Kategori arşivi: Yazılar

Türk Sinemasının Başyapıtı Kayboldu

Türk Sinemasının Başyapıtı Kayboldu

Türk sinema tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici filmlerinden biri olan 1977 yapımı Atıf Yılmaz klasiği “Selvi Boylum, Al Yazmalım”ın master negatifinin arşivlerde kaybolduğu ortaya çıktı. Master negatif film şeritleri, 35 mm’lik sinema filmlerinin orijinallerinin korunmasında ve onları gelecek kuşaklara aktarmakta kullanılıyor.

Kayıp olayı, Kültür Bakanlığı ve SİNEBİR’in “Selvi Boylum”u “Türkiye’den Film Var” adlı festival kapsamında beş Ortaasya Türk cumhuriyetinde göstermek istemesiyle fark edildi. Filmin yeni bir kopyasını yaptırmak üzere hak sahibi kişi ve kuruluşları arayan festival yetkilileri, bütün çabalarına rağmen master negatiflere ulaşamadı.

ALİ MURAT GÜVEN’İN ÖZEL HABERİ / YENİ ŞAFAK

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın beş Ortaasya Türk cumhuriyetinde düzenlediği “Türkiye’den Film Var” adlı festival, ulusal sinema tarihimizin gelmiş geçmiş en önemli yapıtlarından biri olan “Selvi Boylum, Al Yazmalım”ın arşivlerde kaybolduğunu ortaya çıkardı. Anılan filmin, yetkililer tarafından halen çeşitli film depolarında aranmakta olan master negatif bobinleri önümüzdeki günlerde bir biçimde bulunmazsa, televizyonların arşivlerindeki son bir kaç video kaset kopya da iyice yıpranıp kullanılmaz hâle geldiğinde Türk sinemasının bu unutulmaz başyapıtı gelecek kuşaklar tarafından bir daha hiç izlenemeyecek.

“Selvi Boylum, Al Yazmalım”ın master negatifine ilişkin üzücü gerçek, geçen ay Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başlattığı bir yurt dışı tanıtım atağı sırasında gün ışığına çıktı. Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Özbekistan’da “Türkiye’den Film Var” adı altıda 9 filmden oluşan bir toplu gösteri düzenleme kararı alan Bakanlık, festivalin organizasyonu için SİNEBİR’i (Sinema Eser Sahipleri Meslek Birliği) görevlendirdi. SİNEBİR Genel Başkanı ve yönetmen İsmail Güneş, 8’i Türk sinemasının 2000’li yıllardaki yeni örneklerinden oluşan bu film grubunu ilgili şirketlerden kısa sürede temin etti; ancak sıra etkinliğin tek klâsik filmi konumundaki “Selvi Boylum”un 35 mm’lik bir kopyasını bulmaya gelince, Bakanlık arşivindeki kopyanın ses ve görüntü kalitesi açısından tatminkâr durumda olmadığı anlaşıldı. Bunun üzerine Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, filmin yurt dışı gösterimler için “dijital restorasyon” teknolojisi kullanılarak kusursuz bir kopyasını yaptırma kararı aldı. Ardından da yapıtın master negatifini -söz konusu teknik işlemin bütün masrafları Bakanlıkça karşılanmak kaydıyla- yapımcısı Arif Keskiner’den talep etti. Ancak, Çiçek Film’in sahibi Keskiner’den gelen cevap, “filmin master negatifinin uzun süredir kayıp olduğu” yönündeydi.

“STAR TELEVİZYONU ARŞİVİNE GİTTİ”

Bakanlık ve SİNEBİR yetkilileri, bunun üzerine Türk filmlerinin master negatiflerini koruma görevini üstlenen Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi’ne başvurdular. Ancak bu kuruluşun yetkilileri de “filmin negatifinin üç yıl kadar önce o dönemdeki hak sahibine geçici olarak teslim edildiğini, o tarihten bu yana da ellerinde negatif bulunmadığını” bildirdiler.

Yeni Şafak sinema yazarının konuyla ilgili olarak görüşlerine başvurduğu Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi Direktörü Prof. Dr. Asiye Korkmaz, “Selvi Boylum, Al Yazmalım”ın master negatifini uzun yıllar boyunca güvenli bir ortamda koruduklarını belirterek, “Ancak, rahmetli Atıf Yılmaz 2006’daki vefatından önce diğer bazı önemli filmleriyle birlikte bu yapıtının gösterim haklarını da çeşitli televizyon kuruluşlarına satmıştı. Filmin mülkiyeti o dönemde Doğan Medya Grubu’na geçti ve gösterim haklarını elinde bulunduran Star Televizyonu yeni video kopyalar hazırlayabilmek için 2005 yılında bizden negatifi talep etti. Hukukî prosedür gereği negatifi geçici olarak ve imza karşılığında o tarihteki yasal sahibine emanet ettik. Normalde, kopyalar basıldıktan hemen sonra negatifin bize geri dönmesi gerekiyordu. Fakat, o tarihten bu yana sürdürdüğümüz bütün girişimlere rağmen, Doğan Medya Grubu’ndan sorunu çözecek somut bir yanıt alamadık” şeklinde konuştu.

“DEPOLARIN BİR KÖŞESİNDE SÜRÜNÜYOR OLMALI”

Filmin inatla peşine düşen kişilerden biri de Atıf Yılmaz’ın sağlığında uzun süre kendisinin asistanlığını yürüten ünlü yapımcı Sadık Deveci… O da Prof. Dr. Yılmaz’ın anlattığı bu süreci doğrulayarak, yaptığı kişisel araştırmaların belli bir noktadan sonra tıkandığını açıkladı. Filmlerin mülkiyet haklarının bir dönem sahipleri tarafından üçüncü kişi ve kurumlara serbestçe devredilebildiğini, ancak 2000’lerin başlarında yeniden düzenlenen Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’yla mülkiyet haklarının ilk sahiplerine iade edildiğini vurgulayan Deveci, Yılmaz’ın da söz konusu ara dönemde “Selvi Boylum”u Star TV’ye sattığını belirtti. Yapılan yasal düzenlemelerin ardından mülkiyet hakkının yeniden kendilerine dönmesi üzerine, bu filmin aslî sahibi Abdurrahman Keskiner ile birlikte negatifini geri almak üzere Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi’ne başvurduklarını, hakları kâğıt üzerinde geri almakla birlikte negatife hiç bir biçimde ulaşamadıklarını belirtti. Üniversitede bulunan teslim tutanağındaki kaşe ve imzadan hareketle Star TV yönetimine başvurduğunu anlatan Deveci, çeşitli zorluklardan sonra bu kurumun arşivine ulaştığında ise kendisini raflarda tam bir keşmekeşin karşıladığını söyledi. Ünlü yapımcı, hiç bir bilimsel tasnif olmaksızın “kaba depolama” yöntemiyle binlerce filmin kopyalarının istiflendiği bu devâsâ mekânda “Selvi Boylum”un negatifini bulabilmek için elinden hiç bir şey gelmediğini ve raflardaki sayısız film makarasının arasında çaresizlik içinde pes ettiğini belirtti.

BAKANLIĞIN UZMAN BİR EKİP GÖREVLENDİRMESİ ŞART

Kültür ve Turizm Bakanlığı, SİNEBİR, Mimar Sinan Üniversitesi ve Çiçek Film’in ayrı ayrı yürüttüğü bütün bu iz sürme çalışmalarının sonucunda ulaşılan ortak adres “Star TV’nin film depoları” olarak gözükmekte. Ancak, yıllardır satın alınmış binlerce filmin negatif ve pozitif kopyalarının, yanısıra da video kayıtlarının bulunduğu bu depolarda ilgili alanda uzman kişilerin günler, belki de haftalar ve aylar boyunca sürecek titiz bir tasnif çalışması yapması gerekiyor. Filmlerin metal kutularının üzerindeki etiketler ve giriş kısımlarındaki jenerik yazılarının okunması suretiyle yapılacak olan bir araştırmanın sonucunda, “Selvi Boylum”un depoların bir köşesinde bekleyen master negatifine ulaşılma ihtimali hâlâ var. Ancak, bunun için Bakanlığın resmî bir yazıyla “Star TV arşivinin kendilerine sınırsızca açılmasını” talep etmesi ve oraya film kontrolü konusunda tecrübeli bir ekip göndermesi gerekiyor. Bu yapılmadığı takdirde, daha önce pek çok Türk sinema klasiğinin başına geldiği üzere, anılan filmin negatifi de günün birinde “lüzumsuz malzeme” olarak görülüp -şu ana kadar henüz atılmadıysa- çöp kutusunu boylayabilir; ya da en azından kötü saklama koşulları nedeniyle zaman içinde kullanılmaz hâle gelebilir.

Bu da Türk sinemasının en önemli yapıtlarından birinin, çok değil en fazla 5-10 yıl sonra sinema tarihinin derinliklerine gömülecek olması anlamına geliyor.

* * *

“Master Negatif” nedir?

Profesyonel sinema filmleri, kameralara takılan 35 mm formatındaki negatif filmlerin üzerine çekilir. Pozlandıktan sonra kameradan çıkartılan bu negatif filmlerden, daha sonra üzerinde çalışmak üzere yeni kopyalar basılır; sinemalarda gösterime sunulan pozitif kopyalar da yine bu ara negatiflerden elde edilir. Ancak “master” olarak adlandırılan, hiç bir kalite kaybına uğramamış durumdaki ilk negatif film ise o yapıtın gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için uygun bir fizikî ortamda özenle saklanır. Ulusal kültürün korunması açısından son derece önemli olan bu “negatif saklama” görevini ülkemizde uzun yıllardır Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi yürütüyor. Binlerce Türk sinema filminin master negatiflerini ısı, toz ve nemden arındırılmış özel odalarda saklayan Merkez, bundan bir kaç yıl önce imza karşılığı ve geçici olarak hukukî sahibine teslim ettiği “Selvi Boylum, Al Yazmalım”ın master negatifinden ise o günden bu yana bir daha hiç haber alamadı.

* * *

Cengiz Aytmatov’un hikâyesinden uyarlanmıştı

“Selvi Boylum, Al Yazmalım”, Kırgız-Türk edebiyatının efsanevî ismi Cengiz Aytmatov’un, orijinal adı “Deve Gözlü Güzelim Benim” olan popüler bir hikâyesinden sinemaya uyarlandı. Aslen Kırgızistan’da geçen yapıt, 1977 yılında senarist-yönetmen Ali Özgentürk tarafından Türkiye’de geçen bir aşk hikâyesine dönüştürüldü ve beyazperde versiyonunun yönetmenliğini de Türk sinemasının büyük ustalarından Atıf Yılmaz üstlendi. Farklı bir kültür ve coğrafyanın eseri olmasına karşılık Anadolu topraklarına son derece başarıyla uyarlanan bu film, ülkemizde gösterime girdiğinde büyük bir başarı elde etti ve 1977 yılında düzenlenen 15. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapımcısı Arif Keskiner’e “En İyi Film”, Atıf Yılmaz’a “En İyi Yönetmen”, Çetin Tunca’ya “En İyi Görüntü Yönetmeni”; yanısıra da başrol oyuncusu Türkan Şoray’a yine o yılki Taşkent Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödüllerini kazandırdı. Filmin izleyicilerin gönül telini titreten, Cahit Berkay imzalı duygu yüklü müzikleri de zaman içinde kendi alanında bir klâsiğe dönüştü.

“Selvi Boylum, Al Yazmalım”, Güneydoğu Anadolu’daki bir baraj şantiyesinde kamyon şoförü olarak çalışan İlyas (Kadir İnanır) ve o yakınlardaki bir köyde yaşayan Asya’nın (Türkan Şoray) tutkulu aşkını anlatır. Birbirlerini delicesine seven bu iki genç, karşılarına çıkan bütün zorluklara karşın yine de direnir ve en sonunda evlenirler. Ancak İlyas’ın sorumluluk duygusu zayıf bir insan olması yüzünden, oğulları Samet’in doğumundan kısa bir süre sonra çiftin evliliğinin üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başlar ve sonunda da genç adam evi terk eder. Bebeğiyle birlikte perişan bir durumda ortada kalan Asya, yörede yaşayan dürüst, ahlâklı ve görmüş geçirmiş bir başka işçi olan Cemşit (Ahmet Mekin) tarafından son anda sokaklara düşmekten kurtarılır. Asya, hiç bir menfaat beklemeksizin kendisine kol kanat geren bu adama âşık değildir; fakat zaman geçtikçe ona kayıp eşinden çok daha fazla saygı duymaya başlar. Uzun süre başka kadınlarla gönül eğlendirip duran İlyas yıllar sonra bir rastlantı sonucu yeniden karşısına çıktığında ise yazar Aytmatov hem baş kahramanı Asya’ya, hem de filmi gözyaşları içinde izleyen sinemaseverlere şu can yakıcı soruyu sorduracaktır: “Sevgi nedir? Sevgi, sevdiğine kulağa hoş gelen, ancak içi boş sözler sarf etmek midir? Yoksa, sevdiği kişi için emek vermek, onu ömür boyunca koruyup kollamak mıdır?”

Birisine delicesine âşık olduğu, diğerine ise can borcu bulunan iki adam arasında sıkışıp kalan Asya, sonunda sevginin “emek” olduğuna karar verecek ve hayattaki yoluna kendisine en acınası zamanında sahip çıkan Cemşit ile devam edecektir.

Aytmatov’un SSCB döneminde yazdığı bu hikâye, soyut duygusal değerler karşısında emeği yücelten finaliyle açık bir sosyalizm propagandası içermekle birlikte, Türk sinemaseverler filmin bu tercihini son tâhlilde haklı buldular ve “Selvi Boylum” içerdiği bu ideolojik propagandaya rağmen zamanla her kesimden sinemaseverin kalbinde ayrıcalıklı bir yapıta dönüştü.

Ancak ilginç olan şu ki, geçtiğimiz haziran ayında hayata gözlerini yuman Aytmatov, 2001 yılında kendisiyle yapılmış bir söyleşide, “Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, bana göre aşk yine de emekten çok daha üstün bir yerde duruyor. Bu hikâyemin finalindeki tercihimde yanılmış olabilirim. Eğer ki ben Asya’nın yerinde olsaydım, tercihim büyük bir ihtimalle o şekilde olmazdı. Çünkü, aşk bu kadar mantıklı davranmayı kaldırmaz” diyecekti.

(21 Kasım 2008)

Ali Murat Güven

Çağan Irmak “Issız Adam”la En Olgun Filmine İmza Atıyor; Kendini Markalaştırıyor

Yönetmen ve senaryo yazarı Çağan Irmak “Ulak”tan önceki filmi “Babam ve Oğlum”da izleyen hemen herkese hayatındaki en büyük ölüm acısını duyumsatarak, duyumsatmayı başararak sinema salonlarında toplu hipnoz seansları yaşanmasına yol açmıştı.

Çağan Irmak’ın 13 yaş kısıtlaması alan en yeni filmi, “Issız Adam”dan çok bence “Yalnız Kalpler” ya da “Kalpsiz Adam” adlarını da hak ediyor. Çağan Irmak aşkı ve sevgiyi kutsayan, kadınları yücelten, “çeteleci” erkeklerin pek hoşuna gitmeyecek bu filmiyle Türk filmcilik tarihine en unutulmayacak karakterlerinden birini armağan ediyor. Alper karakteri o denli yaşıyor ve o denli kanlı canlı ki adeta “Kahire’nin Mor Gülü”nde olduğu gibi beyazperdeden her an fırlayıp aramıza katılacak/karışacak gibi duruyor.

Çağan Irmak bu kez büyük büyük mesajlar vermeye çalışmayarak, bildiği sularda hareket ederek, belki de bugüne kadarki en olgun filmine, en kendinden filmine imza atıyor. Seyircisini içleyen ve bağrına basan bir film “Issız Adam”. Çağan Irmak’ın kalabalık ve ünlü oyuncu kadrolarına ve büyük/pahalı prodüksiyonlara yaslanmasına gerek olmadığı da bu filmiyle ortaya çıkıyor. İster beğenin ister beğenmeyin Çağan Irmak artık bir marka.

Çağan Irmak’ın “Issız Adam”ının kusurları yok mu? Zaman zaman aykırı ilişkilerden de bahseden bir yetişkin filmi olarak fazla mahcup, fazla masum, fazla püriten, fazla utangaç, fazla muhafazakâr, fazla edepli, fazla soft ve fazla tutucu. Sevişme sahnelerinde yeterince çıplaklık, yeterince seks yok. Fikir olarak cesur ama görsel olarak öyle olmayan bir filmle karşı karşıyayız. Sevişme sahneleri ima ediyor, daha fazlası yok. Örnek vermek gerekirse cinsellikte “sınır tanımayan”, ama sevgili bile olamayan Ada ve Alper’in birbirlerinin çıplak bedeninden utandığı sahne hem anlamsız, hem de inandırıcı değil. Oysa cüretkâr bir metne cüretkâr görüntüler daha çok yakışırdı.

“Issız Adam” ise izleyenlere Alper’in Ada’yla ve diğer partnerleriyle olan cinsel serüvenlerini seyircinin hayal gücüne bırakan biraz eski tarz bir sinema anlayışı sunuyor. Acaba Çağan Irmak ülkemizdeki film denetleme/sansür kurulunun “Issız Adam”ı istediği/dilediği gibi kesip-biçerek zedeleyebileceğini düşünmüş ve bir oto sansüre başvurmuş, olabilir mi? Yoksa oyuncular soyunmam-cüretkâr sevişmem diye diretti mi? Bilindiği gibi oyuncularınız fazla tanınmamış da olsa cüretkâr, daha önce eşi benzeri yapılmamış/görülmemiş sevişme sahnelerinde yer almak istemeyebilir. Ya da yapımcı filmin 18 yaş sınırlaması almasının sinema bileti ve televizyon gösterimi satışlarından elde edilecek geliri kısıtlamasını mı önlemek istedi? 21. yüzyılda bile bu ülke sinemasında, filmlerinde ve televizyonlarında çok ağır sansür koşulları tüm ağırlığıyla hüküm sürüyor ne yazık ki… Çağdaşlık yolunda bir adım bile atamadık son yüzyılda… Yuh bize…

Dönelim “Issız Adam”a… Bilenler bilir Türk filmlerinin en iyilerinde bile estetik ve inandırıcı sevişme sahneleri neredeyse pek yoktur. Bu tür sahnelerden oluşturulacak bir dünya sineması antolojisine bizim filmlerimizden alınabilecek üst düzey örnekler çok sınırlıdır ve kısıtlıdır. Böyle bir iddiası da olmayan “Issız Adam” da bu geleneği yıkamıyor.

“Issız Adam”, film setlerinde astığı astık kestiği kestik olabilen, karşı konulmaz yönetmen ve senaryo yazarı Yavuz Turgul’un “Gönül Yarası”na da yapımcı olarak imzasını atan Mustafa Oğuz’un doğru proje seçmede ve doğru proje bulmada eşsiz ve benzersiz yeteneğinin en yeni kanıtı… Mustafa Oğuz hepimiz gibi, ”Dallas” dizisininin (1978) çok başarılı bir yerli uyarlaması olan, rating rekortmeni “Asmalı Konak”la yönetmen Çağan Irmak’ı keşfetmiş ve onu yakın takibe almış. Mustafa Oğuz’dan yeni yeni sinema filmi projeleri bekliyoruz.

“Üç Maymun”da da harikalar yaratan görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin çalışması “Issız Adam”ın en önemli artılarından biri. Gökhan Tiryaki’nin ve “Sonbahar”ın (Sonbahar Ağıtı) görüntü yönetmeni Feza Çaldıran’ın (fotoğraf: Feza Çaldıran – Özcan Alper) bu yıl Türk filmlerinde görüntü yönetmenliği çıtasını çok yukarılara çıkarmayı başardıklarını da kaydetmeden geçmeyelim.

“Issız Adam”daki Alper Karakterine ve Türevlerine Yakından Bakalım:

“Oyunbaz” Alper kıran kırana bir hayatın sürdürüldüğü İstanbul jungle’ında, hiçbir ilişkinin uzun ömürlü olmadığı Beyoğlu microcosmosunda ayakta kalmış, tutunmuş, fazlasıyla kefeni yırtmış ve fazlasıyla başarılı olmuştur. Güzel bir evi ve iyi kazandıran güzel bir işyeri vardır. Kendi kendinin patronudur.

Türkiye’mizde mebzul miktarda Alper’ler ya da Alper’in çeşitli serseri mayın versiyonları vardır; bunlar kendilerini bulunmaz Hint kumaşı gibi görürler, dünyanın birinci harikası olduklarını zannederler. Alper ve onun gibiler güneşin ve diğer gezegenlerin kendi etraflarında döndüğünü iddia ederler.

Alper’in sevgi fakiri ve cinsel doyumsuz olmak dışında hayatta hiçbir eksiği yoktur. Cinsel organının yönlendirdiği Alper ve onun gibilerin kadınlara ilgisi onları yatağa atana kadardır. Elde edilen her kadın onlar için bir anda değerini yitirir. Herşey (gönül almalar, iltifatlar, jestler, komplimanlar, tüm sevgi sözcükleri) elde edene/yiyişene kadardır. Elde etmekten başka amaçları yoktur. Hayatın anlamı onlar için cinsel tatmine ulaşmadır. Bunun için her yolu denerler, inandırıcı yalan söylemeyi başaramasalar da her yalana başvurur, gerekirse kendini acındırır; boşanmış eski karısında kalan çocuğunu arada bir görebilen “mağdur” baba numarası bile yaparlar. Kadınları elde etmek için duyarlı, doğru erkek etiketini üzerine yapıştırmayı bile denerler. Onların hayatında sadece cinselliğe yer vardır, asla aşka şans tanımazlar. Aşkla cinselliği hiç birbirine karıştırmazlar. Onlar yüzlerce kadınla yatan cinsel fetihleriyle ünlü Casanova’nın izini sürerler.

Alper de Casanova gibi çetelesine yeni bir çizik atmak için avlarına yanaşır. Hayatının merkezi seks/fuhuş olan Alper “Kadınları Tavlama Sanatı”nın adeta kitabını yazmıştır. Elde ettiklerine asla değer vermez. Elde ettiğiyle işi ve ilişkisi elde ettiği anda bitmiştir. Ondan sonrası yoktur. Elde ettiğini mutlaka ve mutlaka başından atar. Elde edilen eskir ve yenisi aranır-bulunur, gelsin sonraki… İlişkileri tek geceliktir, ya da günlerle ve aylarla sınırlıdır. Daima çok eşlidir. Yaşamını sadece tatmin olma ve aldatma üzerine inşa etmiştir. Hayatında aşka ve sevgiye, arkadaşlığa yer yoktur. Kimseyi sevemez. Sevmeyi ve sevilmeyi reddeder. Aşkın ne olduğunu bilmez. Yalnız kurttur. Kendisine sevgi ve aşk fırsatları sunulduğunda bile bunu tüketip-bitiren bir vampirdir. Haz peşinde, anın peşinde, gününü gün etme peşinde koşarken hayat trenini kaçırandır. Kendisi mutlu olamadığı gibi çevresindeki herkese sadece mutsuzluk verebilir. Artı bir yerden sonra mutluluğu kendine bile çok görür. Ayrılmaktan, kırmaktan, incitmekten, üzmekten başka bir şeyi beceremez, başaramaz ve bilmez. Hiç değişmez. Dejeneredir. Yalnız/ıssız/sığ kalmaya mahkûmdur. Kimsenin hayatına dahil olmaz, kimsenin hayatlarına dahil olmasına izin vermez.

Gerçek yüzünü çeşitli maskelerle annesinden bile gizler. Alper, annesinin yanında süt dökmüş bir kedidir; ama onunla birkaç gün bile ilgilenmenin kendisini zevk ve sefahat âlemlerinden alıkoymasına isyan eder ve bunu kendine dert edinir.

Sevgisiz insan susuz kalmış bir çiçek gibidir. Alper ve onun gibilerin ilâcı/panzehiri bence sadece Mevlâna felsefesinde bulunabilir. Mevlâna’ya ve onun yoldaşlarına göre mutluluğa giden bütün yollar sevmekten, sonsuz aşktan, sonsuz sevgiden geçer. Vicdan sahibi olmak, vefa duygusu, hoşgörü ve dayanışma da sevmenin tuzu biberidir.

Ada Karakterine Bakalım:

Bir kere Alper tarafından kandırılan bir karakter değildir. Adeta Alper tarafından kandırılmayı ister. Alper’i O’da değiştiremeyecektir. Alper’in tüm numaralarının farkındadır. Ada, Alper için bir parantezdir. Alper, Ada’yı asla hak etmez. Alper karakteri kirli, dejenere ve yozdur ancak bunları Ada’ya bulaştırmaktan korkacak kadar da hâlâ içinde iyilik/vicdan kırıntısı kalmıştır.

Çağan Irmak, Alper’in seks hastası/bağımlısı olmasının geçmişini bizlerle paylaşmıyor. Alper’in çocukluk, ergenlik, gençlik, delikanlılık yıllarında geçirdiği travmalar hakkında (sevgi, şefkat eksikliği gibi) bize ipuçları vermiyor. Oysa bu denli sorunlu, sevemeyen, sevdiğinde bunu kibirinden dolayı ya da yürütemeyeceğini düşünerek itiraf edemeyen insanların geçmişlerinde bu travmalar daima vardır.

(20 Kasım 2008)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

21 Kasım 2008 Haftası

“Osmanlı Cumhuriyeti”ne imza atanlar, en keskin eleştirinin mizahtan geçtiğinden hareketle, günümüz konjonktürüne uygun zeki bir fikir bulup uygulamışlar ama fikir çok iyi olsa da, uygulama kötü; perdede gördüğünüz neredeyse her şey yama gibi… Tabii Türk Sineması bir endüstri olmadığı ve ‘yapım tasarımı’ gibi, profesyonel figüranlık gibi, örneğin 1888-2008 arası 120 yıllık süreçteki tüm olasılıkları bilgisayara yükleyerek ortaya çıkan sonuçlara göre İstanbul’u yeniden yaratmak türünden bir işi üstlenen konsept sanatçıları gibi, lehçe-şive-ağız danışmanları gibi kavramlar/uzmanlar da bulunmadığı için ortaya böyle “yazık olmuş” dedirten bir film çıkmış!

“Gomorra”, Napoli’yi yöneten ve uluslararası yatırımlara yönelen mafya benzeri suç organizasyonu Camorra klanları üzerine, gerçekliğinin şaşırttığı bir küçük başyapıt: AB üyesi bir ülkenin güneyinde sosyal adaletsizlik temeli üzerine inşa edilmiş bu inanılmaz yapılanmanın nabzını, ‘içeriden’ aktardığı beş öykü çevresinde ve uzun plân-sekanslarına hayran kalacağınız görsel anlatımdan asla taviz vermeden tutan film, bir yönetmenlik dersi!

“Destere”, sinemamızda (ve televizyonlarımızda) güldürü yazanların temel sorunu olan ‘komedi zamanlamasını becerememe’den nasibini aldığı gibi, bu tür filmlerde asla yapılmaması gereken şu bariz hata sayesinde kötü bir film olmuş: Aynı espriyi birden fazla tekrarlamak!

(19 Kasım 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bunları Yazmak Gerek 7: Müjde; Nur Topu Gibi İşaretler ve Cezalarınız Oldu Ama…

Bu konu üzerinde çok duruyor gibi görünüyorum fakat şunun için önemli: Eğer yasa ya da yönetmeliklerde sanatın özgürlük alanını ciddi biçimde kısıtlayan maddeler yer alıyorsa, pratikte çok katı uygulanmaması, ‘istenildiği zaman’ uygulanması demektir ki, bu çok tehlikelidir. Sanatın özgürlüğü kesindir; bakanlık memur ve memurelerinin yorumuna göre daraltılamaz. “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik”te değişiklikler, daha doğrusu bir takım eklemeler içeren değişiklikler yapıldı. Peki, ne oldu? Bizlerin de önerisi doğrultusunda işaretlerde çeşitliliğe gidildi, bundan böyle sıkı denetimin ve uymayanlara ağır para cezalarının verileceği kesinleştirildi ama… İşte, hani Batı’ya özenen festivallerde siyaset insanlarımız gururla yer alsalar da, Batı’nın özgürlük anlayışının ne denli uzağımızda olduğunu ispatlayan maddeler aynen korundu. Bakınız, şu üç madde çok önemli:

Madde 4g – “Değerlendirme ve sınıflandırma: Ülke içinde üretilen veya ithal edilen sinema filmlerinin ticari dolaşıma ve gösterime sunulmadan önce, gösterim ve iletim biçimleri dikkate alınarak kayıt ve tescile de esas olacak şekilde, kamu düzeni, genel ahlâk ile küçüklerin ve gençlerin ruh sağlığının korunması, insan onuruna uygunluk ve Anayasada öngörülen diğer ilkeler doğrultusunda denetlenmesi, değerlendirilmesi ve sınıflandırılmasını…”

Bu madde yoruma son derece açıktır. Örneğin, ‘genel ahlâk kavramı’ kişiden kişiye öyle bir değişir ki, hiç ummadığınız filmler yasaklanıverir. Yani hem sınıflandırma, hem de yasaklama mevcut!

Madde 9 – “Ülke içerisinde üretilen veya ithâl edilen sinema filmlerinin ticari dolaşıma ve gösterime sunulmasından önce kayıt ve tescile de esas teşkil edecek şekilde değerlendirilmesi ve sınıflandırması yapılır.

Değerlendirme ve sınıflandırma sonucunda uygun bulunmayan filmler ticari dolaşıma ve gösterime sunulamaz.

Değerlendirme ve sınıflandırma sonrası uygun bulunan, öngörülen kısıtlayıcı tedbirleri uygulanan veya istenilen gerekli düzeltmeleri yapılan filmler…”

Sansür ve ‘kısıtlayıcı tedbir’! Yani, tümüyle yasaklama ve filmi gerektiğinde kesme açıkça yer almaktadır. Yoruma gerek var mı?

Madde 15 – “Başka herhangi bir ticari dolaşım veya gösterim konusu edilmeksizin ülke içinde düzenlenecek fuar, film festivali, şenlik ve benzeri sanatsal etkinliklerde halka gösterilmek veya yarışmalara katılmak üzere yurtdışından getirilen yabancı menşeli filmlerin gösteriminden doğan her türlü sorumluluk, bu etkinliklerin düzenleme komitelerine aittir.”

Fiilen sansürün olmadığı festivallerde bile festival yöneticileri sorumlu tutulmaktadır. Yineliyorum, uygulanmaması, uygulanmayacağı anlamına gelmez!

Yeni yapılan değişikliklerle ağır cezalar da yürürlüğe konulmuş bulunuyor. Bir örnek: Madde 17c – “Üzerindeki işaret ve ibarelere rağmen, bu işaret ve ibarelere uyulmaksızın dağıtım ve gösterim yapanlara elli bin Türk Lirası idari para cezası verilir.” Örneğin sinemalarda yaşı tutmadığı halde aradan içeriye sızan olur da, o seans denetime denk gelir ve de tespit edilirse, işletmeci yandı! Bu cezalar, çeşitlendirilen sınıflandırmanın uygulanması için gerekli tabii. Hem ebeveynler, hem de çocukların bilinçlenmesi ve işletmecilerin dikkatli olması için, ağır da olsa gerekli!

Bakınız, profesyonel / uzun metrajlı sinema filmleri zaten mevcut yasalar çerçevesinde çekilmek zorunda. Daha sonra seyirciyle özgür biçimde -tabii ki çok katı bir sınıflandırma ve değerlendirmeye tabii tutularak- buluşmalı. Ama 18 yaşını doldurmuş seyircinin bile filmlere ulaşmasını engellemeye yönelik sansür ve kesinti kabûl edilemez! Ey okur / seyirci, şunu biliniz ki Türkiye’de sansür var! Kendi adıma sansürün kalktığını görmeye ömrüm yetmese de hep yazacağım.

(16 Kasım 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Buyurun aşağıdakiler de yeni işaretler:

İÇERİK BELİRTEN İŞARET VE İBARELER

1. İşaret

İbare: Genel İzleyici Kitlesi

2. İşaret

İbare: 7 yaş ve üzeri izleyici kitlesi içindir

3. İşaret

İbare: 7 yaş altı izleyici kitlesi aile eşliğinde izleyebilir

4. İşaret

İbare: 13 yaş ve üzeri izleyici kitlesi içindir

5. İşaret

İbare: 13 yaş altı izleyici kitlesi aile eşliğinde izleyebilir.

6. İşaret

İbare: 15 yaş ve üzeri izleyici kitlesi içindir

7. İşaret

İbare: 15 yaş altı izleyici kitlesi aile eşliğinde izleyebilir

8. İşaret

İbare: 18 yaş ve üzeri izleyici kitlesi içindir

9. İşaret

İbare: Şiddet ve korku unsurları içerir

10. İşaret

İbare: Cinsellik Unsurları içerir

11. İşaret

İbare: Olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içerir

Limon Ağacı

Geçtiğimiz aylarda Elif Ayla adlı yazarın Kalbin Limon Hali isimli bir kitabı çıkmıştı. Neden kalbi limona benzetmişti yazar? Elma, portakal ya da dut ağacı değil de limona ağacına… Şöyle dedi: Sıcak iklimlerin kış aylarında on beş gün poyraz olur. Poyraz limon ağacını öldürür. İşte insanlar kışın o poyrazda, geceleyin sıcak yataklarından kalkıp bir tenekenin içine saman doldurup yakarlar. Limon ağacı üşümesin, limon ağacı ölmesin diye. Çünkü limonun hatırı vardır! İşte insanların kalpleri de limon ağaçları gibidir. Ara sıra sevdikleriniz için poyraza çıkacaksınız. Çok üşüyeceksiniz ama olsun o benim sevdiğim, ben onun için üşürüm, çünkü o benim limon ağacım diyeceksiniz. Kalbini ısıtacaksınız ki kalbi ölmesin. Çünkü kalpler de limon ağaçları gibi bir kere buz tuttu mu bir daha ısınmıyor…

Yönetmen Eran Riklis ve senarist Sura Araf bu sırrı biliyor olmalılar ki hikâyelerini anlatmak için limon ağacını seçmişlerdi. Yıllardır baba yadigarı limon bahçesinde limonlarını satarak kıt kanaat geçinen dul, Filistinli bir kadın Selma. Biraz da babalarının ölmüş olmasının verdiği rahatlık ya da otorite boşluğu ile çocuklarının her biri de ayı bir yere dağılmış. Selma küçük dünyasında, ölen babası yerine koyduğu eski bir aile dostu ile küçük dünyasını paylaşıyor. Ara sıra gelen çocukları dışında bir ses-soluk yok hayatında. Tek yaşam kaynağı limon ağaçları ve limonlarının her bir tekine o hiç tatmadığı aşkla bağlı sanki…

Ancak bu sade hayatı İsrail Savunma Bakanı’nın evinin tam karşına bir villa inşa ettirmesiyle kâbusa dönüşüyor. Yıllardır bitip tükenmek bilmeyen İsrail-Filistin savaşının bir limon bahçesinin iki yakasında yaşanan haline tanık oluyoruz. Selma’nın limon bahçesi öyle köklü, güzel ve sonsuz ki… İsrailli uzmanlar teröristlerin o ağaçların aralarına saklanarak bakanın villasına saldırabileceğini düşünüyorlar. Tabii orada yaşayan Selma’yı da potansiyel bir terörist…

İşte bir inat hikâyesi de böylece başlamış oluyor. Yer yer gülümsediğimiz ama çoğu zamanda çaresiz, seyre daldığımız dünya hali bu… Limon ağaçlarının kesilmesine gönlü razı olmayan Selma’nın avukatı ile birlikte verdiği bir insanlık mücadelesi. Filmin gerçek bir hikâyeden temellenmiş olması hiç kuşkusuz filmin inandırıcılığını, samimiyetini kat ve kat arttırıyor.

Selma’nın ölen kocasının salonun ortasındaki çatık kaşlı fotoğrafı bir kadının hiçbir zaman özgür olamayacağını, her zaman ölü, ya da diri tepelerinde dikilen bir adamın olacağını bir kere daha tekrar ediyoruz. Kadınların, kocalarından başka bir erkek tanımamışlığına, baskı ve çile dolu hayatlarına bir ağıt bu.

Erkeklerin gözlerini kör eden iktidar ve güç gösterilerinin ardında birbirlerini teğet geçiyormuş gibi görünen ancak içten içe birbirlerinin ruhlarını gören iki kadının her şeyin ötesindeki dayanışmasına şahit oluyoruz.

Aslında tüm bu hırslar, diplomatik kaygılar olmasa ne kadar da barış içinde yaşabileceklerini gösteren pırıltılar geçiyor yer yer gözümüzün önünden. İnsanların hayatlarına kasteden, nefret tohumları eken yıkılası duvarlarından ardında…

Film öyle naif ama bir o kadar da keskin bir şekilde ilerliyor ki hangisinin ağır bastığına karar veremiyor, sersemliyor insan. Hiam Abbass’ın harika performansını izlemeye doyum olmuyor. Abbass, Selma karakterine öyle bir can vermiş ki artık izlediğiniz sadece Selma olmaktan çıkıyor, Filistinli kadınlar, İsrailli kadınlar, bütün kadınlar Selma oluveriyor. Selma gerçek bir kadının tüm cesaretini, gururunu taşıyor.

Birileri hâlâ limon ağaçlarının da insanlar gibi, insanların da limon ağaçları gibi olduğunu biliyor. Ama karşılarında koskoca bir bilmeyenler ve görmeyenler ve asla bilmek ve görmek istemeyenler ordusu duruyor.

İşte bu yüzden Selma fırtınaları gecelerde titreyen limon ağaçları için göz yaşı döküyor. İnsanların bile hayatlarının zerre kadar önemi olmadığı şu “ülke çıkarları” mevzularında değil bir limon ağacının çığlığı duyulsun.. Ama duyan birileri var ve hâlâ onlar bu dünyada bin bir güçlükle de olsa nefes alabildikleri için bizler hâlâ umut edebiliyoruz… Umuyorum Türkiyeli seyirci de Limon Ağacı’na sahip çıkar.

(15 Kasım 2008)

Gizem Ertürk

14 Kasım 2008 Haftası

“Son Buluşma”da, artık aramızda olmayan son üç İstiklal savaşı gazisinin 2005 yılından gelen görüntüleri yüreğinizi yaralayacak; Türk Sineması onları keşfedemediği için de kızacaksınız duyarsızlığa. İyi ki, Nesli Çölgeçen -tesadüfen- onları öğrenmiş de, dramın ve mizahın çok yaşlı insanların doğasındaki son hallerine ‘hiç müdahalesiz’ tanıklık ettirmiş bizleri. Çoğunluğu tatmin edemeyen tecimsel “Mustafa”dan sonra iyi gelecek.

“Rec: Ölüm Çığlığı”, bir apartmanın iç boyutları ile sınırlı mekânda, aktüel tek kameranın çektiklerinden ibaret olan ‘sıkıştırılmış bir şiddet ve korku dalgası’na kapılmak istiyorsanız tam isabet: Gelecek ay, bu bir tür zombi hikâyesinin, İngilizce dilinde çekilmiş tıpkısının aynısını da izleyeceğiz.

“High School Musical 3: Senior Year”, biliniz ki, bizler için değil, öncelikle Kuzey Amerika pazarı için yapılmış bir gençlik müzikali: Bu açıdan değerlendirip “ne kadar da Amerikan!” olduğuna takılmayınız ve şarkıların/dansların tadını çıkarınız; zevk alacağınız garanti!

“Gitmek: Benim Marlon ve Brandom”, dokuları oksijen yüklü, çok canlı, nefes alıp verdiğini en iyi hissettiren filmlerden… Yönetmen yaklaşık elli saatlik malzemeyi, çok ama çok yaman bir kurgucuyla çalışıp yaklaşık bir buçuk saatlik bir dinamizme dönüştürmüş; ülkemizin rengârenkliliğini ve en temel dayanağı olan insan zenginliğinin kültürel ahengini, Kuzey Irak ve İran’ı da kapsayan bir yol öyküsü boyunca yüreğimize akıtan bir dinamizm. Sınırlı bir zamanda birlikte olduğu ve çok sevdiği Kürt adamı unutamayan, bir süre sonra da İstanbul’un yoğunluğu içinde yalnız hissedip savaşa rağmen onu bulmak için yollara düşen Türk kızını yani filmdeki herkes gibi ‘kendini oynayan’ Ayça Damgacı, o kadar gerçek, o kadar samimi, o kadar insan ki!

Bu filmi izledikten sonra düşünüyorsunuz ki, çıplak doğuyor, ölünce de eriyerek toprağa karışıyorsunuz; arada yaşam denilen bir süre var, hepsi bu işte! İnsanlar birbirine âşık oluyor, seviyor, sevişiyor, mutlu olmaya çalışıyor: Engel, savaş, sansür, sınır, kapalı yol, dil engeli vs. tanır mı hiç? Birileri savaş üzerinden para kazanmaya devam edecek… Bu belli ama birileri de barışı ve aşkı hep savunarak, sonra belki başka bir boyutta, geçmişte insan olduğu için utanmayacak.

Harikasınız ya tüm emeği geçenler…

“Fırtına”, tarafı olduğu siyasi görüş doğrultusunda ‘apolitik olmayan’ her üniversite öğrencisinin geçirdiği ‘metamorfoz’u, ana karakterine odaklanarak ve 90’ların başındaki üniversite gençliğine ‘özeleştiri’ de içeren oldukça kapsamlı bir bakış atarak anlatan, kısıtlı olanaklarla çekildiği belli ama oldukça sorunsuz bir film: Savunduklarını objektif dile getirdiğini düşünmesem de (ayrıca, böyle bir zorunluluğu da yok), sinemanın özgürlük alanının sonsuzluğuna saygı duyan biri olarak bana gençliğimdeki heyecanlarımı yeniden yaşattığı için seviyorum “Fırtına”yı.

“Bahçemdeki Ateş Böcekleri”, çocuklukta ebeveynlerin açtığı kolay kapanmaz yürek yaralarının, belki bir gün, aile bağlarının, her şeye rağmen sevginin ve aile kurmanın mucizesiyle onarılabileceğine dair umudu işlerken, çoğu sahnesinde ılık bir melodi gibi akıyor: Duyguların doğasını ve doğanın duygularını başarıyla aktarırken, rahatça empati kurabileceğiniz karakterleri de, bir araya gelmesi her zaman kolay olmayan harika bir kadro canlandırıyor.

(13 Kasım 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Can Dündar, Mustafa’yla Mit’leri Yıkmıştır; Filmine Kayıtsız Kalmak Mümkün Değildir

Efsanevi filmlerin yapımcısı “Agostino” Dino De Laurentiis Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokratlarının kendisine karşı çıkardığı engelleri aşabilseydi bugün İstanbul’un fethini konu alan spektaküler bir sinema filmine sahip olacaktı dünya sinema tarihi. Laurentiis yapımı, Finlandiyalı Mika Waltari’nin (“Bizanslı Aşıklar”ın yazarı) İstanbul’un Fethi ve Bizans’ın Son günlerini konu alan “Kara Melek” adlı romanının sinema uyarlamasını Türkiye Cumhuriyeti’nin sığ kafalı idarecileri engellemiş olmakla herhalde büyük gurur duyuyorlardır. Turgut Özal’ın da söylediği gibi “Benim memurum işini bilir.”

Laurentiis’in yapımlarının kısa bir listesine göz atarak bile kaybımızın ne kadar büyük olduğunu anlayabiliriz. Yapımcı, Federico Fellini (“Cabiria’nın Geceleri”, “La Strada”), Roger Vadim (“Barbarella”), David Lynch (“Dune”), Sergei Bondarchuk (“Waterloo”), Sidney Lumet (“Serpico”), King Vidor (“War and Peace”), Milos Forman (“Ragtime”), Sydney Pollack (“Akbabanın Üç Günü”), John Huston (“The Bible”) ve Ingmar Bergman gibi “Creme Da Le Creme” yönetmenlerle çalışmıştır. Pek çok ölümsüz filmi sinema tarihine ve sinefillere armağan etmiştir. İstanbul’un Fethi üzerine “Kara Melek”i yapabilseydi en çok bizleri onurlandıracaktı. Ama biz ne yaptık? Laurentiis’e “Sakın ha! İstemezük” dedik. Yuh bize…

Yıllar yılı yerli yabancı birçok Atatürk filmi projesini gerçekleştirmek/çekmek isteyenleri de devlet memurlarımız adeta canlarından bezdirmiştir.

Türkiye’de Atatürk üzerine film yapmanın zorlukları ve neredeyse imkânsızlığı düşünüldüğünde “Mustafa”yı bizlere sunan Can Dündar’ı yılmadığı için ve çabası için bile peşinen kutlamak gerekiyor.

Can Dündar’ın “Mustafa”sının bence en önemli özelliği mitleri yıkan bir film olması. Atatürk’ü ulular ulusu, yüceler yücesi bir karakter olarak göstermemek bir kabahat değil meziyet… Atatürk, belki biraz fazla “Acıların Adamı” olarak gösterilmiş “Mustafa”da… Ben filmi izlerken en çok şunu düşündüm: Hatasız, kusursuz bir insan olamaz. Hiçbir insan tamamen kusurlardan arınmış değildir. Her insanın çeşitli zaafları vardır. Liderler, önderler, öncüler, devlet kurucuları, fatihler, dahiler, baş komutanlar, Cumhurbaşkanları, o dönemde 18 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, bugün 75 milyon insanımızın manevi babası da buna dahildir.

“Mustafa” filminin bir-iki istisna sahne hariç genelde aydınlatıcı olduğunu düşünüyorum. “Mustafa”da Mustafa Kemal’in Osmanlı İmparatorluğu’nun güçsüz düşmesine ve çöküşüne koyduğu teşhis çok çarpıcıdır. Mustafa Kemal, 19. Yüzyıl sonundaki ve 20. Yüzyıl başındaki Osmanlı Ordusu’nun kaz sürüsüyle bile başa çıkmaktan aciz olduğunu düşünerek ve ifade ederek kendi kurduğu devletin ordusunda bu zaafiyeti gidermenin yollarını arayıp bulacaktır.

“Mustafa”daki bazı ifadelere ise hiçbir şekilde katılmak mümkün değildir. Bunlar nelerdir?

Laikliği bizlere kazandırmasının nedeni çocukluğunda Kaymak Hafız’dan yediği dayağın rövanşı ya da intikamıdır diyebilmek insafsızlıktır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma yolculuğuna kendisini Yıldız Sarayı’ndaki görüşmelerinde Son Padişah’ın yolladığının ima edilmesi -bu iddia başka kaynaklarda da yer alsa- bir haksızlıktır.

Zaman zaman gölgesinden bile korktuğunun iddia edilmesi (bakınız: o günün 30 bin nüfuslu Ankara’sında Ziraat Okulu’nda kalırken/ikâmet ederken sığır sürüsünün kaldırdığı tozdan bile aşırı endişe duyduğu, korkuya kapıldığı iddiası) bu kadar büyük çaplı işler, yüksek profilli işler başarmış bir insana yapıştırılamayacak bir dedikodudan ibarettir. Bu dedikodular tamamen inandırıcılıktan yoksundur.

Kabûl etmek gerekir ki Atatürk üzerine O’ndan hazzetmeyenler tarafından çok sayıda güvenilemeyecek karalamalar yazılmıştır. Bunlara itibar edilemez. Ayinesi iştir kişinin lâfa bakmayınız.

Keşke Can Dündar gerçek Atatürk’ü ararken, O’na ulaşmaya çalışırken, O’nu anlamaya ve O’nu anlatmaya çalışırken Atatürk’ü eserlerinde ve icraatlarında daha fazla aramayı deneyebilseydi.

Can Dündar’dan sonra Atatürk üzerine film projeleri geliştirmeye çalışacaklar en azından bunu yapmalılar.

Atatürk üzerine yazılan ve henüz filmleştirilemeyen Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosundan kısa bir bölümle yazımızı noktalayalım:

37- MUAMMER BEY KÖŞKÜ (İç-Gece)

(Mumlar yanan bir masada Güllü Hanım hizmet etmekte, Mustafa Kemal Paşa ile Latife Hanım yalnız yemek yemektedirler. Güllü Hanım çıkınca Latife damdan düşer gibi sorar.)

LATİFE: Paşam siz hiç sevdiniz mi?

(M. Kemal bir an duraklar, sonra gülümser. Şakacı bir ifadeyle konuşur.)

M. KEMAL: Çook… Merak mı ettiniz? Hangi birini anlatayım?

LATİFE: Meselâ ilk aşkınız nasıl bir kadındı? Şimdi ne yapıyor?

(M. Kemal sigarasından bir nefes çeker, düşünür.)

M. KEMAL: İlk aşkım! Evet… 15-16 yaşında idim. Selânik’te askeri rüştiyeye gidiyordum. Merkez komutanı Şevki Paşa komşumuzdu. Bir kızı vardı. Ona matematik öğretiyordum. Herhalde ilk sevdiğim o kızdı.

(Latife meraklanmıştı.)

LATİFE: Nasıl bir hanımdı? Güzel miydi?

M. KEMAL: O zaman dünyada ondan daha güzel bir kız olabileceğini düşünemiyordum. Açıkça bir şey de konuşmadık aramızda. Ama birbirimizi sevdiğimizi biliyorduk.

LATİFE: Sonra ne oldu o kıza?

M. KEMAL: Sonra… Rüştiye bitince, İdadi okumaya Manastır’a gittim. Arkasından İstanbul’da Kurmay okuluna… Birbirimizi göremiyorduk, ama onu unutmamıştım. Bir gün bir kaza geçirdiğini, hastanede yattığını öğrendim. Hemen Selânik’e koştum.

(Latife merak içinde dinlemektedir.)

M. KEMAL: Gördüğüm manzara korkunçtu. O güzel yüzü kazada çarpılıp paramparça olmuş, tanınmayacak hale gelmişti. Bana bakamıyor, yüzünü benden saklamaya çalışıyordu.

(Latife dehşete düşmüştür. İhtiyari olarak elleriyle kendi yüzünü kapatır.)

LATİFE: Aman Allahım!…

M. KEMAL: Başucunda oturdum… Ellerini avuçlarıma aldım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ona evlenme teklif ettim.

LATİFE: Yaa! Sonra?

M. KEMAL: Sonrası yok… O kazadan kurtulamadı… Öldü…

(Latife bir an şaşkın bakar. Sonra kendine hakim olamaz, ağlamaya başlar.)

M. KEMAL: Ooo… Ağlamak yok çocuk. Gecenin güzelliğine gölge düşürmeyelim.

(Latife kendini toparlamaya çalışır.)

LATİFE: Beni affedin Paşam. Hislerime hakim olamadım. Yani, nasıl anlatsam, ben size tutuldum… Sizden ayrı yaşamanın benim için artık mümkün olmadığını biliyorum. N’olur beni buralarda bırakmayın. Yanınızda Ankara’ya götürün. Bana bir iş verin, ne olsa yaparım… Yeter ki size yakın olayım…

(12 Kasım 2008)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Bülent Ecevit’in En İyi İcraatı Hangisiydi?

Hiç kimsenin başkalarına karşı işlenmiş suçların kesinleşmiş cezalarını affetmeye, hafifletmeye, ceza sürelerini kısaltmaya ve mahkûmiyet kararlarını kaldırmaya hakkı yoktur. Hangi amaçla olursa olsun. Aşırı duyarlılık sahibi olsalar bile bu davranışta bulunanları bağışlayamayız. Zaten davranışlarının arkasında bizce oy avcılığından başka bir şey yoktur. Kurbanlar ve yakınları bile bu suçluları bağışlama hakkına sahip değildir. Cumhurbaşkanı ve başbakanın bile bu suçluları affetmeye hakkı yoktur. Eski başbakanlardan Bülent Ecevit ve peşine takılan insanlar ne yazık ki bu hatayı döne döne yapmışlardır. Ecevit hükümetleri vatandaşlara karşı işlenen suçları affetmeye hiçbir hakları olmadığı halde af yasaları çıkararak cezaevlerini sürekli olarak boşaltmışlardır. Bu af yasalarını destekleyen herkes, suç işleyenin yanına kalmasından da, yeni yeni suçlar işlenmesinden de, Türkiye’nin kan gölü ve suçluların cenneti olmasından da sorumludur.

Suç işleyenlere hak ettikleri, caydırıcı cezaların verilememesi ne yazık ki bir Türkiye klâsiği ve geleneğidir. Örnek vermek gerekirse 1952’de düşüncelerini ve yazılarını beğenmediği gazeteci Ahmet Emin Yalman’a karşı “susturma” ve öldürme amaçlı suikast düzenleyen Hüseyin Üzmez sadece 20 yıl hapis cezası alıp sadece 10 yıl hapis yatarak cezaevinden kurtulmasaydı buna benzer olaylar belki de bu kadar sık tekrarlanmazdı. Bakınız: 12 Eylül 1980 öncesindeki suikast ve cinayet silsilesi… Öte yandan, 1952’de tetikçilik yapan Üzmez bugün 14 yaşındaki bir kız çocuğunu cinsel açıdan istismar etmekle suçlanmaktadır.

Dönelim Bülent Ecevit’e… Peki Bülent Ecevit’in hiç mi iyi icraatı yoktu? İsmail Cem’i TRT Genel Müdürlüğü’ne ataması ve Cem’in Türk Sineması’nın kurucu babaları Metin Erksan, Lütfi Akad ve Halit Refiğ’e TRT’de yayınlanmak üzere Türk edebiyatının ölümsüz klâsiklerinden uyarlanacak film ve dizi siparişleri vermesi bu iyi icraatların belki de en iyisidir. Yetenekli bir yazar olmasa da bir yazar olan Bülent Ecevit kitap okumama konusunda dünya birincisi olan Türk halkına Türk edebiyat şaheserlerini televizyon yoluyla ulaştırmayı ve tanıtmayı denemiştir. Hem de Türkiye’nin filmcilik dahileri aracılığıyla. Ben, Bülent Ecevit’ten iyi bir Başbakandan çok iyi bir Kültür Bakanı olurdu diye düşünüyorum.

Bugün iki yüz kişiyle yapılabilecek işlerin sekiz bin kişiyle yapılabildiği yani bir yumurtayı 20 kişinin taşıdığı TRT’deki “Antonio Salieri”ler, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Türk Sinema Filmleri’nin en iyilerini yapanlara, Bülent Ecevit hükümetleri dönemlerinde Başbakanın isteğiyle işler verilmesini hiçbir zaman affetmediler. Affetmemekle kalmadılar bu yolu sonuna kadar kapatmanın çeşitli ve amansız yollarını buldular. Türk Sinema Filmleri’nin hazinelerini yaratmak gibi bir suç, ayıp ve günah işleyen Metin Erksan, Lütfi Akad ve Halit Refiğ’in bu hataları ve yanlışları yanlarına bırakılmamalıydı. TRT memurları bu üç dahiye hayatı zindan etmek için ellerinden geleni yaptılar. Böylece, Erksan, Akad ve Refiğ’in TRT’de gösterilecek yeni yeni filmler-diziler yapması TRT bürokrasisi tarafından ve Ecevit’ten başka hiçbir başbakanın TRT’yi buna zorlamaması sonucunda önlenmiş oldu. TRT bürokrasisi en çok da yönetmen ve senaryo yazarı Halit Refiğ’e zarar verdi.

Bülent Ecevit ve ekibi, Halit Refiğ’in Halit Ziya Uşaklıgil’den “Aşk-Memnu”yu, Kemal Tahir’den “Yorgun Savaşçı”yı ve “Devlet Ana”yı uyarlaması için neredeyse devlet mekanizmaları üzerindeki bütün kudretini, etkisini ve nüfuzunu kullandı. Örnek vermek gerekirse Türk Silâhlı Kuvvetlerini 1978 ve 1979 yıllarında “Yorgun Savaşçı” filminin çekimlerine tam destek vermeye bizzat Bülent Ecevit ikna etti.

Ne yazık ki, “Aşk-ı Memnu” TRT sansürünce makaslandı ve kesilerek yayınlandı, “Yorgun Savaşçı” uzun yıllar rafa kaldırıldı, “Devlet Ana” Ecevit desteğine ve ısrarına rağmen çekilemedi bile. Türkiye’de seçim sandığında en çok oyu alanın her zaman ve her yerde iktidar olamamasının belki de en çarpıcı örneklerinden biriydi bu durum.

Halit Refiğ’in çilesi devlet tarafından kendisine 1989’da ısmarlanan “Gazi ile Latife” adlı senaryosunun da filmleştirilmemesiyle devam etti/sürdü ve devam ediyor. Kültür Bakanlığımız senaryoyu Refiğ’e sipariş etti ve 1993 ile 1998’de iki kez bu senaryoyu kitap olarak bastı. Üstelik Bakanlık sipariş ettiği diğer Atatürk filmleri senaryolarını kitap olarak basmadı bile. Bu olayın en çarpıcı yanı Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” senaryosunun filmleştirilmesine karar vermesi ve bu kararını 18 yıldır uygulamaması…

Halit Refiğ, 1998’de yayınlanan Nezihe Araz’ın “Mustafa Kemal’le Bin Gün” ve 2006’da yayınlanan İpek Çalışlar’ın “Latife Hanım” adlı kitaplarındaki bilgilerin kendi senaryosunu aynen doğruladığını söylüyor. Refiğ “Gazi ile Latife” senaryosunu yazarken kimlerden yararlandığını şöyle anlatıyor:

“1974 yılında değerli dostum İsmet Bozdağ’ın yayınladığı “Atatürk ve Eşi Lâtife Hanım” adlı kitabı okuduğumda bu konudan çok güzel bir film çıkabileceğini düşündüm. İstiklâl Savaşı’nın muzaffer başkomutanı, cumhuriyetin kurucusu büyük Atatürk’ün kısa evlilik hikâyesi olağanüstü insanî ve dramatik boyutlara sahipti. Atatürk’ün Lâtife Hanım ile tanıştığı 1922 Eylülünden, ayrıldıkları 1925 Ağustosuna kadar geçen zaman, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları idi. Bu özel ilişki, o dönemin siyasi ve sosyal ortamını dramatik bir yapıda anlatabilmek için olağanüstü bir bakış açısı sağlamakta idi. İsmet Bozdağ’ın kitabını okuduktan sonra bu konuda yazılmış olan bütün kitap ve makaleleri araştırmaya ve değerlendirmeye çalıştım ve oldukça geniş bir arşiv meydana getirdim.

1989 yılında Kültür Bakanlığı, Atatürk’ü anlatan filmler yapılabilmesi için aralarında benim de bulunduğum bazı yazarlara senaryolar sipariş etti. Ben hiç tereddüt etmeden “Gazi ile Lâtife” tasarımı gerçekleştirmeye karar verdim.

Senaryo yazımına hazırlandığım sırada değerli araştırmacı ve yazar İsmet Bozdağ, bana gene büyük bir yardımda bulundu. Kendi kitabını yazmakta yararlandığı temel kaynaklardan biri olan Atatürk’ün yaveri Salih Bozok’un bir dosya içinde toplanmış olan anılarını okumam için bana verdi. Salih Bozok Atatürk’ün Lâtife Hanım ile tanışmalarından, evlenip ayrılmalarına kadar olan dönemin en yakın şahidi idi. Bozok anılarından çok yararlandım. Ayrıca Halide Edip Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Halit Ziya Uşaklıgil ve Lord Kinross’un kitaplarında bulduğum konumla ilgili bölümleri de senaryonun oluşmasında büyük yararı oldu.

Atatürk ile Lâtife Hanım ilişkileri üzerine gazete ve dergilerde yayınlanmış çok sayıda röportaj karşısında genellikle ihtiyatlı davrandım. Bilimsel belgelemeden çok, kişisel hatıralara dayanan bu konuşmalarda zaman zaman birbirini tekzip eden çelişkiler, hafıza yanılmaları, bazen de düpedüz hayal mahsulü olduğu hemen hissedilebilen görüşlerden uzak kalmaya çalıştım.

Cumhuriyet’in kuruluşu ile ilgili çok bilinen temel tarihi olayların yanı sıra, benim dramatik insanî bir boyut olarak bu konuya katmak istediğim bir tema da Atatürk’ün Millî Mücadele ve İstiklâl Savaşı’nı birlikte gerçekleştirdiği yakın arkadaşlarıyla, zaferden sonra Lozan Müzakereleri, Cumhuriyet’in ilânı, Hilâfet’in ilgası ve Şeyh Sait İsyanı sırasında yollarının nasıl ayrıldığı idi. Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi Millî Mücadele’nin öncüleriyle hangi şartlarda uyumsuzluk meydana gelmiş, bunlara karşılık hangi sebeplerle İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Celâl Bayar yeni devletin yönetiminde Atatürk’ün en yakın yardımcıları olabilmişlerdi? Hiç kuşkusuz bu konuda yararlandığım ilk kaynak, Atatürk’ün “Nutuk”u oldu. Tabii Karabekir’in, Cebesoy’un Orbay’ın anıları da bu sorulara değişik açılardan dikkate değer karşılıklar getirmekteydi.

Bu bakımdan, “Gazi ile Lâtife” senaryosu esas itibariyle çeşitli anılardan meydana gelmiş bir “sinematografik tarih” sayılabilir.”

(11 Kasım 2008)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Benzersiz Mustafa Kemal’in Askerleri Yokluk Çağı’nın, Tok Gözlülük ve Fedakârlık Çağı’nın Askerleridir

Uzun yüzyıllar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan ve Osmanlı işgâli altında yaşayan Yunanistan’ın Ordusu’nun Ege bölgemizi işgâl ederek İç Anadoluya/Ankara’ya doğru yürümesine ve bu işgâlcilere karşı verilen mücadeleyi/savaşları küçümseyen insanlarımız vardır. Oysa Yunanistan’ı o dönemin en güçlü devletlerinden Fransa ve üzerinde güneş batmayan İngiltere İmparatorluğu desteklemiştir. Hele İngiltere o kadar güçlüdür ki İstanbulun Ruslarca işgâlini 19. yüzyılda bir sözüyle engellemiştir. Rus ordusunun Yeşilköy önlerine kadar geldiği, bunun anıtını diktiği ve İngilterenin karşı çıkması üzerine de İstanbulu işgâlden vazgeçtiği/geri çekildiği günlerden bu yana en kötü ve en karanlık günlerimiz Yunan Ordusu’nun İzmir’e çıkmasından sonra yaşanmıştır.

“Son Buluşma” Mustafa Kemal’in askerlerinden son üçünün yaşamlarının son günlerine bizi tanık eden bir belgeseldir. Nesli Çölgeçen, “Kardeşim Benim”den sonra Arzu Film’in beyni, dahi yönetmen Ertem Eğilmez’in desteklediği Yavuz Turgul, Başar Sabuncu gibi yetenekli, şanslı yönetmen ve senaryo yazarlarından biri olmuştur. “Kardeşim Benim”, ”Züğürt Ağa”, “Selamsız Bandosu” ve “İmdat ile Zarife” gibi seçkin ve mutlaka izlenmesi gereken, mutlaka DVD arşivinizde bulunması gereken filmler Nesli Çölgeçen’in imzasını taşır. Metin Anter ve bir ara tekstilcilik de yapan Nedim Anter kardeşler “Son Buluşma”ya yapımcı olarak imzalarını atarak çok önemli bir kültür hizmetinde bulunmuşlardır. Anter kardeşler çok önemli bir kültürel boşluğu doldurmuşlardır. Vatanını, Atatürk’ü, Atatürk’ün çalışma arkadaşlarını, Türkiye Cumhuriyeti’ni, şehit ve gazilerimizi seven herkesin sinema salonlarında izlemesi gereken, gelecekte yasal DVD’si çıktığında satın alarak çocuklarına torunlarına hediye etmesi ve izletmesi gereken bir filmdir “Son Buluşma”.

Bu vatanda yaşayan herkesin tüm şehitlerimize ve gazilerimize olduğu gibi, “Son Buluşma”nın kahramanları Son Üç Gazi’mize de, yakınlarına da hiçbir zaman ödenemeyecek maddi ve manevi borçları vardır. Bugün vatanımız yabancı orduların işgâli altında değilse bu onların müthiş fedakârlıkları sayesindedir.

O’nlar Balkan Savaşları, Dünya Savaşı ve sonrasında işgâlci ordulara karşı verilen dişe diş mücadeleye aç, susuz, yalın ayak, üzerlerindeki yırtık pırtık giysilerle katılmış ve tek varlıkları olan hayatlarını ortaya koymuşlardır. Çoğu silâh bulamadığından şehit düşen ya da yaralanan arkadaşlarının silâhlarını kaparak savaşa katılabilmiştir.

“Son Buluşma”nın gazileri de diğer gazilerimiz gibi Türk devletinin bağladığı gülünç, sadaka gibi bir maaşla yaşamaya zorlanmışlardır, ne yazık ki.

Mustafa Kemal’in askerleri Yokluk Çağı’nın Tok gözlülük ve Fedakarlık Çağı’nın askerleridir. Onları hiçbir zaman unutmamalı ve unutturmamalıyız. Varlık Çağı’nın Aç Gözlülük Çağı’nın Egosantriklik Çağı’nın kurbanları olan bizler onları anlamayı ve sevmeyi “Son Buluşma” sayesinde öğrenmeliyiz ve denemeliyiz.

“Son Buluşma”da görüldüğü ve görülebileceği gibi üç gazinin de ilerleyen yaşlarından dolayı doğal olarak hafızalarında anlatabilecekleri, bizlerle paylaşabilecekleri çok az anekdot kalmıştır. Hafızaları büyük ölçüde boşalmıştır ve silinmiştir. Ne yazık ki bu O’nların değil bizlerin hatası ve ayıbıdır.

Bu tür film ve filmlerin 1920’lerde, 1930’larda, 1940’larda, 1950’lerde, 1960’larda, 1970’lerde, 1980’lerde, 1990’larda yapılmaması üşengeç, bugünün işini yarına bırakan, tarih bilincine hiç sahip olmayan, tembel bir insan topluluğu olduğumuzun eşsiz bir kanıtıdır. Türkiye’de 90 yılı aşkın bir süredir uzun metrajlı filmler çekildiğine göre bu gazilerden binlercesiyle binlerce röportaj filmler belgeseller son seksen yılda yapılmış olmalıydı.

Yine de Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancıları çektiği günlerin üç yorulmaz savaşçısının ve tanığının son aylarının belgelenmesi bile her türlü takdirin ötesinde bir davranıştır. Nesli Çölgeçen, Metin Anter, Nedim Anter’e, gazilerimize gözleri gibi bakan ailelerine, yakınlarına ve onları sevgi çemberi içine alan milletimize bin kere, on bin kere teşekkür ederiz.

Bu arada bu konuda hiç kimseyle konuşmadık ama anlı şanlı sponsor firmalarımızın “Son Buluşma”ya destek olmadıklarını sezdik. Bu saatten sonra bile destek ve sponsor olabilirler. Bir an önce harekete geçsinler. Pamuk eller cebe.

(10 Kasım 2008)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Mustafa

Cumhuriyet döneminin ilk filmi Ateşten Gömlek’tir (1923) Savaş içinde sıcağı sıcağına yazılmış roman (Halide Edip Adıvar), filme (Muhsin Ertuğrul) çekilir. Kurtuluş Savaşı sırasında kurmaca bir aşk öyküsü anlatan film çok ilgi görür ve 1950’de ikinci bir versiyonu daha yapılır (Vedat Örfi Bengü). Bu filmlerde Mustafa Kemal yoktur. Daha sonra da Kurtuluş Savaşını konu alan filmler çevrilir, bunlar Bir Millet Uyanıyordu (Ertuğrul – 1932) gibi özgün öyküler de olabilir, Ankara Postası (Ertuğrul – 1928) gibi hem uyarlama (oyundan), uyarlaması da adapte (Fransızcadan) olabilir. Kurtuluş Savaşını konu alan filmlerde Mustafa Kemal yer almaz, olayın bir kahramanı olarak yer almaz, fakat hele 1950’den sonra 1960’ların ikinci yarısına kadar her yıl en az dört – beş tane yapılan Kurtuluş Savaşı filmlerinin hemen hemen hepsinde (istisnalar kuralı bozmaz) -finalde- Samsun’dan güneş gibi doğan, sonrada gerek savaş sırasında gerek savaş sonrasında çekilmiş gerçek “belgesel” filmleri ile Mustafa Kemal yer alır. Filmde adı sık sık geçer, karşıtlarının dilinde ve yandaşlarının dilinde. Ama “olay”ın kahramanı olarak, -bir oyuncu tarafından oynanarak- yer almaz. Bu arada, eskiden beri Amerikalıların bir Atatürk filmi yapacağından söz edilir.

Belleğim beni yanıltmıyorsa, zaman zaman gazetelere yansıyan ve sadece Atatürk’ü oynayacağı belirtilen oyuncu ile anılan bu haberlerde adı geçen devamlı değişiyordu. Douglas Fairbanks Jnr., Fredric March, John Wayne, bu isimlerde bazıları idi, hiç biri de oynamadı, oynayamadı.

1965 – 66 yılları idi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü öğrencileri, Nutuk’u oyunlaştırmışlar, kendileri oynuyorlardı, bu oyunda Mustafa Kemal’i benzemek için hiçbir çaba harcamamış bir öğrenci oynuyordu, sahnede bir Mustafa Kemal vardı. Sinemamızda ise ilk kez –bir oyuncunun oynadığı Mustafa Kemal– 1965’de perdeye yansıyacaktı. Turgut Demirağ ve Nusret Erarslan’ın yönettiği Çanakkale Arslanları (1965) filminde 10-15 saniyelik bir rolde Haluk Kurdoğlu, Mustafa Kemal oluyordu. Benim belirleyebildiğim bu ilkten öncesi var ise, merakla bekliyorum. Yıllar sonra TRT’nin hazırladığı dramatik belgesel Metaformoz’da Mustafa Kemal -bu kez ekrana yansıyacak ve- Mahir Günşıray tarafından oynanacaktır. İzleyen bir takım farklı belgesel televizyon dramalarında farklı oyuncular tarafından oynanacak, Kurtuluş ve Cumhuriyet‘de ise Rutkay Aziz tarafından canlandırılacaktır.

Televizyonlarda ekranlara çıkmasından sonra sinemada tekrar beyazperdeye yansıması Ziya Öztan’ın Abdülhamit Düşerken’inde (2002) olacaktır. Romanda (Nahit Sırrı Örik) olmamasına rağmen Mustafa Kemal filmde küçük bir rol ile (31 Mart olayı nedeni ile İstanbul üzerine yürüyecek Hareket Ordusu’nun kurmay başkanlığına seçilir) yer alacaktır. Dört yıl sonra ise Son Osmanlı: Yandım Ali’de (Mustafa Şevki Doğan -2006) yine görülecek ve işgâlcileri (filmde askerleri, -gerçekte askerleri getiren gemileri-) görünce “geldikleri gibi giderler” diyecektir. Sinemamız karakterleri içine “artık” girmiş olacaktır. Filmlerde, epeyce geç bir zamanda filmin (TV filminin) veya içinde yer alan bir karakter olarak gösterilen Mustafa Kemal, kendi adını taşıyan belgeselde bu şekilde canlandırılmamış; sadece elleri gösterilen, yazı yazan veya zeybek oynarken çizmeli bacakları görülen biri olarak yansıyor perdeye; Nutuk’u yazmaya başlaması ile tüm bedeni ile gösterilen, canlandırılan Mustafa Kemal yine bir kişi olarak gösterilmekten sakınılan biri, ya omuzdan, amorsdan gösteriliyor veya tamamen sırtını veya gölgede bırakılmış yüzünü görebiliyoruz. Bu bir yöntemdir kuşkusuz, ama gerçek yüzünün sadece fotoğrafları ve belge filmleri ile verilmesi -ki bunların bir çoğunun herhangi bir yerde bulunması mümkün iken- ve bununla yetinilir gibi, araya belgeseli dramatikleştirirken canlandırıcı oyuncu kullanılması bu sahnelerin inandırıcılığını mümkün kılmıyor.

Yabancı filmlerde ne kadar kullanıldığı hakkında yeterli bilgimin bulunmamasına rağmen, bir kısmının ülkemizde çevrildiği Peter Collinson’un You Can’t Win ‘Em All / Paralı Askerler filminde üçüncü sınıf bir oyuncu tarafında oynandığı gazetelerimize yansımıştı.

Mustafa Kemal’in “öykü” kahramanı / kişisi olarak kullanılmamasının yanında, “adı” da filmlerimizin isimlerinde yer almaz -alması da zorunlu değildir zaten- yalnız iki filmde kullanılır: Lütfi Akad’ın 1952’de Kanun Namına’dan hemen sonra yaptığı filmin tam adı Atatürk’ün Casusu İngiliz Kemal Lavrens’e Karşı’dır. Fakat nedense “Atatürk’ün Casusu” kısmı hemen bir çok yerde kullanılmaz. İkinci kullanımı ise 1959’da yapılan Nusret Erarslan’ın O’nun Süvarisi’dir. Görüldüğü gibi burada da “O” olarak örtülü bir şekilde kullanılmıştır.

Mustafa Kemal hakkında pek çok kitap (lehde ve aleyhde) yazılmış, son yıllarda ağırlıklı olarak televizyonlar için belgeseller yapılmıştır. Mustafa Kemal gibi bir kişilik için yapılanların yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Hele vizyonda bulunan Mustafa belgeseli için bu güne kadar yapılanları sonlandırdı demek hiç mümkün değildir. (Filmin Antalya Festivali sırasında galasının yapılmasından sonra yapılan televizyon programlarında buna benzer bir takım sözlerin edildiğini hatırlıyorum, yanılmış olmayı dilerim.) Mustafa Kemal gibi karizmatik bir kişiliği tüm yönleri ile anlatacak bir çalışma yapmak, kitap olsun, film (dramatik veya belgesel) olsun hayli kapsamlı olacaktır ve yinede eksik kalacaktır. Çok yönlü ele alınacak bu tip karizmatik kişiler için, süresi de kısıtlı bir çalışmaya kalkışıldığı zaman, başlangıçta o kişinin hangi özelliğinin ön plâna çıkarılacağı baştan belirlenmelidir. Can Dündar’ın televizyonlarda yaptığı konuşmalarda da belirttiği gibi, yalnızlığının altının çizildiği öne çıkıyor bu çalışmada. Mustafa Kemal gibi bir kişiliğin yalnız olması karizmasının bir gereği olmak gerekir; bu yalnızlık kimsesizlik demek değildir doğal olarak. Ama daha Harbiye günlerinde ülkenin (600 yıllık bir imparatorluk, toplum olarak gerek bu topraklarda veya geldiği diğer topraklarda bir o kadar daha eskiye varan tarihe sahip birtopluluğun “ulusun” ) durumunu hep düşünmüş, getirildiği çıkmazdan kurtulması için çözümler aramış bir kişinin, gündelik yaşamın hay huyu içinde günlük yaşaması beklenemez. Bu zaman zaman yalnızlığı gerekli kılacak bir çabayı da beraberinde getirir. Belgeselde belirtildiği gibi, koşulların getirdiği noktada, yalnızlığı tercih etmesi ve kaderine baş kaldırma isyanının getirdiği bir neden sonuç ilişkisi değildir, daha ileride yaşayacağı yalnızlık. Ülkede zaten var olan bir çözüm arama galeyanı bir çok kişide belirli kanallara oturmaz iken, Mustafa Kemal’de daha o zamanlar çözümlere ulaşmış; gayet iyi özümlediği Fransız İhtilali Kebirinden edindiği öğretiyi, Namık Kemal ve Tevfik Fikret’in sesleri ile duygusal plânda da geliştirmiştir. Ama, Namık Kemal’in “Düşman dayamış bağrına hançerini / Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini” dizelerine “Düşman dayasın bağrına hançerini / Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini” dizeleri ile cevap vererek de, yakınmanın (ah vah’ın) çare olmayacağını belirtmiştir. “Bahtı kara maderini” kurtarmak için, girişeceği mücadelede, duygusal birikimi yanında, tarih (ve strateji) bilgisini de kullanmıştır, bu yöntemi gerek daha sonraki yıllarda gerek savaşı sırasında gerek savaşından sonra -asıl kazanılması gereken savaşta- kullanırken de yalnızlık içinde olacak, çevresindekileri ikna ederek devrimlerini -belgeselde de sözü edildiği gibi “not ettirdiği aşamaları”- gerçekleştirme uğraşı verecektir. Doğal olarak, yapmak istedikleri (ve yaptıkları) not ettirilenler kadar değildir.

Yalnızlığı yanında, içki ve sigara içtiği, yabancı basından yapılan alıntı ile diktatör olduğu, heykellerini yaptırarak, kendini adeta putlaştırdığı, kadınlarla ilişkileri, mücadeleye beraber başladığı arkadaşlarını zamanı gelince tasfiye ettiği, -devrimin evlâtlarını yediği- ve onca mücadeleden sonra her şeyi bırakıp gitme (belki bıkma/usanma) arzusunun altı çizilerek anlatılmasına rağmen, bunlardan daha önemli bir çok eylem/devrim yaptıran karizmasının üstünün örtülmesi, belgeseli Mustafa Kemal hakkında hiç de yeni bir şey söylemeyen bir çalışma düzeyinde bırakıyor. Ağırlıklı olarak yalnızlığının ön plâna çıkarılıp, daha çok kişisel zaaflarının sıralanması, diğer yönlerinin ele alınacağı daha pek çok belgesel veya dramatik yapıtın yapılmasına neden olmalıdır.

/ Metin Erksan, Atatürk Filmi isimli kitabını “…Atatürk Filmi’ni en iyi yaratacak olan yapmalıdır. Bir kez daha söylüyorum, bence bu yaratıcılar Amerikan sinemacılarıdır. Bu büyük işi ancak Amerikan sineması yapar” sözleri ile bitiriyor. Sn. Erksan 1989’da yayınlanan kitabında öne sürdüğü bu fikrini halen koruyor mu bilemiyorum ama, bu düşüncesine hiçbir zaman katılmadığımı -o zaman okuduğumda da, şimdi Mustafa filmini seyrettikten sonra da- belirteyim. (Atatürk Filmi – Metin Erksan / Hil Yayınları – 1989) /

(09 Kasım 2008)

Orhan Ünser

Bunları Yazmak Gerek 6: Hay Sansürler Götürsün Sizi!

Bu konuyu sıkı takip eden biri olarak yazmaktan, konuşmaktan sıkıldım, bıktım… Bu nedir ya? 2008 yılındayız. Belediye Başkanı gururla ilan ediyor, festivale 10 milyon YTL ayırdık diye… Uluslararası festivalmiş! Bakanlık büyük destek veriyor vs. Tatil yapan, göbek atan uluslararası oyuncular falan… Zannedersiniz ki Türkiye film üretme merkezi olmuş (bu konuyu yazacağız ileride). Öte yandan, aynı ülkede, Bakanlık bürokratları, resmen, yazılı olarak sansür içeren “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” üzerinde değişiklikler yapmamakta diretiyor. Kaç yıldır da tuhaf uygulamalar devam ediyor. Şimdilerde birkaç Türk filmine yanlış yaş sınırlandırması getirildi diye ilgili şirketler veryansın başlattı. E, ne diyelim: “GÜNAYDIN!”

Başka şirketlerin canı, yabancı filmlerle ilgili yanarken seslerini çıkartmayanlar şimdi “bu ne rezalet!” demeye getiriyorlar. Oysa hem yapımcıların, hem de ithalâtçıların birlikleri / dernekleri var. Baskı grubu oluşturabilirler. Bu yönetmelikteki bazı maddeler ve ikisi ehil olmayan üç üyeden oluşan alt kurulun yapısı değişmediği sürece, daha çok acayip kararlar alınacak.

Kâğıt üzerinde sansür yetmiyormuş gibi başımıza bir de “kraldan çok kralcılar”ın sansürü çıktı. Son Kumsal adlı belgeselin başına gelenleri biliyorsunuz. “Başbakanına haksızlık yapıldığına inandığı için tepki gösterdiğini söyleyen” bir belediye başkanı sansür tarihine geçmişti!

İsviçre’de düzenlenen Culture Scopes Festivali’nde gösterilecek GİTMEK filminin, Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdür Yardımcısı İbrahim Yazar’ın kişisel inisiyatifiyle sansürlendiği iddiasına dayanan yeni olay ise -neredeyse- “sözün bittiği yer”!

Filmi izlemeyen İbrahim Yazar’ın “Bir Türk kızı Kuzey Iraklı bir Kürt’ e âşık olamaz, bu filmin gösterilmesi Türkiye açısından negatif bir propagandaya yol açabilir,” diyerek filmin festival programından çıkartılmasını istediği ve aksi takdirde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından festivale yapılacak 400 bin Avro para yardımının yapılmayacağı, festival yöneticisi Jurriaan Cooiman tarafından açıklanmış…

Tam olarak buysa sansür öyküsü (ben yalanlama geldiğini okumadım), “vah, vah”! Bir ülkenin Kültür Bakanlığı kimlere emanet!

Sinemamızda gördüğüm “en nefes alıp veren filmlerden” olan “Gitmek”te iyi ki âşık olmuş Türk kızı Kürt’e… Aşklar sansürsüz, engelsiz yaşansın ki, gelecek kuşakların Kültür Bakanlıklarında görev alanlar o aşkların güzelliğini yaşayan/yaşatan insanlardan oluşsun, filmlerin rengârenk bir dünyada izleyicilerle buluşmaları için yüreklerini koysunlar ortaya. Vallahi, bu dünyada bir Türk kızı Kürt’e âşık olabileceği gibi, bir Kürt kızı da Afrika-Mali’ye, Nijer Deltası’na -meselâ araştırmacı olarak- gider ve Dogon halkından (GEO Dergisi Ekim sayısında okuduğum için aklıma geldi) birine âşık olabilir. Ya da Aborjin erkek, Afgan kıza vurulur! Aşk bu ya, engel mi tanır, sansür mü dinler?

Not: Ali Murat Güven, “değerlendirme ve sınıflandırma” ile ilgili ayrıntılı bir yazı kaleme almış. Mutlaka okuyunuz (http://yenisafak.com.tr/Sinema/?t=29.10.2008&i=146830).

(06 Kasım 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

07 Kasım 2008 Haftası

“Quantum of Solace 007”, hız, hareket, dövüş, ülke-mekân zenginliği açısından en dolgun ve doygun Bond filmi olabilir, en gerçekçi zeminde ilerleyen öyküye sahip ve en ‘Bond gibi olmayan Bond’ olanı da! Sonuç: Kaçırmayınız!

“Issız Adam” ile ilgili eleştiri hakkımı saklı tutmak kaydıyla sadece şunu söylüyorum: “Ulak” adlı ‘piyes’ten sonra Çağan Irmak doğru bir karar alıp ‘aslına rücu etmiş’, “mala davara hayrı olmasa” da, birazcık uzun ama sıkılmadan izlenebilen bir filme imza atmış.

“Güneşin Oğlu”, “Polis” ile sevip daha da farklı filmler beklediğimiz Onur Ünlü’nün, bir miktar mitolojiden beslenen tinsel bir fantastik öykü yazıp bunu kâğıt üzerinde bırakacakken -ne yazık ki- bir sinema filmine dönüştürme talihsizliğine düşmesi üzerine katlanmak zorunda kaldığımız işkencenin adı: Keşke senaryoyu e-postayla gönderseydi de, okuyup kafamızda kendi komik filmlerimizi çekseydik!

(05 Kasım 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Kurucu Baba’mızı Canı Gönülden Sevmemiz İçin Pek Çok Nedenimiz Vardır

Kitaplar (Latife Hanım / İpek Çalışlar) yazılıyor, filmler (Mustafa / Can Dündar) çekiliyor. Çekilmeyen filmlerin senaryoları (Gazi ile Latife / Halit Refiğ) yayınlanıyor. Cumhuriyetimizin Kurucu Baba’sının kendisine hakim olmak isteyen, kendisi üzerinde egemenlik kurmak isteyen ve O’nu herkesin yanında “Kemal! Kemal!“ diye azarlayan çok kıskanç genç bir kadınla yürütemediği evliliği odak ya da arka plân alınarak bir dönem gündeme getirilmeye çalışılıyor. Yukarıda sözünü ettiklerim tamamen Türkiye pazarı için üretilen eserler.

Bu arada Kurucu Baba’mıza dünya çapında bir ilgi de yavaş yavaş oluşmaya başlıyor. Dünya çapında kitapları çok satan bir romancı (“Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini”nin yazarı 1954 doğumlu Louis de Bernieres) O’nu 2004 yılında yayınlanan kitabının (Birds Without Wings – Kanatsız Kuşlar / Altın Kitaplar Yayınevi; Türkçeye çeviren: Bahar Ö. Düzgören) baş köşesine oturtuyor ve ana karakterlerinden biri olarak seçiyor. Üstelik bu romancı dünyanın en iyi yazarlarından Charles Dickens’la kıyaslanan, A+ bir sanatçı, yaratıcı, dahi, düşünür.

Böylece Türk ve Kürt yazarlarımızın bir türlü hayatını, eserlerini, başarılarını, mirasını, iç dünyasını, düşüncelerini konu etmediği ya da nedense konu etmeye fırsat bulamadığı Kurucu Baba’mıza uluslararası bir ilginin milâdı 2004 yılı oluyor.

Kurucu Baba’mız hakkındaki biyografilere daldığınızda O’nun kendisine tapınılmasını asla istemeyecek bir lider olduğunu anlıyorsunuz. “Beni hatırlayınız” sözü de O’na yakışıyor. Ancak sadece hayatındaki facialarla, felâketlerle, fiyaskolarla değil.

Kurucu Baba’mızın başarıları ve eserleri henüz lâyığınca anlatılmadı.

Ne yazık ki durum böyle.

Hataları yok mu? İzmir Suikast girişimi bahane edilerek muhalefet kalıntılarının üzerine “yargısız infaz” anlamına da gelen İstiklâl Mahkemeleri gibi orantısız bir kuvvetle demir yumruk indirilmesini kimse savunmamalı. Eski maliyeci Cavit Beyin suikast girişimiyle bir alâkası olmadığı halde canının alınması vicdanlara sığabilecek bir karar değil.

Nazım Hikmet ve Kemal Tahir’in düşünce suçlusu olarak uzun yıllar hapislerde süründürülmesi de, İnönü döneminde Sabahattin Ali’nin öldürülmesi de çok yanlış uygulamalar.

Kötü niyetli değiliz ve başka örnekler vermeyeceğiz.

Ancak, bunca yıl sonra, kurban edilenlerin ve hakları yenenlerin itibarını iade etmek yapılan haksızlıkları telâfi etmese de gereklidir.

Peki bizler Kurucu Babamızı yeterince anlamayı denedik mi? O’nu anlamaya çalıştık mı? Mirasyedi gibi mi davrandık? Görmemiş, görgüsüz bir hovarda gibi mi mirasını harcadık? O’nun değerini ve kıymetini bilmeyi başarabildik mi?

O’nun en büyük başarıları henüz yeterince anlaşılmamış, yeterince anlatılmamıştır ve anlatılamamıştır.

Bunlar nelerdir?

Kadınlara erkeklerle eşit haklar vermiş ve onları bir çeşit kölelikten kurtarmıştır.

Osmanlı’nın Dolmabahçe Sarayını yaptırmak gibi nedenlerle tefecilerden aldığı ve yüksek faizler işletildiğinden dağlar gibi olan dış borçlarını tümüyle kapatmış ve kendi dönemi boyunca dışa borçlanmamaya, dışa bağımlı kalmamaya özen göstermiştir.

Din ve devlet işlerini birbirinden ayırması nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülke için çok önemli bir devrimdir. Bu uygulaması Müslüman dünyada bir ilktir. Ancak İsmet İnönü dahil kendisinden sonra gelen idareciler giderek dozu artan bir şekilde karşı devrimcilere tavizler vermişlerdir.

Savaş acılarını, felâketlerini tattığı için, macera aramamış, mimarı olduğu devleti ve onun vatandaşlarını savaş rüzgârlarının dışında tutmayı ilke edinmiş ve mirasçısı İnönü’yle birlikte Türkiye’ye uzun bir barış dönemi armağan etmiştir.

Özellikle Sovyetler Birliği ve İran gibi güçlü komşularla iyi ilişkiler geliştirmeye çalışmıştır.

Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın, iyi taraflarını almamız ve o ülkelerin gelişmişliğini, sanayileşmesini, kalkınmasını yakalayabilmemiz için büyük adımlar atmışır ve büyük çabalar harcamıştır.

Çağdışı bir kurum olan monarşiyi sonlandırarak Türkiye’yi bu açıdan İngiltere ve Japonya’nın bile önüne geçirmiştir.

Örnekleri çeşitlendirmeyelim; isteyen tarih kitaplarında daha başka başarılarını da bulabilir.

Bu vatanda yaşayan herkesin nefes alıp verdikçe Kurucu Baba’mızı gönülden sevmesi için pek çok nedeni vardır. O’na minnettarız ve O’na yaşadığımız sürece borçlu kalacağız.

Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun kırk parçaya ayrılmasından O’ndan başka herkes sorumludur. Bunun için hiçbir şekilde O suçlanamaz ve suçlanmamalıdır.

Kurucu Babamız kısa yaşamına “Tek Adam” olarak pek çok başarı sığdırmayı başarmıştır. O’nun ölümünden yedi yıl sonra 1945’te Avrupa, Sovyetler Birliği, Japonya, hatta kısmen Japon işgâlindeki Çin savaş nedeniyle bir baştan bir başa enkaz haline gelmişti. Japon ordusu yüzbinlerce Çinliyi süngü eğitiminde katletmişti. Amerika Birleşik Devletleri ise İkinci Dünya Savaşı sonunda savaş harcamalarından dolayı tamamen ekonomik iflâsın eşiğine ulaşmıştı. O savaşta ölen insan sayısı 70 milyonu geride bırakmıştı.

İspanya, Portekiz, İsveç, İsviçre ve Türkiye gibi ülkeler savaşın dışında kalmayı başarmışlardı. Savaşta harabeye dönen ülkeler çok kısa sürede kalkınmışlık ve gelişmişlik açılarından savaş rüzgârlarının sadece yaladığı Türkiye’ye misli misli fark atmayı başardılar. O ülkelerle aramızdaki farkın dramatik bir şekilde açılmasından ise Kurucu Baba’mızın hiçbir sorumluluğunun olmadığını O’nu sevmeyenler, O’ndan nefret edenler bile kabûl etmek zorundadır. O’ndan sonra gelen tüm idarecilerimiz ekonomik krizden krize savrulmamızdan az ya da çok sorumludurlar.

(05 Kasım 2008)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Milletçe “3 Maymun”u Oynamaktan Artık Vazgeçmeliyiz

Türkiye’deki 700 engelli ve kimsesiz çocuğun sığınağı bir yetimhanedeki Nazi toplama kamplarını andıran koşulları bizlere ve tüm dünyaya gösteren İngiliz kadına teşekkür edeceğimize kızanlarımız var. Türkiye’nin imajını zedeliyor deniyor.

Kadının sergilediği görüntülerden bizim yetimhanelerimizin Charles Dickens adlı büyük yazarın romanlarında anlattığı 19. yüzyıl İngiltere’sindeki yetimhanelere çok benzediği anlaşılıyor. Ancak bir problem var: Biz 21. yüzyıldayız ve iki yüzyıl önceki ilkel ve insanlık dışı koşullara insanlarımızı mahkûm ediyoruz.

İngiliz kadına kızacağımıza, ne kadar kötü yönetildiğimizi bir kere daha anlamımıza neden olan bu tür olağandışı göz atma ve sergilemelerden dersler çıkararak, çocuklarımıza insan onuruna yakışır yaşam koşulları sağlamanın yollarını bulmamız gerekiyor.

30 yıl kadar önce de milletçe öfkeleniyor ve dövünüyorduk. Esrarkeşin biri Türk cezaevlerine düşmüş ve başına da gelmeyen kalmayınca önce bir kitapla sonra da bir sinema filmiyle bunları bütün dünyaya duyurmuştu. Tabii ki cezaevlerimiz beş yıldızlı otel konforunda olmamalıydı, suçlular buralara düştükleri için mutlu olmamalıydı. Ancak cezaevine düşen hiç kimse kanunların ve yargı temsilcilerinin kendisine verdiği ceza dışında bir eziyeti ve zulmü görmemeliydi. Cezaevlerindeki bazı mahkûmlar diğer mahkûmlar üzerinde egemenlik kuramamalıydı.

40 yıl kadar önce de Arapların Osmanlı askerlerine karşı ayaklanarak kan dökmelerini beyazperdeye taşıyan bir İngiliz’e (David Lean) diş biliyorduk. Adamcağız sadece tarihi gerçekleri yansıtmaktan başka bir suç işlememişti.

Bizler aynalara kızarak onları kıracağımıza, yetimhanelerimize ve cezaevlerimize çeki düzen vermek zorundayız. Hastahanelerimize de, okullarımıza da, tren istasyonlarımıza da, umumi tuvaletlerimize de, yolcu gemilerimize de, otobüs garlarımıza da çeki düzen vermek zorundayız.

Avrupalılar buraları denetlese de denetlemese de… Gerçeklerden memnun değilsek onları değiştirmeye çalışmalıyız. Halının altına süpürmekten, görmezden gelmekten, duymazdan gelmekten kısaca milletçe 3 Maymun’u oynamaktan artık vazgeçmeliyiz.

Önemli not: Dünya ekonomik krizinin yaşandığı ve uzun yıllar daha yaşanacağı bir zaman diliminde denizaltılara dört milyar dolar harcamaya hazırlanan bir devletin ve milletin kaynaklarının sınırlı olduğunu ne olur kimse bana söylemesin.

(04 Kasım 2008)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Bunları Yazmak Gerek 5: Sızıldanmayın, Sendikanızı Destekleyin!

Mesleğimiz salt ‘film eleştirmenliği’ değil malum, sinema yazarlığı! Dolayısıyla sinema başlığı altındaki her konu ilgi alanımıza giriyor. Bir süredir rahatsız olduğum bir konuyu açmak istiyorum. Sinema sektöründeki emek sömürüsü! Özellikle süreleriyle ilgili sırrı çözemediğim (öyle ya kim izler reklâmlar dâhil iki saat civarında bir dizi bölümünü, insan fenalaşır falan yahu!) dizilerde çalışanların şikâyetlerini sağda solda duyuyoruz; ya da koca koca yıldızların yakınmaları: “Yapımcı paramı vermedi” vs. diye. İş magazine yansımış, yazılıyor çiziliyor; oysa “kelin merhemi olsa başına sürecek”. Magazin, basındaki emek sömürüsünü, sendikasızlığı falan yazsa ya! Oysa sinema emekçilerinin 30 yıllık, önemli başarılara imza atmış bir sendikası var! Adı, Sine – Sen (Türkiye Sinema Emekçileri Sendikası). Genel Başkan Yusuf Çetin’i tanıdım; çok dinamik bir insan. Ve en az onun kadar aktif Genel Sekreter Ahmet Keskin de, herkese her an yardımcı olmaya hazır. Yeter ki sendikaya destek olunsun, gelinsin ve güç birliği yapılsın! Türkiye’deki yaklaşık altı bin çalışandan yarısı üye olsa da maalesef sendikanın etkin olması için gayret gösteren üye sayısı çok değil. Oysa Batı’da sendikasız bir sinema çalışanı bulmak pek olası değildir.

Hem mesleki tanımlamaların doğru yapılıp kalifiye olmayan elemanların ayıklanması yani sendika üyesi olmayanların çalıştırılmaması, hem ücret sömürüsüne meydan verilmemesi, hem yasal çalışma saatlerine uyulmasının sağlanması, hem de disiplin içeren ilkelerin sektöre yerleşmesi için, herkesin bir araya gelmesi şart! Öyle birkaç kişi toplanıp mızıldanmakla hakların elde edilmediğini bilmek gerek. İş yasası, çalışanların lehine bir dizi madde içeriyor. İşveren sömürüyorsa herkes sendikasını destekler ve parayı ellerinde tutanlar da hizaya gelir! Bu iş bu kadar basittir. Sine – Sen’in kapısı açık. Gidin, başvurun, sömürtmeyin kendinizi. Ama sendikanızı yalnız bırakıyorsanız da, lütfen sesinizi kesin o zaman; sömürülmeye devam edin… Hani, kırmızı halılarına kadar, Hollywood’dan taklit ettiklerimiz çoktur ya! Belki etkilenirsiniz diye kısaca IATSE adlı birlikten bahsedeceğim (dikkatli seyircinin jeneriklerde logolarını gördüğü IATSE’nin sitesinden -zahmet etmeyin diye- sizin için derleyip özetledim bilgileri). Lütfen dikkatle okuyun; bakınız üyelere nasıl vurgu yapılıyor. Üstelik bunu taklit etmeye gerek yok. Sine – Sen’e tam destek verin yeter!

IATSE

The International Alliance of Theatrical Stage Employes (Uluslararası Sahne Çalışanları Birliği)

IATSE, sinema teknisyenlerini, oyuncuları ve ilgili meslekleri icra edenleri kapsıyor.

Amerikan İşçi Federasyonu tarafından 1893 yılında kurulmuş olan bu birlik Kanada’yı da içine almaktadır.

115 yıldan beri varlığını sürdüren ve gelişme gösteren birlik, 1995 yılında şu anda kullanılan ismini almıştır.

Kurulduğundan beri çok farklı sektörler de birliğe üye olmuştur: Sinema, TV yapımlarının yanı sıra, ürün tanıtımları, şovlar, kongreler, casino, bilgisayar, grafik v. s.

Birliğin en temel gücü, tüm üyeler ile birlikte tam bir bütünlük ve uyum içinde hareket edilmesinden gelmektedir.

Sendika üyeleri, Kuzey Amerika’nın en iyi çalışma şartlarına sahipler. Yerel ve bölgesel kontratlar genel ofis kontrolünde ciddi bir şekilde yürütülmektedir.

Teknolojik gelişmeleri gecikmeksizin takip etmek, üzerinde durulan en önemli konulardan biridir. Bu sayede birliğin gücü muhafaza ediliyor ve yapılan ikili görüşmelerde birlik güçlü kılınmış oluyor.

Geçmiş zaman süresince, hem hakların korunması hem de yeni üyelerin kazanılması en öncelikli konulardı. Ancak bu yeterli değildi. Son yıllarda, birliğe üye olmayan çalışanların organize edilmesinde de adımlar atılmıştır. Hem yerel hem de uluslararası sorumluluktaki birimler, sendika taahhütlerini sektördeki tüm çalışanlara iletmektedirler.

Birliğe katılım ve birlik içindeki demokrasi, en önemli yapı taşlarıdır. Tüm yerel sendikalar kendi bünyesinde bağımsızdırlar ve bu, önemli yapı taşlarını daha da iyiye taşımaktadır. Yerel sendikalar bünyesinde üye olan kişiler, seslerini rahatlıkla duyurabilmeleri için, uluslararası birlik birimlerinden de destek görmektedirler. Birliğin amacına ulaşmasının en itici gücü üyelerdir… Lokal ve uluslararası sendikaların işleyiş sistemleri tüm detayları ile kanunlarda belirtilmiştir…

Tüm bu zaman içinde başarılı bir organizasyon, birliğin en önemli kazanımıdır ve bu şekilde devam etmesi hedeflenmektedir.

(02 Kasım 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com