Watanabe’nin Şarkısı Yunan Tragedyası

İmkânsızın Şarkısı (Noruwei no Mori)
Yönetmen-Senaryo: Tran Anh Hung
Roman: Haruki Murakami
Müzik: Jonny Greenwood
Kurgu: Mario Battistel
Görüntü: Ping Bin Lee
Oyuncular: Rinko Kikuchi (Naoko), Kenichi Matsuyama (Watanabe), Kiko Mizuhara (Midori), Tetsuji Tamayama (Nagasawa), Reika Krishima (Reiko), Kengo Kora (Kizuki), Eriko Hatsune (Hatsumi)
Yapım: Japonya Asmik Ace-Fuji-Toho (2010)

Haruki Muabake’nin Türkçede de yayımlanan romanı “İmkânsızın Şarkısı”, Vietnamlı yönetmen Tran Anh Hung’un etkileyici anlatımıyla sinemaseverlerin hatıralarında yer alacak bir film gibi.

Sinemanın Vietnamlı ustası 1962 doğumlu Tran Anh Hung, etkileyici Japon yazar Haruki Murakami’nin 1987’de yayımlanan romanını kendi mekânlarında, Japonya’da sinemaya uyarladı. Bu roman, “İmkânsızın Şarkısı” adıyla 2008 yılında Doğan Kitap’tan çıkmıştı. Film, 1967 yılında açılıyor. Çocukluktan beri çok iyi arkadaş olan Naoko ve Kizuki’nin dünyasına giren Toru Watanabe, içinde trajediler olan bu hikâyeyi anlatıyor filmi izleyenlere. Watanabe, yazar Haruki Murakami’nin kendisi. Mutlu geçen bir lise çağı, Kizuki’nin intiharıyla derin bir boşluk bırakıyor Naoko’nun zihninde. Liseyi bitirdikten sonra Tokyo Üniversitesi’ne edebiyat okumak için gelen Watanabe, yurda yerleşiyor ve oda arkadaşları iyi öğrenciler. Üniversiteyi bitirince diplomat olabilecek Nagasawa, insanı çabucak etkileyebilen ve kadınlara hemen tutulmayan biri. Nagasawa, kendine sırılsıklam aşık Hatsumi’nin derin tutkusunu umursamıyor bile. Hatsumi de hikâyenin bir yerinde intihar ediyor. Nagasawa, F. Scott Fitzgerald’ın (1896 – 1940) “Muhteşem Gatsby” romanının içinden düşmüş bir bohem gibi. Watanabe’ye, “zamanın kutsamadığı kitapları okuma” diyor. “Muhteşem Gatsby”, 2004’te Bilge Kültür Sanat’tan çıkmıştı. Watanabe’nin iyi anlaştığı oda arkadaşlarından Itoh’la da Boris Vian ortak noktaları. Ama bu filmde öne çıkmıyor. Boris Vian (1920 – 1959), Fransız bilge diye anılıyor. Onun şairliği, müzisyenliği, romancılığı, oyun yazarlığı ve eleştirmenliği hayatında öne çıkanlar. Bu bilgenin eserleri hem gerçek adıyla hem de Vernon Sullivan takma adıyla Türkçede yayımlandı. Watanabe de Vian gibi güzel kızların yanında. Yönetmen, bazı anlarda Vian’ın gerçeküstücü ve varoluşçu bakışını filminde deniyor. Bu denemelerde seyirci, algı bulanıklığıyla zamansal karışıklık yaşadığını sanıyor. Filmi seyrederken bunları fark edebilirsiniz. Anlatılanlar, Watanabe’nin hatıralarından yansıyan anlar. Hatıralarda bulanık yerler olabilir. Watanabe, bir de üniversiteyi çeşitli işlerde çalışarak okuyor, hayat ve eğitim sisteminin çarkları arasında. Buralarda İsviçreli yazar ve ressam Hermann Hesse’nin (1877 – 1962) “Çarklar Arasında” eserinin ruhu var gibi. Hesse’nin bu romanı 2002’de Can Yayınları’ndan çıkmıştı. Murakami’nin bu romanın, yabancı kaynaklardaki değerlendirmelerinde bahsettiğimiz yazarlara ve eserlerine göndermeler yaptığı belirtiliyor. Yönetmen Hung, filminde bu yazarlara ve eserlerine doğrudan gönderme yapmasa da onların ruhuna dokunabiliyorsunuz.

Onunla küçük anlar…

Üniversiteye başladığında, batının 68 kuşağının ruhu Tokyo’ya da ulaşıyor. Üniversite gençliğinin sokak eylemleri sürerken, Watanabe geride bıraktığı Naoko’yla karşılaşıyor birden. Naoko, yirmi yaşına giriyor. Watanabe, doğum gününde ona, görmesek de, Beatles’ın içinde “Norwegian Wood” şarkısının olduğu albümünü doğum günü hediyesi olarak veriyor. Naoko’nın evi, “Norwegian Wood” şarkısındaki gibi ahşap yapı. Şarkıdaki genç, kızla olmayı düşünürken hayal kırıklığı yaşıyordu. Hung, şarkıdaki hayal kırıklığını siliyor, Naoko’yla Watanabe sevişiyorlar. Yönetmen, bu sahneyi sade yansıtışla veriyor. Sadece iki gencin yüzündeki acı ve hazzı gösteriyor yakın çekimle. Sonra Naoko birden çekip gidiyor. Bir zaman sonra Naoko’dan mektup alıyor Watanabe. Naoko, Kobe’ye dönmüş. Daha sonra da Kyoto’nun ormanlarının içindeki sanatoryuma yatmış. Watanabe, Naoko’yu ziyarete gittiğinde Thomas Mann’ın (1875 – 1955) “Büyülü Dağ” romanını okuyor. Bu roman, Can Yayınları tarafından 1998’de iki cilt olarak yayımlanmıştı. Watanabe de, sanatoryumda bir tür iç yolculuk yaşıyor. Orada, Reiko’yla da tanışıyor. Reiko da tedavi görüyor ve orada insanlara müzik dersi vererek kendi sorunlarından da uzaklaşıyor sanki. “Norwegian Wood” şarkısını gitarıyla ilk Reiko’nun sesinden duyuyor seyirci. Beatles’ın şarkısında ormana vurgu yoktu. Ama, Hung’un filminde orman zihindeki boşlukları da dolduruyor. Watanabe, Kizuki’nin intiharını da anlamaya çalışıyor. Bilemediğimiz, kadınlara özgü bir şeyden Naoko ve Kizuki beraber olamamışlar hiç. Sonra Kizuki intihar ediyor. Watanabe’nin hayatına capcanlı ve hayat dolu Midori de giriyor bir zaman sonra. Midori de Yunan tragedyası derslerine takılıyor. Midori, sevgilisi olduğunu söylemesine rağmen Watanabe’nin dünyasına birdenbire giriveriyor ve aşkın ateşini Watanabe’nin kalbine atıyor. Midori, Watanabe’nin hayatının aşkı belki de. Bu hayat dolu kız, bir erkeğin şefkatli aşkını arıyor sanki Watanabe’de. Midori’nin anlattığı hikâye kadınların bilinçaltında hep olan şeyler miydi? Kız, sevgilisinden çilekli turta istiyor. Oğlan, turtayı arayıp buluyor. Sonra kız turtayı istemediğini söylüyor. Oğlan turtayı pencereden atıyor. Sonra oğlan, “aptalım biriyim, sen haklısın” diyor. İşte böyle olunursa, kadınlara karşı şefkatli aşık oluyormuş erkekler. Tanrı’nın mucizeleri gibi kadınların da gizemlerine sual olunmuyor herhalde. Watanabe, Naoko öldükten sonra, farkında olmadan kalbini kırdığı Midori’nin yeniden sevgisini kazanmak için verdiği mücadele de aşk için umut gibiydi.

Görüntüler ve müzikler muhteşem…

Hung’un kamerası, insana gerçekten heyecan veriyor bu filmde. Dışarıdan yansıyan gün ışığı, estetik olarak etkileyici. Yumuşak ışık kullanan Hung, sıcak renk tonları oluşturmuş çoğu anda. Orman bölümlerindeyse ışık biraz sertleşiyor ve renk kontrastları da fark ediliyor. Yönetmenin kamera kullanımı da, ilk filmi 1993 yapımı “Miu du du Xanh – Yeşil Papayanın Kokusu”nun dinginliği ve 1995 yapımı ikinci filmi “Xich lo – Bisikletçi”deki öfkesi arasında gidip geliyor. Ormanda, Naoko’yla Watanabe’yi kayarak takip eden kamera, bilinmeyenler ortaya çıktığında, birden kuş gibi havalanıyor, takla atar gibi dönüveriyor. Filmi festivalde görenler, bu sahneyi bütün olarak gördüler hiç kesilme olmadan. Sanki bu kamera Watanabe’nin zihninin içindeymiş gibi. Görsel anlamda, belleklerde kalacak bir an daha var filmde. Watanabe’nin, Naoko’nun ölümüyle boşluğa düştüğü andaki sahneler çarpıcı yansıyor. Okyanus kıyısında dalgalar kayaları öfkeyle döverken, fonda Jonny Greenwood’un “Quartertone Bloom” tınıları duyuluyor. Keman ve çello tınıları iç içe geçip kafanızın içinde dolaşıyor sanki. Watanabe, Naoko ve Midori’nin aşkı arasında kendini kederli bir boşluğun içerisinde de buluyor bazı anlarda. 1954 doğumlu Tayvanlı Ping Bin Lee, önemli kameramanlardan. Tayvanlı büyük usta Hou Hsiao-hsien’in filmlerinin gözü de oldu kameraman Lee. Bu filmdeki sinemaskop çerçeveleri ilham verici. Ayrıca, bu filmdeki bütün oyunculara övgü gönderiyoruz. Filmin diyalogları ve kelimeleri derin. Bu filmde, gerçekten Uzakdoğu’ya özgü bilgelik, sakinlik ve bir kabûlleniş var. Elbette müzikler. Romanın ve filmin adının aldığı Beatles’ın “Norwegian Wood” şarkısı da son jenerikte duyuluyor. “Norwegian Wood” şarkısı, Beatles’ın 1965’te yayımlanan ilk albümü “Rubber Soul”da yer aldı. Hindustani müziğinin en önemli enstrümanı olan sitarı da George Harrison çalmıştı. Alternatif ve deneysel rock grubu İngiliz Radiohead’in gitaristi 1971 doğumlu Jonny Greenwood’un Johann Sebastian Bach’ın (1685 – 1750) kıyılarında dolaşan müzikleri, Hung’un filminin ruhuna çok şey katmış. Greenwood’un gitar, piyano, keman ve çello tınılarını ruhunuzda hissediyorsunuz. 1968’de Almanya’da kurulmuş, deneysel rock yapan, ama prograssive ve psychedelic rock sularında da dolaşan Kölnlü Can müzik grubunun “Mary, Mary, So Contrary” (Monster Movie albümü 1969) ve “Bring Me Coffee or Tea” (Mango Tongo albümü, 1971) yanında daha önceleri filmlerde kullanılmış şarkıları da duyuluyor bu filmde. Hung’un, “Can Soundtrack” albümünden kullandığı şarkılar da şunlar: “Don’t Turn the Light On, Leave Me Alone” (Leon Capetanos’un komedi filmi Cream – Schwabing – Report, 1971) ve “She Brings the Rain” (Thomas Schamoni’nin bilimkurgu filmi Ein Grosser Graublauer Vogel, 1971). “İmkânsızın Şarkısı”, insanın hatıralarında kalacak filmlerden. Hung’un filmi, 30. Uluslararası Film Festivali’nde gösterilmişti.

(Bu yazı 05 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(05 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

beyazperde.com’un Yeni Versiyonu Kullanıcılarıyla Buluşuyor

Türkiye’nin en köklü sinema sitelerinden beyazperde.com, yeni ara yüzünü kullanıma açtı. Mayıs 2010’dan bu yana Fransız Allociné grubuna bağlı olarak hizmetlerine devam eden beyazperde.com’un yeni versiyonu, Türkiye’deki sinema izleyicisinin gelişen talebine göre yeniden yapılandırıldı. Sinemaseverlerin site üzerinden sosyalleşmesine olanak sağlayan beyazperde.com’da vizyondaki filmlere ait seans bilgilerine ana sayfadan ve film sayfalarından kolayca ulaşılabiliyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    beyazperde.com’un Yeni Versiyonu Kullanıcılarıyla Buluşuyor yazısına devam et
  • Amerika’nın İşkencehaneleri İşte Böyledir

    Akılalmaz (Unthinkable)
    Yönetmen: Gregor Jordan
    Senaryo: Peter Woodward
    Müzik: Greame Revell
    Görüntü: Oliver Stapleton
    Oyuncular: Samuel L. Jackson (H), Carrie-Anne Moss (Helen), Michael Sheen (Steven Yusuf), Stephen Root (Charles), Lora Kojovic (Rina), Martin Donavan (Jack), Gil Bellows (Ajan Vincent), Necar Zadegan (Jehan)
    Yapım: Lleju-Sidney Kimmel (2010)

    Avustralyalı yönetmen Gregor Jordan’ın “Akılalmaz” filmi batının İslamofobik önyargılı bakışıyla Amerikan ordusunun Irak ve Afganistan savaşlarında uyguladığı işkenceleri gösterirken, sonradan Müslüman olmuş Steven Yusuf’un da kitlelere yönelik şiddet girişimine de dokunuyor.

    Kendisine “H” diyen Henry Harold Humphries hakkında her şeyi bilen tek insan gizemli Charles Thompson bu yeryüzünde. Siyahi “H”, FBI tarafından takip altında. “H”, arananlar listesinde olan geçmişi karanlık biri. Dosyası, CIA yerine yanlışlıkla FBI’ın eline geçince, Helen Brody’nin ekibi “H”yi tutukluyor. Bosnalı Müslüman Rina’yla evli ve iki çocuğu olan “H”yi Charles FBI’dan kurtarıyor. Ardından “H”, sonradan Müslüman olmuş Steven sorununu, gizli askeri merkezde kendi yöntemleriyle çözmeye çalışıyor. Ajan Helen, “H”nin işkence yöntemlerine karşı koysa da orada askeri yöntemler geçiyor. Film, Steven Arthur Younger’in video çekimiyle başlıyor. Afganistan ve Irak’ta savaşmış eski asker Steven, Yusuf adını alarak Müslüman olmuş. Videoda, ABD’nin üç şehrine nükleer bomba koyduğunu söylüyor Steven Yusuf. Ertesi gün bu görüntüler tüm televizyon ekranlarına düşüyor. Ajan Helen, patronu Jack’in talimatıyla askeri merkeze gidiyor ve üst üste şok yaşıyor orada. Sivil düşüncenin, insan haklarının ve Helen’nin hep vurguladığı Cenevre Sözleşmesi’nin hiç uğramadığı bu askeri merkezde, yine eski asker “H”nin işkence yöntemleri işliyor. Filmde, İskoç işkencesi yansımıyor ama, Amerikalı askerlerin uyguladıkları onun kadar acıtıcı işkenceler tek tek gösteriliyor seyirciye.

    İşkencenin her türlüsü…

    1966’da doğan Avustralyalı yönetmen Gregor Jordan, bizde 2001 yapımı “Buffalo Soldiers – Acemi Askerler” filmiyle biliniyor. Kendini seyirciye tarafsız hissettiren bu yönetmen, aslında her şeyi açık açık gösteriyor. İki tarafın da kötücül yanları yansıyor perdeden. Steven Yusuf, bomboların yerini söylemek için, ABD’nin savaşları bitirmesini ve tüm askerlerini Müslüman coğrafyadan çekmesini istiyor. Askerler de, Amerikalı masum insanların ölmemesi için Steven Yusuf üzerinde her türlü işkenceyi uyguluyor. “H”, Helen’in karşı koymalarına rağmen, Steven Yusuf’a acı verecek işkencelerini neredeyse haz alarak tek tek uyguluyor. Sadece fiziksel değil, psikolojik işkence de yapıyor. “H”, çocuklarıyla Suudi Arabistan’a giderken havaalanında vizesi iptal olan ve tutuklanan Steven Yusuf’un karısı Jehan’ın (Cihan) işkencehanede boğazını doğrayıveriyor. Hatta, Steven Yusuf’un çocuklarını bile öldürme noktasına geliyor “H…” Los Angeles, New York ve Dallas’ta yerleştirilmiş bombaların adreslerini veren Steven Yusuf, bir şeyi eksik mi söylüyordu? Gerçekten yönetmen, Amerika’daki bakış açılarını ve önyargılarını “Unthinkable – Akılalmaz” filminde gösterebilmiş. Filmde, Amerikalıların İslamofobi ve El Kaide korkularına dokunabiliyor seyirci. Bu korku, paranoyak düzeyde tüm devlet birimlerine sinmiş. Müslüman olmak “terör”le özdeşleşmiş zihinlerde. Eski asker Steven Yusuf, Müslüman olduktan sonra bu dünyada bildiği tek şeyi, şiddeti uygulamaya koyuyor. “H”nin Bosnalı Müslüman karısı Irina da FBI’ın gözetimindeymiş hep. Irina’nın neden camiye gitmediği de sorun olmuş. Irina, Bosna’daki savaşta Sırp askerlerince tecavüze uğramış ve ailesi katledilmiş. Olay mahallinden ayrılmayan Irina, ailesini öldüren ve kendisine tecavüz eden askerleri öldürmüş. Bosna’da asker olan “H”ye Irina’yı teslim etmişler ve sonra da aşk doğmuş. İşkence sahneleriyle bakılması yer yer zorlayan filmde her tarafın da şiddet duyguları yansıyor perdeye. Bu psikolojik gerilim ve şiddet yüklü filmi seyderken fark edeceksiniz belki, işkence yapanın, acı çektirenin içindeki sadistliğin nasıl dışarı çıktığını. 1969 doğumlu Galli oyuncu Michael Sheen’i, Stephen Frears’ın 2006 yapımı “The Queen – Kraliçe” filmindeki İngiliz Başbakanı Tony Blair karakteriyle hatırlayabilirsiniz. Hatta Ron Howard’ın 2008 yapımı “Frost / Nixon” filminde David Frost karakterini de canlandırmıştı.

    (05 Ağustos 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Hakan Algül ve Engin Hepileri, Kanaltürk Klak Sinema Programı’nda

    Kanaltürk Klak Sinema Programı bu hafta izleyicilerine muhteşem bir sezon finali hazırladı. Yeni sezonda vizyona girecek olan birbirinden iddialı Türk Filmleri; tiyatro, dizi ve sinema oyuncusu Engin Hepileri; sinemalar.com’un duayen aktör Kemal Sunal’ın anısına düzenlediği Amatör Komedyen Yarışması’nın direktörü Can Heper ve ünlü yönetmen Hakan Algül, Klak’ta sinemaseverleri bekliyor. Gizem Ertürk’ün hazırladığı Klak Sinema Programı, Cumartesi günü 15:45’te Kanaltürk’te. Programın tekrarları hafta boyunca Bugün TV’de.

  • Basın Bülteni
  • Kanaltürk Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Hakan Algül ve Engin Hepileri, Kanaltürk Klak Sinema Programı’nda yazısına devam et
  • Skyturk TV En Heyecanlı Yeri Programı’nda Kars Öyküleri’nden Küçük Bir Hakikat

    Skyturk TV.de yayınlanan ve sekiz yılı geride bırakan sinema programı En Heyecanlı Yeri’nin 418. bölümünde önce yine haftanın yeni filmleri tanıtılıyor. Programda Gala Film ve Erman Film işbirliğiyle reyonlara kurulan Gelin – Düğün – Diyet üçlemesine ait özel bir bölüm yer alıyor. Bu DVD seti bir izleyiciye armağan ediliyor. Gezici Festival kapsamında Gezici Film’in hizmetiyle sinema seyircisiyle buluşan Kars Öyküleri’nden Emre Akay’ın yönettiği Küçük Bir Hakikat, En Heyecanlı Yeri’nde. Ceylan Özçelik’in hazırlayıp sunduğu En Heyecanlı Yeri programı Cuma 00:15, Cumartesi 14:20 ve 20:10’da Skytürk TV.de yayınlanıyor.

  • Basın Bülteni
  • Afişe haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Skyturk TV En Heyecanlı Yeri Programı’nda Kars Öyküleri’nden Küçük Bir Hakikat yazısına devam et
  • Maymunların Cehennemine Bir Giriş

    Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (Rise of the Planet of the Apes)
    Yönetmen: Rupert Wyatt
    Roman: Pierre Boulle
    Senaryo: Rick Jaffa-Amanda Silver
    Müzik: Patrick Doyle
    Görüntü: Andrew Lesnie
    Oyuncular: James Franco (Will), John Lithgow (Baba), Andy Serkis (Sezar), Freida Pinto (Caroline), David Oyelowo (Jacobs), Tyler Labine (Franklin)
    Yapım: Fox (2011)

    İngiliz yönetmen Rupert Wyatt’ın Fransız yazar Pierre Boulle’un bilimkurgu romanına giriş yaptığı “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, deney sonucunda maymunlardaki dönüşümü anlatıyor.

    İngiltere’de 1972 yılında doğan yönetmen Rupert Wyatt’a, kurgusu ve beklenmedik finaliyle şaşırtıcı bulunmuş 2008 yapımı hapishane filmi “The Escapist – Kaçış”ın deneyimleri “Rise of the Planet of the Apes – Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” filmine çok şey katmış. Vakti zamanında kameramanlık da yapmış yönetmen, bu son filminde adeta kamerayı uçuruyor. Film akıcı ve çok hareketli. Film, Fransız yazar Pierre Boulle’un (1912 – 1994) “La Planete des Singes” bilimkurgu romanının öncesini anlatıyor. Boulle’un romanı, ülkemizde 1971 yılında Okat Yayınları’ndan “Maymunlar Gezegeni” adıyla yayımlanmıştı ilk. Bu roman ilk defa 1968 yılında Franklin J. Schaffner tarafından “Planet of the Apes – Maymunlar Cehennemi” adıyla renkli ve sinemaskop sinemaya uyarlanmıştı. İkinci film, yönetmen Schaffner’in filminin yakınlarında dolaşan “Maymunlar Cehennemi” olacak. Schaffner’in filminin başrolünde Charlton Heston vardı. Yazar Boulle, 1952’de yayımlanmış ve “Kwai Köprüsü” romanıyla tanındı. Bu roman, 1957 yılında David Lean’ın yönetmenliğinde “The Bridge on the River Kwai – Kwai Köprüsü” adıyla sinemaya uyarlanmıştı. Yazarın, “Nefertiti’nin Esrarı” romanı da 2005 yılında Turkuvaz Kitap’tan çıkmıştı.

    Alzheimer için…

    Afrika ormanlarında yakalanan şempanzeler, San Fransisko’daki laboratuvara getiriliyor. Bilim insanı Will Rodman, Alzheimer hastalığına çare bulabilmek için şempanzeler üzerinde deneyler yapıyor. Babası Alzheimer hastası olan Will’in hayatına Sezar giriyor. Afrika’dan esir edilen anansi, deneylere olumlu cevap veriyor. Bilmedikleri, dişi şempanzenin hamile olduğu. Buluşu için ilâç firmalarından destek arayan Will, dişi şempanzenin asabi davranışları yüzünden beklediği desteği bulamıyor. Güvenlik, asabi şempanzeyi öldürüyor. Bakıcı Franklin, şempanzenin yuvasında bir yavru şempanze buluyor. Yavruyu evine götüren Will, şempanzenin babasına iyi geleceğini de düşünüyor. Jül Sezar hayranı babası yavru şempanzeye Sezar adını veriyor. Yavru, şefkatli ortama hemen uyum sağlıyor. Ama, çabuk büyüyorlar. Wiil’le veteriner Caroline’in arasını yapan Sezar, bir öfke anında bir tür maymunların hapishanesine düşüyor. Will’in babasının hastalığı, şempanzelere uygulanan ilâca olumlu cevap verdikten sonra yine Alzheimer hastalığını şiddetli yaşamaya başlıyor. Baba, pilot komşunun arabasına zarar verince, pilot öfkeleniyor ve Sezar pilotu öldürme noktasına götürüyor işi. Bakımhane olarak görünse de maymun hapishanesinde, urangutanlar ve diğer maymunlarla tanışan Sezar, kendisindeki dönüşümlerle zekâsını kullarak liderliğe yükseliyor. Maymunlar hapishanesinde maymunlara kötü muamele yapılıyor, kötü yemekler veriliyor. Sezar, hapishaneden çıkış yolu buluyor ve Will’in evine giderek buzdolabındaki ilâçları alarak hapishanedeki maymunları da dönüştürüyor. Zekâsı yükselen maymunlar, Sezar’ın önderliğinde San Fransisko şehrinin “meder-ı iftiharı” Golden Gate köprüsünde özgürlüklerini ilân ediyorlar. Sonda da tüm dünyaya dağılıyorlar gelecek filmde buluşmak üzere. Bu film için, evrim ve yaratılış üzerine tartışmalar olabilir. Maymunların yüzünde oluşan ifadeler, insani davranışlar, en sonunda insan gibi konuşmaları da tartışmaları alevlendirebilir. İnsanlar, bu yeryüzünde iki milyon yıldır var ve şunun şurasında 200 bin yıldır konuşuyor. Gırtlağımız, evrimleşerek iki santim aşağıya inmeseydi şimdi şempanzeler gibi sesler çıkartıyor olacaktık.

    Filmin hikâyesi San Fransisko’da geçiyor. Ama, orman sahneleri, Kanada’nın vahşi doğasını içinde barındıran İngiliz Kolombiyası’nda çekilmiş. Maymun Sezar’ı canlandıran 1964 doğumlu İngiliz oyuncu Andy Serkis, gerçekten zorlu bir maceranın altından kalkmış. Sezar’ın bazı sahnelerinde bilgisayar katkısı da hissediliyor biraz. Böyle sahnelerin nasıl çekildiğini bildiğimizden olmalı. Sezar, şempanzelerin hareketlerini yaparken kamera da ona uyum sağlıyor ve seyirci de Sezar’ın eğlencesine katılıyor. Serkis’i, Peter Jackson’ın 2000’lerdeki seriyal filmi “The Lord of the Rings – Yüzüklerin Efendisi”nin 2003’teki “The Return of the King – Kralın Dönüşü” bölümünde Gollum ve Smeagol olarak hatırlıyoruz. İlginç olansa, yine yönetmen Jackson’ın 2005 yapımı “King Kong” filminde goril Kong’du bu oyuncu. Filmin yıldızı, 1976 yılında doğan Amerikalı James Franco, üzerinde sanata dair birçok dalı toplamış: Aktör, yönetmen, senarist ve ressam. Michael Caton-Jones’un 2002 yapımı “City by the Sea – Öldüren Şüphe” filminde muhteşem Robert de Niro’yla başrolü paylaşmıştı. Franco, Sam Raimi’nin 2000’lerdeki “Spider Man – Örümcek Adam” fantastik seriyal filmindeki Harry Osborn karakteriyle de biliniyor. Robert Altman’ın 2003’te ölmeden önce “vasiyet filmi” olan “The Company – Kumpanya”, John Dahl’ın 2005 yapımı “The Great Raid – Büyük Baskın”, Kevin Reynolds’un 2006 yapımı “Tristan & Isolde – Tristan ve Isolde” gibi iyi filmlerde de göründü. Bir seriye dönüşecek “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, görselliği ve anlatımıyla serinin gelecek filmlerini merak ettiriyor.

    (05 Ağustos 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Anneler Günü

    Darren Lynn Bousman’ın yönettiği ve Rebecca De Mornay, Jaime King, Patrick John Flueger ile Warren Kole’un oynadığı Anneler Günü (Mother’s Day), 05 Ağustos 2011’de Medyavizyon Film dağıtımıyla Medyavizyon Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Kötü sonuçlanan bir banka soygunundan sonra eve dönen 3 kardeş annelerinin evi haciz yüzünden kaybettiğini öğrenir. Bir gece, yeni ev sahipleri ve misafirleri doğum günü partisi için bir araya gelmişlerdir. Evdekiler habersiz şekilde 3 kardeşin rehinesi olmuştur ve onları kötü bir doğum günü partisi beklemektedir.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Diğer bağlantılara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Anneler Günü yazısına devam et
  • Şirinler, New York’a İndi

    Şirinler (The Smurfs)
    Yönetmen: Raja Gosnell
    Karakter: Peyo
    Senaryo: J. David Stem-David N. Weiss-Jay Scherick-David Ronn
    Müzik: Heitor Pereira
    Görüntü: Phil Méheux
    Oyuncular: Hank Azaria (Gargamel), Neil Patrick Harris (Patrick), Jayma Mays (Grace), Sofia Vergara (Odile)
    Yapım: Columbia-Sony (2011)

    Amerika’da eleştirmenlerin biraz mesafeli durduğu üç boyutlu “The Smurfs – Şirinler”, bizim bu taraflarda sevildi. Mantardan evlerinde mutlu mesut yaşayan mavi insanların bu yeryüzündeki en büyük düşmanları Gargamel ve kedisi Azman.

    Belçikalı çizgi romancı Peyo’nun eserinden sinemaya ilk defa uyarlanan “Şirinler”, üç boyutlu halleriyle gerçekten şirinler. Raja Gosnell’in yönettiği film, Hollywood tarafından üçleme olarak beyazperdeye aktarılacak. Şirinler, “Mavi Ay Festivali”ni yaşarken, Gargamel bir sihir denemesiyle tesadüfen onların Şirinköyü’nün yerini buluyor Sakar Şirin yüzünden. Ardından da macera başlıyor. 99 dokuz mavi insan Gargamel’den kaçarken, Şirin Baba, Şirine, Güçlü Şirin, Sakar Şirin, Somurtkan Şirin, Gargamel’den kurtulmak için girdabın kapısına uçarlar ve Ortaçağ’dan 21. yüzyıla, New York’a doğru zaman yolculuğuna çıkarlar. Central Park’a düşen mavi insanların yolu, reklâmcı Patrick Winslow’la buluşuyor önce. Patrick, “rüyalardaki kadın” Grace’le evli ve bir bebek bekliyorlar. Sakar Şirin, Patrick’in kutusuyla eve geldikten sonra herkes için heyecanlı macera da başlıyor. Çünkü, Baba Şirin ve diğerleri de eve düşüyorlar. Elbette Gargamel ve kedisi Azman da var. Gargamel, Azman’la beraber New York’a düşüyor. Tek hedefi Şirinleri bulup sihirli iksiri elde etmek. Baba Şirin, mavi ayın doğduğunu gözlemlemek için camgöze, yani teleskopa ihtiyaç duyuyor. Şirinlerin, Winslow ailesiyle hemen sıcak iletişim gerçekleşmiyor. Önce birbirlerinden korkuyorlar, sonra da birbirlerini çok seviyorlar. Elbette sonunda mutluluk hepsi için geliyor. Gargamel ve Azman dışında tabii ki.

    Belçika’da doğdular…

    “Şirinler”i yaratan Belçikalı sanatçı Peyo’nun bu çizgi dizisi 1958’de Belçika’da yayımlandı. Asıl adı Pierre Culliford olan Peyo, 1928’de Brüksel’de doğdu ve 1992’de yine aynı şehirde öldü. “Şirinler”, doğrudan dünyaya gelmedi. Küçük mavi yaratık “Şirinler” (Les Schtroumpfs), Peyo’nun 1947’de Le Journal de Spirou çizgi roman dergisinde yayımlamaya başlanan çizgi roman “Johan et Pirlouit-Küçük Prens”in 1958’deki macerasında görünmüşler ilk defa. Maceraları Ortaçağ’da geçen “Küçük Prens”, ülkemizde 1960 yılında Bilgi Yayınları tarafından çizgi roman tutkunlarıyla buluşturmaya başladı. “Küçük Prens”i, 1972’den 1984’e kadar Şilliler Yayınevi, önce haftalık fasikül, sonra da ciltli yayımlandı. “Şirinler” çizgi romanı ülkemizde yayımlanmadı ama TRT’nin tek kanal ve siyah-beyaz olduğu 1980’li yıllarda çizgi dizi film olarak gösterildi. “Şirinler”in İngilizcesi “Smurf” anlamına geliyor. Bazıları, İngilizce harflerden yola çıkarak “Şirinler”in komünist olduğunu iddia ettiler. Harflerin açılımı da şöyleymiş: “Socialist Men Under Red Flag”, yani “Kızıl Bayrak Altında Sosyalist Adamlar…” Ama, “Şirinler”in gerçek faşizm idealini temsil ettiğini, hatta Yahudi düşmanı olduğunu iddia edenler de var tabii ki. Bu filmdeki en güzel şeylerden biri, “Şirinler”i yaratan Peyo’ya saygı sunuşu yapılmasıydı sahaf sahneleriyle. Live-action animation hybrid (melez canlı aksiyon animasyon) tekniğiyle çekilen filmde, bütün her şey gerçek mekânlarda geçerken, sadece Şirinler animasyon yansıyor perdeye. Filmde, özellikle oyuncak dükkânındaki sahneleri seyretmek çok keyifli. Sahaf dükkânı da öyle. Filmde, Marylin Monroe’ya da selâm vardı. Şirine’nin havalandırmanın üzerinde etekleri savrulurken, Monroe’nun da Billy Wilder’ın renkli ve sinemaskop 1955 yapımı “The Seven Year Itch – Yaz Bekârı” filminde etekleri uçuşuyordu. Bu sahne sinema tarihine geçti. Winslowların evinde geçen anlar da çok sıcak ve aile olmanın güvenini seyirciye gönderiyor. Kedi Azman da seyirciyi büyülüyor. Onun performansına selâm gönderiyorsunuz ve onunla beraber kahkahayı patlatıyorsunuz. Şirin Baba finalde, Şirinköyü yeniden inşa ederken etkilendiği New York’a benzetiyor. 1958’de Los Angeles’ta doğan Raja Gosnell, kurguculuktan yönetmenliğe geçmiş. Gosnell, yönetmen Chris Columbus’un 1990’lardaki birçok filminde kurgucu olarak çalıştı. Gosnell, 1997’de “Home Alone 3 – Evde Tek Başına 3”le ilk yönetmenliğini gerçekleştirdi. “Never Been Kissed – Gerçek Öpücük” (1999), “Scooby-Doo” (2002), “Beverly Hills Chihuahua – Beverly Hills Çuvava” (2008) bilinen filmleri. “Şirinler”in üç boyutlu ve Türkçe dublajlı hali iyi. Bu film, iki boyutlu ve Türkçe dublajlı da gösteriliyor.

    (Bu yazı 05 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

    (05 Ağustos 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Kara Şövalye Yükseliyor

    Christopher Nolan’ın yönettiği ve Christian Bale, Anne Hathaway, Tom Hardy ile Marion Cotillard’ın oynadığı Kara Şövalye Yükseliyor (The Dark Knight Rises), 27 Temmuz 2012′de Warner Bros. dağıtımıyla Warner Bros. tarafından vizyona çıkarıldı.
    Warner Bros. ve Legendary Pictures’ın sunduğu Kara Şövalye Yükseliyor filmi Christopher Nolan’ın Batman üçlemesinin destansı finali.
    Filmin çekimler üç ayrı kıtada gerçekleşti, Amerika’da Pittsburgh, New York ve Los Angeles şehirlerinde, Hindistan, İngiltere ve İskoçya’da çalışıldı.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Diğer haberlere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Kara Şövalye Yükseliyor yazısına devam et