Sadece Aşıklar Hayatta Kalır

Jim Jarmusch’un yönettiği ve Tom Hiddleston, Tilda Swinton, Mia Wasikowska ile John Hurt’un oynadığı Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive), 14 Şubat 2014’de M3 Film dağıtımıyla Mars Production tarafından vizyona çıkarıldı.
Çok bilinmeyen, genelde yeraltı camiasının tanıdığı bir müzisyen olan Adam, yaşadığı toplumun ve insanlığın aldığı halden dolayı depresif ve çok mutsuz haldedir. Onu hayata bağlayan Eve adındaki sevgilisi ile olan aşkları ise yüzyıllardır sürmektedir; zira Adam ve Eve aşkları hiç tükenmeyen iki vampirdir. Fakat bu ölümsüz ve uzun soluklu aşk Eve’in küçük kız kardeşi Ava tarafından sekteye uğrayacaktır.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ferhan Baran Yazıyor

Polis Devletine Yeni Çözüm

RoboCop
Yönetmen: José Padilha
Senaryo: Joshua Zetumer
Müzik: Pedro Bromfman
Görüntü: Lula Carvalho
Oyuncular: Joel Kinnaman (Alex/RoboCop), Gary Oldman (Dr. Norton), Michael Keaton (Raymond), Samuel L. Jackson (Pat), Abbie Cornish (Clara), Jackie Earle Haley (Rick), Marianne Jean-Baptiste (Şef Karen), Patrick Garrow (Vallon), John Paul Ruttan (David)
Yapım: MGM-Columbia (2014)

Brezilyalı yönetmen José Padilha’nın geçmişteki “RoboCop” serisinin başlangıç filminden yola çıkan filmi, güvenliği her şeyin üstünde gören paranoyalara bakıyor.

Filmi seyrederken, zihinsel anlamda dehşete düşüyorsunuz. 2014 yapımı “RoboCop” alttan alta ve mantıksal olarak polis devletini savunuyor çekinceleri az da olsa. Paranoyak yaklaşımlar gerçekten kendi mantığını kuruyor ve insanları yönlendiriyor. Ama çok geçmeden, toplumsal ve bireysel hayatlar birdenbire denetim altına alınıp demokrasi denilen şey rafa kaldırılıyor bu güvenlik devletinde. 2007’deki “Tropa de Elite-Özel Tim” ve devamı 2010’daki “Tropa de Elite 2: O Inimigo Agora e Outro-Özel Tim 2” filmleriyle hatırlanan 1967 doğumlu Brezilyalı yönetmen José Padilha’nın bu filmi, robot polislerin polis teşkilatlarına yerleşince neler olabileceğinin cevaplarını gösteriyor.

Robotların duygusu olursa…

Filmde, Amerika’nın bir fantazisi de yansıyor. Amerika, “şer ekseninin şerri” olarak gördüğü İran’ı robot askerleriyle işgâl etmiş ve İran’a “huzur” gelmiş. Robot teknolojisini geliştiren OmniCorp şirketinden Raymond’ın en büyük hayali, robot polisleri Amerikan şehirlerindeki suçluların peşine takabilmek. Bu sektördeki 600 milyarlık pastadan payını alabilmek. Senatoda robocoplara karşı çıkan senatörleri rüşvetle bile aşmak güç. Raymond, duyguları olmayan robotlara insan davranışlarını yüklemeyi düşünüyor ve Çin’de bunu gerçekleştirmek için çalışmalara başlıyor. Teknolojik hastanenin başında da Dr. Norton’ı getiriyor. Yapılacak tek şey, robotların içine insanı yerleştirmek. Bunun için de bedensel engelli insanları robocoplara dönüştürmek. Filmde Murphy ailesinin hikâyesi de yansıyor. Alex, iyi bir polisi dedektifi. Hayattaki en büyük huzuru, karısı Clara ve küçük oğlu David. Bu iyi polis, Detroit suç dünyasının önemli patronlarından birinin, Antoine Vallon’un peşinde. Suç örgütü Alex’e suikast düzenliyor. Felç olan Alex, robot şirketinde yavaş yavaş robota dönüştürülüyor. Dr. Norton, tüm denemelerini Alex üzerinde yapıyor. Alex’in göğsünden aşağısı yok. Geri kalan her şeyi demir yığını. Duygularıyla sokaklara çıkan Alex, suçluların peşine düşerken, kendisne suikast yapan yeraltındaki suçlulardan da intikamını alıyor. Kendince karar verebilen robocop Alex, kontrolden çıkıyor ve yok edilmesine karar veriliyor. Bu o kadar kolay mıdır? İnsan makineyi yenebilir mi? Filmdeki bir dolu aksiyon sahnesinden sonra cevabını devam filmlerinde bulabilirsiniz belki.

1987’deki Paul Verhoeven’ın yönettiği ilk filmin senaryosunu Edward Neumeier ve Michael Miner’la beraber yazmışlardı. Alex Murpy’yi Peter Weller canlandırmıştı. Hollywood eskiyi hiç unutmuyor. Bazıları yaratıcılıkta tıkanma dese de. Gerçekliği var. Ama yine de geçmişi hatırlamak iyi oluyor. Arada bir 1940’ların, 50’lerin klâsikleri de olsa diyorsunuz ama elbette o ruhu yeniden yaratabilmek kolay değil. Hollywood’un bile hayatta sadece bir defa yapabileceği filmler var bu dünyada. Yönetmen Padilha’nın estetiği de, özellikle aksiyon sahnelerinde hayli çarpıcı. Ama Çindeki teknoloji merkezi görsel olarak filme çok şey katmış. Robocop Alex’in motosikletiyle büyülü Detroit sokaklarındaki anları da muhteşem. Filmde büyük oyuncular da var. Sinemanın ilk “Batman”i Michael Keaton, Dr. Norton’a derinlik katan Gary Oldman ve robotları savunan televizyoncu Pat olan Samuel L. Jackson filmin büyükleri. Padilha’nın bu filmi aksiyonseverlere. Film de aşk da var. Alex ve Clara birbirlerine ilk günkü gibi âşıklar. Filmde, Frank Sinatranın söylediği muhteşem “Fly Me to the Moon” şarkısı da duyuluyor.

(13 Şubat 2014)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Beklenmedik Biçimde Belirir Aşk

Amerikan bağımsızlarının en iyilerinden Spike Jonze’un son işi ‘Her’, Sevgililer Günü’ne atıfla ülkemizde ‘Aşk’ adıyla gösterime giriyor. ‘John Malkovich Olmak’ (1999), ‘Tersyüz / Adaptation’ (2002) ve son olarak Maurice Sendak’ın tanınmış çocuk kitabından uyarladığı ‘Where The Wild Things Are?’ (2009) ile gündeme gelmiş olan yönetmen, bu kez kendi yazdığı senaryodan şanına yakışır özgün bir çalışmayla çıkıyor karşımıza.

Yakın bir gelecekte, teknolojinin başdöndürücü gelişimine uyum sağlamış soğuk ve metalik Los Angeles fonunda başlıyor Theodore Twombly’nin hikâyesi. Bitmek üzere olan evliliğinin melankolisini yaşayan genç adamın işi, -çalıştığı firmanın diğer elemanları gibi- engüzelmektuplar.com adresinden kendisine ulaşan, yalnızca fotoğraflardan aşina olduğu müşterilerinin ağzından eşlere, sevgililere, aile bireylerine duygusal mektuplar yazmak. Sosyal bir hayatı olmayan Theodore gökdelen katındaki dairesine döndüğünde üç boyutlu sanal bilgisayar oyunlarıyla oyalanır, telefonda erotik sohbetler aracılığıyla yalnızlığını gidermeye çalışır. Depresif bir iş çıkışı ‘dünyanın ilk yapay zekaya sahip bilgisayar programı’ olarak pazarlanan yeni bir ürünle tanışması hayatını değiştirecektir. OS1 adı verilen model, sıradan bir yazılım değildir. Sezgileri ve bilinci olan bu kusursuz beyin, sahibinin ses tonundan ne istediğini anlar. Ama asıl özelliği deneyimleriyle kendini gelişimini sürdürebilme yeteneğidir. Theodore’un yapay olmayan sınırlı zihni şaşkınlık ve hayranlıkla karşılar yeni arkadaşını. Ve kendisine Samantha adını seçen bu etkileyici sanal varlığın dayanılmaz çekimine kapılır.

Bu kısa özetten anlaşılacağı gibi, son dönemin en yaratıcı fikirlerinden biriyle izleyiciyi kendisine bağlayan son derece sempatik bir film, giderek daha mesafeli ve tekil hayatlar süren çağdaş bireyin onulmaz şefkat açlığını dile getiren hüzünlü bir çalışma ‘Aşk’. Film Jonze’un Oscar’ın favorisi mükemmel senaryosu ve yine Akademi Ödülleri öncesinde yine çok haklı olarak öne çıkmış harika yapım ve set tasarımı ile övgüyü hak ediyor. Çok yakın gelecekteki mekanik dünyanın tasarımı, özellikle teknolojik bağımlılığa esir olmaktan mutsuz ruhlar için hayli ürkütücü. Yeşilin aralarına sıkıştığı gökdelenlerle kaplı bu tuhaf kentte bina girişleri metroya ve alışveriş merkezlerine bağlanmış, ağaçlar asansörlerde dekoratif gölgelere dönüşmüşler. Eşyalar ve özellikle giysiler tek tip. Doğallığını kaybetmiş bu garip dünyada hiç beklenmedik bir biçimde beliriyor aşk. Hepimizi şaşırtıyor, etkiliyor. Çağımızın aykırı aktörlerinden Joaquin Phoenix’in melankolik Theodore’u ile bedensiz Scarlett Johansson’ın üstün performansını alkışlıyoruz hayranlıkla.

(13 Şubat 2014)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Eylül’ün Kayıp Bir Ayı Nereye Gitti?

Bi Küçük Eylül Meselesi
Yönetmen-Senaryo: Kerem Deren
Müzik: Toygar Işıklı
Çizgiler: Erdil Yaşaroğlu
Kurgu: Aylin Zoi Tinel
Görüntü: Gökhan Tiryaki
Oyuncular: Engin Akyürek (Tekin), Farah Zeynep Abdullah (Eylül), Ceren Moray (Berrak), Onur Tuna (Atıl), Serra Keskin (Gülşah), Ege Aydan (Baba)
Yapım: Ay Yapım (2013)

Kerem Deren’in “Bi Küçük Eylül Meselesi”, polisiye filmler gibi ince işlenmiş ve merak duygusunu sonuna kadar koruyan heyecan verici ve estetik bir film. Genç oyuncularına da övgü göndermeli.

Kerem Deren’in yazıp yönettiği 2013 yapımı “Bi Küçük Eylül Meselesi”, bir polisiye film gibi Eylül’ün kayıp bir ayının peşine düşüyor. Senaryo gerçekten iyi ve zekice yazılmış. Boşlukta kalanlar, küçük ayrıntılar ve kurgu dili bu filme, giderek sinemamıza heyecan getiriyor. Diyaloglar çoğu anda iyi yansısa da, bazı anlardaysa yapay kalıyor. Sinemamızın genel meselesi bu. Yönetmenin, yaratıcı senaryolarla filmler ortaya çıkartacağını hissediyorsunuz filmin içinde dolaşırken. Filmin görselliğinin de zengin olduğunu belirtmeli. Sinemamızın önemli kameramanlarından Gökhan Tiryaki’nin sinemaskop çerçeveleri, sinema perdesinde estetik anlamda insanı etkisi altına alıveriyor. Gökhan Tiryaki, Nuri Bilge Ceylan ustanın filmlerinin gözleri daima. İnsan onda Slawomir Idziak’a dokunuyor. Bir kameramanın, gerçek anlamda fotoğraf sanatına yakın durması gerektiğini de hatırlatıyor bu heyecan verici kameraman. Fonda duyulan Toygar Işıklı’nın müzikleri de iyi. Ama duyulan pop şarkıları ruha iyi gelmiyor. Bu şarkılar filmi olumsuz anlamda biraz geriletmiş maalesef.

Bozcaada’ya bir yolculuk…

Eylül, güzel bir genç kadın. Yönetmen öyle öngörmese de, Eylül’ün ruhuyla, Eylül’ün her zaman elinin altında olan gazeteyi bütünleştirmiş. Sanatta metaforun gücü bu işte. Filmdeki bu gazeteyle, Fransızların sağ liberal çizgideki Le Figaro Gazetesi neredeyse ruhen aynı. İkisi de sanat eserlerine yüzeysel yaklaşıyorlar daima. Eylül, magazinsel, aşağılayıcı, ayrımcı, zihni karışık, şizofren ruhlu ve az da olsa suçluluk yaşayan bir insan. Geride kırık bir kalp bırakmış kırmızılar içindeki neşeli Eylül, kendi çevresindeki sevgilisi Atıl’ın dört çekerli cipiyle trajediye de yolculuğa çıkıyor. Kaza, onun belleğininden silinmiş bir ayın peşine de düşmesine neden oluyor. Deştikçe, karanlık labirentte zihinsel ışığı arıyor. O labirentte, sınıfsal anlamda uzak olduğu Bozcaada’ya yerleşmiş sessiz karikatürist Tek, yani Tekin var. Eylül, tanımadığı ama çizgilerine tutulduğu Tek’le evleneceğini düşünmüş. Ama onunla tanışınca, kendince hayal kırıklığı yaşıyor. “Beyaz atlı prens”ler gibi yakışıklı değilmiş Tek. Elbette sınıf farkı da var. Yönetmenin, zeka yüklü senaryosu, zihinsel anlamda seyircilere haz vermeye başlıyor. Gerçekten filmin içinde dolaşırken merak duygusunu da azaltmamalı. Yer yer bu filmden polisiye film tadı aldık. Hikâyenin içindeki boşlukları ve ayrıntıları zihinsel olarak birbirine bağlamaya başladığınızda sinemasal keyfe dönüşüyor bu.

Ön jenerik sürerken, suyun içindeki dolaşan kamera, sudan çıkıyor ve evin içine giriyor. Bu giriş anı filmdeki estetiği de duyuruyor. Yönetmen, kamerayı mekânın içinde kaydırarak dolaştırmaktan hoşlanıyor. Kubrick’in 1957 yapımı “Paths of Glory-Zafer Yolları” savaş filminin tadını verdi bize. Sadece öne çıkan kamera değil filmde. Senaryo yaratıcı ve zekice yazılınca bu kurguya da yansıyor. Gerçekten küçük bir an, küçük bir ayrıntı, zihindek küçük bir boşluk, derinlikte anlamlaşarak insanın zihninde bütünleşiyor. Bozcaada’daki mekânlar, filme sadece turistik anlam katmamışlar. Özellikle gecenin içindeki sokaklar, kasvetli ve Eylül’ün zihniyle de metafor kuruyorlar. Gerçekten çarpıcı fotoğraflar toplanmış bu anlarda. Kıyıda kalmış Tek’in evi de insana tuhaf, kederli bir huzur da veriyor. Korkuluğun simgesel anlamı da var filmde. Bir de Tek’in sarı renkteki “moto guzzi”si, yani “triportör”ü var. Bu üç tekerlekli triportöre binmenin ne kadar keyifli olduğunu da belirtelim. Son olarak genç oyunculara da övgü gönderiyoruz.

(13 Şubat 2014)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Mary Poppins Yazarının Disney Usulü Öyküsü

Hollywood usulü biyografik öyküler sinemaseverlerin yakın ilgisiyle karşılaşmıştır hep. Son dönemin ‘Marilyn ile Bir Hafta’sı, efsanevi yıldızın İngiltere’de çektiği ‘Prens ve Şov Kızı’nın çekim sürecinin perde arkasını öyküler. Keza yakın tarihli ‘Hitchcock’ ve ‘The Girl’, gerilim ustasının ‘Sapık’ ve ‘Kuşlar’ şaheserlerinin yaratım süreçleri üzerinedir. Bu hafta gösterime giren ‘Mr.Banks / Saving Mr. Banks’ bu eğilim doğrultusunda, Disney’nin ölümsüz klasiği ‘Mary Poppins’ ve yaratıcılarını konu alıyor.

İçinde bulunduğumuz yıl 50. yaşını kutlayacak olan bu unutulmaz çocuk klâsiğinin Walt Disney’in yirmi küsur yıllık düşü olduğunu öğreniyoruz önce. Pamela Lyndon Travers’in ilk kez 1934 yılında yayınlanmış ünlü roman serisinin film versiyonu için kızlarına söz vermiş Walt amca. Eserinin Hollywood çarkının dişlileri arasında deforme olacağı kaygısıyla bu teklife uzun yıllar direnmiş İngiliz yazar. Mali sıkıntıya düştüğü altmışlı yılların başlarında, menajerinin de baskısıyla çaresiz inadından vazgeçer Travers. Ancak ağır şartları vardır. İki haftalığına gideceği Los Angeles’ta hazırlanan senaryoyu didik didik inceleyecek, tüm detayları bir bir kontrol edecektir.

Sert İngiliz leydisinin Amerika serüveni kültürel farklılıklar doğrultusunda her açıdan gerilimlidir. Eski kıtanın sıkı disiplinle yetişmiş yazarı, yeni dünyanın yaşam biçimine, sıcak ve nemli iklimine tepki gösterir sürekli. Nefret eder Los Angeles’tan. Kendini ve eserini Disney’in ellerine teslim edeceği düşüncesi deli eder yazarı. Walt Disney ve filmin yaratım sürecinde devreye giren senaryo yazarı ve müzikleri yapan ünlü Sherman kardeşler ile sürekli ihtilaf içindedir (‘para beni köşeye sıkıştırdı, senaryo tam beklediğim gibi korkunç’). İleri sürdüğü şartlarla yaratım ekibini çılgına çevirir. Mary Poppins’in şarkı söylemesine, dans etmesine rıza göstermez (‘çocukların eninde sonunda karşı karşıya kalacağı karanlık dünyayı şekerden bir paltoyla örten uçarı bir kadın değildir o, duygusal değil gerçekçidir Poppins’). Filmde animasyon karakterlerin, kırmızı rengin kullanılmasına karşı çıkar.

‘Mr. Banks’in senaryosu iki farklı kanaldan ilerliyor. Hollywood stüdyolarında iki zıt kutbun mücadelesine paralel olarak uzun geri dönüşlerle Travers’in Avustralya’da şekillenmiş acılı çocukluğuna şahit oluyoruz. Ve film ilerledikçe, ‘Mary Poppins ve Banks’ler benim kendi ailem, onlara dokunmanıza, dejenere etmenize izin vermem’ diye haykıran Travers’in çocukluk travmalarının terapisi niteliğindeki eserinin, kendisine ‘hayal kurmayı asla bırakma meleğim’ vasiyetini bırakmış babasının anısıyla yüklü olduğunu anlıyoruz. Nitekim kurt Walt kendi çocukluk acılarından yola çıkarak Travers ile iletişim kurabilecek, yazarı ancak bu şekilde ikna edebilecektir. Romanda geri planda yer alan disiplinli ve sert baba Mr. Banks karakteri, çocuklarına ilgi gösteren sevecen bir karaktere dönüşür beyazperde versiyonunda. Walt’ın söz verdiği gibi hayaller onarılır, filmin özgün adında yer aldığı biçimde ailenin babası yüceltilir.

Amerikalı yönetmen John Lee Hancock, ağır psikolojik travmalar içeren hikâyesini Disney usulü iyimser bir üslûpla dengelemeye çalışmış. Travers’te İngiliz oyuncu Emma Thompson’ın, Walt Disney’de bir diğer Hollywood ikonu Tom Hanks’in etkileyici performanslarından aldığı destekle ünlü sinema klasiğinin dokunaklı yaratım öyküsünü ilgiyle izlenilir kılmış. Lâkin gerçek hikâyenin finali Disney usulü versiyondan hayli farklı. P. L. Travers, Poppins uyarlamasının bitmiş halini hiç beğenmemiş, eserine saygısızlık edildiğini belirtmiş. Bu nedenledir ki devam filmlerine hiçbir zaman izin vermemiş.

(13 Şubat 2014)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Hoşgeldin Scorsese

Casino’dan sonra, gecikmiş Oscar’ına ulaştığı performansı da dahil olmak üzere heyecanını yitirmişe benzeyen Martin Scorsese, yeni bir başyapıtla kapımızı çaldı. Oliver Stone’un “sert” borsa betimlemesinden farklı olarak, daha “renkli” anlar vaat eden Para Avcısı, yönetmeni sinemanın yaşayan en büyük efsanelerinden biri haline getiren temalara dönüş anlamı da taşıyor.

Sokaklar, Kızgın Boğa, Sıkı Dostlar ve Casino gibi filmlerin izinden giden; çizginin dışına çıkmaya hevesli, hırslı kahramanların yükseliş ve doğal bir sonuç olarak çöküş serüvenlerine odaklanan Para Avcısı, bünyesinde öncülleri gibi kara film dokusunu barındırıyor; ama “suç unsuru”nun niteliğindeki farktan dolayı, filmde yapımda biçimsel değişimler meydana geliyor, olgunun yapısına ve döneme paralel biçimde, yapıma daha aydınlık bir atmosfer egemen oluyor. Ayrıca Para Avcısı’nın gelişme bölümü, -bilinçli bir tercihten kaynaklı olarak- referans filmlerin aksine daha geniş bir alana yayılıyor.

Özellikle mafya merkezli filmlere damgasını vuran “sert adamların dünyası”, yerini genç yüzyılın parlak beyinlerine ve yaşam biçimlerine terkederken, mizahi yaklaşımı daha üst perdede seyreden bir filmle karşı karşıya olduğumuzu anımsatalım. Scorsese, filmin başlangıcında ana karakteri aracılığıyla seyirciyi çok da iyi bilmediği öngörüsü taşıyan bir dünyayla tanıştırıyor. Bu yerinde yaklaşım, aslolanın para evrenindeki işleyiş değil, yeni çağın değerlerini kuşanarak bir çırpıda yükselen yıldızların kişiliklerindeki yansımalar olduğuna işaret ediyor. Bu durum da Para Avcısı ile önceki yapımlar arasındaki akrabalığı güçlendiriyor. Derin analizlere soyunan ve kapitalizmi bildik yöntemlerle eleştiren bir film değil karşımızdaki; tıpkı diğer yapıtlardaki somut derdin mafyayı veya spor dünyasını sorgulamak olmaması gibi.

Malum sona giden yolun hayli uzun olması ve yükselişin yozlaşmayla kol kola yürüdüğü anların sonu gelmeyecekmiş gibi durması, Scorsese’nin yeni sürprizleri olarak nitelendirilebilir. İzleyiciyi rahatsız etmeyi hedefleyen ve filmin ritmini bozma pahasına bunu başaran yönetmen, gücün yol açtığı durumları aktarma bakımından mutlak bir başarıya imza atıyor. Bu bağlamda; feodal bağların (baba-oğul ilişkileri) paranın sıcak yüzü karşısında eriyip gitmesini, epik filmlerden ödünç alınmış gibi duran “gaza getirici” ajitasyonun, bu dünyanın ipliğini pazara çıkarırcasına sahte bir gerçeklik olarak karşımızda belirmesini ve iktidar ile şehvet arasındaki ilişkiyi filmin en güçlü yanları olarak değerlendirmek gerek.

DiCaprio’nun bir başka Scorsese filmiyle, yine en olgun performanslarından birini sergilediği “Para Avcısı”nda Jonah Hill’e de ayrı bir parantez açmak lâzım. Perdede göründüğü ilk andan itibaren seyirciye enerjisini geçirmeyi başaran Hill, önceki filmi Buraya Kadar’da kendisini “Amerikan ailesinin sevgilisi” olarak tanımlıyordu. Mitolojiyi tersyüz etme adına yeni bir adım olan filmde, sınıf atlama yarışının yozlaşmaya meyilli hakiki orta sınıfını başarıyla temsil ediyor oyuncu.

Scorsese cephesinde yeni birşey olmadığına kanıt oluşturan durum ise bir kez daha kadınları içine alıyor. Sert olmamakla birlikte, erkek egemen bir topluluğun kadınları, yine “bağımlı” karakterler olarak “iyi gün dostu” olmanın tüm gereklerini yerine getiriyorlar.

Müthiş bir ön hazırlık evresinden geçtiğini belli eden, kaynak olarak aldığı biyografik eserdeki aksiyon duygusunu kat be kat aşan Para Avcısı’nın başarısında, yönetmenin yeni çağın eğilimlerini ve yeni bireyini çok iyi etüt etmesinin yattığını söylemeliyiz. Artık çok fazla vakti kalmadığını ve bu yüzden, sonraki dönemde de çok iyi projelerde yer almak istediğini vurguluyor Scorsese. Çok da iyi yapıyor!

Kolay yoldan para kazanmanın ve herşeyin aslında ne kadar basit olduğunun filmi olan ve bu basitliğin yarattığı boşluğu doldurmaya çalışan yüzeysel karakterlerin galerisine dönüşen “Para Avcısı”, son tahlilde genel izleyici için hazmı kolay olmayan anlar barındırsa da, nasıl bir dönemden geçtiğimizi sergilemesi bakımından tarihi bir film.

Doğrusu Scorsese’yi çok özlemiştik!

(13 Şubat 2014)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü