yönetmen, filmini düz bir çizgiyle kurgulamamış. Thatcher’ın karışık zihninden yansıyanları karışık bir kurguyla yansıtmış. Sinemaskop görüntüler de çok estetik. Filmde, 1980’lerde ABD’nin başkanı olan “Hollywood eskisi” Ronald Reagan’nın fotoğrafıyla Sovyetler’in son başkanı Mihail Gorbaçov’un belgesel görüntüsü de yansıyor perdeye. Thatcher, Walter Lang’ın 1956 yapımı “The King and I-Kral ve Ben” filmini seviyor. Daha çok Siyam kralını. O gücü.

    1949’da New Jersey’de doğmuş sinemanın en özel oyuncularından Meryl Streep’i sinema perdesinde seyretmek de çok özel. Akademi’nin de gözdesi olan Streep’e, bu yılki Oscar’a en yakın oyuncu deniliyor. “Demir Leydi” ona, Alan J. Pakula’nın 1982 yapımı “Sophie’s Choice-Sophie’nin Seçimi” filminden sonra “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Oscar getirebilir. Bu film, Akademi’nin zihninin bir köşesinde olabilir.

    Streep, Robert Benton’ın 1979 yapımı “Kramer vs. Kramer-Kramer Kramer’e Karşı” filminde “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında ilk Oscar’ını almıştı. Bu muhteşem oyuncunun yukarıda söz ettiğimiz filmlerinin yanında Karel Reisz’ın 1981 yapımı “The French Lieutenant’s Woman-Fransız Teğmenin Kadını”, Robert Benton’ın Hitchcockyen gerilimi 1982 yapımı “Still of the Night-Gece”, anlatımıyla insanı sürekli bir şüphenin içinde bırakan Fred Schepisi’nin 1988 yapımı “A Cry in the Dark-Karanlıkta Bir Çığlık”, İngiliz yazar Virginia Woolf’u anlatan Stephen Daldry’nin 2002 yapımı “The Hours-Saatler”, cinsel istirmacılık şüphesi üstünden gelişen John Patrick Shanley’nin 2008 yapımı “Doubt-Şüphe” filmleri de arşivlerde bulunmalı. “Demir Leydi” filminde insanın kulağını dolduran müzikler yazmış Thomas Newman, armut gibi ağacın dibine düştü ve babası Alfred Newman gibi filmlere beste yapıyor. Büyük besteci baba Newman, Fritz Lang’ın haksız yere hapse atılmış masum bir adamın suça yönelmesini anlatan, az da olsa gerçek Bonnie ve Clyde karakterlerinden ilham almış 1937 yapımı kara filmi “You Only Live Once-Günahsız Katiller”, Joseph L. Mankiewicz’in 1950 yapımı “All About Eve-Perde Açılıyor”, Henry King’in Ernest Hemingway’den uyarladığı 1953 yapımı “The Snows of Kilimanjaro-Kilimanjaro’nun Karları” gibi unutulmaz filmlere besteleriyle katkıda bulunmuştu. Oğul Newman da şöhretli filmlere müzikler yazdı. Frank Darabont’un 1994 yapımı “The Shawshank Redemption-Esaretin Bedeli” ve 1999 yapımı “The Green Mile-Yeşil Yol”, Sam Mendes’in 1999 yapımı “American Beauty-Amerikan Güzeli” hemen akla geliyor.

    (13 Ocak 2012)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Wagner Müziğiyle Depresyonun Kıyameti

    Melankoli (Melancholia)
    Yönetmen-Senaryo: Lars von Trier
    Görüntü: Manuel Alberto Claro
    Oyuncular: Kirsten Dunst (Justine), Charlotte Gainsbourg (Claire), Kiefer Sutherland (John), Alexander Skarsgard (Michael), Brady Corbet (Tim), Cameron Spurr (Leo), John Hurt (Dexter), Stellan Skarsgard (Jack), Charlotte Rampling (Gaby)
    Yapım: Zentropa-Memfis (2011)

    Sinemanın büyük yönetmenlerinden Lars von Trier’in bilimkurguya da bulaşan “Melankoli” filmi, depresyonun iç dünyasında dolaşan bir kâbus. Kirsten Dunst, bu filmdeki performansıyla 64. Cannes’da “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almıştı.

    Sinemanın büyük yönetmenlerinden Danimarkalı Lars von Trier’in 2011 yapımı “Melancholia-Melankoli”, bir önsöz, iki bölüm ve bir sonsözden oluşuyor. Bilimkurgu özellikleri de taşıyan “Melankoli” filminde önsöz yedi dakikayı aşkın sürüyor. Justine’in rüyasına Claire’in kâbusları da karışıyor bu anlarda. Her şey çok yavaş hareket ediyor bu girişte. Saniyede yirmi bin kare. Gelinlikler içinde koşan Justine, ardından Dünya’ya yaklaşan devasa Melankoli gezegeni. Claire, oğlu Leo’yla golf sahasında kıyametten kaçıyor. Justine, yün ipliklerle ağır bir şey taşıyor. Melankoli, Dünya’ya çarpıp yutuyor. Ardından birinci bölümdeki Justine’in hikâyesi başlıyor. Devasa Limuzin arabayla orman içinde Tjolöholm Kalesi’ndeki düğünlerine yetişmeye çabalayan gelinlikler içindeki Justine, müstakbel kocası Michael’la kendi düğünlerine geç katılıyor. Kız kardeşi Claire’in kocası John’un malikânesinde düzenlediği bu düğünde her şey var. Annesi Gaby ve babası Dexter yıllar önce boşanmışlar. Gaby, hazır cevap ve daima mutsuz. Baba, yıllar sonra gelmiş özgürlüğün tadını çıkartıyor. Kız kardeşi Claire, kendisine birazcık gıcık olsa da iyi bir insan. Zengin John’la evlenmiş Claire için en büyük sorun dünyanın sonu. Melankoli gezegeni yavaş yavaş Dünya’ya yaklaşıyor. Ama önce Justine’in hikâyesindeki Justine’i anmalı. O, tam anlamıyla en uçta depresyonlu bir insan. Bazı şeyleri denetleyemiyor ve o anlarda ablası gibi iyi bir insana ihtiyaç duyuyor. Michael’la bu evlilik gidecek mi diye düşünürken her şey bambaşka yönlere gidiyor bu bölümün sonunda. Justine, reklâm şirketinde slogan yazarı. Patronu Jack de düğününde. Jack, yeni slogan yazarı Tim’i Justine’in peşine takıyor takıntılı biri gibi. Ukalâ ve ve tam bir reklâmcı bu Jack.

    İkinci bölüm Claire’in. Kız kardeşi için her şey oaln Claire, kıyametin yaklaştığı bu anlarda oğlu Leo için bir şey yapamamanın kederi içinde. Güneş’in ardında milyarlarca yıl saklanmış ve Merkür’le Venüs’e zarar vermeden gelen Melankoli gezegeni, hayat olan Dünya’yı evrenden silerken kaçacak ve saklanacak hiçbir yer yok. John da iyi bir insan. Baldızı Justine’in mutlu olmasını istiyor. Bu bölümde, karanlıkla ışık gibi umut ve umutsuzluk kuşatıyor perdeyi. Melakoli, giderek Dünya’ya yaklaşıyor. John, korkunç anları yaşamamak için zayıflığına yeniliyor. Atları özgür bıraktıktan sonra Claire, umutsuzca rüyadaki gibi oğluyla kıyametten kaçmaya çabalıyor, ama ne yazık ki kaçacak yer yok. Kızılderili çadırına benzer bir sığınak yaptıktan sonra kaçınılmaz trajedilerini bekliyor Justine, Claire ve Leo… Batıda bu filmin sonuna epik final demişler. Gerçekten de öyle. Melankoli gezegeninin Dünya’yı ateşler içinde yutuşu ve kaçacak hiçbir yerin olmayışı. Depresyonun en karanlık mağaraları gibi.

    Unutulmaz müzikler…

    Bu filminin fikri, Trier büyük bir depresyon altındayken doğmuş. Trier, Jean Genet’nin 1947’de yazdığı “Les Bonnes-Hizmetçiler” oyunundan ilham almış, ama sonra bambaşka bir yöne gitmiş. Trier kendi filmi için Alman romantizmi diyor. Justine karakterinin ilhamı da Marquis de Sade’ın 1791’de yayımlanan ve bizde Chiviyazıları Yayınevi’nden 2000 yılında çıkan “Justine ou Les Infortunes de la Vertu-Justine, Erdemin Felâketleri” romanındaki Justine karakterinden almış. Cannes’da Hitler’i över gibi görünmesi de bu depresyonun izlerinden biriydi. Hatta bazıları, Richard Wagner müziği kullandığı için de Trier’i eleştirecekler. Naziler, Wagner’in müziğini kendilerine yakın buluyorlardı. Böyle büyük bir besteci Nazilere teslim edilmemeli. Fonda duyulan Wagner müziği bu filme çok şey katıyor. Filmin “önsözü”nde Alman besteci Wagner’in (1813-1883) gelmiş geçmiş en büyük eserlerden “Tristan und Isolde, Prelude” müziği duyuluyor çoğu anda. 1857’yle 1858 arasında iki yılını alan bu operasını “atonal”, yani makama ve tona bağlı kalmadan besteledi Wagner. Ağırlıklı olarak yaylıların duyulduğu bu klâsik müzik, yirminci yüzyıldaki bestecileri de etkiledi. Filmin önsözü olan hemen girişteki rüya bölümünde duyuluyor bu müzik. Sonra filmin derinliğinde de kulaklara geliyor bu tınılar. Filme gerçekten derinlik katıyor Wagner’in bu müziği. İnsanın ruhunda oluşan medcezir gibi sanki. Justine’in depresyonlu ruhuna metafor da yapıyor Wagner’in bu müziği. Filmde, Amerikalı besteci Samuel Barber’ın (1910-1981) “Adagio for Strings Op. 11” müziği de duyuluyor. Barber, yaylılar için yaptığı bu bestesini 1936 yılında tamamlamış. Barber’ın bu klâsik müziği Wagner ruhuyla da buluşuyor filmde. Trier’in bu filminde Pink Floyd’un “Brain Damage” şarkısı da duyuluyor. Roger Waters’ın sözleri ve müziği filmin ruhuyla da örtüşmüş. Filmde ayrıca Frank Sinatra’nın “Strangers in the Night” ve Charles Aznavour’un “She” şarkıları da enstrümantal olarak kulaklara geliyor.

    Bu film, Tjolöholm Kalesi denilen malikânede geçiyor. Bu kalenin dış mekânları İsveç’in güneybatısındaki Halland şehrinde, iç mekânlarıysa batı kıyılarındaki Vastra Götaland’da çekilmiş. Şilili kameraman Manuel Alberto Claro’yu İskandinav filmlerindeki çalışmalarıyla biliyoruz. 1970 Santiago doğumlu kameraman, Danimarkalı Christoffer Boe’nun 2003 yapımı “Reconstruction-Yeniden Sev Beni”, 2005 yapımı “Allegro” ve 2010 yapımı “Alting Bliver Godt Igen-Her Şey Güzel Olacak” filmlerinde çarpıcı fotoğraflar oluşturmuştu. Bu etkileyici kameraman, Trier’in “Dogma” estetiğine de uyum sağlamış. Hafif el kamerasıyla sarsıntılı ve özneyi arayan sinemaskop çerçeveler estetik olarak büyülüyor. Filmdeki tüm oyuncular performanslarıyla etkiliyor. Kirsten Dunst, 64. Cannes Film Festivali’nde kariyerinin en önemli rolü Justine karakteriyle “En İyi Kadın Oyuncu” dalında ödül aldı. Charlotte Rampling ve John Hurt’ü aynı filmde seyretmek de muhteşem.

    (13 Ocak 2012)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Bornova Belediyesi 4 Mevsim 4 Renk Atölyeleri: Youth Mode Yaratıcı Belgesel Atölyesi – 2012

    İzmir’de Bornova Belediyesi, 4 Mevsim 4 Renk Atölyeleri kapsamında Youth MODE Yaratıcı Belgesel Film Atölyesi düzenliyor. Ücretsiz olarak gerçekleştirilecek atölyeye katılım için son başvuru tarihi 13 Ocak 2012 olarak belirlendi. 30 Ocak 2012 – 05 Şubat 2012 tarihleri arasında düzenlenecek olan atölye kapsamında tüm katılımcılar yaratıcı belgesel yapımı, senaryo yazımı, dijital kamera kullanımı ve montaj konularında seminerler görecek, gruplar halinde ortalama 5 dakikalık “İzmir’in Yerel Kahramanları” konulu belgesel filmler çekecekler. Hikâyelerin merkezinde fark yaratan kişilikler yer alacak.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Diğer basın bültenleri ve yüksek çözünürlüklü logoya haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Bornova Belediyesi 4 Mevsim 4 Renk Atölyeleri: Youth Mode Yaratıcı Belgesel Atölyesi – 2012 yazısına devam et
  • Mehmet Emin Yıldırım ile Seminer ve Atölyeler 11 Şubat’ta Başlıyor

    Yönetmen, senarist ve sinema yazarı Mehmet Emin Yıldırım’ın düzenlediği Senaryo Atölyesi, Film Yapımı ve Yönetmenlik Atölyesi ile Sinema ve Tarkovski Semineri, 11 Şubat 2012 Cumartesi günü başlıyor.
    Seminer ve atölyeler “Abide-i Hürriyet Caddesi, No: 34, Günaydın Apartmanı, Kat: 2, Daire: 5, (Aselsan, Şişli Polis Merkezi karşısı), Osmanbey, Şişli, İstanbul” adresinde gerçekleştirilecek.

  • Web Sitesi: 1 / 2 / 3
  • Diğer bağlantı, basın bültenleri ve yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Mehmet Emin Yıldırım ile Seminer ve Atölyeler 11 Şubat’ta Başlıyor yazısına devam et