Belçikalı Feminist Yönetmen Marie Mandy, 10. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nde

1986 yılından bu yana pek çok filmin yönetmenliğini yapan, 1961 Belçika doğumlu feminist yönetmen Marie Mandy, toplu gösterimi ve atölye söyleşisi ile 10. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali izleyicileriyle birlikte olacak. Marie Mandy toplu gösteriminde yönetmenin Nekâhat Güncesi (A Diary of Healing), Tutkuyu Filme Almak (Filmer le Desir – Filming Desire), Yapay Rahim Bedensiz Doğum (Artificial Uterus, Birth without Bodies), Memeler de Küçük Şeyler Gibi Başlar (Breasts also Started as a Small Thin) ve Judith adlı filmleri gösterilecek.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Belçikalı Feminist Yönetmen Marie Mandy, 10. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nde yazısına devam et
  • 3. Antalya Televizyon Ödülleri Onur Ödülü Umur Bugay’a

    3. Antalya Televizyon Ödülleri Onur Ödülü bu yıl Umur Bugay’a verilecek. Senarist ve yapımcı Umur Bugay’a ödülü 21 Nisan’da Mardan Otel’de düzenlenecek ödül töreninde takdim edilecek. Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen Antalya Televizyon Ödülleri, her yıl Türk televizyon sektörüne önemli katkılarda bulunmuş, toplumsal sorumluluk bilinciyle görev yapan kişi veya kurumlara onur ödülü takdim ediyor. Senaryo yazarı Umur Bugay, Altın Portakal Film Festivali’nde İşte Hayat ve Çöpçüler Kralı filmlerinin senaryoları ile 1976 ve 1978 yıllarında En İyi Özgün Senaryo Ödülü kazanmıştı.

    Sürücü

    Nicolas Winding Refn’in yönettiği ve Ryan Gosling, Carey Mulligan, Bryan Cranston ile Albert Brooks’un oynadığı Sürücü (Drive), 10 Şubat 2012’de Medyavizyon Film dağıtımıyla Medyavizyon Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Hollywood’da dublörlük yapan ve iyi araba kullanabildiği için geceleri de soygunlara katılan araba sürücüsünün hayatı, komşusu Irene’nin hapisteki kocasına yardım etmeyi kabul etmesiyle daha da tehlikeli bir hale bürünür. Bir anda Los Angeles’ın en tehlikeli adamlarının hedefi olur. Kendisinin, Irene’in ve oğlunun hayatını da kurtarmak için yapacağı tek şey iyi araba sürmektir.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman: Türkçe Altyazılı / Orijinal
  • IMDb
  • İtalyan Kültür Merkezi’nde Şubat Gösterimleri

    İstanbul İtalyan Kültür Merkezi’ Şubat ayı film gösterimleri Evlilikler ve Diğer Felaketler, Beni Yine Öp ve Arda Kalan Şeyler adlı filmlerin gösterimi ile başlıyor. İtalyanca sözlü, İngilizce altyazılı filmler “Meşrutiyet Cad, No: 75, Tepebaşı, İstanbul” adresindeki İtalyan Kültür Merkezi’nde ücretsiz olarak gösterime sunuluyor. Arda Kalan Şeyler, kim olduğumuzu, neye dönüştüğümüzü ve artık ne olmak istemediğimizi anlatmaya çalışan, parçalanan bir ailenin, boşalan bir evin hikâyesi. Ama yavaş yavaş ailenin ve evin, o bilinen çekirdeğin dışında yeni varlıklarla tekrar bir anlam bulmasının hikâyesi.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    İtalyan Kültür Merkezi’nde Şubat Gösterimleri yazısına devam et
  • Hayalet Sürücü 2: İntikam Ateşi

    Mark Neveldine ile Brian Taylor’ın yönettiği ve Nicolas Cage, Christopher Lambert, Idris Elba ile Ciaran Hinds’in oynadığı Hayalet Sürücü 2: İntikam Ateşi (Ghost Rider: Spirit Of Vengeance), 17 Şubat 2012’de Pinema Film dağıtımıyla Pinema Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Şeytanın ödül avcısı Johnny Blaze inzivaya çekilmiştir, ta ki gizli bir mezhebe bağlı olan bir kilise, ondan genç bir çocuğu şeytanın elinden kurtarmasını isteyene dek. Başlarda tekrar Hayalet Sürücü’nün güçlerine sahiplenme fikrine sıcak bakmaz ancak çocuğu kurtarmanın ve üzerindeki lânetten kurtulmanın tek yolu budur.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ali Erden Yazıyor
  • Diğer haberlere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Hayalet Sürücü 2: İntikam Ateşi yazısına devam et
  • Ali Adnan Özgür’le Toprağın Çocukları Üzerine…

    Mart ayı sonunda gösterime girmeye hazırlanan ilk filmi “Toprağın Çocukları”nın hazırlıklarını sürdürdüğü günlerde bir araya geldiğimiz Ali Adnan Özgür, “Ben bir garip Adnan’ım.” diye söze giriyor ve “kısa filmim bile yok, bunları düşününce kafayı yediğimi çok söylediler.” diye devam ediyor.

    Sinema çevrelerinin Ezel Akay’ın asistanı olarak tanıdığı genç yönetmen, “Adnan’cığım şöyle İstanbul’da gerçek mekânlarda geçen, kolay, bugüne yakın bir film ile başlasaydın” diyenlere inat, şu günlerde başına buyruk bir adam olmasından dolayı son derece mutlu görünüyor.

    Özgür’le “Toprağın Çocukları”nın yaratım sürecinin yanı sıra, Köy Enstitülerini de konuşma olanağı bulduk.

    Söyleşinin hemen öncesinde aklımızdan geçen düşünceyle girelim söze: Film yapımının hız kazandığı bir dönemden geçerken yakın tarihe ve günümüz sorunlarına yönelik pek çok film çekilmesine karşın, öyle zannediyoruz ki kökleri çok derinlerde olan Köy Enstitüleri, uzun metrajlı bir film projesinde, ilk kez karşımıza çıkıyor.

    Biz de şaşırdık aslında. Bu filmi çekme fikri aklımıza geldiği zaman Köy Enstitüleri ile ilgili çekilmiş film / kayıt var mı diye araştırdık, Can Dündar’ın belgeselinden başka düzgün kayıt olmadığını fark ettik. Bu konuda pek çok kitap yazılmış ancak görsel doküman bulmak daha zor. Fotoğrafların çoğu İsmail Hakkı Tonguç tarafından çekilmiş. Başkaları neden böyle bir projeyle ilgilenmemiş sorusuna cevabım; sanırım ticari bir proje değil. Yapımcılarda “Bu tür projeler para kazandırmaz” fikri hâkim. Hatta ben filmden bahsettiğim zaman genellikle “Çok iyi fikir ama izlenmez be oğlum!” tepkisiyle karşılaşıyorum. Sanırım iktidardan da çekiniyorlar biraz. Genel olarak bizim sektörde de iktidara yaranma huyu baş gösterdi. Sanatçının, her iktidarın muhalifi olduğunu, sanırım para kazanma kaygısı unutturuyor. Zaten yeni sinemanın daha 5 – 10 yıllık geçmişi olduğu düşünülürse bu süreçteki tek parti iktidarından çekinmeleri buna sebep olmuş olabilir.

    “Ben neden çektim” diye sorarsanız benim için sinemacı olma sebeplerim arasındadır bu film. Annemin babası Kemal Şahingöz, Köy Enstitüsü mezunu ve ben bu adamın garipliklerini izleyerek büyüdüm. Benim dedemin kahve kültürü yok, gece gündüz bir şeyler okur, etrafında saygın bir adamdır. Küçükken farklılığı yüzünden üzülürdüm ama büyüdükçe nasıl özel bir adam olduğunu anlamaya başladım. Anladığım gün de bu filmi çekmek hayat amaçlarım arasına girdi.

    Bu, sizin de ilk uzun metrajlı filminiz. Nasıl bir hazırlık süreci söz konusu oldu. “To Çiçeği” adlı özgün belgeselinden hatırladığımız Dilşah Özdinç’in senaryo yazım süreci hakkında bilgi verir misiniz?

    Dilşah tam bir deli. Bir yazardan beklediğiniz tüm özellikleri var. Dramatik bir film çekecekseniz şahane diyaloglar yazıyor ve direkt insandan besleniyor. Tarihi bir film yazıyorsanız araştırmacı gazeteci gibi, tarih hocası gibi çalışılması gerekir. Dilşah’a projeden bahsettiğim zaman ilk iş gece gündüz araştırmaya başladı. Fotoğraflar, yazılar, kitaplar derken en sonunda İsmail Hakkı Tonguç’un oğlunu buldu ve uzunca bir süre onunla mektuplaştı. Bizim senaryoyu geliştirmemiz iki yılımızı aldı. Senaryo on altı kere tekrar yazıldı. Ara düzeltmeleri saymıyorum bile. Hatta sette bile günlük değişmeler yaşadık. Ben oyuncuya alan bırakmaya özen gösterdim. Oyuncular diyaloglarda doğaçlamaya gidince Dilşah kalan sahneler için düzeltmeler yapmak zorunda kaldı. Benim için büyük keyif oldu Dilşah ile çalışmak. Umarım hayat boyu çalışırız. Tabii o bu aralar böyle düşünmüyor olabilir, ben de epey inatçıyımdır onun her yazdığının üzerine hep büyük eleştiriler yapıp yenisini istedim, bugün yeniden çeksek yeni bir senaryo olurdu herhalde. 10 yıl sonra olsa yenisi. Bunun sonu yok sanırım.

    Köy Enstitüleri kuşağı, bir dönemin ideal ve özlemlerinin en somut yansımalarından biri sayılabilir. Projeyi oluşturma aşamasında, o kuşağın son temsilcileriyle görüşme olanağınız oldu mu? Nasıl katkılar aldınız?

    Oldu ve pek çokları ile röportajlar yaptık. Sohbetler ettik. Hatta Köy Enstitüsü mezunu olan dedemle uzun bir röportaj yaptık. Kalabalık bir ekip olarak karşısına geçtik, bize altı saate yakın anlattı. Dedem 80 yaşının üzerinde. Altı saatin sonunda sorduk “Dede yoruldun mu?” “Yok, taş mı taşıdık ki yorulalım” dedi. Ona kalsa devam edecekti daha ama tabii kalanı ertesi güne bıraktık. Pek çok dernekle de görüştük, hatta Bursa’daki Köy Enstitüsü Mezunları Derneği ile uzun sohbetlerimiz oldu. Enstitü mezunları bizden hevesli, bizden genç, hepsine bayıldık, hepsinden de çok şey öğrendik. Hatta garip bir şey yaşadık. Onu da anlatayım, bir gün Bursa’dan bir telefon aldım. “Adnan Bey merhabalar biz Bursa Derneği, ne zorluklarla film çektiğinizi biliyoruz, aramızda 400 lira para topladık. Kusura bakmayın ama bu kadar toplayabildik, bunu size göndermek istiyoruz bir ihtiyacınızı karşılarsınız diye”. Ben oturdum ağladım, çocuk gibi. Çünkü mezunlar 5 – 10 kişi aralarında yardım toplamışlar. Tabii kabul etmedik, onlarla Bursa galasında beraber olacağız ve ellerinden uzun uzun öpüp teşekkür edeceğiz.

    Konu Köy Enstitüleri olunca düşünmeden edemiyor insan: Ele aldığınız konuyla eğitim sistemimiz üzerine yapılan tartışmalara katkı sağlama gibi bir düşünceye sahip misiniz?

    Aslında filmi çekmemizin temel sebebi bu. Yıllardır bütün iktidarların eğitim sistemi hakkına çalışmaları oldu ancak sonuç ortada. Niteliksiz üniversiteler ve eğitimi bırakmış, öğretim yapan liseler. Artık tabletler veriliyormuş sanırım bu sene ama tablet eğitim sisteminin hasarlarını düzeltmez, çocuklar orada da oyun oynamanın bir yolunu bulur. Bizim işaret ettiğimiz şey, bunu geçmişte başarmış olduğumuz. Köy çocukları Molière okudular, dünya klâsiklerini okudular, mandolin çaldılar ve bunları keyifle yaptılar. Ödev yapmaktan nefret eden değil, kendi isteğiyle kütüphanede zaman geçiren bir nesil yaratıldı. Çocuk kendi okulunu kendi yapınca içinde kalmak daha keyifli oldu. Kendi yaptığını bugün bile savunması ondan. Tek tip insan yetiştirmek değil bu okulların amacı. Çocuklara seçenekler sunmuşlar. Çocuklar bugün oldukları yere gelmeye karar vermişler. Benim dedemin bir gözü tamamen kör, diğeri ise yüzde seksen görmüyor. Her sabah uyanınca evin en iyi güneş alan yerine gider, gazete okur. Sadece dedem değil, Hasanoğlan’da çekim yaparken bizi ziyaret eden 90 yaşlarındaki mezunlar hep koltuk altlarında gazete ile geliyorlardı. Kıyafetleri ütülü, tertemiz, pak ve okuyan adamlar. Bunlar ya çoban olacak ya maraba olacak ya da işçi olacaklardı, öğretmen oldular. Bizim bu filmdeki amacımız bu konuyu tekrar konuşmak ve eğitim sistemimizi sınıftan çıkartıp toprağa bastırmak.

    Filmin yapımcılarından biri, aynı zamanda oyuncu olarak izleme olanağı bulacağımız Erkan Can. Onun projeye dâhil olma sürecine ilişkin çeşitli rivayetler var. Dilerseniz usta oyuncumuzla bir araya gelme serüveninizi sizin ağzınızdan dinleyelim.

    Erkan Abi ile “7 Kocalı Hürmüz” filminde bir araya geldik. Ben yapım ekibindeydim, o kuliste sırasını bekliyordu. Programda bir aksaklık oldu herhalde ve sohbete başladık. Memleketin hali, iktidarlar, düzen, işte bildiğiniz herkesin her gün yaptığı kahve berber sohbeti ederken, Erkan Abi “Ahh” dedi “Eskiden Köy Enstitülerinde çocuklar böyle mi eğitim alıyormuş, oradan çıkan hocalar, onların öğrencileri ne kadar farklıydı, sizin nesil bilmez” dedi. Ben de “Bildirelim abi” dedim. Orada karar verdik filmi çekmeye, sonra da çektik.

    Erkan Can dünyanın en güzel adamı. Bana güç veren, yılmadan devam etmemi sağlayan, zorlukları benim için kolaylaştıran bir abi oldu. Baba diyoruz ona hep; Erkan Baba. Biz uğraşıp bir yerlerde tıkandığımız zaman Erkan Baba’ya danıştık. Erkan Baba geldi hem problemi çözdü hem de güç verdi bize. Tabii Erkan Abi yanımızda olunca pek çok kapı açıldı bize. Ben Erkan Abi’nin zaten uzun zamandır hayranıydım, bundan sonra da hayranı olarak kalacağım. Erkan Abi’nin cümlesi; “Yaparız oğlum”. Ben Erkan Can olmasa bu işi yapamazdım. Erkan Can bu kadar büyük, değerli bir adam olmasa 2012 yılında hâlâ bu ülkede bir Köy Enstitüsü filmi olmayacaktı.

    Mekân ve oyuncu seçimi konusunda bilgi alalım sizden…

    Hasanoğlan, Köy Enstitülerinin kalbi. 21 enstitünün en büyüğü, yüksek köy enstitüsü. Ve hâlâ ayakta, en iyi durumda olan o. Filmde gördüğünüz her şey gerçekten Hasanoğlan’daki köy enstitüsüne ait. Bu yüzden çok düşünmedik bile. Bizim genel koordinatörümüz İzlem Genç önceden bizzat gitti Hasanoğlan’a. Mekânın fotoğraflarını çekti, sonra hep beraber ekip olarak gittik. Önce çekim izni vermediler okul içinde. Sonra orada Nermin Hanım ile tanıştık, kale gibi bir kadın. Hasanoğlan Öğretmen Okulu Mezunları Derneği Başkanı Nermin Yıldırım, bizim yerimize izinlerimizi aldı, bize kefil oldu ki o zaman bizi daha tanımıyordu bile. Biz de sahaya indik.

    Oyuncu konusunda çok ferahtık, bir iki oyuncu dışında hep ilk tercihlerimiz ile çalıştık. Bizi hiç reddetmediler. Hiçbiri para istemedi. Menderes Abi 8 ay saçlarını uzattı bu film için. Türkü sette yemek dağıttı, Ufuk çay, Suzan kendi elleri ile köfte yaptı bize. Oyuncuların hiçbiri sadece oyuncu olmadı bu filmde. Kendi uçak biletlerini kendileri aldılar. Şebnem Ablanın programı yoğundu, 3 kere geldi gitti bizden bilet parası bile istemedi. Bizim filmin bir özelliği de bütün oyuncularımın oyuncular sendikası üyesi olması oldu. Sanırım bu alanda ilk film bizimki.

    Sonuçtan memnun musunuz?

    Montaj dün bitti, artık 5 aydır ilk defa rahat uyudum. Keyifle uyudum. Film benim çocuğum artık ben ne halde olursa olsun severim, yanlıyım yani, umarım siz de beğenirsiniz filmi. Benim izlettiğim insanlar hep iyi şeyler söylediler ama onlar benim dostlarım, sanırım iyi niyetliler bakalım insanlar ne düşünecek film hakkında.

    NOT: Bir bölümünü yayınladığımız söyleşinin tamamını, Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin, önümüzdeki günlerde yayınlanacak olan 25. sayısında okuyabilirsiniz.

    (13 Şubat 2012)

    Tuncer Çetinkaya
    ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

    Baykal Kent’i Kaybettik

    Sinema ve tiyatromuzun sevilen oyuncusu Baykal Kent, kalp yetmezliği nedeniyle 06 Şubat 2012 Pazartesi sabah saatlerinde hayatını kaybetti. 1943 yılında İstanbul’da doğan ve Yalan Yıllar, Ayşem, Sözde Kızlar, Küçük Bey, Babacan, Yarınsız Adam, Taşra Kızı, Deli Şahin, Meraklı Köfteci, Kolombo Şakir, Kadı Han, Kader Utansın, Gülen Adam, Kahpe Bizans gibi filmleriyle hatırlanan Baykal Kent’in cenazesi 07 Şubat 2012 Salı günü Şişli Camii’nde kılınacak ikindi namazını müteakip Ortaköy Mezarlığı’na defnedilecek. Merhuma tanrıdan rahmet, kederli ailesine sabırlar dileriz.

  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Baykal Kent’i Kaybettik yazısına devam et
  • Enseyi Karartmamak Lâzım

    “48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali”nin En İyi Film dahil 4 ödüllü filmi “Güzel Günler Göreceğiz”in yönetmeni Tolga Pulat ve senarist Emre Kavuk, sadibey.com için Gizem Ertürk’ün sorularını cevapladı…

    Büyük kapışma ve tartışmaların yaşandığı Antalya’dan büyük ödülle dönmek, ilk filmini çeken çok bir genç yönetmen ve senarist için gerçekten büyük başarı… Sizinki de imkânsızlıklar içinde bir başarı öyküsü… Öncelikle kısaca bunu dinleyelim; Antalya’ya kadar olan süreci…

    Tolga: Biz, Emre ile Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema TV Bölümü’nden sınıf arkadaşıyız. Okul döneminde bir gurup arkadaş Onaltıdokuz adında bir ekip kurduk. Küçük ama iyi anlaşan üretmeyi seven bir ekiptik. Kısa filmler çektik, sinema dergisi çıkardık, radyo programı yaptık, birde uzun metraj film çektik. Emre’nin “Kaybedenler” isimli senaryosuydu bu. “Güzel Günler Göreceğiz”in ilk taslağı diyebiliriz bu senaryoya. Sonra Emre ile İstanbul’a taşındığımızda sektörde asistanlık yapmaktansa bir şeyler üretmek istedik. Bu senaryoyu revize etmeyi düşündük. Hikâyeyi 5 karaktere indirdik, daha güncel meseleler kattık, daha dinamik hale getirdik kurguyu. Sonra Kültür Bakanlığı’na gönderdik projeyi. Buradan ilk yönetmenlik desteği çıkınca oyuncu arayışına girdik. İstediğimiz oyuncular projeye dahil oldu. İyi bir kamera arkası ekibi oluşturduk ve filmi çektik. Zor bir projeydi. 60’a yakın mekân, 30’un üzerinde rol yapması gereken oyuncu, az bir bütçe ve 19 gün gibi kısa bir çekim süremiz vardı. Tüm bu zor koşullara rağmen bitirdik filmi. Antalya’ya yetiştirdik ve bizim için unutulmayacak bir gururla 4 ödül alarak döndük oradan. Bunların hepsi projeye, heyecanımıza, inancımıza güvenen insanlarla gerçekleşti.

    Antalya’dan En İyi Film dahil dört ödül almak sizi nasıl motive etti?

    Tolga: Anlattığımız hikâyenin insanlara geçtiğini görmek son derece mutluluk vericiydi. Samimiyetle çektiğimiz bir filmi çok değer verdiğimiz insanların takdir etmesi, köklü bir festivalden böyle bir gururla dönmek, bize inanan insanları mutlu etmek çıktığımız uzun yolda bize umut verdi.

    Filmin senaryosu da en iyi senaryo ödüllüyle ödüllendirildi. Neler besledi yazarken, neler okudun, neler dinledin, izledin?

    Emre: Pek çok şey var tabi besleyen, okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler size yazma sürecinde destek oluyor. Çıkışsız kaldığınız noktalarda ufkunuzu açıyor açıkçası çok fazla kitap ve film var. Ama Yılmaz Güney’in “Yol” filmini aralarından seçebilirim. Sıradan insanın hikâyesi, tükenme noktasında olan insanın hikâyesi beni her zaman etkilemiştir. Senaryoyu yazarken de karakterlerin kahraman gibi görünmemelerini istedim, sıradan insanın hikâyesi olsun istedim. Sıradan insandan kahraman yaratmamaya çabaladım, çünkü sıradan insanın hayatta her zaman daha güçlü olduğu kanısındayım. Tolga’nın da bakış açısı bu doğrultuda olunca uyumlu olmayı başarabildik. Bunun yanı sıra Dokuz Eylül Üniversitesi’nden hocamız Prof. Dr. Oğuz Adanır’ın sinema alanında yazmış olduğu kitaplar, makaleler, ders notları bu sürece faydalı oldu diyebilirim. Sinemanın ne olduğu, ne olması gerektiği, özellikle Türk sineması alanında neler yapılabileceği konusunda bize yol gösterdi diyebilirim. Sinemanın hiçbir şekilde tartışılmadığı bir ortamda senaristlikten ya da yönetmenlikten söz etmek bana pek mümkün görünmüyor o yüzden bu alandaki çalışmaları film yapma sürecinde çok önemsiyorum.

    Genç bir yönetmen olarak çok kahramanlı ve tempolu bir hikâyeyi yönetmek nasıl bir deneyim oldu?

    Tolga: Daha önce çok fazla kısa film çekmiş ve diğer arkadaşlarımın setinde, bir filmin her aşamasında çalışmıştım. Ama uzun metraj bir film çekmek daha önce deneyimlemediğim bir heyecandı. Beş karakterin olduğu bir hikâyede karakterlerin yer yer benzeşen, yer yer ise birbirinden tamamen farklı duygularını, birbirini tekrar etmemesi gereken bir sinema diliyle çekmeye çalışmak benim için en zorlayıcı anlardı. Karmaşık bir yapboz gibi işleyen hikâyede seyircinin her an dağılabilecek dikkatini 112 dk. gibi uzun bir süre taze tutmak zorlayıcıydı.

    Filmin adı Nazım Hikmet’in bir şiirine, fragmandaki sözler Yılmaz Güney’e ait…

    Tolga: Karakterlerin hikâyelerini ve içinde bulundukları ruh hallerini daha onları ilk gördüğümüz sahneden itibaren verebilmek önemliydi. Çünkü her bir karakteri uzun uzun tanıtacak kadar bir süremiz yoktu. Bu noktada Emre’nin şiir kullanımı çok etkili oldu. Sevdiğimiz şairlerin bizde iz bırakan şiirlerini karakterlerimize atfetmek Emre’nin düşündüğü çok yaratıcı bir kullanımdı bence.

    Emre: Sinema sanatın diğer dallarından çok fazla beslenen bir sanat dalı ama en fazla beslendiği alan edebiyat sanırım. Bu da edebiyatın gücünden kaynaklanıyor. Benim için sinema hâlâ edebiyatın gücüne erişemedi. Edebiyat her zaman öncü olduğu için ve bence bir adım önde olduğu için film yapma sürecinde ilk başvurulması gereken yer oluyor. Bir romandan, tiyatro eserinden, öyküden ya da bir şiirden aldığınız o duyguyu görsel olarak nasıl yazarsınız ya da görüntüye aktarırsınız hep bunun mücadelesi var kafanızda. Daha önce tartışmadığınız, fikrinizin olmadığı konularda ufkunuzun açıldığı bir alan edebiyat. Şiir kullanımı da bunlardan kaynaklandı. Senaryoyu yazım sürecinde, Cervantes’in “Don Kişot” romanını okuyordum. Orada okuduğum bir pasaj, benim sayfalarca anlatmaya çalıştığım karakteri yarım paragrafta anlatıyordu. Bu da biçimsel olarak bana bir fikir verdi. Büyük oranda da şiirin gücü karakterlerin anlatımına yansıdı.

    “Güzel Günler Göreceğiz” bir taraftan da bir ironi, bir temenni. Sizce güzel günler görecek miyiz? Gelecek için beklentileriniz neler?

    Tolga: Kötü günler yaşayacağız demek zaten bir kaybediştir. Baştan vazgeçmektir. Hayatın vazgeçmeye, karamsarlığa kapılmaya hakkı yoktur. Zor zamanlar, çıkışsız dönemler geçiriyor gibi görünebiliriz ama yarına umutla bakmazsak bugününde bir anlamı kalmaz. Ben kendi adıma güzel günler göreceğimize inanıyorum.

    Emre: Çetin Altan’ın dediği gibi enseyi karartmamak lâzım… Güzel günler görür müyüz, görmez miyiz bilmem. Görsek de görmesek de beklemenin ve umut etmenin güzel günlerden daha güzel olduğu kanısındayım.

    Sizce “Güzel Günler Göreceğiz” izlenmeli, çünkü…

    Tolga: Kendi yaşam hikâyesiyle özdeşleştirebileceği karakterleri izleyecek seyirci. En karamsar hikâyelerde bile bir çıkış yolu olabileceğini görecek. Yaşadığı çağa, coğrafyaya, kendi macerasına bir umut hikâyesinden bakacak.

    Emre: Bu zor bir soru, neden izlemeli konusunda bir şeyler söylemek, seyirciye vaatte bulunma anlamına geliyor. Bu yüzden vaatte bulunmaktan korkuyorum. Umarım biz, filmi tasarladığımız ve anladığımız biçimde seyirciye aktarabiliriz. Seyirci de bu anlattığımız biçimden ve içerikten hoşnut kalırsa ne mutlu bize diyebiliriz.

    (13 Şubat 2012)

    Gizem Ertürk