Onca İhanet Varken / Baba 2

Francis Ford Coppola’nın ünlü epiğinin ikinci bölümü olan ‘Baba 2 / The Godfather Part II’ çevrilişinden tam 51 yıl sonra ülkemizde ilk kez vizyon görüyor. Halen ‘Başka Sinema’ ile çalışan salonların belirlenmiş seanslarında gösterimi süren filmi yıllar sonra ilk kez sinema perdesinde deneyimlemek üzerine yazmak istedim.

Bazı filmler küçük ekranlara sığmaz. Ünlü epiğin ikinci bölümü tam da bu tür yapımlardan. Film, Marlon Brando’nun efsanevi performansıyla zirveyi görmüş 1972 yapımı ‘Baba / The Godfather’da konu edilenlerin 10 küsur yıl sonrasında, Rusya ile soğuk soğuk savaş döneminde ABD’nin deniz aşırı politik ajandası ve siyaset – mafya ilişkileri fonunda bir ailenin hikâyesini anlatmayı sürdürüyor.

Michael Corleone (Al Pacino) babasından devraldığı kirli ve kanlı imparatorluğu yönetirken ilk filmin ailenin medarı iftiharı savaş gazisi eğitimli bireyinden farklı bir aleme savrulmuştur. Parlak bir gelecek umuduyla ülkesine dönen genç adam, iş dünyası-siyaset-mafya düzeninin ağına yakalanmış ve ailesini ayakta tutmak adına tüm moral değerlerini yitirmiştir.

Genç Coppola serinin ikinci filminde, suç imparatorluğunun kurucusu baba Vito Andolini’nin Sicilya’nın ücra köyünden New York cangılına gelişi ve yeni dünyada güç kazanışının öyküsünü, küçük oğul Michael’ın acımasız taht savaşlarına paralel olarak anlatıyor. Ailesi Sicilya’daki yerel mafya tarafından katledilen henüz 9 yaşındaki Vito Amerika’ya ayak bastığında sınır görevlisinin kendisine yakıştırdığı doğduğu beldenin adı Corleone’yi soyadı olarak alıyor. Henüz 25 yaşındaki genç Vito Corleone (Robert De Niro) yeni vatanında mütevazi hayat kavgasını sürdürmeye çabalarken, yeni düzende mantar gibi biten İtalyan çetelerin tuzağına düşmemek için kaçınılmaz olarak suça ve cinayete bulaşır. Vito’nun yükselişi Michael Corleone’nin 60’lı yılların hemen başlarındaki değişen dünyada gücünü muhafaza etme mücadelesine evrilirken, genç Corleone babasının daha soğukkanlı tabiatının, belki daha hoşgörülü moral kodlarının ötesinde filmi sürükleyen kötücül bir kişiliğe bürünecektir.

İlki kadar beğenilmiş, ilki gibi en iyi film Akademi Ödülü’ne layık görülmüş olan ikinci bölümde genç Coppola tartışmasız bir Şekspir karakteri inşa etmiş. Babasınından miras ‘dostunu yakınında tut, düşmanını daha da yakınında’ prensibini sonuna kadar benimsemiş olan Michael, onca tuzak ve ihanet sonrasında kimseye güvenemeyen, hatta kimseyi sevemeyen Macbethvari bir karanlık kişiliğe dönüşmüştür. Genç adam ardında düzinelerce ceset bırakırken, onun affetmezliğinden yakın aile fertleri de nasibini alacaktır.

Coppola hayatta kalma savaşının dönüştürdüğü anti protagonisti, Mario Puzo ile birlikte ödünsüz bir bakışla kaleme almış. Pacino ailenin yeni reisinin kayıtsız ve durgun mutsuzluğunu çok başarılı bir performansla veriyor. Genç Vito’da De Niro ilk yıllarının coşku ve karizmasıyla çok iyi. Baba oğulun yaşam ve kaderlerinin kesiştiği dönüm noktaları özenle belirlenmiş. Ama şimdi olsa hazır formda bir De Niro bulmuşken Vito Corleone’nin yükseliş hikâyesi daha detaylı ayrı bir ‘prequel’ olarak çekilirdi herhalde.

Yarım asır öncesinin erkek egemen sinema sektöründe kadın karakterlerin bir kez daha fazla geride kaldığı görülüyor. İlk filmin olağanüstü güzel son planında kapılar yüzüne kapanan Kay Corleone (Diane Keaton) ikinci filmde daha çok konu mankeni olarak kullanılmış ve sonunda yine kapı dışarı edilivermiş. Buna karşılık, Gordon Willis’in büyük ekranda parıldayan görkemli mizansenleri ve de Baba filmleri deyince hemen akla düşen Nino Rota’nın muhteşem ezgileriyle, günümüzde benzerine pek rast gelmediğimiz epik sinemanın ölümsüz bir başyapıtı bekliyor izleyiciyi beyazperdede. Bu fırsatı kaçırmayın derim.

(19 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir yanıt yazın