Etiket arşivi: Korkut Akın

Hayatta Kalmak Yeterli Değil, Önemli Olan Yaşamak: Bridget Jones: Onun İçin Çıldırıyor

Bir kadın, hepimiz gibi, yaşamın içerisinde kendine tutunacak bir dal arıyor ve günlüğüne notlar alıyor. Gerçi son dönemde, epeydir, bir şey yazmamış. Hepimizin tanıdığı bir kadın bu. Bridget Jones, daha önce kitaplarıyla ve filmleriyle maceralarını okuduk, izledik. Bu kez, “Onun için çıldırıyor”. O kim? Kim olsun istersiniz?

Bridget Jones film serisi, Helen Fielding’in aynı adlı kitap serisinden uyarlanan romantik komedi filmlerinden oluşuyor, ilk filmi çok sevilince devamı çekildi (şeyyy, önce yazıldı tabii).

Başından beri yaşamını bir türlü istenilen düzene (!) sokamayan İngiliz bir kadının öyküsü aslında bu. İlk filmde söylediği gibi, “Evrensel olarak kabul görmüş bir gerçektir ki, hayatınızın bir kısmı iyi gitmeye başladığında, diğeri muhteşem bir şekilde parçalanır”. Mahalle baskısının -işyerindeki ve çevredeki arkadaş(lık)ların- yaşamı ne denli yokuş aşağı götürdüğünün göstergesidir anlatılan. Birileri bir şey söyler ama o söylenen hiçbir şeye uymuyordur, mecburen siz görüşünüzü değiştirirsiniz ama bu kez de içiniz rahat etmez. Kulaklarınızı tıkasanız da sesleri beyninizde uğuldar, mimikleri hep gözünüzün önündedir. Bırakıp kaçmak istersiniz, ama mümkün değildir. Sahi, siz kaçabildiniz mi hiç?

Gerek kitapları gerekse filmleri izleyicinin olumlu bulması nedeniyle aradan geçen 24 – 25 yılda, kahramanlar da yaşlanmış, belki biraz durulmuş belki daha da sorunlu olmuş ama romantik komedi olarak hep istenmiş, hep aranmış ve yeniden beyazperdeye gelmiş.

Jones, (Renée Zellweger), sevimlidir, kusurludur, çocuklarıyla ilgilidir hatta işini bile onlar için bırakmıştır ve artık 50 yaşını geçmiştir. Eşi ölmüş, iki çocuğuyla yalnız kalmıştır. Eski sevgilisi Daniel Cleaver (Hugh Grant) ile uzun yıllara dayanan dostlukları ve çocuklar nedeniyle bir arada olurlar. Çocukların okulundaki veliler güzel dulu baş göz etmenin yollarını ararlar. Onların etkisiyle bir çöpçatanlık sitesine kayıt bile olur. Yakışıklı, hayalperest ve

arkadaşlarının bile etkilendiği çok genç biriyle birlikte olur. Belki de “onun için çıldırıyor”daki o, bu gençtir. Yıllar sonra yaşadığı bu deneyim onu mutlu etse de uzun süreli değildir, çünkü genç sadece “hevesli”dir. Yine yapayalnızdır… Jinekoloğundan başka danışacağı kimse de yoktur; köpeğini bile ona muayene ettirir, zorunluluktan. Kendisine söylenenlerden etkilenir ve yeniden işe döner.

Burada belirtilmesi gereken çocukların ruh durumudur. Onların babasızlığı, daha doğrusu yalnız yaşayan bir annenin ev ve romantizmle örülü dünyası dengesizliğin ana etkenidir.

14 Şubat’tan başlayarak gösterimde…

(13 Şubat 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Kaptan Amerika: Cesur Yeni Dünya

Marvel’i başından beri taşıyan, hemen her filmi belli bir seyirci seviyesini yakalayan dizisi Kaptan Amerika, bu kez cesur olmaksızın yeni bir dünya ile karşımızda. Evet, yeni, çünkü biraz politik sos (hep vardı ama bu kez biraz daha fazla) biraz yeni oyuncular ile eski karakterlerin birçoğuna veda edip “Kırmızı” Hulk ile farklılık yaratıyor.

Film, önce, başarılı bir girişle kuşkusuz, son dönemde İsrail’in, Hamas saldırıları arasında, çağrı cihazlarını patlatmasını anımsatıyor. Sanki filmle birlikte tasarlanmış gibi, çünkü hangisinin diğerini tetiklediğini bilmemiz mümkün değil. USA Devlet Başkanı Thaddeus Ross (Harrison Ford) ile birlikte çalışan “yeni” Kaptan Amerika Sam Wilson (Anthonie Mackie) yeni bir -ki, son dönemde bulunan ve elektronik gelişmenin temeli sayılan olmazsa olmaz madenler gibi- buluşun “düşman” eline geçmesini istemiyorlar. Düşman ise, burada diğer devletler ama asıl Japonya (İkinci Dünya Savaşına gönderme sanılsa da değil, elektronikte tek rakip olduğu için).

Filmin en belirgin mesajı, derin devlet. Sadece bizde olduğu sanılan ama bütün ülkelerin başının belası derin devlet, ne yönetim dinliyor ne hukuk ne de dünya barışı… Başkan’ı bile zor durumda bırakan derin devlet, aslında her şeyi ne denli kendi çıkarına kullandığını da gösteriyor. Öyle ki, filmi izlerken kimin derin devletin yanında, kimin karşısında olduğunu anlayabilmek kolay değil, birkaç kez ters köşeye yatırdı, tıpkı iyi penaltı atan topçular gibi.

Kaptan Amerika, yanındaki arkadaşları olmaksızın, sadece Joaquin Torres (Danny Ramirez) ile yeni giysileri, yeni silahları, yeni hareketleriyle yepyeni bir karakter çiziyor. Yapabilecekleri sınırsız neredeyse. Başkan Ross, doğal olarak Kaptan Amerika’ya inanıyor, ancak geçmişinde onun da karanlık noktaları var. Derin devleti -tam olarak değilse de- ele geçiren “düşmanlar” dünya barışının önündeki en büyük engel oluyorlar. Tabii ki, Kaptan Amerika engelliyor. Öyle de olması gerekir, çünkü Malkoçoğlu yenilmez! Nereden çıktı Malkoçoğlu diye sormayın, o da kırk ok yer ölmezdi, Kaptan da aynı…

Galiba yine başa döneceğim… Yapay zekâ, gelişen teknolojiyle yapılan hilelerle kolay bir dönem beklemiyor hiçbirimizi. Aşmak kolay mı? Her birimiz birer Kaptan Amerika ya da Malkoçoğlu olmak zorundayız, başka çaresi yok.

Marvel filmlerinin görsel işitsel gücü bu filmde de kendini gösteriyor. Çatışmalar, kavgalar (ama Kırmızı Hulk biraz daha uzun olsaydı keşke, yani işlenebilirdi), savaşlar (havadakiler gerçekten nefes kesici), yani aksiyon dorukta. Oyuncular da çok iyi, ama diyaloglar için aynı şeyi söylemek zor.

14 Şubat’tan başlayarak gösterimde…

(12 Şubat 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Görünmeyen de İnanılırdır: Presence

Şiir kitaplarında görürüz en çok… Bütün sayfada iki dize vardır, gerisi boş. Kâğıtlarının bolluğundan değil, okurun şiirden etkilenmesini, duygulanmasını istediklerindendir. Okur, kendince bir anlam kurar, dünya oluşturur, imaj yaratır; zaten şiirin temelinde de o vardır.

Peki, bunu sadece şiir mi yapar? Bir başka şekilde sorarsak, bunu başka sanat dallarında görürsek çok mu itici gelir?

Hayır! Başta, alışılmadık olduğu için insanlar şaşırabilir, ama birkaç kez karşılaştığında o anlamı yüklemeye başlar kendince.

Yönetmen Steven Soderbergh, David Koepp’in senaryosunu o şaşırtma üzerinden kurmuş. Başta, sinema ve televizyoncular arasında hata olarak görülen (bazı yönetmenlerin de planlar ya da sahneler arasındaki bağlantıyı kuramadığı için, bizim “soğukkanlı geçiş” dediğimiz) “siyaha düşmek” özel olarak, bile isteye yapılmış bir “hata”. Tabii ki, hata değil, yukarıda şiir üzerinden örneklediğimiz bir seçim. Kamerasını da o akış üzerinden filmin ana karakteri “varlık”ın yerine kullanmış. Bu, gerçekten de her şeyin ötesinde, bu filmi dikkate almaya değer bir durum.

“Varlık”ın bakış açısından izliyoruz filmi. Değişik bir deneyim, çokça kullanılsa da, ama burada bütün film böyle. İnsanın aklına hemen kasap çengeli örneği bir soru geliyor: “Varlık” ne? Sahi, sizce ne? Oyuncular alabildiğine yalın, sanki yaşıyorlarmış gibi, çünkü oynamalarına gerek kalmamış. Çok başarılılar, baştan söyleyeyim. Diyaloglar da yalın, hatta boş gibi. Farklı bir anlam taşımıyor… Bu önemli, çünkü sinema böylelikle “özüne dönüyor”, görüntüye yüklüyor bütün anlam ve önemi. Sıradan gibi bir ev, sıradan gibi bir aile ve sıradan gibi ilişkiler. Genç kızın sıradan gibi sevgilisi ve birlikteliği, hatta sevgilinin “yararlanmaya varan” uyuşturucu ile tecavüze yeltenmesi de sıradan. Hemen her filmde, romanda görüyoruz bu “çelişki”yi. Çatışma olmazsa gerilim, gerilim olmazsa öykü örüntüsü, öykü örülmezse sonuç (yani film) olmuyor.

Peki, buradaki çatışma ya da gerilim veya öykü ne? Filmin adında saklı: “Varlık” (Presence). Korku değil, ama gerilim ve çok açık bir sürükleyicilik var; yeter ki kendinizi verin filme, kaptırın akışa…

14 Şubat’tan başlayarak gösterimde…

(11 Şubat 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Adaleti Hak Ediyor: Dünyanın Sonuna Üç Kilometre

Bir zamanlar en büyük küfür “komünist”ti. Birini suçlamak istiyorsanız, herkesi yanınıza çekebilirdiniz, kimse başka bir şeyi sorgulamazdı. Bugün benzer bir suçlama -ilgisi olsun olmasın- “homofobik”tir ve fısıltı gazetesi tirajını arttırır. Birinin LGBTI+ birey olması suç da değildir, hata da… Ancak özellikle bağnaz toplumlarda alabildiğine etkin olarak suçlamaya hatta cinayetlere varabilecek bir durumdur.

Yaz tatilini köyünde, anne babasının yanında geçiren Adi (Ciprian Chiujdea) bir saldırıya uğrar. Saldıranlar köyün zengini, babasının da borçlu olduğu “ağa”nın çocuklarıdır. Anne (Laura Vasiliu) ile baba (Bogdan Dumitrache) hemen polise koşar. Polis Pandele (Valeriu Andriuta), başta durumu yukarıya iletmeyi düşünürken, üstü kapalı tehdit, gizli rüşvet ve mahalle baskısı nedeniyle sümen altı etmeye çalışır. Çünkü Adi’yi döven çocuklar onun eşcinsel olduğunu söylemiştir ifadelerinde. Tabii, her köylü (milliyetçi, mukaddesatçı) gibi acımasızca saldırmayı görev olarak kabul etmişlerdir ve kendilerince haklıdırlar; toplum da onlara hak verecektir (!).

Bizde de önünü ardını düşünmeden birilerini suçlamak için en etkin yol(lardan biri)dir bu. Gerçi son dönemde, Cumhurbaşkanına hakaret, Kürtleri desteklemek ve dezenformasyon benzeri suçlamalar öne çıktı ama değişen bir şey yok. Birini suçlamanın en kolay ve hızlı sonuç alan yolu olduğu kesin. Birçok ülkede böyle…

Yönetmen Emanuel Parvu, sakin ve doğal güzellikler içindeki kırsal Romanya’nın dini bütün, hatta şeytan kovmaya varan hurafelere gözü kapalı inandığını vurguluyor. Ancak film, sadece hurafelerle sınırlı değil “yukarılar”da yakını olanların yaptıklarına da değiniyor. Gücünüz varsa, yukarılardaki birilerine ulaşabiliyorsanız her istediğinizi yap(tır)abilirsiniz. Kızılay Başkanının kızı, Narin’in katillerinin saptan(a)maması, kayıplar ve siyasi cinayetler sadece aklıma gelen ilk örnekler. Yönetmenin yalın ve sakin dili, hiçbir şeyi gözüne sokmuyor izleyicinin, düşünmeye zorluyor ve tabii, duygudaşlık kurmaya (empati yapmaya)…

Uzun filmler…

Bunu epeydir yazmayı kuruyordum, buraya denk geldi. Alışkanlığımız 90 dakikalık filmlerdi. Birçok nedeni var(dı) bu sürenin. En başta filmin kendisi… film bobinlerinin kapladığı alandan tutun da ağırlığına kadar etkisi var. Filmin bobinlerinin konulacağı kutular da dahil, projeksiyon makinesine takılacağı yere kadar birçok şey, belli bir ölçüye göre şekillenmiş. Tabii, ona da bağlı olarak salonlarda seansların hesaplanması da ona göre yapılmış.

Artık film yok, negatifi de pozitifi de unuttuğumuz gibi yeni kuşak neredeyse hiç görmedi, bilmiyor, bil(e)meyecek de… Yönetmenden senaryoya, yapımcıya filmin mesajını sınırlamadan anlatmak isteyenler için bu bir olanak. Filmler artık “alabildiği kadar” sürüyor (pasta tariflerinde vardır ya, alabildiği kadar un, tam da öyle işte). Kendimizi alıştırmalıyız. Biz izleyici olarak kendimizi hazırlarken sinema salonu işletmecileri de seansları ona göre düzenlemeli. “Dünyanın Sonuna Üç Kilometre”, süresini de göz önüne aldığımda başta uzun gibi gelmişti. Oysa hiç sıkmadan, hiç sarkmadan, hiç gevşemeden dolu dolu bir filmdi izlediğimiz. Her şeyiyle çok sevdim. Dilerim bizdeki bağnazlar, tutucular izlerler de yanlışlarını düzeltme fırsatı bulurlar.

7 Şubat’tan başlayarak gösterimde…

(06 Şubat 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Cevabı Esen Rüzgârda Dostum: Tam Bir Bilinmez

Şarkı sözü yazarı olarak ilk ve tek Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Bob Dylan’ın biyografisi, sadece müzikseverlerin değil, şiirseverlerin de ilgisini çekecek.

Bilindiği gibi ödülünü almaya da gitmeyen Dylan, Nobel kazanacak biri olarak görülmedi, şiirleri küçümsendi ama hiç polemiğe girmedi. Bu filmden sonra yeniden tartışmaya açılacaktır, ama artık kimse onun şiirlerini tartışmıyor. Ödül ise, Nobel bile olsa çok da umurunda değil kendisinin.

James Mangold, senaryosunu Jay Cocks ve Elijah Wald ile birlikte yazdığı filmi gerçekten ritmini yitirmeden çekmiş. Bob Dylan rolünde (Timothée Chalamet) hiç rol yapmıyormuş gibi oynamış, sanki o yılların genç ama dik duruşlu Bob’u gibi… 80 yaşını aşmış Dylan’ı bir filmde anlatmak mümkün mü, pek değil. Sesi değil ama sözleri çok güçlü, çok değerli… ilişkileri de kuşkusuz. Eskilerin nevi şahsına münhasır dedikleri farklılığı gerçekten başından sonuna kendini gösteriyor. Bu kadar süreklilik ve kararlılığı bir filme sığdırmaya çalışmak, onu aslına uygun anlatmamak demekti zaten. İzleyici hem nasıl yazdığını hem nasıl söylediğini hem de (sanki filmde vurgulanmak istenen özelliği buydu) kararlılığını, düş(ünce)lerini olduğu gibi hayata geçirdiğini izliyor. Bu, önemli, çünkü bazen bu kadar soğuk ve uzak durmak sevilmemekle de iç içe girebilir. Ancak Dylan bir kalıba girmeyi reddettiği gibi, sokulamaz da… Asla.

Halk müziği efsanesi Pete Seeger (Edward Norton) ile tanışan Dylan, elektrikli çalgıları da katarak rock yapmak ve bunu tek değil orkestra ile sahnede yapmak isteyince itirazlar artar. Yakınlaştığı Joan Baez (Monica Barbaro) ile yürümek yerine Baez’e karşı Sylvie Russo’ya (Elle Fanning) yakınlaşır. Burada, kurgusal bir Suze Rotolo izini göz ardı etmemek gerekir. Seeger ile benzeşik gibi olsalar da, Dylan’ın özgün duruşu birlikte yürümelerinin önündeki engellerden biridir.

Filmin bir diğer başarısı, dönemin Amerikan siyasasını yansıtması. Bir yanda Sovyetler Birliği ile rekabet, diğer tarafta (tabii ki Sovyetlerle birlikte) Küba sorunu, Vietnam Savaşı, Uzay macerası filmin derinliğine katkı sunuyor.

Müzik zaten dorukta… Oyuncuların performansına kimse bir şey diyemez… 8 Oscar adaylığını hak eden bir film.

(04 Şubat 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Cehennemin İçindeki Cehennem: Konsey

Papa ölünce kardinaller buluşur. Kardinal-Dekan Thomas Lawrence (Ralph Fiennes), papalık konseyini yönetmekle görevlendirilir. Papalık tacı için dört büyük aday vardır: Liberal Amerikalı Bellini (Stanley Tucci), ılımlı Kanadalı Tremblay (John Lithgow), muhafazakâr Nijeryalı Adeyemi (Lucian Msamati) ve gerici İtalyan Tedesco (Sergio Castellitto). Herkes kendince papalık adayı ama herkesin de bir açığı var, çünkü kendilerinin seçilmesini istiyorlar ve diğerlerini deyim yerindeyse ispiyonluyorlar. Birbirleriyle yüzleşecekler ama hiçbiri “temiz” değil, biliyorsunuz ilk taşı günahsız biri atmalı…

Bizdeki iktidar savaşlarını hatırlattı başından sonuna bu film. Bir farkla: Konsey’de oyuncular gerçekten başarılı, bizdekilerse sadece polemikçi. Konsey’de mekân tarihi ve sanki güzelleştirilmiş film ekibi tarafından, aslında giderek katı dindarlıktan uzaklaşan Hristiyanlar için çökmekte olduğu bile söyleniyor. Filmin görüntüleri, müziği, az ve yalın diyalogları gerçekten güçlü. Kardinallerin bir araya gelip de konuşmalarıyla gerilim de artıyor heyecan da…

Benim ilgimi çeken, Müslümanlarda da aynı, kadınlara söz hakkı verilmemesi. Ancak Sister Agnes (Isabella Rossellini) tüm temayüllere ve geleneğe karşı çıkarak sözünü söyleyebildi. Bu, erkek egemen anlayışlı dinlerin artık kadını kabul etmeleri gerektiğini gözler içine sokuyor.

Bir küçük tarih bilgisi… Çok yıllar önce, kendini iyi saklayan bir kadın papa seçilmiş ve ondan sonra seçilen papa, oturağı delik sandalyeye oturtularak elle kontrol edilmeye başlanmış. Anımsadığım kadarıyla çok yakın bir süre önce o geleneksel kontrolden vazgeçildi. Bu kez, seçilen kendisinin nasıl biri olduğunu söylüyor.

Filmde kimin niye, nasıl seçildiğinden öte yaşanan tartışmalarla birbirlerini dövmeye varacak denli gerilen ilişkiler önemli. Yakın bir zamanda bizde de seçimler yapılacak; tabii ki filmdeki kadar gerilimli ve sorunlu değil, ama adaylar üzerinden yürütülen tartışmalar, haklı/haksız suçla(n)malar sonucu tartışmaya çağırıyor.

(03 Şubat 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Sinema Mitolojiyi Yeniden Yorumluyor: Dönüş

Bütün sanatların temelinde mitoloji yatar; bu gerçekten yola çıktığınızda, günün gündemini de yorumlayabilirsiniz geleceğe bakışın rehberi de olabilirsiniz. Uberto Pasolini, birçok filmin (sözcük anlamıyla da) tam tersine bir yorum getiriyor, İthaka adası, Penelope ve Odyssey’e. Truva’da kaybetmiş olan yenilginin yorgunluğunu, acısını, hüznünü daha da kötüsü acısını taşıyan Odysses (Ralph Fiennes), önce durumu kavramaya çalışır. Penelope (Juliette Binoche), aradan geçen onca yıl hem sadakatini korumuş hem de halkını bir arada tutarak, kendisiyle birlikte olmak, buna da bağlı olarak hükümdar olmak isteyenlere direnmiştir.

Filmin, diğer birçok mitolojik örneğine bakarak çok farklı olduğunu, içerdiği duygu ve insani yanında görebiliriz. Yönetmen, özellikle geniş boşluklar bırakarak izleyicinin kendi kendine kalmasına yol açmış. Tamam, savaş var, ama bu öyle kanlı ve hunharca değil. Pasolini, bir anlamda barışın asıl çözüm olduğunu vurguluyor. Evet, kralsız kalmak zordur, yoksulluk diz boyudur, çözüm bulunamaması nedeniyle halkın huzursuzluğu herkesi tedirgin etmektedir, ama herkesin içinde bir umut vardır asla solmayan.

Truva savaşını hiç görmüyoruz, ama etkisini yüzlerde, gözlerde okuyoruz. Kraliçenin gerginliği ne sesine ne de yüzüne yansıyor ama iki arada bir derede kalmışlığı apaçık ortada. Yönetmen, özellikle izleyiciyi kendi kendine soru sormaya zorluyor. Benim için, insan eşini, aradan yıllar geçse de unutur mu, hele babasını, kralını soruları ardı ardına sıralanıyor. Ancak onun yanıtını film taşıdığı hüzünle veriyor; dahası, alabildiğine yüksek barış çağrısıyla…

(30 Ocak 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Göçmenlikle Birlikte Irkçılık Hâlâ En Büyük Sorun: The Brutalist

Bugün, dünyanın dört bir yanında insanlar birçok nedenle evini, işini, aşını, eşini bırakıp bir yerden bir yere göçüyor. Bu göçlerin siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, ekolojik nedenlerinin yanında kendini bulma da söz konusu kuşkusuz.

İkinci Dünya Savaşında soykırıma uğrayan, toplama kamplarından güçlükle kurtulan Yahudi mimar László Tóth (Adrien Brody), anıtsal yapılarıyla tanınıyor. Eşi Erzsébet (Felicity Jones) ile yeğeni geride kalmıştır ama László, kuzeninin yanına, Pensilvanya’ya varmıştır. Varsıl ve siyasal olarak da yetkin sanayici Harrison Lee Van Buren’in (Guy Pearce) annesi onuruna yaptıracağı toplum merkezini tasarlayacaktır. Başlangıçta her şey istenilen gibidir, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi (tabii, 1950’ler, savaş sonrası ve kapitalistler yüzlerini yeni yine çıkarıyorlar, bizdeyse hâlâ aynı), gün geçtikçe işler sarpa sarar.

László ilk darbeyi yeğeninden, daha doğrusu yeğeninin kasından yer. O da her ne kadar saklasa da ırkçıdır ve dini ayrılıkların belirleyici olduğunu düşünmektedir. Kocasını kendisi gibi Katolik yapmıştır, ama László, dinine bağlıdır. Kovabilmenin en kolay yolu taciz iddiasıdır ve kocası ikna olmuştur. İkinci darbe; László ilk gün tanıştığı siyahi arkadaşıyla birbirlerini kollamaya varan bir dostluk geliştirmiştir, ama ırkçılık kolayca aşılabilecek bir sorun değildir. Üçüncüsü ise sanayici Van Buren’in yaptıklarıdır.

Erzsébet, László’ya inansa ve güvense de, toplama kamplarındaki insanlık dışı ortam ve uygulamalar nedeniyle yürüyemediği için hiçbir şeyi belirleyememenin haklı sıkıntısı içerisindedir. Bir gün, kocasının uykusundaki sayıklamalarla Harrison Lee Van Buren ile aralarındaki gerilimin nedenini öğrenir. Bastırılmış duyguların günümüzde de ne denli yıkıcı olabileceğini gösteriyor film.

Mimaride Brutalizm, sade ve anıtsal bir tarz olmakla birlikte önemli, birçok gizemi, duyguyu yansıtıyor. László, bunu bilerek sürdürüyor. İnancına ters gelse de Katolik bir şapel bile tasarlıyor. İçinde giderek büyüyen gerilim -film boyunca birbiri ardına gelen aksiliklerin de etkisiyle- işine ve eşine zarar verecek boyuta ulaşıyor.

Yönetmen, Brady Corbet, kendisinin finanse ettiği, buna bağlı olarak da benzeri yapımlardan çok daha zor ve ucuza mal ettiği The Brutalist’i epey uzun tutmuş: tam 3,5 saat. Öncesi ve sonrası diye ayırabileceğimiz iki kısım (film, arasını kendisi veriyor) halindeki film görselliğiyle de can alıcı. Müziği ve özellikle oyuncuların başarısı es geçilemez. László’yu canlandıran Adrien Brody, Macar aksanıyla konuşuyor ve gerçekten etkileyici.

“Me too” dayanışmasını ve arşa yükselen hareketini anımsıyor musunuz? Yaşanmışlıklar ne kadar çok yalansız (yasaksız ve sansürsüz) anlatılırsa yaşam o kadar iyi olacak.

31 Ocak’tan itibaren gösterimde…

(29 Ocak 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Rehber Adlı Kısa Filmin Yönetmeni Mert Erez ile Röportaj

Yönetmeninin hiçbir baskı ve beklenti olmadan düş(ünce)lerini aktarabildiği, ticari kaygı duymadan ürettiği filmdir kısafilm. Uzunluğuyla bir ilgisi yoktur, bir dildir (uzun film demiyoruz, kurmaca olarak adlandırıyoruz… Dünyada bir başka ülkede olmayan bir yaklaşımla onu da sanat ve ticari diye ikiye ayırıyoruz), onun için de bitişik yazılmalıdır. Bir küçük ayrıntıya daha değinmeliyim. “Özet film” yapılıyor kısafilm diye. Oysa kısafilm asla özet film değildir. Diliyle, anlatımıyla, yaklaşımıyla, coşkusu, heyecanıyla yetkin, yetkin olduğu gibi evrensel bir sanattır.

Bu kadar uzun girişten sonra, Mert Erez’in yazıp yönettiği, adıyla da niteliğiyle de kısafilm tanımını hak eden “Rehber” üzerine konuşabiliriz.

Sevgili Mert, Bu filmi hayata geçirme fikri nasıl ortaya çıktı? Filminizin temel amacı nedir ve neyi başarmayı hedefliyor?

Merhaba. Öncelikle teşekkür ederim bu güzel sohbet için. Memleketim Tire’ye ziyarete gittiğimde Rehber’in fikriyle çarpıştım. Çarpıştım diyorum çünkü gerçekten öyle hissettim. Arkadaşımın fotoğrafçısı var Tire’de. Ben de o gece orada kalmış ve sabah arkadaşım gelmeden dükkânını açmıştım. Yaşlı bir kadın sabah çok erken saatlerde dükkâna geldi. Oğlunun fotoğrafı olduğunu söyledi. O fotoğrafı almak istiyordu. Ben de arkadaşımı aradım ve dükkâna gelmesini söyledim. Arkadaşım ancak 3 saat sonra gelebileceğini, kadının sonra gelmesini söyledi. Kadına sonra gelmesini söylememe rağmen oturup bekleyeceğini söyledi. Çok üzgün olduğu gözlerinden belliydi, bir hikâye olduğunu sezmiştim. Arkadaşım söylediğinden biraz daha erken geldi, kadın fotoğrafı

aldı ve gitti. Arkadaşıma kadının neden beklediğini sordum. Bana hikâyeyi anlattığında çok etkilendim. Kadının oğlu ölmüştü. Arkadaşım da kadının oğlunun arkadaşıydı ve çocuğun cenazesine gidip üzerine toprak attığını söyledi. Fakat cenazeden sonra eve döndüğünde telefonu çalmış. Ekranda ölen çocuğun ismi yazıyormuş. Onun ifadesiyle söylüyorum. “Aklım çıktı” dedi. Çocuk öldü, beni nasıl arar diye. Telefonu açtığında annesi “Bana oğlum hakkında bir şeyler söyler misin?” demiş. Arkadaşım da söyleyecek bir şey bulamamış. O an insanların aynı evde yaşasalar bile birbirleri hakkında başkalarına muhtaç olmaları duygusunu hissettim. Ancak birbirini tanımayan bir baba oğul üzerinden anlatımı yaptım.

Kuşaklar arası çatışma ya da gençlerle anne baba arasındaki soğukluk(!) nereden ve niye kaynaklanıyor? Filmle olan bağınızın kişisel ve sanatsal perspektiflerinizi nasıl şekillendirdiğini açıklayabilir misiniz?

Öncelikle filmle olan bağımla başlamak isterim. Filmde aralarında neredeyse hiç tanışıklık olmayan bir baba oğul hikâyesi var. Baba oğlunun ölümü üzerine kasabaya dönüyor ve oğlunun telefonunda kayıtlı kişileri arayarak oğlunu tanımaya çalışıyor. Bu bence bir baba için soğukluk ya da kuşak çatışmasından çok daha üzücü bir durum. Babam ben 10 yaşındayken öldü. 10 yıl boyunca da çok yakın değildik. Yani çok fazla zaman geçiremedik ve birbirimizi tanıdığımızı düşünmüyorum. Filmle bağımı buradan kurdum ve babam yaşasaydı ve beni arasaydı ne olurdu diye düşündüm. Yanımdan geçse beni tanır mıydı? İsa karakterini kendimle özdeşleştirdim. Kişisel olarak da yine filme dair sanatsal perspektifi şekillendiren şeylerden biri Tire’ydi. Filmin geçtiği yer. Çünkü babamın öldüğü ve bizim de çok uzun yıllar yaşadığımız yerdi Tire. Bu nedenle filmi de Tire’de çektik. Olabildiğince çok kişisel hikâyemden doneler taşısın istedim film.

Kuşaklar arası çatışma ya da soğukluk neden kaynaklanıyor tam olarak söylemek zor. Aynı mekânların içerisinde yaşıyoruz ancak çoğu zaman birbirinden kopuk ve uzağız. Fiziksel olarak yakın olsak bile. Bunu “işte herkesin elinde bir telefon var.” gibi nedenlere bağlamak istemiyorum. Birbiriyle iletişim kurmak da birbirini tanımanın kesin bir yolu mu bilmiyorum çünkü. Bence burada insanın kendisini ne kadar tanıdığıyla ilgili de bir mesela var. Benim düşündüğüm ya da yaptığım çoğu şey kendime de sürpriz olabilir. Bu da kendimi çok tanımadığım anlamına gelir. İnsanın yapısı bu. Kendini bile şaşırtabiliyorken bir başkasının seni tam olarak tanıması mümkün mü? Belki biraz başka bir açıdan aldım soruyu ama soğukluk ya da kuşak çatışması mı bu, bilmiyorum. Bu nedenle tanımak yanılgısı üzerine cevaplamak istedim. Filmde bir sahne var. Baba Ali, oğlunun eski karısıyla oturuyor. Karısı bir şeyler anlatıyor İsa ile ilgili. Ama onu ne kadar tanıyor. Somut şeylerden ve eylemlerden bahsediyor. Hayallerini, çıkmazlarını, umutlarını, psikolojisini ne kadar kestirebilir?

Bir başka ülkede (kültürde) böyle oluyor mu (olabilir mi)? Bizim kültürümüzün altında yatan ne(ler) böyle davranmaya itiyor.

İnsanın olduğu her yerde çatışma olur. Birbirimizi anlamayız çoğu zaman. Anlamak çok zor bir şey. Anlamadan saygı duymamız gerekir bu daha zordur. Bizim kültürümüzde insanlar genellikle başka insanların işine karışmaya bayılır. Belki bu nedenle aile içinde soğukluk ya da çatışmalar biraz daha fazladır. Ama ben filmde birbiri arasında soğukluk olan değil, birbirini aynı evde yıllarca yaşasa bile tanıyamayacak insanlar ile anlatmak istedim. Çünkü bence bu mümkün değil. Gerçek hayatta karşılaştığım o acılı anne gibi. Oğluyla hiç ayrılmamışlar ancak yine de oğlunun kim olduğunu sorma gereği hissediyor. Ben neden aynı yerde yaşamayan bir baba oğul tercih ettim derseniz, bunu kendi hikâyemle bağlamak istedim diye cevap verebilirim.

Kısafilmin (içerdiği konu ve sorun bağlamında) farkındalık yaratabileceğine inanıyor musunuz? Nasıl?

Kendi kısafilmimin özelinde değil ancak kısafilmlerin bunu yapabileceğine inanıyorum. Ticari kaygı yok çünkü kısafilmlerde ve tamamen derdimizi anlatmak istiyoruz. Bu ülkenin gençleri birçok açıdan çok fazla sorun yaşıyor. Ekonomik, sosyal, toplumsal. Her biri de kısafilmlerde çok rahat konuşulabiliyor. Para kazanmak ya da filmlerimizi bir yerlere satmak, bilet kesmek gibi dertleri kısafilmde yaşamadığımız için yaşadığımız sorunlara değinebiliyoruz. Ben kişisel bir hikâye anlatmak istedim. Toplumsal tarafı da var elbette. İletişimsizlik, baba ve oğulların arasındaki o görünmez mücadele. Filmi izleyip de kendi hayatından bir şey buluyorsa bir insan ve tanımak için çaba göstermem gerek diyorsa kendince o zaman farkındalık verdi diyebilirim film için.

Bu arada… özellikle Mercedes aracı olan bir baba (ilginç, sınıfsal ya da kültürel olarak) daha bir yakın mı olur oğluna? Otobiyografik bir yanı var mı?

Sınıfsal bir açıdan yaklaşmadım. Babamın hatırladığım arabalarından biri Ford bir arabaydı. Uzun, eski, güzel görünen… Önce Ford bulmak istedim. Bulamadım. Estetik, şık ve eski bir araba arıyordum. Bir de bir zamanlar güzel ancak artık çalışmakta zorlanan bir araba istedim. Çünkü adam da bana böyle geldi. Sanki eskiden çok daha iyi durumdaymış. Artık öyle bir havası kalmamış gibi.

… bir de “niteliğiyle kısafilm denmeyi hak ediyor”un finalden kaynaklandığını belirtmeliyim. Sanki bitirseydi(n) ya da evine varıp da birilerine anlatsaydı, özet filme dönüşürdü… Tabii, babanın son, direksiyon başında ağlaması aynı anlamda bir özet film yaklaşımı değil mi?

Ben de son sahne hakkında epey düşündüm. Ağlatıp ağlatmamak konusunda. Sanki o tepkisizlik fazla geldi artık. Bir şey olmasını istedim. Ama oğluna mı ağlıyor yoksa arabanın çalışmaması mı artık ona fazla geliyor. Bunu arada bırakmak istedim. Biz de birçok şeyi deneyerek öğreniyoruz aslında. Üniversitelerde, kitaplarda ya da eğitimlerde gördüklerimiz bir yerden sonra yetmiyor doğal olarak. Bu filme kadar, ilkini 15 yaşında çekmiştim, 3 kısafilm çektim kendimce. Her birinden bir şey öğrendim. Belki 2 yıl sonra çeksem bu filmi sonunu başka türlü anlatırdım. Finali ya da filmin tamamını değiştirebilirdim. Şunu istedim aslında: ‘Ee, bu film bize ne anlattı’nın cevabını vermesin final. Çünkü bu dediğiniz gibi bir maçın özet görüntüsü değil. Bir filmin özet hali değil. Hayat böyle değil. Sana hiçbir şeyi özet geçmez. Sen anladığını anlar yoluna devam edersin. Hikâye de bitmez. Burada da öyle düşünüyorum. Adam arabaya bindi. Nereye gider, ne yapar, tekrar birini mi arar… Bunları bilemeyiz. Hayatta da böyledir bence.

(28 Ocak 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Evrensel Bir Öykünün Modern Zaman Uyarlaması: Kurt Adam

Bir hastalık belirtisinde hemen, genetik yatkınlık sorulur: “Ailenizde var mı?” hekimler ona göre tedavi uygulayacaktır. Ancak bu, o kadar yaygın bir durumdur ki, insanın boyundan kilosuna, hareketliliğinden, usluluğuna, heyecanlılığına kadar geniş bir alana yayılır. Evet, genetik yatkınlığımız belirleyicidir muhakkak. Özellikle stres ve yarattıkları üzerine… Buna bir de yaşamın kendi sorunlarını eklerseniz bundan kurtulabilmek pek de mümkün değildir.

Sanırım kaçmak en kolay yolu… “Tebdili mekânda ferahlık vardır” dediği gibi büyüklerin, yeni bir yere taşınmak, yeni ilişkilerle farklı bir yaşam oluşturmak, çözüm yoludur. Genetik olarak aileden getirdiklerimizi nereye gidersek gidelim, ne yaparsak yapalım bırakamayız, kurtulamayız. Yönetmen Leigh Whannel, Corbett Tuck ile birlikte yazdığı senaryosunda, yalın ve sakin bir anlatım kurmuş. Yönetmen filmine, baba ile oğlu arasındaki gerginliği, babanın oğluna söz geçirmek için üzerinde kurduğu baskıyı anlatarak başlıyor.

Bu baskıdan, gerginlikten, sinirlilikten kurtulmanın yolu, erkenden kaçmak oluyor. Aradan otuz yıl geçtikten sonra, büyüyen oğul, iyi ilişkiler kurduğu ve birbiriyle “beyin okuma” oyunları oynadığı küçük kızı ama aralarındaki sevginin giderek tükendiğini hissettikleri eşiyle yaşıyor. Babadan kalanları toplamak ve belki o güzel, orman içindeki evde ilişkiyi yeniden düzene sokacak bir fırsat olarak görüyorlar.

Gittikleri yerde, çocukken görüp de anlamlandıramadığı Kurt Adam ile karşı karşıya geliyorlar. Acaba Kurt Adam bu aileye, özellikle de çocuğa zarar verecek mi?

“Kurt Adam” bir korku filmi, ama bir korku filmi kadar korkutmak yerine düşündürmeyi amaçlıyor. Büyüyen çocuğun, yıllar sonra kızıyla kurduğu arkadaşlık düzeyine varan o güzel ilişkisi kurt adamla ne kadar ilişkili? Yönetmenin yalın anlatımı, ışık ve müzik kullanımıyla film, izleyiciyi ayırt etmeden yaşananları sorgulamaya yöneltiyor.

24 Ocak’tan başlayarak gösterimde…

(23 Ocak 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Dayanışma ve Yoldaşlık: Kedi

“Öyle büyük dostlarız ki, kelimesiz anlaşırız” diyor şair. Bir kedi, bir köpek, bir kemirgen (kapibara), bir lemur ile bir kuş -zaten konuşamıyorlar ya, koyun bu bilgiyi bir tarafa- sessizce anlaşıyor, etkileşiyor, dayanışıyor ve birbirini koruyor, kurtarıyor.

Gint Zilbalodis, gerçekten çok başarılı, bir o kadar da anlamlı animasyon filmi “Flow: Bir Kedinin Yolculuğu”nda, birbirleriyle geçinmesi imkânsız hayvanları bir teknede yaşama tutunduruyor. Gerçek gibi değil, çizildiği belli bir film. Bu yalınlık, izleyiciyi görüntüyle birlikte taşıdığı içeriğe yönlendiriyor. Belli ki sesin kullanılmadığı (hayvanların kendi sesleri varsa da neredeyse duyulmayacak kadar az, kısık) filmin anlamı düşürülmek istenmemiş. Tabii ki, müziğin önemi daha bir çıkmış öne. Müzik gerçekten iyi tasarlanmış.

Kedi, kendi halinde, dünyanın sessiz güzelliği içerisinde, ama köpeklerin saldırısından korkarak yaşarken birden her tarafı su basar. Tipik bir Nuh efsanesi. Su, her şeyi yutar. Hiçbir canlı kurtulamayacaktır, teknedekiler dışında. Bin yıllara dayanan kültürel birikim bular altında kalınca teknedekiler ister istemez birbirleriyle anlaşmak zorunda kalırlar. Tembel kapibara, teknenin

ilk konuğudur, kedi onun yanına gelir. Kendini beğenmiş hatta narsist bile diyebileceğimiz lemur, her şeyin kendi etrafında dönmesini ister. Biraz sakar olsa da iyimser labrador köpeğinin arkasından uzun bacaklı, turnayı andıran beyaz kuş doğaları gereği birbirlerini sevmeseler, istemeseler de her şeylerini paylaşırlar. Bir de balina var, kediyi yaşama bağlayan ve gerçekten duygu yüklü sonu.

Konusu, özellikle çocukların da anlayabileceği gibi yalın bu filmi erişkinler de izlemeli. Büyükler izlerlerse, dünyanın geleceğini görebilir ve ona göre doğal yaşama daha çok önem verirler. Çocuklar ise bu filmin etkisiyle büyüklerini de yönlendireceklerdir. Filmi izlerken kendisiyle hesaplaşmayan, yüzleşmeyen var mıdır, bilemem ama bir şey biliyorum: Bu küresel ısıtma, bu betonlaşma, bu fosil yakıt kullanımı, bu ağaç kesimi sürdükçe dünyamız daha bir yaşanmaz olacaktır.

Jeneriği ardından bir sürpriz bekliyor sabırlı izleyiciyi…

25 Ocak 2025’ten başlayarak gösterimde…

(22 Ocak 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Feleğin Sillesini: Fidan

Emir (Alican Yücesoy), iki çocuğuyla annesi ve yengesinin yanında yaşarken hem işten atılır hem de hasta olan eşini kaybedince bütün dünyası başına yıkılır. Ne yapacağını bilemez, bunalımdan çıkamayınca da içkiye verir kendini. Erkek egemen dünyanın, erkek egemen kültürüyle büyüdüğü için kızını değil de oğlunu kayırır hep. Kızı Fidan (Leyla Smyrna Cabas), başarılı bir öğrencidir, evdeki durumun farkındadır, liseyi kazansa bile evde kalmayı tercih edecektir ister istemez. Yenge Nesrin (Ayça Bingöl), dikiş dikerek ile babaanne (Göksel Kortay) üç aylık maaşıyla evi çekip çevirseler de içlerinden Emir’e haklı itiraz ederler. Ancak geleneksel aile yapısından kurtulmak ancak öğretmenin Fidan’ı desteklemesiyle mümkün olacaktır.

Film, tipik bir aile öyküsünü ele alıyor; biz de sadece izliyoruz. İzleyiciye bir şey sormadığı gibi bir şey vermekten de uzak. Yönetmen Ayçıl Yeltan, kendi yazdığı ama apaçık ortada ki, iyi işlenmemiş, yoğurulmamış senaryosuyla sakin bir dil tutturmuş. Buna bir de filmin ritmini tutturamadığını eklemeliyiz, başta fazlaca zaman harcanmış, sonrasında ise duygunun iyice doruğa çıkabilecek yerlerde hızlıca geçilmiş; umutlu bir beklenti sunamıyor. Kadınların özgürleşmesi ve kendi ayakları üstünde durabilmesini hedefleyen film, duygu olarak izleyiciyi yanına çekiyor.

10 Ocak 2025’ten başlayarak gösterimde…

(07 Ocak 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Yanlışlıklar Çağı: Babygirl

Başlığa “Yanlışlıklar çağı” mı, “Yalnızlıklar çağı” mı yazsaydım diye çok düşündüm, hatta yal(n)ız(lış)lıklar gibi karışık bir sözcük yazmayı bile…

Teknolojiyle birlikte robotik yaşama geçince (kalifiye olmayan) insanların büyük çoğunluğu işsiz kalacak; kalifiye olanlarınsa işleri azalacak ve boş zamanları artacak. Ancak öyle bir yaşama alışkın olmayan günümüz insanı ister istemez bunalıma girecek ve çıkışı (çözümü) kendi yaşamında arayacak; tıpkı zengin olan önce evini, arabasını sonra da eşini değiştirirmiş ya, öyle… CEO düzeyindeki yönetici Romy (Nicole Kidman), stajyer olarak işe giren Samuel (Harris Dickson) ile fantezi ağırlıklı ilişkiye başlar. Bence, bir heyecan aramaktadır, birçok eleştirmene göre de kocası Jacob (Antonio Banderas) ile evlilikleri başından beri sağlıksızdır, iki çocukları olmasına rağmen.

Filmin ana konusu, yeni kuşağın gerek toplumsal gerekse siyasal erke rağmen düşündüklerini hayata geçirebilmeleridir de aynı zamanda. Bir insan neden fantezi, hem de cinsel fanteziler arar? Bir de “aşağıla(n)ma” konusu var. İki âşık (!) birbirini önce tartıyor ama sonra aşağılıyor. Acaba kim daha güçlü, kim daha yetkin, kim daha direngen?

Belli bir kuşağın anlayamayacağı, anlasa bile kabul edemeyeceği sorunlar yumağı… Herkes farkında birbirleriyle aralarındaki ilişkinin, ama kimse sesini çıkartmıyor, kendileri de yokmuş gibi davranıyor. Sahi, sizce neye varır bunun sonu?

Sosyokültürel, sosyoekonomik, sosyoteknolojik değişimin kimi nasıl ve ne kadar etkileyeceğini tartışan film, bir yanıyla çok ilginç ve merak uyandırıyor, diğer taraftan da alabildiğine tutucu kesimler tarafından yerden yere vurulabilir.

Oyunculukları beğendim, sadece Kidman, yüzünü o kadar çok gerdirmiş ki mimik kalmamış yüzünde, ne gülümseyebiliyor ne de hayret edebiliyor. Oyuncular “güzelleşmek” yerine yaşlarını yaşasalar da izleyiciyi üzmeseler keşke.

24 Ocak 2025’ten başlayarak gösterimde…

(06 Ocak 2025)

Korkut Akın

[email protected]

Cehennem Deliği: Böyle Küçük Şeyler

İzlediğiniz filmi sorarlar: “Beğendin mi?” Kimi zaman verilebilecek bir cevap yoktur bu soruya. Beğenmişsinizdir, ama bir şeyler sizi rahatsız etmiştir. Beğenmemişsinizdir, ama o kadar çok şey yaşadıklarınızla örtüşmüştür ki… Film, beğenip beğenmemenizin ötesinde duygular yüklemiştir ve nefesiniz kesilecek gibi olmuşsunuzdur.

Claire Keegan, çok okunan, etkileyici romanından Enda Walsh ile senaryosunu yazdığı “Small Things Like These”i yönetmen Tim Mialants çekmiş. Film, aslında İrlanda’da, 1980, hatta 1990’larda da hâlâ yaşayan Magdelene Çamaşırhaneleri’nin duygusunu yansıtıyor.

Küçük ve tutucu bir kasabada, eşi ve beş kızıyla, diğerlerinden ekonomik olarak çok daha iyi koşullarda kömürcülük yapan Bill Furlong (Cillian Murphy), son zamanlarda epey dalgındır. İstemediğini haykıra haykıra ağlayarak söyleyen küçük bir kızın manastıra zorla sokulduğunu görmüştür. Kasabada yaşananların duyulmaması pek mümkün değildir, ama kimse de bu konuyu dillendirmeye yanaş(a)maz.

İlginç bir film “Böyle Küçük Şeyler”, bir yargıda bulunmuyor, konuyla ilgili kimsenin yorumuna da yer vermediği gibi doğrudan bir mesaj da vermiyor.

İzleyici ne anladıysa o…

Bir kere, baştan filmin içine çekiliyorsunuz… Tam Noel zamanıdır, insanlar yeni bir yılın başlangıcından önce Christmas’ta, birbirlerine yeni armağan almak ya da gelecek armağanları ummaktayken, seyirci araya girer ve hiç karışmadan, sormadan yaşananları izler. Kış günlerinin kısa ve karanlık günlerinde her şey ürperticidir. Mialants, bilinçli olarak izleyiciye “röntgencilik” yaptırır, amacı düşünmesini sağlamak ve kimsenin söyleyemediği toplumsal gerçekliklerin fark edilmesidir.

Başlığa “Cehennem Deliği” sözünü kasıtlı olarak çıkarttım, çünkü yaşananlar hepimizin içinden çıkamadığı gerçekten önemli sorunlara değiniyor. Benzer durumları bizim ülkemizde de haberlerde izliyorsunuz, oradaki gibi burada da egemen erk böylesi adil olmayan, hukuksuzluklardan yararlanmayı tercih

ediyor. Çocuk gelin dediğimiz, erken evlendirilen (ya da filmdeki gibi tecavüz sonucu eve sokulmayan) kızların doğurdukları çocukların ruhlarını nasıl etkilediğini ve çıkan sonuçlara katlanmanın mümkün olmadığını günü birlik davranan iktidarların düşünmesini kimse beklemiyor.

Tim Mialants, yalın bir dil tutturmuş, hiçbir şey söylemeden çok şey anlatıyor. Cillian Murphy (Bill Furlong) ve anne rolündeki Eileen Walsh (Eileen Furlog), tabii rahibe rolündeki Emily Watson (Sr. Mary) gerçekten başarılı… Tüm bunların ışığında film inanılmaz etkileyici ve sadece kendi yaşamınızı değil, tüm insanlığın (savaşları da katmalı içine) geleceğini seriyor gözler önüne.

02 Ocak 2025’ten başlayarak gösterimde…

(04 Ocak 2025)

Korkut Akın

[email protected]

İki Kadın İki Film: Kutsal İncirin Tohumu ve Maria

Erkek egemen yapı yıllar, yüzyıllar boyu kadını hep ikinci sınıf olarak görmüş, küçümsemiş ama başarısından da hep gurur duymuş. Bu hafta (denk geldi, aynı gün izledik) iki ayrı kadını, iki ayrı dünyayı, iki ayrı ruhu karşılaştırabilme olanağı bulduk.

Çehov: “Sahnede silah varsa, patlamalı”

İlki Kutsal İncirin Tohumu (The Seed Of The Sacred Fig), yönetmen Muhammed Resulof’un belgeselmiş izlenimi verecek denli güçlü, ama kurgu; öyle ki oyuncularından yapımcılarına kadar kimsenin festivallere katılmasına izin verilmeyen bir İran filmi. Başörtüsünü çıkardığı için hunharca katledilen, bütün dünya için bir simge olan Mahsa Amini protestolarıyla başlıyor. Kimsenin ummadığı kadar büyük bir tepki doğuran İran’da bile kadınları günlerce sokaklara döken ve iktidara acımasız, orantısız güç kullandıran eylemler filmin ana eksenini oluşturuyor.

Biri üniversite, diğeri lise öğrencisi iki kızı olan ve yargıçlığa terfi eden adamın, İman (Missagh Zareh) eşi ve çocuklarıyla yaşadıkları… Dini, ahlâki, siyasal, sosyal hiçbir kalıba sığmayan, ama sırf daha rahat yaşayabilmek için her türlü hukuk dışı kararı vermekten (en azından çekinmemesi öğretilmiş) çekinmeyen yargıca bir silah verilir, olası tehditlere karşı.

Filmin asıl kahramanı anne. Soheila Golestani (Necmiye) tipik annelik içgüdüsüyle çocuklarını ve tabii, eşini korumak için her şeyi yapabilecek bir kadın. Öyle de oluyor. Üniversite öğrencisi Rezvan (Mahsa Rostami) daha bir bilinçlidir, yurtta kalan arkadaşıyla birlikte ucundan da olsa protestolara katılır. Evde kalmasını sağlar, yaralandığında eve getirip bakımını sağlar. Küçük kardeş Sana (Satareh Maleki) çok sevdiği ablasının yanında olur hep. Kızlarını kıramayan anne yaralanan ve tutuklanan arkadaşlarının durumunu öğrenmek için birilerini bulmaya, araya sokmaya çabalıyor; kocasının haberi olmadan kızlarının gönlünü rahatlatmaya çalışıyor.

Yargıç İman, silahı kaybolup da bulamayınca arkadaşlarından kızlarını ve eşini sorgulamalarını ister. Polis, her zaman polistir ve hiç de arkadaşça davranmaz onlara. Baba, durum giderek kötüleşip de bilgileri internete sız(dırıl)ınca ailesini köyüne götürür ve kendisi sorgulamak ister. (Burada güçlü ve güzel bir detay var: girdiği bakkalda kendisini tanıyanlar telefona sarılıp ifşa etmeye çalışırlar.) Anne, hem eşini hem kızlarını korumak için kaybolan silahı kendisinin alıp dereye attığını itiraf (!???) eder. Kızlar da, annelerini korumak amacıyla kendilerinin aldığını iddia ederler.

Yargıç, iki arada bir derede kalmış ve çıldırmıştır; o çok sevdiği çocuklarını öldürmek isteyebilecek denli gözü dönmüştür.

Ego, gurur ve haklı bir ün!

Efsanevi soprano Maria Callas’ın son dönemini ala alan filmi Steven Knight’ın senaryosundan Pablo Larraín çekmiş. Dünyaca ünlü sopranonun sesini, bağlı olarak da ününü kaybetmesi Callas tarafından da kabûl edilebilecek bir şey değildir. Ancak gururlu ve kararlı Callas çevresindekilere bunu hissettirmemeye çalışır.

Benim Jacqueline Kennedy Onassis’e benzettiğim Angeline Jolie, Callas’ı başarıyla (sesi konusu küçük bir soru işareti, ağzı senkron olsa da gerçek Callas’ın sesi kullanılmış sanki, iki sesin farkı fark edilebiliyor) canlandırıyor. Mağrur sopranonun çevresini hiç umursamayan, ama ününe toz kondurmaz tutumu filmin ana izleği… İki yardımcısı var yanında Callas’ın, Ferruccio

(Pierfrancesco Favino) ve Bruna (Alba Rohrwacher). İkisi de canla başla korumak için ünlü sopranonun yanında… Bir de uzatmalı sevgilisi var Callas’ın, evli olsa da dünyanın en zengin insanlarından, memleketlisi Aristotle Onasis. Haluk Bilginer’in fizik olarak da benze(til)diği Onasis rolünde gerçekten çok başarılı olduğu hemen tüm eleştirmenlerin ortak görüşü.

Her şey bir yana… “Maria”da sadece Maria Callas’ın yaşamı değil, bir kadının onurlu, mağrur, ama aşka yenik yaşamı yansıyor beyazperdeye.

10 Ocak 2025 / 21 Şubat 2025’ten başlayarak gösterimde…

(03 Ocak 2025)

Korkut Akın

[email protected]