Minimal Sularda Maksimum Trajedilere Yolculuk: Rêç / İz

Kürt coğrafyasında yaşanan şizofrenik (devlet kaynaklı) tarih ve bu tarih belleğindeki kayıtlara ilişkin yapımlarıyla kötü bir sezon geçiren (neredeyse tek örnek hariç) sinema sektörünün o coğrafyada yaşananlar konusundaki sınavı devam ediyor. Vizyona giren ve kurulan ölüm gergefini beyaz perdeye aktaran son film olan İz/Rêç de seyirciyi bir ölüm yolculuğuna çıkararak, ‘toprağına gömülmemiş anaların’ ağıdına dikkat kesiyor.

Yavuz Ekinci’nin ‘İncir’ isimli öyküsünden yola çıkılarak yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Tayfur Aydın’ın yaptığı, Necmettin Çobanoğlu, Bilâl Bulut, Melahat Bayram ile Serdar Orçin’in rol aldığı film, yaşanan baskı ve yasalardan dolayı Türkiye’nin batısına sürülmüş binlerce Kürt ailesinden birinin ölüm yolculuğuyla sınanan inadını beyazperdeye aktarıyor.

İlk uzun metraj yönetmenlik deneyiminde tamamına yakını genç oyunculardan oluşan kadrosuyla, zor koşullarda ve kısıtlı imkânlarla sert bir coğrafyada seyircisini bir cenazenin peşinden yola çıkaran Aydın, dün olduğu kadar henüz bugün de geçerli olan tarafına ışık tutuyor madalyonun.

Türkiye sinemasında bahsi geçen coğrafyanın kan akışını hakim otoritenin desturu ölçüsünde ele almayan filmler konusunda kısmi bir bereket yaşandığı söylenebilir sinema dünyası açısından. Yaşanan ve hâlâ yaşanmakta olan sarsıcı hikâyeler konusunda gelecek yıllarda bu sektörün ilgisini daha çok çekeceği kesin olan Kürt trajedisini bu sezon birçok film ele alıyor. Ancak, maalesef bunların bir iki örnek harici bildik bir karikatürize biçemiyle yola çıktığından elek altında kalmaktan kurtulamadı. Gişe ve gündem çapları da bunun kanıtı oldu. Bu imtihana dahil olan Rêç ise olayın karikatürize edilmeden ele alınması açısından kendisine ait bir iz sürüyor. Ancak Ekinci’nin öyküsünün hakkını verdiği de söylenemez…

Filmde, 80 yaşındaki Şeristan bir sürgün olarak İstanbul’daki gecekondulardan birinde; oğlu Mirza, torunları Hevi, Leyla ve Meryem ile birlikte gerginlik dolu bir yaşam sürdürmektedir. Bir sabah kötü bir düşten uyanan Şeristan’ın sıradan yaşamı, sıra dışı bir yolculuğu doğuracak şekilde sona erer. Oğlu Mirza ve torunu Hevi ile birlikte 20 yıl önce göçe zorlandıkları için terk ettikleri Batman’a doğru yola çıkarlar. Zira Şeristan’ın son isteği kendi toprağına gömülmektir aslında.

Şeristan’ın yıllar boyunca bir sır olarak sürdürdüğü hayatına dair bütün gerçekler bu yolculuk sürecinde ortaya çıkar. Mirza için en büyük yük annesine verdiği sözü yerine getirmektir. Hevi ise bu yolculuğu başından beri istemediği ve İstanbul’dan yanına kötü anılar alarak yola çıktığı için babası Mirza ile sürekli çatışır.

Yolculuk sırasında Şeristan’ın hayatını kaybetmesi ise Mirza’nın omuzlarındaki yükü ağırlaştırdığı gibi, yolcuğu da bambaşka bir minvale çeker. Öyle ki sözü yerine getirmek, ölümü bin kez tatmak demektir artık Mirza için. Verili sözün bir inada, öfkeye ve aynı zamanda intikama dönüştüğü yolculukta coğrafyanın sert yüzü, otoritenin demirden çekilmezliği ise işin tuzu biberi olur.

Kısıtlı imkânlarla çekildiği her karesinden hissedilmesi açısından izleyiciyle samimi bir bağ kuran filmde ağırlıkta Kürtçe tercih ediliyor. Elbet coğrafyanın ve acının diliyle aynı olması kaçınılmazdı, lâkin başrol oyuncusu Çobanoğlu’nun yabancı olduğu bu telâffuzun hem oyunculuğunu güme götürmesi hem de karakterler arasındaki irtibatı rahatsız edici bir boyuta getirmesi talihsiz ve kaçınılmaz bir sona neden oluyor. Hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan ve Şeristan karakterini canlandıran Melahat Bayram’ın oyunculuğu ise hem göz doldurucu hem de sahne ve kamera deneyimli tüm ekibi geride bırakıyor. Karakter kurgularının senaryoda hem birbirleriyle olan irtibat hem de bütüne hizmet bağlamında zayıf bırakılması oyunculuk konusunda bir şanssızlığa neden oluyor film için.

Kısa hikâye uzun film

Genelde Türkiye sinemasında özelde ise Kürt sinemasında yaygın bir handikap olarak seyircinin yakasını bırakmayan kısa hikâyelerin saatleri bulan filmlere aktarılması ise yine denen bir yöntem olmuş. Burada da elbette iş yönetmene düşüyor. Ekinci gibi bir kalemin oldukça sarsıcı söz konusu öyküsünü hakkıyla işlemek yerine, plân ve sahnelerin uzatılmış olması filmi akmaz hale getiriyor. Özellikle İstanbul sahnelerindeki gereksiz uzamalar, tren yolculuğunun neredeyse yol uzunluğunda tutulması da bunun kanıtı oluyor.

Bazı karakterlerin yönelişleri itibariyle filmde hizmet dışı kalması ise bir başka negatif katkı sunuyor yapıma. Öyle ki filmin birçok yerinde gerekçe ya da meselenin geçmişi verilmeden, yönetmenin kendi kafasındakini seyircinin anlaması bekleniyor. Bu da oyunculuk meselesini etkileyen minik bir faktör elbette.

Alternatif sinemadan özdeşlik kurma taktikleri

Gerekçelerin boş bırakılması eleştirisine örnek verilmesi gerekirse, Hevî’nin aşık olduğu üniversite arkadaşı ile yaşadığı durum gösterilebilir. Aralarında tek taraflı bir aşk olmasına rağmen, kadın karakter Hevî’yi evine çağırır ve birlikte olur. Ancak anlaşılmaz bir gerekçeyle evinden kovar ve kendisini bir daha aramamasını ister. Ancak ilerleyen zamanlarda ise telefonuna cevap verir. Yine aile içindeki, özellikle de baba oğul arasındaki sert irtibat ve daimi gerginlik ise gerekçelendirilmeyen bir başka örnek.

Filmdeki biçem-kurgu itibariyle belki de alternatif sanat adına en tehlikeli yanı ise, seyirciyi plân ve sahne çekimleri itibariyle bir özdeşliğe sokarak olayın içine sürüklemesi. Özellikle ilk yarısında çok fazla yakın çekim plânlarla bir dizi tekniği kullanılırken, ikinci yarısında ise daha çok genel çekimlere yöneliniyor. Bunun gerekçesi elbette ki yönetmenin coğrafyayı fon olarak kullanmak istemesi ancak, başta Brecht olmak üzere, alternatif-devrimci, ezilen vs. kuramcıların gözleri üstümüzde…

Yine ekonomik imkânsızlıklarla çekilmesi son derece kabul görür bir gerekçeyken, atmosferin yer yer fazlasıyla minimalize edilmesi ise trajedisi maksimumda olan yolculuğun, seyircide kabul görmeyecek gerekçeler ortaya çıkarmasına neden oluyor. Maalesef ki hiçbir gerekçe hiçbir sonu makûl gösteremiyor…

Filmin devam sorunları ise özellikle kar, yağmur ve güneşli çekimlerde su yüzüne çıkıyor. Aynı ilin sınırları içinde topu topu iki günlük zaman akışı olmasına rağmen, yoğun yağmurlu bir sonbahar atmosferinden bir süre sonra karakış ve kara saplanan seyirci, aynı gün karın söz konusu olmadığı bir bahar güneşiyle karşılaşıyor adeta.

Yolculuk başladıktan sonra filmin neredeyse önemli bir bölümünde bulunan tüm karakter ve olaylar ise bir daha karşımıza çıkmıyor. Yani ailenin değir fertleri trene binişle birlikte geride kalıyor artık. Yan öykülerin bütün filme hizmet edecek biçimde betimlenmemesi, yolculuğun her sonraki adımında, bir öncekilerin işlevsizleşmesine neden oluyor. Yine evin en büyük ve evli olan kızının kürtaj konusunda eşiyle olan kapışması başlangıçta film boyu görülecek gibi gösterilmesine rağmen, trenin kapısı kapandığında o da “ben de aslında gereksiz bir yan hikâyeydim” diyor. Yani, “bir filmde bir silâh görünüyorsa mutlaka patlar” aforizması, hak getire…

Hikâye ve tüm kadronun samimi emeğine ve yaklaşımına karşın aceleye ve acemi taktiklerin gazabına uğrayan bir filmin, sürprizsiz (çünkü bütün sürprizler için ön bilgi veriliyor) ‘İz’ine dönüyor sinemanın çarkları…

(11 Aralık 2011)

Rawin Sterk

“Minimal Sularda Maksimum Trajedilere Yolculuk: Rêç / İz” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir