Musallat 2: Lanet Filminin Başrol Oyuncusu Türkü Turan: Kendi Filmimi İzlerken Gerildim

02 Aralık’ta vizyona giren psikolojik gerilim türündeki Musallat 2: Lanet sinema filminin başrol oyuncusu Türkü Turan, “Film çekimlerinde çok eğlenceli zamanlar geçirdik, çok uyumlu bir ekiple çalıştık. Filmi izlemek için salona girdiğimdeyse başladığı andan itibaren filmin içinde kendimin olduğunu unuttum. Bir başkasıymış gibi izleyip, inanılmaz gerildim.” dedi. Alper Mestçi’nin yönettiği filmin diğer rollerinde Tülay Bursa, Selim Gürata ve Zeliha Güney rol alıyor. Türk korku filmi tarihinde bir çığır açan ve büyük beğeni toplayan Musallat filminin ikincisi Musallat 2: Lanet’in korkutan afişi Emre Erdem tarafından hazırlandı.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • National Board of Review Büyük Ödülü Scorsese’nin Hugo Filmine Gitti

    Martin Scorsese’nin bugüne kadar gerçekleştirilmiş en başarılı 3D çalışması olarak övülen aile filmi Hugo, National Board of Review’ün En İyi Filmi oldu. Kurulun diğer dikkat çektiği yılın bazı En İyileri ise şöyle: En İyi Yönetmen: En İyi Erkek Oyuncu: George Clooney (The Descendants), En İyi Kadın Oyuncu: Tilda Swinton (We Need to Talk About Kevin), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christopher Plummer (Beginners), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Shailene Woodley (The Descendants), En İyi Yeni Oyuncu: Felicity Jones (Like Crazy), En İyi Çıkış Yapan Yönetmen: J. C. Chandor (Margin Call). (Haber: Serpil Boydak.)

  • Basın Bülteni
  • Crossroads Filmleri Seyirciyle Buluşuyor

    JCI İstanbul Crossroads Uluslararası Kısa Film Festivali’nde film gösterimleri başlıyor. Bu yıl 6.sı düzenlenen festivalin teması “Kültürler Arası Diyalog”. Halka açık ve ücretsiz olan gösterimler Beykent Üniversitesi Taksim Yerleşkesi’nde gerçekleştirilecek. Gösterimlerde, Türkiye’nin dışında İtalya, Fransa, Almanya, Lübnan, İsveç ve Ermenistan’dan katılarak finale kalan toplam 21 film izleyiciyle buluşacak. Yarışma dışı gösterim programında ise 2010 yılında En İyi Film ödülünü alan Mada ile 2.lik ödülünü alan Hong Kong yapımı 1+1, 2009 yılının En İyi Filmi Göç Kuşağı, yine 2009 yılında 3.lük ödülü alan Klonistan ve Lozan Mübadilleri Vakfı’nın yapımcılığını yaptığı Hasretim İstanbul adlı filmler bulunuyor.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Crossroads Filmleri Seyirciyle Buluşuyor yazısına devam et
  • Düşler Bahçesi

    Cameron Crowe’un yönettiği ve Matt Damon, Scarlett Johansson, Elle Fanning ile Thomas Haden Church’nin oynadığı Düşler Bahçesi (We Bought a Zoo), 20 Ocak 2012’de Tiglon Film dağıtımıyla Tiglon Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Benjamin eşini kaybetmiş ve iki çocuğuna bakmaya çalışan bir babadır. Çocuklarıyla yeni bir bir eve taşınmaya karar verir, ancak ev aslında bir hayvanat bahçesidir. Hem bu hayvanat bahçesini yoktan var edip, hem de ailesini mutlu etmeye çalışan Benjamin, ev sayesinde, güzel lunapark uzmanı Kelly ile tanışır. Hepsini, duygulu ve eğlenceli bir macera beklemektedir.

  • Basın Bülteni: 1 / 2
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman: Orijinal / Türkçe Altyazılı
  • IMDb
  • Ali Erden Yazıyor
  • Diğer basın bültenlerine haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Düşler Bahçesi yazısına devam et
  • Kurtuluş Son Durak

    Yusuf Pirhasan’ın yönettiği ve Belçim Bilgin, Demet Akbağ, Asuman Dabak, Nihal Yalçın, Ayten Soykök, Damla Sönmez, Yavuz Bingöl, Ahmet Mümtaz Taylan ile Mete Horozoğlu’nun oynadığı Kurtuluş Son Durak, 06 Ocak 2012’de UIP Filmcilik dağıtımıyla BKM Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Her türlü şiddete karşı harekete geçen altı kadının provokatif, fantastik hikâyesi. Nikâha 2 hafta kala nişanlısı tarafından terk edilen Psikolog Eylem, taşındığı mahalledeki ‘Saadet Apartmanı’nda her şeyi değiştirecek ve tüm kadınların kendilerini sorgulamalarına neden olacak.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Diğer haber ve bağlantılara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Kurtuluş Son Durak yazısına devam et
  • Yeşilçam’ın En Sevdiği Öykücü Ustalara Saygı’da

    Beşiktaş Belediyesi tarafından düzenlenen Ustalara Saygı toplantıları, Yeşilçam’ı da besleyen özgün kalemlerden Osman Şahin için hazırlanan gece ile başlıyor. Melih Cevdet Anday Sahnesi’nde 05 Aralık 2011 Pazartesi akşamı düzenlenecek etkinlik 20:00’de başlayacak. Torosların bir dağ köyünde, 1940 yılında, 13 çocuklu bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelen ama “dünyaya gözlerini” 2. doğumu olarak gördüğü Diyarbakır Dicle Köy Enstitisü’nde açan Osman Şahin için gerçekleştirilecek gece, usta öykücünün edebiyat dünyasındaki emeği kadar, eğitimcilik hayatı ve sinemamıza olan katkılarına da odaklanıyor.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Yeşilçam’ın En Sevdiği Öykücü Ustalara Saygı’da yazısına devam et
  • Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Yayınları

    Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Yayınları sinema kitaplarının tanıtım bültenleri ve kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

    Yeni eklenenler:

    Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Ankara 2013 (Broşür),
    Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali İstanbul 2012 (Broşür),
    Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali İstanbul 2011 (Broşür).

    Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Yayınları yazısına devam et

    Minimal Sularda Maksimum Trajedilere Yolculuk: Rêç / İz

    Kürt coğrafyasında yaşanan şizofrenik (devlet kaynaklı) tarih ve bu tarih belleğindeki kayıtlara ilişkin yapımlarıyla kötü bir sezon geçiren (neredeyse tek örnek hariç) sinema sektörünün o coğrafyada yaşananlar konusundaki sınavı devam ediyor. Vizyona giren ve kurulan ölüm gergefini beyaz perdeye aktaran son film olan İz/Rêç de seyirciyi bir ölüm yolculuğuna çıkararak, ‘toprağına gömülmemiş anaların’ ağıdına dikkat kesiyor.

    Yavuz Ekinci’nin ‘İncir’ isimli öyküsünden yola çıkılarak yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Tayfur Aydın’ın yaptığı, Necmettin Çobanoğlu, Bilâl Bulut, Melahat Bayram ile Serdar Orçin’in rol aldığı film, yaşanan baskı ve yasalardan dolayı Türkiye’nin batısına sürülmüş binlerce Kürt ailesinden birinin ölüm yolculuğuyla sınanan inadını beyazperdeye aktarıyor.

    İlk uzun metraj yönetmenlik deneyiminde tamamına yakını genç oyunculardan oluşan kadrosuyla, zor koşullarda ve kısıtlı imkânlarla sert bir coğrafyada seyircisini bir cenazenin peşinden yola çıkaran Aydın, dün olduğu kadar henüz bugün de geçerli olan tarafına ışık tutuyor madalyonun.

    Türkiye sinemasında bahsi geçen coğrafyanın kan akışını hakim otoritenin desturu ölçüsünde ele almayan filmler konusunda kısmi bir bereket yaşandığı söylenebilir sinema dünyası açısından. Yaşanan ve hâlâ yaşanmakta olan sarsıcı hikâyeler konusunda gelecek yıllarda bu sektörün ilgisini daha çok çekeceği kesin olan Kürt trajedisini bu sezon birçok film ele alıyor. Ancak, maalesef bunların bir iki örnek harici bildik bir karikatürize biçemiyle yola çıktığından elek altında kalmaktan kurtulamadı. Gişe ve gündem çapları da bunun kanıtı oldu. Bu imtihana dahil olan Rêç ise olayın karikatürize edilmeden ele alınması açısından kendisine ait bir iz sürüyor. Ancak Ekinci’nin öyküsünün hakkını verdiği de söylenemez…

    Filmde, 80 yaşındaki Şeristan bir sürgün olarak İstanbul’daki gecekondulardan birinde; oğlu Mirza, torunları Hevi, Leyla ve Meryem ile birlikte gerginlik dolu bir yaşam sürdürmektedir. Bir sabah kötü bir düşten uyanan Şeristan’ın sıradan yaşamı, sıra dışı bir yolculuğu doğuracak şekilde sona erer. Oğlu Mirza ve torunu Hevi ile birlikte 20 yıl önce göçe zorlandıkları için terk ettikleri Batman’a doğru yola çıkarlar. Zira Şeristan’ın son isteği kendi toprağına gömülmektir aslında.

    Şeristan’ın yıllar boyunca bir sır olarak sürdürdüğü hayatına dair bütün gerçekler bu yolculuk sürecinde ortaya çıkar. Mirza için en büyük yük annesine verdiği sözü yerine getirmektir. Hevi ise bu yolculuğu başından beri istemediği ve İstanbul’dan yanına kötü anılar alarak yola çıktığı için babası Mirza ile sürekli çatışır.

    Yolculuk sırasında Şeristan’ın hayatını kaybetmesi ise Mirza’nın omuzlarındaki yükü ağırlaştırdığı gibi, yolcuğu da bambaşka bir minvale çeker. Öyle ki sözü yerine getirmek, ölümü bin kez tatmak demektir artık Mirza için. Verili sözün bir inada, öfkeye ve aynı zamanda intikama dönüştüğü yolculukta coğrafyanın sert yüzü, otoritenin demirden çekilmezliği ise işin tuzu biberi olur.

    Kısıtlı imkânlarla çekildiği her karesinden hissedilmesi açısından izleyiciyle samimi bir bağ kuran filmde ağırlıkta Kürtçe tercih ediliyor. Elbet coğrafyanın ve acının diliyle aynı olması kaçınılmazdı, lâkin başrol oyuncusu Çobanoğlu’nun yabancı olduğu bu telâffuzun hem oyunculuğunu güme götürmesi hem de karakterler arasındaki irtibatı rahatsız edici bir boyuta getirmesi talihsiz ve kaçınılmaz bir sona neden oluyor. Hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan ve Şeristan karakterini canlandıran Melahat Bayram’ın oyunculuğu ise hem göz doldurucu hem de sahne ve kamera deneyimli tüm ekibi geride bırakıyor. Karakter kurgularının senaryoda hem birbirleriyle olan irtibat hem de bütüne hizmet bağlamında zayıf bırakılması oyunculuk konusunda bir şanssızlığa neden oluyor film için.

    Kısa hikâye uzun film

    Genelde Türkiye sinemasında özelde ise Kürt sinemasında yaygın bir handikap olarak seyircinin yakasını bırakmayan kısa hikâyelerin saatleri bulan filmlere aktarılması ise yine denen bir yöntem olmuş. Burada da elbette iş yönetmene düşüyor. Ekinci gibi bir kalemin oldukça sarsıcı söz konusu öyküsünü hakkıyla işlemek yerine, plân ve sahnelerin uzatılmış olması filmi akmaz hale getiriyor. Özellikle İstanbul sahnelerindeki gereksiz uzamalar, tren yolculuğunun neredeyse yol uzunluğunda tutulması da bunun kanıtı oluyor.

    Bazı karakterlerin yönelişleri itibariyle filmde hizmet dışı kalması ise bir başka negatif katkı sunuyor yapıma. Öyle ki filmin birçok yerinde gerekçe ya da meselenin geçmişi verilmeden, yönetmenin kendi kafasındakini seyircinin anlaması bekleniyor. Bu da oyunculuk meselesini etkileyen minik bir faktör elbette.

    Alternatif sinemadan özdeşlik kurma taktikleri

    Gerekçelerin boş bırakılması eleştirisine örnek verilmesi gerekirse, Hevî’nin aşık olduğu üniversite arkadaşı ile yaşadığı durum gösterilebilir. Aralarında tek taraflı bir aşk olmasına rağmen, kadın karakter Hevî’yi evine çağırır ve birlikte olur. Ancak anlaşılmaz bir gerekçeyle evinden kovar ve kendisini bir daha aramamasını ister. Ancak ilerleyen zamanlarda ise telefonuna cevap verir. Yine aile içindeki, özellikle de baba oğul arasındaki sert irtibat ve daimi gerginlik ise gerekçelendirilmeyen bir başka örnek.

    Filmdeki biçem-kurgu itibariyle belki de alternatif sanat adına en tehlikeli yanı ise, seyirciyi plân ve sahne çekimleri itibariyle bir özdeşliğe sokarak olayın içine sürüklemesi. Özellikle ilk yarısında çok fazla yakın çekim plânlarla bir dizi tekniği kullanılırken, ikinci yarısında ise daha çok genel çekimlere yöneliniyor. Bunun gerekçesi elbette ki yönetmenin coğrafyayı fon olarak kullanmak istemesi ancak, başta Brecht olmak üzere, alternatif-devrimci, ezilen vs. kuramcıların gözleri üstümüzde…

    Yine ekonomik imkânsızlıklarla çekilmesi son derece kabul görür bir gerekçeyken, atmosferin yer yer fazlasıyla minimalize edilmesi ise trajedisi maksimumda olan yolculuğun, seyircide kabul görmeyecek gerekçeler ortaya çıkarmasına neden oluyor. Maalesef ki hiçbir gerekçe hiçbir sonu makûl gösteremiyor…

    Filmin devam sorunları ise özellikle kar, yağmur ve güneşli çekimlerde su yüzüne çıkıyor. Aynı ilin sınırları içinde topu topu iki günlük zaman akışı olmasına rağmen, yoğun yağmurlu bir sonbahar atmosferinden bir süre sonra karakış ve kara saplanan seyirci, aynı gün karın söz konusu olmadığı bir bahar güneşiyle karşılaşıyor adeta.

    Yolculuk başladıktan sonra filmin neredeyse önemli bir bölümünde bulunan tüm karakter ve olaylar ise bir daha karşımıza çıkmıyor. Yani ailenin değir fertleri trene binişle birlikte geride kalıyor artık. Yan öykülerin bütün filme hizmet edecek biçimde betimlenmemesi, yolculuğun her sonraki adımında, bir öncekilerin işlevsizleşmesine neden oluyor. Yine evin en büyük ve evli olan kızının kürtaj konusunda eşiyle olan kapışması başlangıçta film boyu görülecek gibi gösterilmesine rağmen, trenin kapısı kapandığında o da “ben de aslında gereksiz bir yan hikâyeydim” diyor. Yani, “bir filmde bir silâh görünüyorsa mutlaka patlar” aforizması, hak getire…

    Hikâye ve tüm kadronun samimi emeğine ve yaklaşımına karşın aceleye ve acemi taktiklerin gazabına uğrayan bir filmin, sürprizsiz (çünkü bütün sürprizler için ön bilgi veriliyor) ‘İz’ine dönüyor sinemanın çarkları…

    (11 Aralık 2011)

    Rawin Sterk

    Kelime Yayınları, Ünlü Müzikal Film Mary Poppins’in Kitabını Yayınladı

    Biz yetişkinler yaşam kavgası içinde boğulurken çocuklarımızı da bu keşmekeşe çekiyoruz. Bundan şikâyetçi bir ebeveynseniz, ilki 1934 yılında yayımlanan ve 1964 yılında Robert Stevenson yönetiminde filme de çekilen eski bir dosta şimdi kucak açmanın tam zamanı. Çünkü Kelime Yayınları, bizleri bir kez daha P. L. Travers’in altı kitaplık serisinin ilki olan Mary Poppins ile buluşturuyor. Mary Poppins’in bize hâlâ söyleyecekleri var ki, bugünün çocukları için yine bir rüzgâra kapılarak şemsiyesiyle yanımıza geliyor. Ünlü kitabın, Mary Poppins adıyla çekilen filmi ülkemizde Gökten İnen Melek adıyla gösterilmişti.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğrafına haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Kelime Yayınları, Ünlü Müzikal Film Mary Poppins’in Kitabını Yayınladı yazısına devam et
  • DVD: Jane Eyre

    “Jane Eyre”, sinema / televizyon uyarlamaları açısından şanslı eserlerden. Bu hafta sinemalarımızda, yepyeni bir sinema uyarlaması gösterime girdi. Meraklılar için raflarda bulabileceğiniz, BBC yapımı diziyi de önermek istiyorum.

    Jane Eyre
    (2006)
    Yönetmen: Susanna White
    Oyuncular: Ruth Wilson, Toby Stephens
    BBC/Tiglon

    “Eğer yaşayan tek bir yakınınız yoksa hayal kırıklığına da uğramazsınız”. – Mr. Edward Fairfax Rochester

    Sırasıyla 30, 29 ve 39 yaşlarında genç ölümleri tadan Emily, Anne, Charlotte Bronte Kardeşler’in, 19. yüzyılın ilk yarısında geçen yalnızlık içindeki hayatlarında yazdıkları roman ve şiirleriyle İngiliz edebiyatına kalıcı iz bıraktıklarını anımsatalım. Özellikle “Wuthering Heights – Rüzgârlı Bayır”ı yazan Emily ile “Jane Eyre”le ün kazanan Charlotte, roman sanatına lirizmi sokan teknikleriyle edebiyat tarihinde yer alırlar. Bir Anglikan papaz baba ile anne öldüğü için devreye giren geçinmesi zor halanın kız kardeşler üzerindeki etkisi de, örneğin Jane Eyre’in geçmişinde açıkça görülür. Anne – babası ve onu çok seven dayısının ölümünden sonra çok küçük yaşta kötü bir yenge ile kuzenlerin insafına terk edilen, yetimhaneye bırakıldıktan sonraki acılı yıllarda ise mürebbiyelik yapabilecek olgunluğa erişen Jane’in öyküsü, bu kez bir mini dizi olarak sunulmuş.

    Televizyon dizilerini sanat düzeyi yüksek eserler olarak hafızalara kazıyan BBC yapımı “Jane Eyre”, Bayan Susanna White’ın yönetiminde hem aslına sadık, hem de çok ‘canlı’ bir uyarlama olmuş. Jane’in, evlâtlığını eğitmek üzere malikânesine yerleştiği, geçmişi sırlar ve günahlarla örülü Mr. Rochester ile olan ilişkisindeki ‘ateş’i, tutkuyu, sevgiyi, aşkın yoğunluğunu tam olarak duyumsatan bir parlak yapım. 50’şer dakikalık 4 bölüm, birbirlerinden tam olarak ayrıldığı için, dilerseniz her gün bir bölümü izleyebilirsiniz. Olasılıkla, benim gibi arka arkaya tümünü izleyeceksiniz. Başlıca neden, bu ilk rolüyle büyüleyen 24 yaşındaki Ruth Wilson. Mr. Rochester rolündeki tanıdık isim, “Die Another Day” adlı Bond filminin kötü adamı Toby Stephens’in de ‘kıvılcımlar saçtığını’ belirtelim. Dizinin ilk 14 dakikasında küçük “Jane” olarak karşımıza çıkan Georgie Henley, “Narnia Günlükleri”deki Pevensie Kardeşler’in en küçüğü olan Lucy’nin ta kendisi.

    (11 Aralık 2011)

    Ali Ulvi Uyanık

    ali.ulvi.uyanik@gmail.com