Cinedergi 40 Yayında

Cinedergi’nin 40. sayısı yayınlandı. Derginin bu sayısının öne çıkan başlıkları, Ümit Ünal, Devin Özgün Çınar, Erkan Bektaş, Çiğdem Vitrinel, Feride Çetin ve Wilma Elles. Oyuncu Samuel L. Jackson ve Freida Pinto bu sayının röportajları. Uzakdoğunun farklı aşkları, caz filmleri ve sinemanın ilgi çeken kötüleri. Görsele dayanan İşte O An, sinemanın özünü yakalayan Filmin Özü, Türk sinemasının nabzını tutan Sindrella, oyuncuları rolleriyle yorumlayan Rolleriyle Yaşayanlar, DVD köşesi ve kült filmlere bakan Sinema KÜLTürü, Cinedergi’de.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Cinedergi 40 Yayında yazısına devam et
  • Arka Pencere Dergisi’nde Müzik Başrolde

    Arka Pencere Dergisi, 92. sayısında, kapağına 1980’lerin kült eseri Karşınızda Spinal Tap’i (This Is Spinal Tap) yerleştiriyor. Tunca Arslan, köşesinde, 1966 yapımı, Cüneyt Arkın’lı Nejat Saydam filmi Yakut Gözlü Kedi’ye kaynak kitap üzerinden bakıyor. Vizyon filmleri eleştirileri arasında Yaşamın Ritmi, Ultra Mega Süper Kahraman, Aşkın Sessizliği, Kara Büyü ve İblis yer alıyor. Derginin 92. sayısı, bir Alfred Hitchcock alıntısıyla nihayete eriyor: “Yabancı Muhabir’in (Foreign Correspondent) senaryosunu tamamladığım zaman Gary Cooper’a götürdüm. Ama gerilim filmi olduğu için geri çevirdi.”

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Arka Pencere Dergisi’nde Müzik Başrolde yazısına devam et
  • Watanabe’nin Şarkısı Yunan Tragedyası

    İmkânsızın Şarkısı (Noruwei no Mori)
    Yönetmen-Senaryo: Tran Anh Hung
    Roman: Haruki Murakami
    Müzik: Jonny Greenwood
    Kurgu: Mario Battistel
    Görüntü: Ping Bin Lee
    Oyuncular: Rinko Kikuchi (Naoko), Kenichi Matsuyama (Watanabe), Kiko Mizuhara (Midori), Tetsuji Tamayama (Nagasawa), Reika Krishima (Reiko), Kengo Kora (Kizuki), Eriko Hatsune (Hatsumi)
    Yapım: Japonya Asmik Ace-Fuji-Toho (2010)

    Haruki Muabake’nin Türkçede de yayımlanan romanı “İmkânsızın Şarkısı”, Vietnamlı yönetmen Tran Anh Hung’un etkileyici anlatımıyla sinemaseverlerin hatıralarında yer alacak bir film gibi.

    Sinemanın Vietnamlı ustası 1962 doğumlu Tran Anh Hung, etkileyici Japon yazar Haruki Murakami’nin 1987’de yayımlanan romanını kendi mekânlarında, Japonya’da sinemaya uyarladı. Bu roman, “İmkânsızın Şarkısı” adıyla 2008 yılında Doğan Kitap’tan çıkmıştı. Film, 1967 yılında açılıyor. Çocukluktan beri çok iyi arkadaş olan Naoko ve Kizuki’nin dünyasına giren Toru Watanabe, içinde trajediler olan bu hikâyeyi anlatıyor filmi izleyenlere. Watanabe, yazar Haruki Murakami’nin kendisi. Mutlu geçen bir lise çağı, Kizuki’nin intiharıyla derin bir boşluk bırakıyor Naoko’nun zihninde. Liseyi bitirdikten sonra Tokyo Üniversitesi’ne edebiyat okumak için gelen Watanabe, yurda yerleşiyor ve oda arkadaşları iyi öğrenciler. Üniversiteyi bitirince diplomat olabilecek Nagasawa, insanı çabucak etkileyebilen ve kadınlara hemen tutulmayan biri. Nagasawa, kendine sırılsıklam aşık Hatsumi’nin derin tutkusunu umursamıyor bile. Hatsumi de hikâyenin bir yerinde intihar ediyor. Nagasawa, F. Scott Fitzgerald’ın (1896 – 1940) “Muhteşem Gatsby” romanının içinden düşmüş bir bohem gibi. Watanabe’ye, “zamanın kutsamadığı kitapları okuma” diyor. “Muhteşem Gatsby”, 2004’te Bilge Kültür Sanat’tan çıkmıştı. Watanabe’nin iyi anlaştığı oda arkadaşlarından Itoh’la da Boris Vian ortak noktaları. Ama bu filmde öne çıkmıyor. Boris Vian (1920 – 1959), Fransız bilge diye anılıyor. Onun şairliği, müzisyenliği, romancılığı, oyun yazarlığı ve eleştirmenliği hayatında öne çıkanlar. Bu bilgenin eserleri hem gerçek adıyla hem de Vernon Sullivan takma adıyla Türkçede yayımlandı. Watanabe de Vian gibi güzel kızların yanında. Yönetmen, bazı anlarda Vian’ın gerçeküstücü ve varoluşçu bakışını filminde deniyor. Bu denemelerde seyirci, algı bulanıklığıyla zamansal karışıklık yaşadığını sanıyor. Filmi seyrederken bunları fark edebilirsiniz. Anlatılanlar, Watanabe’nin hatıralarından yansıyan anlar. Hatıralarda bulanık yerler olabilir. Watanabe, bir de üniversiteyi çeşitli işlerde çalışarak okuyor, hayat ve eğitim sisteminin çarkları arasında. Buralarda İsviçreli yazar ve ressam Hermann Hesse’nin (1877 – 1962) “Çarklar Arasında” eserinin ruhu var gibi. Hesse’nin bu romanı 2002’de Can Yayınları’ndan çıkmıştı. Murakami’nin bu romanın, yabancı kaynaklardaki değerlendirmelerinde bahsettiğimiz yazarlara ve eserlerine göndermeler yaptığı belirtiliyor. Yönetmen Hung, filminde bu yazarlara ve eserlerine doğrudan gönderme yapmasa da onların ruhuna dokunabiliyorsunuz.

    Onunla küçük anlar…

    Üniversiteye başladığında, batının 68 kuşağının ruhu Tokyo’ya da ulaşıyor. Üniversite gençliğinin sokak eylemleri sürerken, Watanabe geride bıraktığı Naoko’yla karşılaşıyor birden. Naoko, yirmi yaşına giriyor. Watanabe, doğum gününde ona, görmesek de, Beatles’ın içinde “Norwegian Wood” şarkısının olduğu albümünü doğum günü hediyesi olarak veriyor. Naoko’nın evi, “Norwegian Wood” şarkısındaki gibi ahşap yapı. Şarkıdaki genç, kızla olmayı düşünürken hayal kırıklığı yaşıyordu. Hung, şarkıdaki hayal kırıklığını siliyor, Naoko’yla Watanabe sevişiyorlar. Yönetmen, bu sahneyi sade yansıtışla veriyor. Sadece iki gencin yüzündeki acı ve hazzı gösteriyor yakın çekimle. Sonra Naoko birden çekip gidiyor. Bir zaman sonra Naoko’dan mektup alıyor Watanabe. Naoko, Kobe’ye dönmüş. Daha sonra da Kyoto’nun ormanlarının içindeki sanatoryuma yatmış. Watanabe, Naoko’yu ziyarete gittiğinde Thomas Mann’ın (1875 – 1955) “Büyülü Dağ” romanını okuyor. Bu roman, Can Yayınları tarafından 1998’de iki cilt olarak yayımlanmıştı. Watanabe de, sanatoryumda bir tür iç yolculuk yaşıyor. Orada, Reiko’yla da tanışıyor. Reiko da tedavi görüyor ve orada insanlara müzik dersi vererek kendi sorunlarından da uzaklaşıyor sanki. “Norwegian Wood” şarkısını gitarıyla ilk Reiko’nun sesinden duyuyor seyirci. Beatles’ın şarkısında ormana vurgu yoktu. Ama, Hung’un filminde orman zihindeki boşlukları da dolduruyor. Watanabe, Kizuki’nin intiharını da anlamaya çalışıyor. Bilemediğimiz, kadınlara özgü bir şeyden Naoko ve Kizuki beraber olamamışlar hiç. Sonra Kizuki intihar ediyor. Watanabe’nin hayatına capcanlı ve hayat dolu Midori de giriyor bir zaman sonra. Midori de Yunan tragedyası derslerine takılıyor. Midori, sevgilisi olduğunu söylemesine rağmen Watanabe’nin dünyasına birdenbire giriveriyor ve aşkın ateşini Watanabe’nin kalbine atıyor. Midori, Watanabe’nin hayatının aşkı belki de. Bu hayat dolu kız, bir erkeğin şefkatli aşkını arıyor sanki Watanabe’de. Midori’nin anlattığı hikâye kadınların bilinçaltında hep olan şeyler miydi? Kız, sevgilisinden çilekli turta istiyor. Oğlan, turtayı arayıp buluyor. Sonra kız turtayı istemediğini söylüyor. Oğlan turtayı pencereden atıyor. Sonra oğlan, “aptalım biriyim, sen haklısın” diyor. İşte böyle olunursa, kadınlara karşı şefkatli aşık oluyormuş erkekler. Tanrı’nın mucizeleri gibi kadınların da gizemlerine sual olunmuyor herhalde. Watanabe, Naoko öldükten sonra, farkında olmadan kalbini kırdığı Midori’nin yeniden sevgisini kazanmak için verdiği mücadele de aşk için umut gibiydi.

    Görüntüler ve müzikler muhteşem…

    Hung’un kamerası, insana gerçekten heyecan veriyor bu filmde. Dışarıdan yansıyan gün ışığı, estetik olarak etkileyici. Yumuşak ışık kullanan Hung, sıcak renk tonları oluşturmuş çoğu anda. Orman bölümlerindeyse ışık biraz sertleşiyor ve renk kontrastları da fark ediliyor. Yönetmenin kamera kullanımı da, ilk filmi 1993 yapımı “Miu du du Xanh – Yeşil Papayanın Kokusu”nun dinginliği ve 1995 yapımı ikinci filmi “Xich lo – Bisikletçi”deki öfkesi arasında gidip geliyor. Ormanda, Naoko’yla Watanabe’yi kayarak takip eden kamera, bilinmeyenler ortaya çıktığında, birden kuş gibi havalanıyor, takla atar gibi dönüveriyor. Filmi festivalde görenler, bu sahneyi bütün olarak gördüler hiç kesilme olmadan. Sanki bu kamera Watanabe’nin zihninin içindeymiş gibi. Görsel anlamda, belleklerde kalacak bir an daha var filmde. Watanabe’nin, Naoko’nun ölümüyle boşluğa düştüğü andaki sahneler çarpıcı yansıyor. Okyanus kıyısında dalgalar kayaları öfkeyle döverken, fonda Jonny Greenwood’un “Quartertone Bloom” tınıları duyuluyor. Keman ve çello tınıları iç içe geçip kafanızın içinde dolaşıyor sanki. Watanabe, Naoko ve Midori’nin aşkı arasında kendini kederli bir boşluğun içerisinde de buluyor bazı anlarda. 1954 doğumlu Tayvanlı Ping Bin Lee, önemli kameramanlardan. Tayvanlı büyük usta Hou Hsiao-hsien’in filmlerinin gözü de oldu kameraman Lee. Bu filmdeki sinemaskop çerçeveleri ilham verici. Ayrıca, bu filmdeki bütün oyunculara övgü gönderiyoruz. Filmin diyalogları ve kelimeleri derin. Bu filmde, gerçekten Uzakdoğu’ya özgü bilgelik, sakinlik ve bir kabûlleniş var. Elbette müzikler. Romanın ve filmin adının aldığı Beatles’ın “Norwegian Wood” şarkısı da son jenerikte duyuluyor. “Norwegian Wood” şarkısı, Beatles’ın 1965’te yayımlanan ilk albümü “Rubber Soul”da yer aldı. Hindustani müziğinin en önemli enstrümanı olan sitarı da George Harrison çalmıştı. Alternatif ve deneysel rock grubu İngiliz Radiohead’in gitaristi 1971 doğumlu Jonny Greenwood’un Johann Sebastian Bach’ın (1685 – 1750) kıyılarında dolaşan müzikleri, Hung’un filminin ruhuna çok şey katmış. Greenwood’un gitar, piyano, keman ve çello tınılarını ruhunuzda hissediyorsunuz. 1968’de Almanya’da kurulmuş, deneysel rock yapan, ama prograssive ve psychedelic rock sularında da dolaşan Kölnlü Can müzik grubunun “Mary, Mary, So Contrary” (Monster Movie albümü 1969) ve “Bring Me Coffee or Tea” (Mango Tongo albümü, 1971) yanında daha önceleri filmlerde kullanılmış şarkıları da duyuluyor bu filmde. Hung’un, “Can Soundtrack” albümünden kullandığı şarkılar da şunlar: “Don’t Turn the Light On, Leave Me Alone” (Leon Capetanos’un komedi filmi Cream – Schwabing – Report, 1971) ve “She Brings the Rain” (Thomas Schamoni’nin bilimkurgu filmi Ein Grosser Graublauer Vogel, 1971). “İmkânsızın Şarkısı”, insanın hatıralarında kalacak filmlerden. Hung’un filmi, 30. Uluslararası Film Festivali’nde gösterilmişti.

    (Bu yazı 05 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

    (05 Ağustos 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    beyazperde.com’un Yeni Versiyonu Kullanıcılarıyla Buluşuyor

    Türkiye’nin en köklü sinema sitelerinden beyazperde.com, yeni ara yüzünü kullanıma açtı. Mayıs 2010’dan bu yana Fransız Allociné grubuna bağlı olarak hizmetlerine devam eden beyazperde.com’un yeni versiyonu, Türkiye’deki sinema izleyicisinin gelişen talebine göre yeniden yapılandırıldı. Sinemaseverlerin site üzerinden sosyalleşmesine olanak sağlayan beyazperde.com’da vizyondaki filmlere ait seans bilgilerine ana sayfadan ve film sayfalarından kolayca ulaşılabiliyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    beyazperde.com’un Yeni Versiyonu Kullanıcılarıyla Buluşuyor yazısına devam et
  • Amerika’nın İşkencehaneleri İşte Böyledir

    Akılalmaz (Unthinkable)
    Yönetmen: Gregor Jordan
    Senaryo: Peter Woodward
    Müzik: Greame Revell
    Görüntü: Oliver Stapleton
    Oyuncular: Samuel L. Jackson (H), Carrie-Anne Moss (Helen), Michael Sheen (Steven Yusuf), Stephen Root (Charles), Lora Kojovic (Rina), Martin Donavan (Jack), Gil Bellows (Ajan Vincent), Necar Zadegan (Jehan)
    Yapım: Lleju-Sidney Kimmel (2010)

    Avustralyalı yönetmen Gregor Jordan’ın “Akılalmaz” filmi batının İslamofobik önyargılı bakışıyla Amerikan ordusunun Irak ve Afganistan savaşlarında uyguladığı işkenceleri gösterirken, sonradan Müslüman olmuş Steven Yusuf’un da kitlelere yönelik şiddet girişimine de dokunuyor.

    Kendisine “H” diyen Henry Harold Humphries hakkında her şeyi bilen tek insan gizemli Charles Thompson bu yeryüzünde. Siyahi “H”, FBI tarafından takip altında. “H”, arananlar listesinde olan geçmişi karanlık biri. Dosyası, CIA yerine yanlışlıkla FBI’ın eline geçince, Helen Brody’nin ekibi “H”yi tutukluyor. Bosnalı Müslüman Rina’yla evli ve iki çocuğu olan “H”yi Charles FBI’dan kurtarıyor. Ardından “H”, sonradan Müslüman olmuş Steven sorununu, gizli askeri merkezde kendi yöntemleriyle çözmeye çalışıyor. Ajan Helen, “H”nin işkence yöntemlerine karşı koysa da orada askeri yöntemler geçiyor. Film, Steven Arthur Younger’in video çekimiyle başlıyor. Afganistan ve Irak’ta savaşmış eski asker Steven, Yusuf adını alarak Müslüman olmuş. Videoda, ABD’nin üç şehrine nükleer bomba koyduğunu söylüyor Steven Yusuf. Ertesi gün bu görüntüler tüm televizyon ekranlarına düşüyor. Ajan Helen, patronu Jack’in talimatıyla askeri merkeze gidiyor ve üst üste şok yaşıyor orada. Sivil düşüncenin, insan haklarının ve Helen’nin hep vurguladığı Cenevre Sözleşmesi’nin hiç uğramadığı bu askeri merkezde, yine eski asker “H”nin işkence yöntemleri işliyor. Filmde, İskoç işkencesi yansımıyor ama, Amerikalı askerlerin uyguladıkları onun kadar acıtıcı işkenceler tek tek gösteriliyor seyirciye.

    İşkencenin her türlüsü…

    1966’da doğan Avustralyalı yönetmen Gregor Jordan, bizde 2001 yapımı “Buffalo Soldiers – Acemi Askerler” filmiyle biliniyor. Kendini seyirciye tarafsız hissettiren bu yönetmen, aslında her şeyi açık açık gösteriyor. İki tarafın da kötücül yanları yansıyor perdeden. Steven Yusuf, bomboların yerini söylemek için, ABD’nin savaşları bitirmesini ve tüm askerlerini Müslüman coğrafyadan çekmesini istiyor. Askerler de, Amerikalı masum insanların ölmemesi için Steven Yusuf üzerinde her türlü işkenceyi uyguluyor. “H”, Helen’in karşı koymalarına rağmen, Steven Yusuf’a acı verecek işkencelerini neredeyse haz alarak tek tek uyguluyor. Sadece fiziksel değil, psikolojik işkence de yapıyor. “H”, çocuklarıyla Suudi Arabistan’a giderken havaalanında vizesi iptal olan ve tutuklanan Steven Yusuf’un karısı Jehan’ın (Cihan) işkencehanede boğazını doğrayıveriyor. Hatta, Steven Yusuf’un çocuklarını bile öldürme noktasına geliyor “H…” Los Angeles, New York ve Dallas’ta yerleştirilmiş bombaların adreslerini veren Steven Yusuf, bir şeyi eksik mi söylüyordu? Gerçekten yönetmen, Amerika’daki bakış açılarını ve önyargılarını “Unthinkable – Akılalmaz” filminde gösterebilmiş. Filmde, Amerikalıların İslamofobi ve El Kaide korkularına dokunabiliyor seyirci. Bu korku, paranoyak düzeyde tüm devlet birimlerine sinmiş. Müslüman olmak “terör”le özdeşleşmiş zihinlerde. Eski asker Steven Yusuf, Müslüman olduktan sonra bu dünyada bildiği tek şeyi, şiddeti uygulamaya koyuyor. “H”nin Bosnalı Müslüman karısı Irina da FBI’ın gözetimindeymiş hep. Irina’nın neden camiye gitmediği de sorun olmuş. Irina, Bosna’daki savaşta Sırp askerlerince tecavüze uğramış ve ailesi katledilmiş. Olay mahallinden ayrılmayan Irina, ailesini öldüren ve kendisine tecavüz eden askerleri öldürmüş. Bosna’da asker olan “H”ye Irina’yı teslim etmişler ve sonra da aşk doğmuş. İşkence sahneleriyle bakılması yer yer zorlayan filmde her tarafın da şiddet duyguları yansıyor perdeye. Bu psikolojik gerilim ve şiddet yüklü filmi seyderken fark edeceksiniz belki, işkence yapanın, acı çektirenin içindeki sadistliğin nasıl dışarı çıktığını. 1969 doğumlu Galli oyuncu Michael Sheen’i, Stephen Frears’ın 2006 yapımı “The Queen – Kraliçe” filmindeki İngiliz Başbakanı Tony Blair karakteriyle hatırlayabilirsiniz. Hatta Ron Howard’ın 2008 yapımı “Frost / Nixon” filminde David Frost karakterini de canlandırmıştı.

    (05 Ağustos 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Hakan Algül ve Engin Hepileri, Kanaltürk Klak Sinema Programı’nda

    Kanaltürk Klak Sinema Programı bu hafta izleyicilerine muhteşem bir sezon finali hazırladı. Yeni sezonda vizyona girecek olan birbirinden iddialı Türk Filmleri; tiyatro, dizi ve sinema oyuncusu Engin Hepileri; sinemalar.com’un duayen aktör Kemal Sunal’ın anısına düzenlediği Amatör Komedyen Yarışması’nın direktörü Can Heper ve ünlü yönetmen Hakan Algül, Klak’ta sinemaseverleri bekliyor. Gizem Ertürk’ün hazırladığı Klak Sinema Programı, Cumartesi günü 15:45’te Kanaltürk’te. Programın tekrarları hafta boyunca Bugün TV’de.

  • Basın Bülteni
  • Kanaltürk Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Hakan Algül ve Engin Hepileri, Kanaltürk Klak Sinema Programı’nda yazısına devam et
  • Skyturk TV En Heyecanlı Yeri Programı’nda Kars Öyküleri’nden Küçük Bir Hakikat

    Skyturk TV.de yayınlanan ve sekiz yılı geride bırakan sinema programı En Heyecanlı Yeri’nin 418. bölümünde önce yine haftanın yeni filmleri tanıtılıyor. Programda Gala Film ve Erman Film işbirliğiyle reyonlara kurulan Gelin – Düğün – Diyet üçlemesine ait özel bir bölüm yer alıyor. Bu DVD seti bir izleyiciye armağan ediliyor. Gezici Festival kapsamında Gezici Film’in hizmetiyle sinema seyircisiyle buluşan Kars Öyküleri’nden Emre Akay’ın yönettiği Küçük Bir Hakikat, En Heyecanlı Yeri’nde. Ceylan Özçelik’in hazırlayıp sunduğu En Heyecanlı Yeri programı Cuma 00:15, Cumartesi 14:20 ve 20:10’da Skytürk TV.de yayınlanıyor.

  • Basın Bülteni
  • Afişe haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Skyturk TV En Heyecanlı Yeri Programı’nda Kars Öyküleri’nden Küçük Bir Hakikat yazısına devam et