Ankara’da Gökkuşağı Filmleri

Türkiye’nin ilk kuir festivali olan ve 17 – 24 Kasım 2011 tarihleri arasında Ankara’da Büyülüfener Sineması’nda yapılacak Pembe Hayat KuirFest yaklaşıyor. Amerika’dan Kanada’ya, İsveç’ten Hollanda’ya, 15 ülkeden 50’ye yakın LGBT temalı film, Ankara’da ilk kez sinemaseverlerin karşısına çıkacak. Pembe Hayat Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Trans (LGBT) Dayanışma Derneği’nin düzenlediği Festival, LGBT bireylere yönelik ayrımcılığa ve şiddete dikkat çekerken Türkiye’de kuir teorinin ve sanatın konuşulmasına, tartışılmasına olanak yaratacak.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Ankara’da Gökkuşağı Filmleri yazısına devam et
  • Türkiye’nin Ağıtlarına Yolculuk

    Gelecek Uzun Sürer
    Yönetmen-Senaryo: Özcan Alper
    Müzik: Mustafa Biber
    Görüntü: Feza Çaldıran
    Oyuncular: Gaye Gürsel (Sumru), Durukan Ordu (Ahmet), Sarkis Seropyan (Antranik), Osman Karakoç (Harun)
    Yapım: Nar Film (2011)

    Özcan Alper, “Sonbahar” filminden sonra “Gelecek Uzun Sürer”le acıların kader olduğu ülkenin ağıtlarının peşinde, hâlâ süren iç çatışmaların şimdiki acılarına da dokunuyor.

    Film bir trende açılıyor. Sumru ve Kürt sevgilisi Harun ayrılmak üzereler. Harun, dağlara gidiyor. Geride kalan Hemşinli Sumru, üniversite için Türkiye’nin ağıtlarını derlemek için Diyarbakır’a gidiyor. Diyarbakır’ın kalabalık sokaklarında sesleri kaydeden Sumru, sanatsal değeri olan filmlerin korsan DVD’sini satan Ahmet’le tanışıyor. Ahmet, Godard’ın 1960 yapımı siyah-beyaz ve sinemaskop çekilmiş filmi “A Bout de Souffle – Serseri Aşıklar” filmindeki Sartre tarzı “varoluşçu” karakteri Michel tutkunu biri. Ahmet, Sumru’yu önce “Hafıza Odası”na götürüyor. Orada, sesler, görüntüler ve fotoğraflar var. Sumru, fotoğrafların önünde konuşan kayıp yakınlarını videoya da kaydediyor. Ardından Sumru, viraneye dönüşmüş Ermeni kilisesinin bekçisi Antranik’le de iletişim kuruyor. Antranik ona, tehcir zamanlarındaki Ermeni ağıtlarını dinletiyor. Kürt ve Ermeni ağıtlarının olduğu Anadolu coğrafyasında Türk ağıtları yok. Türkler acı çekmez, sadece acı çektirir herhalde. Filmde ağırlıklı olarak Türkçe konuşulmasa hikâyenin ülkemizde geçtiğini anlamazsınız bile. Türkçe, hepimizi birbirimize bağlıyor belki de. Filmde, Türkçenin yanında Kürtçe, Ermenice ve Hemşince de duyuluyor. Sumru yola çıkarken, önemli yazarlarımızdan Yaşar Kemal’in “Ağıtlar” kitabından ilham almış. Hüznün daima hissedildiği filmde final bölümünde karların düştüğü Hakkari’de terk edilmiş bir köyde kederler çöküveriyor Sumru’nun üzerine.

    Çarpıcı görsellikler…

    “Gelecek Uzun Sürer” filmi, 18. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde tam beş ödül kazandı. Durukan Ordu, “En İyi Erkek Oyuncu” dalında ödülünü alırken, Sumru’yu oynayan Gaye Gürsel hak ettiği “Altın Koza”yı alamadı. Film, “En İyi Görüntü” dalında Feza Çaldıran’a, “En İyi Müzik” dalında da Mustafa Biber’e ödül getirdi. Büyük ödülü alamayan “Gelecek Uzun Sürer”, başka ödülleri aldı. “SİYAD En İyi Film” ve “Yılmaz Güney Ödülü”nü kazandı. Özcan Alper, Rus sinemasının şiirsel anlatımından etkilenen bir yönetmen. Tarkovski ruhu var bu estetikte. Sadece Alper değil, Rus sinemasının çağdaş yönetmenleri de bu şiirsel anlatımın Rus sinemasında yaşamasına katkıda bulunuyor. Aleksandr Sokurov, Nikita Mikhalkov, Andrey Zvyagintsev gibi yönetmenlerin filmlerinde de şiirsel tat veren uzun plân çekimler var. “Gelecek Uzun Sürer” filminin görselliğinin çarpıcı olduğunu belirtmeliyiz. Diyarbakır, filmin ruhuna çok şey katmış. Şehrin taş dar sokakları, bir açıkhava müze gibi tarihi yapıları, özellikle surları, yaşam kültürü filminden yansıyan zenginlik. Sumru’nun kaldığı mekân da çok çarpıcı. Elbette virane Ermeni kilisesi de. Antranik’in Sumru’ya Ermeni ağıtını dinletirken yağan yağmurlar görsel olarak fotoğrafa çok şey katıyor. Sinemamımızda az görülür bir estetik bu. Final bölümündeki Hakkari bölümleri de etkileyici. Hem görsel hem de anlatım açısından. Fonda duyulan müzikler de insanı etkiliyor. Ama, bir sahne var ki, gerçekten her övgüyü alıyor. “Hafıza Odası”ndaki kameranın kendi çevresinde döndüğü sahne çok özeldi. Bu filmin kameramanı Feza Çaldıran’la konuştuğumuzda, bu sahnenin hiç “kesme” yapmadan gerçek zamanlı çekildiğini söylemişti. Bu filmin sinemaskop görüntüleri hak ettiği ödülü de aldı. Sinemaseverler, sinema tadı veren bu politik filme değer verecekler belki. Filmde, Antranik’i oynayan Sarkis Seropyan, Agos Gazetesi’nin imtiyaz sahibi. Ona, bilge insan diyorlar. Seropyan’ın yazdığı kitaplar da var. Ermeni mitolojilerini merak edenler için, Aras’tan çıkmış “Mitolojik Ermeni Tarihi” keşfedilmeli. Yine Aras’tan “Güvercinim Harput’ta Kaldı”nın yanında Belge’den çıkan “Arat’ta Kutsal Yasal Ülkesi” kitapları da var.

    (Bu yazı 11 Kasım 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

    (11 Kasım 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Pera Müzesi Film Etkinlikleri’nde Jacques Demy

    Pera Müzesi Film Etkinlikleri, Kasım ayında da devam ediyor. Pera Film, 12 – 20 Kasım tarihleri arasında Fransız sinemasının önemli isimlerden biri olan ve müzikal türüne taze bir soluk getirmesiyle tanınan sinemacı Jacques Demy’yi saygıyla selâmlıyor. Pera Müzesi Oditoryumu’nda gösterime sunulacak programda Demy’nin beş uzun metraj filminin yanı sıra Agnes Varda’nın yönettiği önemli belgesel – kurmaca filmi Jacquout de Nantes da yer alıyor. Agnes Varda’nın belgeseli, Demy’nin çocukluğu ve hayat boyu devam eden tiyatro ve sinema sevgisinin içten bir anlatımından oluşuyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Pera Müzesi Film Etkinlikleri’nde Jacques Demy yazısına devam et
  • Gelecek, Kana Boğulup Toprak Bununla Doymuşsa, Uzun Sürer

    Daha iyi bir gelecek iddiası uğruna bugün ve bugünde yaşayanların sadece kendileri değil, ardıllarının da hayalleri adeta bir şizofreni çılgınlığıyla toprağa doğranmışsa geleceğe ne kalır ki? Toprak bağrına bir tane dahi insanı ve umudunu bağrına alamayacak raddede doluysa, barış olduğunda birbirleriyle barışmayı başaran insanlar ya da toplumlar, o toprakla nasıl barışır? Özcan Alper’in demini almış vizöründen beyazperdeye akan son filmi “Gelecek Uzun Sürer”, işte bu umutsuzluk girdabında, karanlığa sorular sorarak, her şeye rağmen hâlâ yaşıyoruz gibi zıttan bir cevapla karşılık kendi sorusuna yanıt arıyor.

    “Sonbahar” filmiyle alternatif sinema adına umut veren bir çıkış yaparak ‘ötekilerin’ umutlarına mercek tutan Yönetmen Özcan Alper, ikinci uzun metraj filmi “Gelecek Uzun Sürer” ile de ‘yeryüzünün lânetlileri’ için dipten yükselen seslere kulak kabartmaya davet ediyor seyirciyi. Birbiri içine geçmiş, neden ve sonuçları diyalekt bir biçimde birbiriyle harmanlanmış yığınla toplumsal meseleyi objektiften geçiren Alper, hem tahakküm sahiplerine, hem de ezilenlere önemli mesajlar veriyor.

    Seslerin Peşinden

    İstanbul’dan yola çıkan üniversite öğrencisi bir ağıt derleyicisinin Diyarbakır’a yaptığı yolculukta, seslerin peşine düştükten sonra heybesine dolanlarla hem kendi kökleriyle yabancısı olduğu topraklarda buluşması ve hem de geleceğini yine aynı topraklarda yitirmiş olduğuyla yüzleşmesi gibi metanet sınırlarını aşan bir tabloda ‘sabır’a davet ediyor Alper. Film kahramanlarından Sumru, bu yolculuğundaki duraklardan biri olan Diyarbakır’daki Ermeni Kilisesi’nde hem geçmişinin izlerine rastlar, bir Hemşinli olarak, hem büyük kıyımın izleri arasında dolaştırır seyirciyi bir süre.

    Filmin sonunda misafir olduğu Hakkari’nin bir köyünde gezintiye çıkan Sumru, köy mezarlığında, dağa giden sevgilisinin mezar taşıyla karşılaşır. Böylece geleceğinin nerelere kadar ve hangi travmalarla uzayıp gideceğini bir tokat gibi seyirciye çarparken, 92 Newroz’u sırasında Cizre’de yaşananların görüntülerinin de filmde, eski bir kayıt olarak elden geçirilmesi, dağa gidenlerin gerekçelerini seriyor masaya.

    Senaryosu da yine Alper’e ait olan filmde 30 yıllık savaş sırasında yaşanan ağır insanlık hallerini yansıtırken sırtını sadece hakikate yaslıyor. Henüz yarası taze olan, mağdurları ve failleri hayatta olan bir konuyu işlerken üçüncü göz olmayı elden bırakmayan film, yaşananların sinema boyutunda sağlam bir belge olarak gelecek kuşaklara aktarılmasıyla kalmıyor, Kürt coğrafyasında yaşananların hesaplaşma günü geldiğinde ise başvurulacak önemli bir tanık niteliğinde.

    Filmin başrol karakterinin her şeyi kayıt altına alması aşamasında ise çok önemli göndermeler ve toplumsal değer taşıyan bir işlevsellik söz konusu ediliyor. Yazılı tarihi ve kültürü bulunmaması itibariyle bütün bu aktarımın özellikle de dengbêjler yoluyla yani ses ile bu günlere taşınmış olması filmde hakkıyla yer buluyor. Bir toplumun total bileşenleriyle var olabilmesinin temeli olarak misyon alan denbêjlik gibi bir gerçekle yolları kesişen ağıt derleyicisi, bir yerden sonra bu aktarım görevine de ortak oluyor. Kent merkezinin her alanından kayıtlar almasıyla dönemin bütün Diyarbakır sosyal atmosferini de beyazperdeye taşıyan filmdeki karakter kurgusu, estetik yaklaşım ve müzik seçimi de yönetmenin ustalık demlerine işaret ediyor.

    Açılış sahnesindeki at metaforundan başlayarak her sahne ve plânında, yönetmeninin başarısının dünya çapında ses getireceğine dönük emarelerle ören film, devletin uygulamalarıyla adeta bir cehenneme çevrilen coğrafyanın, -insandan tutalım, dağa, taşa, ağaca ve suya kadar- her türlü öğesinin ıstırabının dünyaya duyurmaya koyuluyor.

    Yakınlarını kaybeden insanlarla yapılan röportajların olduğu gibi aktarılmış olması ve peşinde olduğu şeyin izini hiçbir kaygı gütmeden sürmesiyle belgesel tadını da barındıran yapıt, konunun tamamının gerçeklere dayanıyor olmasıyla da aynı zamanda önemli bir sözlü tarih çalışması niteliği taşıyor.

    Althusser’e Selâm

    Diyalog ve konu itibariyle tam bir şiirsel kanava üzerinden ilerleyen filmde Alper’in başarısının en önemli dayanaklarından biri ise, felsefeden, politikaya, tarihten sosyolojiye ve edebiyata kadar donatılmış olması olarak hissediliyor. Cesare Pavese’nin, “Savaş bir gün biterse kendimize şu soruyu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?” sözüyle başlayan filmin ismi de oldukça dikkat çekici bir filozofa ait. Zira Fransız Yapısalcı – Marksist Louis Althusser, yaşamının tamamını yakıp kesip doğrayarak geleceğini de belirsiz bir çıkmaza soktuğunu konu edindiği kitabının ismini “Gelecek Uzun Sürer” koymuştu. Althuser’e, geçmişi hükmedenlerce yok edildiği gibi, geleceği de elinden alınıp belirsiz bir süreye yayılan Kürt coğrafyasından bu vesileyle bir selâm var demenin yeri olsa gerek…

    18. Altın Koza Film Festivali’nde, Yılmaz Güney Ödülü, SİYAD En İyi Film Ödülü, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü ve En İyi Müzik Ödülü alan eser Kürtlere de dostane bir ince eleştiriyle geleceği hatırlatıyor. ‘Mehmet Uzun Kütüphanesi Hafıza Merkezi’nde çekilen sahnelerdeki durum, şu soruyu sorduruyor, “Zalimin zulmünden her şey yitirilip, toprak kanla beslenirken, belki yakın gelecekte kurulacak olan Hakikatleri Araştırma Komisyonları söz konusuyken ve de en önemlisi bu komisyonlar için geçmişi aydınlatma garantisi olacak kanıtların bir kısmı toprağın erişilebilecek mesafede altındayken, bir kısmı yaşıyorken ve bu kadar imkân varken neler yapılıyor?”…

    Her şeye rağmen; “Sonbahar” filmindeki final sahnesindeki kasvet, ölüm, seçeneklerin tükenmişliği sis ve mevsimsel faktörlerle seyirciyi kışa, korkuya ve belirsizliğe sokan Alper, “Gelecek Uzun Sürer” filmiyle bu kez, final sahnesinde her ne kadar kadın başrol eski hayat arkadaşının mezar taşına tülbendini dolayıp izleyiciyi gözyaşına boğsa da, yanı başında başka bir dayanak kişinin olması, bir sonraki mevsimin bahar olacağı gerçeği ve havada kar yağışına rağmen net atmosferle, aydınlığa ve umuda davet ediyor.

    Filmin Konusu:

    İstanbul’da bir üniversitede müzik araştırmaları yapan Sumru, ağıt derlemeleri ile ilgili yaptığı tez çalışması için birkaç aylığına ülkenin güneydoğusuna yolculuğa çıkar. Üç ay boyunca kaldığı Diyarbakır’da peşinde olduğu ağıtların hikâyelerini ararken bölgede devam eden adı konulmamış bir savaşa tanıklık eder.

    Künye:

    Yazan / Yöneten Özcan Alper
    Görüntü Yönetmeni: Feza Çaldıran
    Sanat Yönetmeni: Tolunay Türköz.
    Oyuncular: Gaye Gürsel, Durukan Ordu, Sarkis Seropyan, Osman Karakoç, Güllü Özalp Ulusoy, Erdal Kırık.

    (11 Kasım 2011)

    Rawin Sterk

    Tuna Yılmaz, tersninja.com’un Sorularını Yanıtladı

    İstanbul Modern Sinema’da 09 Kasım Çarşamba günü No More Brick In The Wall: Berlin Duvarı’nın 50. Yılında Demir Perde Ülkelerinden Kısa Film Seçkisi gösterilecek. Saat 16:00’da başlayacak program, bir zamanlar Berlin duvarının, bugünse görünmeyen ama her an duyumsanan hayalet perdelerin ardında ortak bir hisse sahip olan genç sanatçıların işlerini bir araya getirmeyi amaçlıyor. Glukhota, Aprilis Suskhi, V Masshtabe, Voice Wanted, Norit Krupi, Underlife, Senelis adlı filmlerin gösterileceği seçkinin altında imzası olan yazar ve festival yönetmeni Tuna Yılmaz tersninja.com’un sorularını yanıtladı.

  • Röportaja ulaşmak için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Tuna Yılmaz, tersninja.com’un Sorularını Yanıtladı yazısına devam et
  • Beni Unutma’nın Galası Yapıldı

    Özer Kızıltan’ın yönettiği ve başrollerinde Mert Fırat, Açelya Devrim Yılhan, Tuba Ünsal, Kenan Ece, Melis Babadağ, Aliye Uzunatağan, Ünal Silver ve Gül Erda’nın oynadığı Beni Unutma’nın galası 03 Kasım 2011 Perşembe akşamı Nişantaşı City’s AVM City Life Sinemaları’nda yapıldı. Filmin konusu şöyle: Olcay iş hayatında oldukça başarılı, genç, bekâr ve güzel bir kadındır. Ciddi bir ilişki yaşadığını düşündüğü sevgilisi Hakan’ın kendisini aldattığını acı bir şekilde öğrendiğinin ertesi günü Sinan’la tanışır. Olcay’ın ilişkisinin bittiği gün Sinan da verdiği ani bir kararla nişanlısı Ebru ile evlenmekten vazgeçer.

    Beni Unutma’nın Galası Yapıldı yazısına devam et