Frozen River

Kanada’nın Amerika sınırına yakın bir yerde, bir siyah ve bir beyaz kadının yolları kesişiyor. Biri kumarbaz kocasının açtığı yaraları onarmaya, çocuklarına kol kanat germeye çabalıyor. Beyaz bir kadın ve tek başına. Diğeri kocasının ölümü sonucunda küçücük bebeğiyle ortada kalmış bir kadın. Ölen kocasının ailesi ise bebeğini ondan çalmış, görmesine bile tahammül edemiyorlar. O da siyah bir kadın ve yalnız. Hayat onları yasadışı göçmen taşıma işi yapmaya mecbur etmiş. Donmuş bir ırmak üzerinde taşıdıkları hayatlar, tıpkı kendi hayatları gibi her an soğuk sulara gömülebilir, dibe vurabilir. Fakat ikisi de zor durumda ve hayatlarını kazanmak için hem bu işi yapmaya hem de birbirlerine ihtiyaçları var. Tabi başlangıçta birlikte bir şeyler yapma fikri hiç hoşlarına gitmiyor. Zamanla beyaz kadının eksiğini siyah kadın tamamlamaya başlıyor, siyah kadınınkini de beyaz kadın. Birbirini hiç tanımadan set çeken bu iki kadın zamanla bu seti kendilerinin değil de düzenin çekmiş olduğunun farkına varıyorlar. Birbirlerini tanımaya başladıkça afallıyorlar ve kalpleri yumuşuyor. Çünkü ikisi de insan, ikisi de kadın, ikisi de anne! Ne de olsa kameranın arkasında bir kadın duruyor! Bu faktörü de belirtmek gerekli.

Sundance Film Festivali Jüri Büyük Ödülü’nün sahibi Courtney Hunt tüm bu aşamaları telâşsız ve kasvetli bir şekilde sunuyor. Frozen River, yakın zamanda izlediğimiz Kean Loach’un İşte Özgür Dünya – It’s a Free World’u ile de benzerlik gösteriyor. Tabii Frozen River’in It’s a Free World’un olgunluğunda bir film olmasını beklemek haksızlık olurdu. Ancak bu yine de Hunt’un geleceğine büyük ve güçlü bir ışık yaktığı gerçeğini değiştirmiyor.

Bence önemli bir nokta da filmin ABD yapımlı olması. Amerika’da yapılmış politik bir iş –hangi alanda olursa olsun- Avrupa’da yapılandan daha çok dikkat çekiyor, ses getiriyor.

Geçenlerde Milliyet Sanat Dergisi’nde Naim Dilmener’in Müzikal Günce sayfalarındaki Kasım ayı yazısının başlığı gözüme çarptı. Başlık, oldukça vurucu ve içi doluydu. Çöken kapitalizm müziği mi kollayacaktı? diye soruyor Dilmener ve şöyle devam ediyor: Megavizyon kapandı. Koca zincirin şubeleri tek tek kapandı. Beyoğlu ve Bakırköy Carousel şubelerinde ‘kapı-duvar’ artık. NTV’nin Lifestyle Müzik, TRT 2’nin Kent Yaşam ve Rengahenk programlarının içinde yer alan bölümlerini hep burada çektik. Müdürden tezgâhtarına kadar bütün personel çok anlayışlı, çok misafirperverdi. Çok da bilgili; ki bu devirde, işin en zor kısmı bu. Ama yetmiyormuş demek ki. Kapitalizm çöküyor; çökerken plâkçıyı-kitapçıyı mı kollayacaktı?

Kapitalizm düşerken sinemayı da kurtarmaz elbet. Ancak ben günümüz sineması ile ilgili ütopik hayaller kuruyor bir zamanlar çiçek çocuklarının müzik ile değiştirmeye çalıştıkları dünyanın bir de sinema yoluyla değiştirilmesinin denenebileceğini umuyorum. Kim bilir belki de sinema, çöken kapitalizm, hem müziğin hem de sinemanın özüne dönmesini sağlar.

(27 Kasım 2008)

Gizem Ertürk

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir