Kategori arşivi: Yazılar

19 Aralık 2008 Haftası

“Yalanlar Üstüne”, ‘dünyanın üvey çocuğu’ Ortadoğu’da görev yapan CIA ajanının ‘değişimi’ ve ‘insan olmaya dönüş’ yapması üzerine, ‘yönetmen ustalığı’nın zirvesi sayılabilecek sıkı film: Evet, şu kısa ömrümüzde artık hep diken üstündeyiz; neler ya da kimler uğruna olduğunu düşünüp yine canınızı sıkacaksınız!

“Sonbahar”, hem cömert ama hem de cimri zamanın kalbinize dokunup, yoldaşı doğa aracılığıyla kulağınıza yitik bir insan evladının hikâyesini fısıldadığı, sizi, hani o Slav hüznü, hani o gerçekten büyük Rus sanatı var ya, benzer bir kuzey duyarlığı ve inceliğiyle ölüm ülkesi yolculuğuna, sabırla, gururla hazırladığı, güzelim yapıt. Ülkemizden, bizim topraklarımızdan güzel insanların, sinemada neler başarabildiğinin müjdesi, benim gibi pesimistlerin bile yüzünü umuda döndüren, güçlü, çok güçlü bir sessizlik… İlgilenmemek ne kelime, birkaç kez izlemelisiniz.

“Sibirya Ekspresi”, sinemanın geniş ekran avantajıyla, tehlikeli, soğuk ve beyaz bir yolculuk içinde geçen suç-gerilim-dram hikâyesi olarak, ‘Büyük’ Hitchcock’un kuşkular ve yalanlarla örülü filmleri gibi seyrediyor: Matruşka Bebeklerini andıran biçimde her olay başka bir olayı doğururken “yabancılara dikkat” diyor ve sizin de bir yabancı olduğunuzu hatırlatıyor!

“Sıcak”, ‘kötü olmak’, ‘vicdan azabı çekmek’, ‘mutluluğu aramak’ kavramları içinde insanı arar ve anlatırken, Türk Sineması’nın temel sorununa yakalanmaktan kurtulamayıp, üç kişilik öyküye bol gelen ‘beden’ içinde seyirciyi boğuyor da boğuyor: Yönetmenlerimiz, bırakınız sinema filmlerini, bol bol ABD-Kanada TV filmlerini izlesinler ve görüp öğrensinler artık lütfen, görsel anlatı sanatı ne menem bir şeydir!

(18 Aralık 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Seçkin Fransız Oyuncu Tsilla Chelton “Pandora’nın Kutusu”nda da Çok İnandırıcı Bir Oyunculuk Sunuyor

Yeni filmi Pandora’nın Kutusu’ndan önceki filmi Bulutları Beklerkende Tamama adlı romanı oldukça çekingen ve ürkek bir şekilde uyarlayan Yeşim Ustaoğlu Karadeniz Rumlarının Birinci Dünya Savaşında yaşadıklarını ima bile etmeyi başaramamıştı.

Ebeveynleri öğretmen olan Yeşim Ustaoğlu’nun çocukluğu Trabzon’da geçmiş. Bu yıllarında bol bol Sovyet TV’si izlemiş. Ustaoğlu Karadeniz Teknik Üniversitesi mezunu. Kadınları çok seven, dokuz çocuğun babası olan İsveçli Ingmar Bergman’ın dünya kadınını anlatabilen az sayıdaki erkek yönetmenden başlıcası olduğunu söyleyen Yeşim Ustaoğlu’nun yönetmenliğe ilgi duymasında da Ingmar Bergman filmlerinin etkisi büyük olmuş. Otel, Bir Anı Yakalamak gibi kısa metrajlı filmleri var. İlk yapımları neredeyse sıfır sermayeli olan Yeşim Ustaoğlu bugün filmlerini dünyanın dört bir yanından finans bularak gerçekleştirebiliyor. Bu konuda büyük yol almış bulunuyor. Ustaoğlu’nun kadınlarını köle gibi çalıştırırken kendileri kahvehane köşelerinde sabahtan akşama oyun oynayan Karadenizli erkeklerin kurbanlarını konu alan Sırtlarındaki Hayat adında bir belgeseli de var.

Üç Karadeniz Güzellemesi

Yeşim Ustaoğlu Bulutları Beklerken’den sonra bu kez Pandora’nın Kutusu’nun fonunda Karadeniz’in eşsiz güzellliklerine de yer veriyor. Özcan Alper’in Sonbahar adlı filmini izleyen sinemaseverler ise Doğu Karadeniz’e herhalde aşık olacak. Yeşim Ustaoğlu’da Özcan Alper’in Sonbahar’ını çok beğenenlerden biri. Pandora’nın Kutusu ismini de Özcan Alper’le yaptıkları bir sohbette bulmuşlar. Bulutları Beklerken’le Sonbahar‘ın ortak özelliğiyse oyunculuk geçmişleri ve deneyimleri olmayan yöre insanlarından kamera önünde ve beyazperdede alınan harika oyunculuklar.

Yeşim Ustaoğlu 112 dakika uzunluğundaki, biraz uzun Pandora’nın Kutusu’nun baş karakteri Alzheimer hastası Nusret Hanımı yaratırken, uzun süre Alzheimer hastalığıyla mücadele eden edebiyat eleştirmeni olan komşusu ve arkadaşı Fethi Naci’den esinlenmiş. Bu rolde her zamanki seçkin oyunculuğunu ortaya koyan ve Danielle Teyze’yle büyük ün kazanan, 60 yıldır oyuncuların oyuncusu kabûl edilen 21 Haziran 1918 doğumlu Tsilla Chelton’uysa filmin Fransız ortağı projeye kazandırmış. Chelton, Truffaut ve Chabrol gibi seçkin Fransız yönetmenlerin daima gözdesi olmuş. Tsilla Chelton’ın 90 yaşında bile olsa, Pandora’nın Kutusu’nun dünya çapında hiç de küçümsenmeyecek bilet sayılarına ulaşmasını kolaylaştırabilecek kadar büyük bir oyuncu olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Eylül 1991’de Türkiye sinemalarında izlediğimiz Danielle Teyze’yle Fransız Oscar’ı Cesar’a aday gösterilen Chelton, Pandora’nın Kutusu’ndaki oyunuyla San Sebastian Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü Frozen River adlı filmin oyuncusu Melissa Leo’yla paylaştı. Pandora’nın Kutusu ise San Sebastian Film Festivali’nde büyük ödül Altın İstiridye’ye lâyık bulundu. Geçmişte Altın İstiridye, America America (Elia Kazan), Rain People (Francis Coppola), Badlands (Terrence Malick), One-Eyed Jacks (Marlon Brando) ve Nun’s Story (Fred Zinnemann) gibi filmlere lâyık bulunduğundan çok yüksek saygınlığı olan bir ödül.

Çağın En Belâlı Hastalıklarından: Alzheimer

Dünya sağlık örgütüne göre şu anda 6 milyon 400 bin tanesi Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya’da olmak üzere 38 milyon Alzheimer (bunama) hastası var; Türkiye’de bu hastalığın pençesinde 300 ilâ 500 bin insan olduğu tahmin ediliyor. 2050 yılında Türkiye’de 3 ilâ 4 milyon Alzheimer hastası olacağı öngörülüyor. Unutkanlık 40 yaşlarından sonra görülen Alzheimer hastalığının başlangıcı olabiliyor. Bu hastalığın erken tanısı için periyodik olarak hafıza, beceri, konsantrasyon gibi beyin işlevi kontrollerinin yapılması tavsiye ediliyor. 2006’da sadece Alzheimer ilâçları için dünya çapında 4 milyar 600 milyon dolar harcandı. Doktorlar beynini devamlı çalıştıran insanların bu hastalığa daha az yakalandığını iddia ediyor. Yani çok çalışmak Alzheimer riskini arttırmaz; aksine beyne egzersiz yaptırıldığı için bu hastalıkta koruyucu etki yapar. Daha az kolesterol içeren beslenmenin kalbe kadar beyne de yararlı olduğundan Alzheimer riskini azaltabildiği iddia ediliyor. Kısaca özetlemek gerekirse fast food tarzı beslenme alışkanlığı Alzheimer hastalığına yakalanma riskini arttırıyor. Çok yakında kan testiyle bile Alzheimer riskinin belirlenebileceği umuluyor.

Not: Film yönetmenlerimizden Erdoğan Tokatlı’da uzun yıllardır Alzheimer hastası ve eşi Reyhan Hanım da çok kısıtlı ekonomik olanaklarıyla eşini en iyi şekilde bakmaya çalışıyor. Kültür Bakanlığı’nın ve imkânları olan tüm yardımseverlerin bu konuda Erdoğan Tokatlı ailesine sürekli yardım elini uzatmasını dileriz.

(10 Aralık 2008)

Hakan Sonok

Hakan.sonok@tr.net

Altın Küre Ödüllerinde 66 Yılda Sadece Bir Tek Türk Filmi Aday Olabildi

Cannes Film Festivali’nde yılın en iyi yönetmeni ödülüne lâyık bulunan Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun’u Altın Küre ödülü adayları listesine ne yazık ki giremedi. Bu yazıda 66 yıldır Los Angeles’ta dağıtılan Altın Küre ödüllerinde Türk Sinemasının sadece 26 yıl önce tek bir adaylık elde edebilmesini konu edineceğiz.

Yılmaz Güney’in 14 Eylül 1974’te hangi nedenle olursa olsun, hangi ağır tahrik olursa olsun, öfkesini kontrol edemeyip/dizginleyemeyip Adana’nın Yumurtalık İlçesi Savcısı Sefa Mutlu’yu öldürmesi öncelikle hayatını kaybeden insan ve yakınları/ailesi/sevenleri için telâfisi mümkün olmayan bir kayıptır. Cinayet cinayettir. Hiçbir neden onu haklı gösteremez. Üstelik bu cinayetin karşılığında Yılmaz Güney az bile ceza görmüştür… Türkiye’nin yetenekli senaryo yazarlarından, film yönetmenlerinden, film oyuncularından biri olan ve ateşli silâhlara aşırı derecede düşkün, “keskin sirke” Yılmaz Güney midesinden rahatsız olduğundan cezaevi koşullarında yeterince tedavi görme imkânı bulamamış ve bu hastalığından dolayı çok erken yaşta aramızdan ayrılmıştır (09 Eylül 1984).

Güney bu cinayet olayından sonra senaryolarını filmleştirmesi için yönetmen Zeki Ökten ve yönetmen Şerif Gören’le çok başarılı işbirliklerine gitmiştir. Bu işbirliklerinden dünya sinema tarihinde en çok iz bırakanı Yol olmuştur. Başlangıçta Bayram adıyla Erden Kıral’ın çekmeye başladığı filmden Yılmaz Güney yönetmeni işten atmış ve yerine Şerif Gören’i getirmiştir. Erden Kıral’ın çektiği bölümler filmde kullanılmamıştır.

26 Mayıs 1982’de Şerif Gören’in yönettiği Yol’u Costa Gavras’ın Missing-Kayıp’ıyla birlikte Cannes Film Festivali büyük ödülü Altın Palmiye ödülünü paylaşmıştır.

Yol’un Altın Palmiye’yi kazanması 07 Temmuz 1964’te Berlin Film Festivali büyük ödülü Altın Aslan’ı Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ının kazanmasından sonraki Türk Sineması’nın en büyük başarısı olmuştur. 26 Haziran – 07 Temmuz 1964 tarihleri arasında düzenlenen Berlin Film Festivali’nde Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ının rakipleri arasında Claude Lelouch, Carlos Saura, Satyajit Ray, Karel Reisz, Shohei İmamura, Sidney Lumet ve Luigi Comencini gibi seçkin yönetmenlerin de filmleri vardı.

Yol’un bir diğer büyük başarısı Amerika Birleşik Devletleri’nin Los Angeles kentinde dağıtılan Altın Küre ödüllerine yılın en iyi yabancı filmi dalında aday gösterilen altı film arasına girmesidir. 29 Ocak 1983’te İngiliz filmi Gandhi (Richard Attenborough) Altın Küre ödüllerinde 1982 yılının En İyi Yabancı Filmi seçildi. Gandhi’nin yabancı film Altın Küresindeki rakipleri arasında Yol (Şerif Gören; İsviçre-Türkiye), Fitzcarraldo (Werner Herzog; Batı Almanya), Ateş Savaşı-La Guerre du feu-Quest for Fire (Jean-Jacques Annaud; Kanada-Fransa), The Man from Snowy River (George Miller; Avustralya) ve La Traviata (Franco Zeffirelli; İtalya) vardı.

1982 yılının en iyi filmlerini değerlendiren/oylayan Akademi üyeleri 1983 başında bir önceki yıla ait en iyi yabancı film dalındaki Oscar ödülleri listesini oluştururken Yol’u değerlendirmeye alamadılar. Çünkü yabancı film dalındaki Oscar ödüllerinde sadece ülkelerin resmi seçimleri (Los Angeles’a yolladıkları filmler) yer alabilmekteydi. Türkiye Cumhuriyeti Yol’un bir bölümünde vatanımızın bir bölümü “Kürdistan” olarak etiketlendirildiğinden / gösterildiğinden bu filme doğal olarak her zeminde karşıydı. (*) 1970’li yılların sonundaki iç savaşın yaralarını yeni yeni sarmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Los Angeles’ta Yol’un Türkiye’yi temsil etmesine izin veremezdi ve vermedi de…

Yol’un yer alamadığı en iyi yabancı film Oscar adayları listesi ise şöyle oluştu:

*Alsino and the Condor (Miguel Littin; Nikaragua)
*Coup De Torchon-Clean Slate (Betrand Tavernier; Fransa)
*The Flight of The Eagle (Jan Troell; İsveç)
*Private Life (Yuli Raizman; Sovyetler Birliği)
*Volver A Empezar (Jose Luis Garci; İspanya)

11 Nisan 1983 Pazartesi gecesi Liza Minnelli, Dudley Moore, Richard Pryor ve Walter Matthau’nun sunduğu Oscar ödülleri gecesinde Yabancı Film Oscar’ı İspanyol filmine lâyık bulunacaktı…

(*) Atatürk’ün ölümsüz eserlerinin ve mirasının en sadık muhafızı olan Türk Silâhlı Kuvvetleri Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlığında da bölücü terör tehdidiyle karşı karşıya gelmiştir. Bu olayların başlıcaları Koçgiri (1921), Şeyh Said (1925) ve Dersim/Tunceli (isyan başlangıcı: 21 Mart 1937; elebaşlarının idamı: 15 Kasım 1937) olaylarıdır. Ne yazık ki 27 Kasım 1977’den sonra Güneydoğu’da PKK terörü her geçen yıl tırmanarak en üst seviyeye çıktı. 1979 Ramazan ayında 300 (üç yüz) bölücü terörist militan Adalet Partisi Urfa milletvekili ve Bucak Aşireti reisi Celal Bucak’ı öldürmek ve bölgedeki tüm aşiretlere gözdağı vermek için Urfa-Siverek karayoluna baskın düzenledi. Orgeneral Mehmet Kıral o günlerde bir Güneydoğu raporu hazırladı. Raporda terör örgütünün Hilvan’da kendi mahkemesini kurduğu ve Türkiye Cumhuriyeti temsilcilerini (hakimleri ve öğretmenleri) kaçırdığı belirtiliyordu. En önemlisi de son iki yılda 243 cinayet işlemişlerdi. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin 12 Eylül 1980’de emir komuta zinciri içerisinde Türkiye’de yönetime el koymasının başlıca nedenleri ülke genelindeki kardeş kavgasına ve iç savaşa son vermek, PKK’yı etkisiz hale getirmek ve vatanın bölünmez bütünlüğünü korumaktı.

(11 Aralık 2008)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

12 Aralık 2008 Haftası

“Dünyanın Durduğu Gün”ün uzaylı yaratığı Klaatu, atom denemeleri yapılan Soğuk Savaş dönemindeki insanoğluna 1951’de yaptığı ilk uyarıdan sonra, şimdi, 2008’de, kaynakları hızla tüketip gezegeni hızla yok olmaya götüren bizlere son bir uyarıda daha bulunuyor… Klaatu, dev robotu Gort marifetiyle aslında kıyameti hazırlıyor ama… Yaşadığı serüvenin hızlı gelişen katmanları arasında, bir şans daha tanıyor. Nedenini filmde izleyiniz; giderek kendini çürüten uygarlığımızın nasıl kolayca sona erdirilebileceğini deneyimleyiniz. Maya takvimine göre 2012’den sonrası olmadığı için alışmaya başlayınız!

(09 Aralık 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Frozen River

Kanada’nın Amerika sınırına yakın bir yerde, bir siyah ve bir beyaz kadının yolları kesişiyor. Biri kumarbaz kocasının açtığı yaraları onarmaya, çocuklarına kol kanat germeye çabalıyor. Beyaz bir kadın ve tek başına. Diğeri kocasının ölümü sonucunda küçücük bebeğiyle ortada kalmış bir kadın. Ölen kocasının ailesi ise bebeğini ondan çalmış, görmesine bile tahammül edemiyorlar. O da siyah bir kadın ve yalnız. Hayat onları yasadışı göçmen taşıma işi yapmaya mecbur etmiş. Donmuş bir ırmak üzerinde taşıdıkları hayatlar, tıpkı kendi hayatları gibi her an soğuk sulara gömülebilir, dibe vurabilir. Fakat ikisi de zor durumda ve hayatlarını kazanmak için hem bu işi yapmaya hem de birbirlerine ihtiyaçları var. Tabi başlangıçta birlikte bir şeyler yapma fikri hiç hoşlarına gitmiyor. Zamanla beyaz kadının eksiğini siyah kadın tamamlamaya başlıyor, siyah kadınınkini de beyaz kadın. Birbirini hiç tanımadan set çeken bu iki kadın zamanla bu seti kendilerinin değil de düzenin çekmiş olduğunun farkına varıyorlar. Birbirlerini tanımaya başladıkça afallıyorlar ve kalpleri yumuşuyor. Çünkü ikisi de insan, ikisi de kadın, ikisi de anne! Ne de olsa kameranın arkasında bir kadın duruyor! Bu faktörü de belirtmek gerekli.

Sundance Film Festivali Jüri Büyük Ödülü’nün sahibi Courtney Hunt tüm bu aşamaları telâşsız ve kasvetli bir şekilde sunuyor. Frozen River, yakın zamanda izlediğimiz Kean Loach’un İşte Özgür Dünya – It’s a Free World’u ile de benzerlik gösteriyor. Tabii Frozen River’in It’s a Free World’un olgunluğunda bir film olmasını beklemek haksızlık olurdu. Ancak bu yine de Hunt’un geleceğine büyük ve güçlü bir ışık yaktığı gerçeğini değiştirmiyor.

Bence önemli bir nokta da filmin ABD yapımlı olması. Amerika’da yapılmış politik bir iş –hangi alanda olursa olsun- Avrupa’da yapılandan daha çok dikkat çekiyor, ses getiriyor.

Geçenlerde Milliyet Sanat Dergisi’nde Naim Dilmener’in Müzikal Günce sayfalarındaki Kasım ayı yazısının başlığı gözüme çarptı. Başlık, oldukça vurucu ve içi doluydu. Çöken kapitalizm müziği mi kollayacaktı? diye soruyor Dilmener ve şöyle devam ediyor: Megavizyon kapandı. Koca zincirin şubeleri tek tek kapandı. Beyoğlu ve Bakırköy Carousel şubelerinde ‘kapı-duvar’ artık. NTV’nin Lifestyle Müzik, TRT 2’nin Kent Yaşam ve Rengahenk programlarının içinde yer alan bölümlerini hep burada çektik. Müdürden tezgâhtarına kadar bütün personel çok anlayışlı, çok misafirperverdi. Çok da bilgili; ki bu devirde, işin en zor kısmı bu. Ama yetmiyormuş demek ki. Kapitalizm çöküyor; çökerken plâkçıyı-kitapçıyı mı kollayacaktı?

Kapitalizm düşerken sinemayı da kurtarmaz elbet. Ancak ben günümüz sineması ile ilgili ütopik hayaller kuruyor bir zamanlar çiçek çocuklarının müzik ile değiştirmeye çalıştıkları dünyanın bir de sinema yoluyla değiştirilmesinin denenebileceğini umuyorum. Kim bilir belki de sinema, çöken kapitalizm, hem müziğin hem de sinemanın özüne dönmesini sağlar.

(27 Kasım 2008)

Gizem Ertürk

05 Aralık 2008 Haftası

“A.R.O.G”, söz komiklikleri ağırlıklı Cem Yılmaz şovunu kaynak olarak alsa da, Türk Sineması ölçülerinde ‘spectacular’ bir film sunduğu için önemsenmeli: Düşük bir bütçeyle, şişirme, televizyon gösterisi gibi güldürü değil de, görsel bir sanat olan sinemayı ciddiye alan, adamakıllı bir iş çıkardıkları için Yılmaz’ı ve ortak-yönetmen Ali Taner Baltacı’yı kutlamak şart!

(03 Aralık 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Türk Sineması’nın Dokunduğu Altın Olan Yönetmenleri Kimlerdir?

Dünya gezegeninde tek bir ülkenin sinema filmleri ve televizyon yapımları küresel anlamda izleniyor ve tüketiliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin en iyi ihraç ürünlerinden biri sinema ve televizyon yapımlarıdır. Herhalde bunu bilmeyeniniz de yoktur.

Amerikan sinemasının son kırk-elli yılına baktığınızda öne çıkan, dokunduğunu altın eden ve A sınıfı denilen yönetmenler vardır. Bunlara nüfus kağıtları yeniyken harika çocuklar da deniyordu. Kimdi bunlar?

George Lucas, Steven Spielberg, Robert Zemeckis, Peter Jackson, James Cameron, William Friedkin, George Roy Hill, Francis Ford Coppola, Mike Nichols, Robert Wise, Christopher Nolan, Robert Stevenson, Ivan Reitman, Arthur Hiller, Sam Raimi, Roland Emmerich, Chris Columbus, Mel Brooks, Gore Verbinski, Tim Burton, Jerry Zucker, George Marshall, Robert Altman, Milos Forman, Ridley ve Tony Scott kardeşler, Wachowski kardeşler, Jan De Bont, Barry Sonnenfeld, Ron Howard, Richard Donner, M. Night Shayamalan, Sydney Pollack, David Lean, John Avildsen, Ronald Neame, John Guillermin.

Listeyi uzatmak mümkün de biz telefon rehberi hazırlamıyoruz.

Bu yönetmenlerin belli başlı başarıları çok konuşulan, popüler/kitle filmleri yapmak ve sinema salonlarının yolunu bilmeyen insanları bile evlerinden çıkararak sinema salonlarında film izlemeye yöneltmekti/yönlendirmekti. Dünya çapında on binlerce sinema salonu onların filmleri sayesinde yıkılıp alışveriş merkezine ya da otoparka dönüşmemiştir.

Bu yönetmenlerin kimsenin izlemek için sinema salonlarına gitmediği yığınla da filmleri oldu. Ancak en yüksek seyirci sayılarını ulaşan filmlerin çoğunun arkasında onlar vardı. Hit filmlerin çoğunda yönetmen olarak onların imzaları bulunuyordu.

En kaprisli, en şımarık, en görgüsüz, en görmemiş, en çekilmez yıldızlar bile onlarla çalışabilmek için süt dökmüş kediye dönüşmüşlerdir. Onların filmlerinde oynayabilmek için yüksek ücretlerini, en asgari düzeylere indirmiş ya da senaryoyu bile okumadan gelen teklife “Evet, bu projede oynayacağım” demişlerdir.

Biz dönelim Türk sinema endüstrisine ve en çok bilet kesen Türk sinema filmlerine. Türk sinema tarihinin ne yazık ki 1989 öncesine ilişkin hiçbir hasılat rakamı ya da seyirci sayısı bulunmuyor.

Herkes 1970’lerde Arzu Film’in beyni, “çevresindeki bütün güzel kadınların fatihi” Ertem Eğilmez’in filmlerine, özellikle Hababam Sınıf’larına aylar boyu sinemalarda yer bulunmadığını bilir. Ancak bu filmlerin kaçar milyon bilet kestiğine dair hiçbir rakam ne yazık ki elimizde bulunmuyor.

Daha yakın popüler filmlerin bile seyirci sayılarına sahip değiliz. Sinan Çetin’in Berlin in Berlin’inin çok bilet sattığı biliniyor. Bilinmeyen ise toplam kaç adet bilet sattığı…

Ne yazık ki 1989’dan bu yana Türkiye sinemalarında gösterilen pek çok yerli-yabancı filmin seyirci sayıları bir sırdır, bir muammadır.

Bu yazıda Türkiye’de 1989’dan sonra filmleri en çok bilet sattıran Türk yönetmenlerini hatırlatmak istedim.

Üçüncü Vizontele’yi çekmeye hazırlanan Yılmaz Erdoğan yönettiği üç filmle de bilinen bütün seyirci rekorlarını zorlamayı başarmıştır. Bunlar Vizontele (3 milyon 308 bin bilet), Vizontele Tuuba (2 milyon 894 bin bilet) ve Organize İşler’dir (2 milyon 600 bin bilet).

Çağan Irmak Babam ve Oğlum (3 milyon 828 bin bilet), Issız Adam (şu ana kadar 806 bin bilet) ve Ulak (523 bin bilet) ile yeni bir Ertem Eğilmez olmuştur. Üstelik ikisi de çok düşük bütçelerle, hatta davul tozu, minare gölgesiyle kotarılan Babam ve Oğlum ve Issız Adam yapımcıları Şükrü Avşar ile Mustafa Oğuz’u ve dağıtımcıları Mehmet Soyarslan ile Haluk Kaplanoğlu’nu ihya etmiştir. Sinema salonları da üç Çağan Irmak filminden de çok iyi kazançlar elde etmiştir.

Gani Müjde’de dokunduğu altın olan bir başka yönetmendir. Ertem Eğilmez’in yönettiği ve bütün gişe rekorlarını silip süpürdüğü bilinen ama kaç milyon izleyici topladığı bilinmeyen Arabesk’in senaryo yazarı olan Gani Müjde Kahpe Bizans (2 milyon 472 bin bilet) ile Osmanlı Cumhuriyeti’ne (şu ana kadar 847 bin bilet kesti) hem senaryo yazarı hem de yönetmen olarak imza atmıştır.

Ertem Eğilmez’e ve dolayısıyla Arzu Film’e çok yakın olan Yavuz Turgul ise film setlerinin “İmparatorudur”. Hiçbir oyuncu sette O’na başkaldıramaz. Ne derse o olur. İlk ve son söz daima O’na aittir. Turgul, Eğilmez için senaryo yazarak Türk Sineması’na adım atmış ve yönettiği ilk filmler iyi duyurulamadığından, iyi pazarlanamadığından geniş kitlelere bu filmleri sinema salonlarında değil televizyon gösterimleriyle, video kasetle, vcd.yle ya da dvd.yle ulaşabilmiştir. Yavuz Turgul filmleri 1996’dan itibaren Türkiye sinemalarında en çok izlenen filmler arasında yer almıştır. Yavuz Turgul son 12 yılda ne yazık ki sadece iki film yönetmiştir: Eşkiya (2 milyon 571 bin bilet) ve Gönül Yarası (897 bin bilet).

Eşkıya’nın ve Gönül Yarası’nın yapımcısı Ömer Vargı’da Cem Yılmaz’lı Herşey Çok Güzel Olacak (1 milyon 239 bin bilet) ve Şener Şen ile Kenan İmirzalıoğlu’nu bir araya getiren Kabadayı’yla (1 milyon 999 bin bilet) iki olay yaratan filmin yönetmenidir. Yavuz Turgul’un Kabadayı senaryosunu Ömer Vargı’ya emanet etmesi bile Ömer Vargı’ya gösterdiği güveni, değeri ve önemi gösterir ki bu da zannedildiğinden çok büyük bir saygınlık kazandırmıştır Vargı’ya…

Sinan Çetin, şimdilerde hızlı gayrimenkul satın almalarla Cihangir’i Sinangir yapma yolundadır; aynı zamanda Avrupa Yakası’yla ATV’yi ayakta tutmaktadır. Ancak iki filmi çok yüksek seyirci sayılarına ulaşmıştır. Bunlar, Komiser Şekspir (1 milyon 331 bin kişi) ve Propaganda’dır (1 milyon 238 bin bilet). Anladığım kadarıyla sinemayı ihmal etmektedir.

Sıcak adlı yeni filmi beklenen yapımcı kökenli Abdullah Oğuz’da Asmalı Konak: Hayat (1 milyon 791 bin bilet) ve Zülfü Livaneli uyarlaması Mutluluk (539 bin bilet) ile sinema salonları önünde uzun kuyruklar oluşturmayı başaran bir yönetmenimizdir.

Onuncu bölümü tasarlanan Hababam Sınıfları’nın sadece son üç bölümü 6 milyon 219 bin bilet kesmiştir. Bunlardan 8 numara olan Hababam Sınıfı Askerde (2 milyon 587 bin bilet) ve 9 numara olan Hababam Sınıfı Üçbuçuk (2 milyon 51 bin bilet) Ertem Eğilmez’in oğlu Ferdi Eğilmez tarafından yönetilmiştir.

Hokkabaz ile Arog’un yönetmenleri Ali Taner Baltacı ile Cem Yılmaz’ın da Türk sinema tarihinin filmleri en çok bilet kesen yönetmenleri arasında yer alacağı da şimdiden kesinleşmiştir. 1 milyon 698 bin bilet toplayan Hokkabaz, Ömer Faruk Sorak’ın yönettiği 4 milyon bin kişi toplayan Gora’nın devamı olan Arog’un da hasılat rekorlarını zorlayacağının kanıtıdır.

Mustafa Altıoklar’da Eşkıya’yla aynı yıl gösterime giren İstanbul Kanatlarımın Altında (474 bin bilet), Ağır Roman (873 bin bilet) ve O Şimdi Asker’le (1 milyon 657 bin bilet) en popüler filmlerden üçüne birden yönetmen olarak imzasını atmayı başarmıştır.

Henüz çok fazla popüler sinema filminde yönetmen olarak imzası bulunmayan Togan Gökbakar (Recep İvedik; 4 milyon 301 bin bilet), Serdar Akar (Kurtlar Vadisi: Irak; 4 milyon 253 bin bilet), Mahsun Kırmızıgül (Beyaz Melek; 1 milyon 912 bin bilet) Türkiye’deki sinema salonlarının kapanmamasına yaptıkları filmlerle çok önemli katkılarda bulunmuşlardır.

(02 Aralık 2008)

Hakan Sonok

Hakan.sonok@tr.net

Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife”sinden Zübeyde Hanım Fragmanı

Türk Sineması’nın en iyi, en deneyimli senaryo yazarlarından ve yönetmenlerinden Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosu Alfa Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Refiğ’in senaryosu şu anda bu devasa projenin altından kalkabilecek bir yapımcı bekliyor ve arıyor.

Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosunda Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanımla ilgili birçok bölüm var. Senaryodaki bölümlerden birinde Zübeyde Hanım Latife Hanım’ın Atatürk’le o tarihlerde henüz gerçekleşmemiş olan evliliğinin yürümeyeceğini öngörüyor. Zübeyde Hanıma göre Latife Hanım, Atatürk’ü mutsuz edecek bir kadın. Oğlu üzerinde çok etkili olan Zübeyde Hanım vefat etmeden önce oğlunu bizzat uyarabilseydi belki de bu evliliği engelleyebilirdi. Ancak bunu başarabilir miydi, başaramaz mıydı? Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Zübeyde Hanım 1857 – 14 Ocak 1923 tarihleri arasında yaşadı. Zübeyde Hanım – Ali Rıza Bey evlilliğinin dördüncü çocuğu Mustafa Kemal Atatürk oldu. Atatürk doğduğunda Zübeyde Hanım 24 yaşındaydı. Zübeyde Hanım’ın bu evlilliğinden olan çocukları Fatma, Ömer, Ahmet ve Naciye erken yaşta vefat etti.

Aşağıda Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosundan Zübeyde Hanımla ilgili bazı bölümleri bulabilirsiniz.

59 – ÇANKAYA KÖŞKÜ – ZÜBEYDE ODA (İç- Gündüz)
(Kapı açılır. Mustafa Kemal arkasında Fikriye ile içeri girer. Zübeyde Hanım oğlunu görünce heyecanlanmıştır. Olduğu yerde doğrulmaya çalışır.)

ZÜBEYDE: Oh benim Mustafa oğlum.

(Mustafa Kemal annesinin kıpırdanmasına meydan vermeden onun yanına koşar.)

M. KEMAL: Kıpırdanma anacığım biliyorsun ayakların ağrıyor.

(Zübeyde Hanım sevgiyle oğlunun eline sarılır.)

ZÜBEYDE: Öyleyse ver elcağızını öpeyim.

(M. Kemal telaşla elini çeker.)

M. KEMAL: Aman anacığım duymasınlar. Anasına elini öptürüyor derler vallahi.
ZÜBEYDE: Ne derlerse desinler efendim. Sen bugün olmuşsun Paşa. Sen bugün olmuşsun milletin babası. Hem de bütün Müslümanların babası. Ben öperim elbette elcağızını, yanakcağızını.

(Mustafa Kemal annesine sarılmıştır. Zübeyde Hanım onu sevgiyle öper.)

M. KEMAL: Sen çok yaşa anacığım. Ağrıların nasıl?
ZÜBEYDE: Off. Ağırır bütün gece bacaklarım. Toparlarım altıma olmaz, döşerim yatağa sızlar, bilmezler bu doktorlar benim hastalığımı.
M. KEMAL: Ben geldim ya bir çare bulacağız inşallah.
ZÜBEYDE: Aç mıdır karnın? Kursun Fikriye sana güzel bir sofra.
M. KEMAL: İyi olur doğrusu.

(M. Kemal kapının ağzında sesini çıkarmadan onlara bakan Fikriye’ye döner.)

M. KEMAL: Fikriye sen yemekleri hazırla. Ben birazdan dönerim.
FİKRİYE: Peki Paşam.

(Fikriye sessizce odadan çıkar. Mustafa Kemal annesine döner.)

M. KEMAL: Doktor Tevfik Rüştü Bey ile konuştum. Fikriye’nin halini beğenmiyor. Ciğerleri fena imiş.
ZÜBEYDE: Sorsan kendisine “Yok bir şeyim, turp gibiyim” diyor.
M. KEMAL: Böyle çocukluk olmaz. Artık İsviçre mi olur, Almanya mı bilmem, ama dışarıda uygun bir yerde tedaviye göndermek lazım.
ZÜBEYDE: İstemez gitmek hiçbir yere. Çünkü duymuştur İzmir’e sen bulmuşsun bir Lütfiye.

60 – ÇANKAYA – YEMEK SALONU (İç – Gece)
(Mustafa Kemal Fikriye ile yemektedirler.)

FİKRİYE: Ne olur Paşam beni bir yere gönderme. Vallahi hasta değilim ben. Hep düşmanlarımın uydurması. Ben olmayınca sana kim bakar? Sabah kahveni kim getirir? Esvaplarını kim ütüler?
M. KEMAL: Merak etme, bunları yapacak birini buluruz. Önemli olan, senin en kısa zamanda sağlığına kavuşman. Ben seni karşımda canlı, yanakları al al görmek isterim.

*****

87 – ÇANKAYA – ZÜBEYDE’NİN ODASI (İç – Gündüz)
(Zübeyde Hanım koltuğunda uyuklamaktadır. Açılan kapı ile uyanır.)

ZÜBEYDE: Ah Mustafa Oğlum..

(Mustafa Kemal anasının yanına gelir. Saygılıdır.)

M. KEMAL: Doktorlar iyi olman için senin deniz kıyısında oturmanı tavsiye ediyorlar. Seni İzmir’e göndersem ne dersin?
ZÜBEYDE: Yok öyle plaçka.. Mustafa’nın yanından bir yerciklere gitmem. O doktorlar gitsin İzmir’e efendim. Ben otururum Mustafa’mın yanında.

(M. Kemal annesinin yanındaki koltuğa oturur.)

M. KEMAL: İyi ama anacağım, hem beni “evlen” diye sıkıştırırsın, sonra seni gelini görmek için İzmir’e gönderecek olsam “Mustafa’mın yanından ayrılmam” diye tutturursun.

(Evlenme sözünü duyunca Zübeyde Hanımın yüzü gülmüştür.)

ZÜBEYDE: Abe doğru mu söylersin evlatçığım.. Lütfiye midir yoksa bu gelincik?

(Mustafa Kemal gülümser.)

M. KEMAL: Lütfiye değil, Latife. Bizim doktor Tevfik Rüştü Beyin akrabası olur. İzmir’e git bir gör bakalım. Doktor İzmir havasının sana iyi geleceği fikrinde…

(Zübeyde Hanım bir an duraklar. Oğlunun kendisini İzmir’e göndermek için vesile yarattığından kuşkulanmıştır.)

ZÜBEYDE: Bak Mustafa oğlum, beni İzmir’e göndermek için icat etmeyesin bir kolpa?

(M. Kemal kendini tutamaz güler.)

M. KEMAL: Anacığım bu işin şakası yok diyorum.. Kızı beğenirsen evleneceğim..

*****

89 – İZMİR – VAGON İÇİ (İç – Gündüz)
(Zübeyde Hanım özel olarak hazırlanmış vagonda bir bambu koltukta oturmaktadır. Karşılayıcılar elini öperek, saygıyla selamlar. Latife ile Tevfik Rüştü girerler. Salih tanıştırır.

V. ABDÜLHALİM: Hoş geldiniz Tevfik Rüştü Bey..
TEVFİK RÜŞTÜ: Hoş bulduk efendim.

(Latife Tevfik Rüştü Beyin boynuna sarılır.)

LATİFE: Enişteciğim.
T. RÜŞTÜ: Merhaba Latife.
V. ABDÜLHALİM: Hanımefendi hazretleri rahat bir yolculuk geçirdiler mi?
T. RÜŞTÜ: Maşallah.. Yorgunluğunu belli etmemeye çalışıyor.
V. ABDÜLHALİM: Biz kendilerine şehir adına bir hoş geldiniz diyelim, hemen istirahatını sağlarız..

(Yaver Salih erkana yol gösterir.)

SALİH: Buyurun efendim.

(Vali, belediye reisi ve askeri komandan vagona giderler.)

SALİH: Bak anacığım.. Bu kızcağızdır Latife…

(Latife heyecan içinde Zübeyde Hanımın elini öper.)

LATİFE: Hoş geldiniz efendim.

(Zübeyde onun yanaklarından öper.)

ZÜBEYDE: Kızımız pek güzelmiş Salih oğlum.

(Zübeyde Hanım resmi durumlarda kendini zorlayıp düzgün Türkçe ile konuşmaktadır.)

ZÜBEYDE: Sizi istasyonda çok bekletmedik ya!
LATİFE: Beklemenin sözü mü olur Hanımefendi. Olsa olsa size biran önce kavuşma heyecanı içindeydik..

*****

96 – MUAMMER BEY KÖŞK – SALON (İç – Gündüz)
(Latife Zübeyde Hanımı tekerlekli iskemlesinde yemek salonuna getirir. Tevfik Rüştü Bey Zübeyde Hanım için hazırlanmış yemekleri kontrol etmektedir.)

ZÜBEYDE: Kızcağızımızın sizinle hısım olduğu belli, Tevfik Rüştü oğlum… Neresinden mi? İyi adam idare etmesinden.
TEVFİK RÜŞTÜ: Sizi şu perhiz yemeklerine de bir alıştırabilse, buna ben de inanacağım..

(Zübeyde Hanım sofradaki yemeklere bakar, yüzünün buruşturur.)

ZÜBEYDE: Gene mi bu tatsız tutsuz haşlamalar.. Abe Latife kızım yok mudur bana bir kemikçik pirzola, bir lokma fıstıklı tatlı?
LATİFE: Vallahi benim bir suçum yok efendim.. Doktorunuz ne emrederse ben onu yapıyorum.

(Yaver Salih ve Doktor Asım girerler.)

ZÜBEYDE: Oooo hoş gelmişsiniz Salih oğlum… Var mıdır Mustafa’mdan bir haber?

(Salih, Zübeyde Hanımın elini öper. Tevfik Rüştü Beyin elini sıkar. Latife ile selamlaşır. Doktor Asım da aynı şeyleri yapar.)

SALİH: Hürmetleri vardır anneciğim. Mecliste çok meşgul olduğu için sizi ziyarete gelemiyorlar. Bugün kü toplantıda Saltanat’a son verildi.

(Tevfik Rüştü irkilir…)

TEVFİK RÜŞTÜ: Olacağı buydu zaten…

(Zübeyde ile Latife de merak kesilmişlerdir.)

ZÜBEYDE: Bitti mi koca Osmanlının hükmü?

SALİH: Osmanlının hükmü İngilizlerin İstanbul’u aldığı gün bitmişti anacığım. Bundan sonra hüküm milletin…

(Salih Tevfik Rüştü’ye döner.)

SALİH: Gazi Hazretleri sizi de Ankara’ya bekliyorlar… Hanımefendinin sağlığı ile Doktor Asım Bey ilgilenecek…

(Tevfik Rüştü Zübeyde Hanıma döner.)

TEVFİK RÜŞTÜ: İzninizle ben ayrılayım efendim.

(Tevfik Rüştü Zübeyde Hanımın elini öper.)

ZÜBEYDE: Git git.. Mustafa’mı yalnız bırakma başı sıkıştığında..

*****

99 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gece)
(Oda karanlıktır. Zübeyde Hanım yatırıldığı yatakta acılar içinde kıvranmakta, inlemektedir.)

100 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODA ÖNÜ (İç – Gece)
(Zübeyde Hanımın iniltileri odasının dışına kadar taşmaktadır. Onun karşısındaki odada yatan Latife hole çıkar. Yatak kıyafetlidir. Bir an Zübeyde Hanımın odasından gelen iniltilere kulak verir. Sonra kapıyı yumuşakça açarak odaya girer.)

101 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gece)
(Zübeyde Hanımı yatağında acılarla kıvranmaktadır. Latife yanına gelir. Başucu lambasını yakar.)

LATİFE: Neyiniz var Hanımefendi?
ZÜBEYDE: Öldürecek beni bu ağrılar.. Romatizma..
LATİFE: Babamın romatizma ağrıları için Fransa’dan getirdiği bir ilaç var. İzin verirseniz onu bir deneyeyim.
ZÜBEYDE: Aman uyandırmayalım doktor Asım’ı. Etmesin itiraz. Deneyelim babacığının ilâçcını.

(Latife koşar adımlarla odadan çıkar.)

102 – MUAMMER BEY KÖŞK – MUTFAK (İç – Gece)
(Ateşte su kaynamaktadır. Latife bir ilacı şişesinden ölçüyle kaynayan suya atar. Sonra gene telaşlı hareketlerle büyük parçalar halinde hazırlanmış pamukları kaynayan suya bastırır.)

103 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gece)
(Zübeyde Hanım yatakta kıvranmaktadır. Latife elinde kâse ile gelir.)

LATİFE: Bu ilâçlı pamukları ağrıyan yerlere saralım. Dizlerinizi sıcak tutar.

(Zübeyde Hanım yattığı yerden doğrularak Latife’nin işini kolaylaştırmaya çalışır. Rumeli ağzı ile konuşmaktadır.)

ZÜBEYDE: Nasıl da düşünür anacığını evlatçığım benim.. Saralım bre melaike kızcağızım.. O pamukları yapıştıralım ayacağızıma..

(Latife sıcak pamukları sardıkça Zübeyde Hanım rahatlamaktadır.)

ZÜBEYDE: Ohh.. Rahatladım billa.. Rabbim göndermiştir bu melaikeyi besbelli. Allah da seni rahatına ve muradına eriştirsin..

(Latife Zübeyde Hanımın gönlünü alabildiği için çok memnundur. Tedavi şekli devam eder.)

*****

106 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gündüz)
(Zübeyde Hanım koltuğunda oldukça solgun ve bitkin görülmektedir. Salih odaya girer. Zübeyde’nin şakacılığı da pek kalmamıştır.)

ZÜBEYDE: Ooo Salih oğlum. Neredesin sen?
SALİH: Merkez komutanlığındaydım anacığım. Telefonda Paşa Hazretleriyle konuştum.. Hürmetleri var. Sağlığınızı sordu.
ZÜBEYDE: Son iki gündir hiç iyi değilim. Söyle Mustafa’ma aldırsın beni Ankara’ya.
SALİH: Az önce doktorunuzla konuştum. Şu vaziyette yolculuk olmaz diyor… Latife Hanım yok mu?
ZÜBEYDE: Gitmiştir ailecağızını karşılamaya… Dönerlermiş Fransa’dan..
SALİH: Gördünüz mü? Şimdi gitmeye kalkarsanız, sanki onlardan kaçmış gibi olur.. Latife Hanım da çok üzülür..

(Zübeyde Hanım zorlukla bir sır tevdi ediyormuş gibi konuşur.)

ZÜBEYDE: Bak evlâtçığım, şimdi dinle beni.. Bu kızcağız iyidir, hoştur, fakat tutmamıştır gözüm bu işi.. Bu kızcağız da bilmez benim oğlumu sevmediğini. O sever Mustafa Kemal Paşa’yı. O sever Gazi Paşa’yı. O ister kurulsun Çankaya’da buyursun ona buna. İster olsun büyük hanımefendi.. Sevmez o benim Mustafa’mı. Evlatçığım sen beni tez elden götüresin Ankara’ya söyleyeyim Mustafa’ya “Bu iş olmaz”.

(Zübeyde Hanımın düşünceleri Salih’i şaşırtmıştır. Bir an ne diyeceğini kestiremez.. Kapı açılır Latife içeri girer. Sevinç içindedir. Salih ile Zübeyde’deki durgunluğu fark etmez. Salih’i selamlar, Zübeyde Hanımın elini öper.)

LATİFE: Ooo hoş gelmişsiniz Salih Bey. Siz nasılsınız bugün?
ZÜBEYDE: Hamdolsun… Aileniz geldi mi?

(Zübeyde Hanımın Rumeli ağzına alışmış olan Latife onun düzgün Türkçe’ye döndüğünü fark edince irkilir.)

LATİFE: Geldiler efendim.. İzin verirseniz arzı hürmet etmek istiyorlar.
ZÜBEYDE: İzin ne demek.. Ben evinizde misafirim. Lütfen buyursunlar, kendilerine teşekkür etmek isterim.

(Latife koşar adımlarla çıkar. Salih bir an tedirgin Zübeyde Hanıma bakar. Zübeyde Hanım bir gayretle yüzündeki yorgun ve hasta ifadeyi bir Hanım sultan ifadesiyle örtmeye çalışır. Latife, babası, annesi ve iki kız kardeşini odaya alır. Hepsi de Fransa’dan geldikleri belli olacak şekilde, son derece şık ve saygılıdır.)

(01 Aralık 2008)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Bunları Yazmak Gerek 9: Bursa’ya Festival, Festivale de Dorsay’ın “Yüzler”i Çok Yakıştı!

Bursa’ya Festival, Festivale de Dorsay’ın Yüzler’i Çok Yakıştı!

Bursa, yaklaşık altı bin yıllık tarihi olan bir kent. 14. yüzyıldan başlayarak Doğu’dan gelen ipek ve baharat ticaretiyle büyük gelişme ve canlılık göstermiş bir yeşil merkez. Doğal güzelliklerinin yanı sıra kaplıcaları, köprüleri, hanları, medreseleri, kiliseleri, camileri, mescitleri vb. tarihi değerleriyle -sanki- zaman içinde efsunlu bir yolculuğa çıktığınız ve içine çekiliverdiğiniz bir bölge.

En genç sanatlardan olsa da, yüz binlerce filmle insanın kozmik yolculuğunun tanıklığını/yükünü üstlenmiş, milyarlarca seyircinin bilincinde kapılar, yüreğinde yaralar açmış ve her tür duyguyu yaşatmış sinema ile ilgili bir festival de, tabii ki her kente yakışır ama eski-tarihi şehirlere bir başka yakışır. Aynen İstanbul’a-Pera’ya yakıştığı gibi. Bursa’nın, son üç yıla kadar en önemli eksiği, tarihin içinden damıtılmış dokusuna yakışacak bir festivaldi. Seyircisinin salonları çocuksu heyecanlarla doldurması ve yepyeni filmlerle tanışması Gezici Festival ile sağlanmıştı zaten. Nihayet uluslararası nitelikte bir şenliğe kavuştu (evet, “Sinema Bir Şenliktir”, ışıklar içinde yattığını biliyoruz yeri doldurulamaz insan Onat Kutlar). Bu yıl üçüncüsü gerçekleştiriliyor: İlk ikisine oranla çok daha kapsamlı, film, salon ve yarışma sayısı artmış; dolayısıyla seyirci de yoğunlaşmış.

Bir festivalde en önemli olan, dünyanın bin bir filminin o kentin seyircisi ile buluşması değil mi? Bursa seyircisi bir güzel ki… Hiçbir filmi yalnız bırakmadan ilgi gösteriyor; yan etkinliklerle kucaklaşıyor. Ve muhakkak ki, sevgili Atilla Dorsay’ın Bursa Kent Müzesi’ndeki sergisiyle de…

“Yüzler”, festival kapsamında bir kitap aynı zamanda, sayfalarını sabırsızlıkla çevirdiğim. Çünkü bu alanda tanıdığım ‘en genç’ sinema aşığı, tutkunu, delisi… Ne derseniz deyin, sinema ile özdeşleşmiş bir dünya insanı Dorsay’ın çalışması. Dorsay, beyazperdede akan filmlerin süreleri ile sınırlandırılamayacak, filmler dışında da dünyaya-insana dair ne varsa izini süren bir gezgin, sinemanın içerdiği tüm diğer disiplinleri alabildiğine izleyen biri. Bu kitabı-sergisi de, dijital fotoğraf çekmeye başladığı son iki yıldaki çalışmalarını kapsıyor.

Sinemaseverlerin, filmlerde, evet, bazen ‘çok çıplak’ ama çoğu kez de, artık bilgisayarlarla kumanda edilen ışıklandırmalardan, filtrelerden, yoğun makyajlardan, tabii ki rol yapma yeteneklerinden, inanılmaz performanslardan geçerek izlediği ‘yüzler’i, hem kamera önü, hem de göremediğiniz kamera arkası ‘yüzler’i, en doğal halleriyle yakalayıp, o anı dondurmuş: Hilesiz, rol kesmesiz, nasılsa öyle. Her biri için notlar düşerek, kolaylıkla takip etmenizi sağlamış. İlk sayfayı çevirdikten sonra arka kapağı kapatana kadar elinizden düşürmeyeceğiniz bir enfes galeri. Önemlisi de, o yüzleri izlerken, o yüzlerle çıktığınız serüvenler, o çoğunda hıçkırıklarla ağlayıp, kahkahalarla güldüğünüz ve insan olmayı duyumsadığınız öyküler çıkageliyor; size tuhaf bir deneyim yaşatıyor.

Özetle, her daim bizim için örnek olan muhteşem Dorsay’a ve bana harika birkaç gün yaşatan tüm festival sorumlularına -emekçilerine- gönüllülerine, doğaldır ki, Bursa’ya ve halkına yürekten teşekkür ederim.

(02 Aralık 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Üç Film

60’lı yılların ilk yarısı idi, Ankara’da üniversitede ilk yıllarım, Kızılay’dan Dikimevi’ne giden caddeyi Mithatpaşa Bulvarı’nın kestiği noktada, kırmızı ışıkta beklerken Cumhurbaşkanlığı forsu ile Cemal Gürsel’in arabası, geldi tam önümüzde durdu, kendisi ön koltukta, bastonuna dayanarak oturuyordu, ne eskortu vardı, ne de trafiği durdurmaya çalışan korumaları. Gazetelerde okumuştuk 27 Mayıs’dan sonra, yerli otomobil yapılmasını istemiş, ve yapılan ilk otomobil ile Meclise gitmek isterken, benzin bitmesi ile yolda kalmıştı. Aradan yıllar geçti, sonraki yıllarda, yapım süreci montaja dayalı otomobiller yaptık, Anadol, Murat, Şahin. Devrim Arabaları, Gürsel’in yolda kaldığı otomobilin -sıfırdan- yapılmasını ve de neden yolda kaldığını anlatıyor. Sinemamızın denemeye pek yanaşmadığı bir çalışma örneği, bir süre sonra genelde unutulacak olsa da –hafizayı beşer nisyan ile malûldür- sinemamız üzerine, gerçek araştırma yapacakların es geçemeyeceği bir çalışma. Daha önce yaptığı dramatik-belgesellerden sonra Tolga Örnek’in -belgeselliği artık iyice dramatik (/kurmacaya) dönmüş- filmi, heyecan verici. Filmde de denildiği gibi “hiçbir başarı cezasız kalmaz”, bu filme verilebilecek ceza ise, filmi gösterimde tutmak, gidip onu seyretmek ile hafifletilebilir. İlk iki Devrim otomobilinin yapım sürecini, 27 Mayıs Devrimi’nin ilk yıllarındaki bürokrasiyi anlatan Devrim Arabaları, olay kurgusu, gelişmeleri ile Yeşilçam’ın yıllarca alıştırdığı masalsı filmlerimize pek uymasa da, yine de belli kalıpları kullanan, fakat konusu, olayı ile tüm klişelerini göz ardı edebileceğimiz, heyecanlandırıcı bir film.

Gitmek’i (Hüseyin Karabey) bir öykü okur gibi izlemeyi deneyin. Doğal olarak bir film, ama sinemamızda, -sinema yolu ile yazılmış- ender öykülerden (öykü uyarlaması değil) biri. Bir aşk filmi. Sevgili’ye ulaşmak için her zorluğun üzerine giden, yolun bittiği yerlerde yeni yollar deneyen -bulan-, fonda siyasal, gösteride güncel, sıradan; vardığı finalde, -artık sıradanlaşmış, kanıksanmış– yaşayanlarının canını alan ve yakan bir oda müziği tarzında, küçük bir trajedi. (Alain Resnais’in Hiroshima Mon Amour filminde de bir Alman’a aşık olan Fransız kızın, içine gömdüğü, sonuca ulaşmayan/ulaşamayacak olan aşkı hatırlanıyordu. Onun kişisel aşkı, Hiroşima’da yaşanan trajedinin, kilometrelerce uzağında yaşanmış kişisel bir dramdı.) Gitmek’in sonuca ulaşmayan/ulaşamayacak olan kişisel aşkları, Güney Doğu Anadolu’da, başlangıcı yıllar öncesine dayanan, yabancı patentli Türk-Kürt farklılaşmasının/farklılaştırılmasının sadece su yüzüne çıkan küçük parçacıklarından birisi. Kimse bir yerlere bu koşullarda GİTMEK durumunda kalmasın.

Gani Müjde ikinci filminde, bir varsayımdan yola çıkarak, “olmasaydı, nasıl olurdu”dan hareket ederek, tarihi misyonu bitmiş bir imparatorluğun bugünlere ulaşabilseydi encamının ne olacağını araştırıyor. Komediden yola çıkılsada, olayın hiçde komik olmadığı içine girince anlaşılıyor. Öncelikle Osmanlı Cumhuriyeti -sinemamızın yaygın mânâda anladığı gibi- bir komedi değil. Varsayımın her zaman yerine oturduğu da söylenemez ama, ilginç olabilen sekanslar içeriyor; günümüze yapılan göndermelerde, böyle bir film de -hele bugünün siyasal/ekonomik eriştiğimiz nokta göz önünde bulundurulursa- kaçınılmaz olacaktır. 7. Osman’ın, Asude’nin dilekleri karşısında, “bir babayiğidin çıkıp ‘geldikleri gibi giderler’ demesini istemesi”, bugün ne kadar olası ve eğer böyle bir babayiğit çıkarsa, işi, o sözü söyleyen babayiğit’inkinden çok daha zor olacaktır.

(30 Kasım 2008)

Orhan Ünser

Bir “Gazi ile Latife” Fragmanı

Türk Sinema tarihinin en değerli filmlerinden bir çoğunda yönetmen ve senaryo yazarı olarak imzası bulunan Halit Refiğ’in filmleştirebilmek için yapımcı aradığı “Gazi ile Latife” adlı senaryosu Alfa Yayınları’nın 1932 no.lu kitabı olarak kitap ve film severlerin dikkatine sunuldu. Bu kitaptan bir bölümü aşağıda bulacaksınız. Bu bölümde Mustafa Kemal Atatürk, Latife Hanım’la evlidir. Atatürk’ün Latife Hanım’dan önceki kadını Fikriye Hanım yurt dışındaki verem tedavisini yarım bırakarak geri döner. Atatürk bir anda sevdiği iki kadın arasında kalır. Latife Hanım her zamanki gibi hırçın, öfkeli, kıskanç, saldırgan ve mantık dışıdır.

175 – ÇANKAYA – LATİFE ODA (İç – Akşam)
(Ali Çavuş’un getirdiği haber Latife’yi oturduğu yerden sıçratmıştır.)

LATİFE: Ne diyorsun Ali Çavuş?
ALİ ÇAVUŞ: Evet gelmiş. Şimdi aşağıda bekliyor.

(Latife odadan çıkarken kendine çeki düzen vermeye çalışır.)

LATİFE: Aman yarabbi… Bir bu eksikti başımızda…

176 – ÇANKAYA (İç – Akşam)
(Latife merdivenlerden iner. Kabul salonunda bir kadın beklemektedir. Bu Fikriye’dir. Yüzünde ağlamaklı bir ifade vardır. İki kadın bir an birbirlerini süzerler.)

FİKRİYE: Merhaba Latife Hanım.
LATİFE: Merhaba Fikriye Hanım.
FİKRİYE: Sizi gazetelerde gördüğüm resimlerden tanıyorum.

(Latife’nin yüzünden canının sıkıldığı belli olmaktadır.)

LATİFE: Ben de sizin çok bahsinizi duydum. Ama Paşa Hazretleri geleceğinizden söz etmedi..
FİKRİYE: Uzun zamandır yazdığım hiçbir mektuba cevap alamadım. Ondan dolayı artık yazmak gereği olmadığını düşündüm.
LATİFE: Yaa. Ayakta durmayın içeriye buyurun lütfen… Paşa hazretleri neredeyse gelirler umarım.
FİKRİYE: Teşekkür ederim.

(Fikriye salona doğru yürür. Dal gibi incedir. Acınacak bir görünüşü vardır.)

177 – ÇANKAYA – SALON (İç – Akşam)
(Fikriye salondaki değişikliklerin farkına varmıştır.)

FİKRİYE: Epey değiştirmişsiniz köşkü…
LATİFE: Fark ediliyor mu?
FİKRİYE: Yakından tanıyanlar için fark etmemek mümkün değil

(Latife mağrur ve mesafeli gülümser.)

LATİFE: Tedaviniz sonuçlandı mı?
FİKRİYE: Doktorlara kalsa beni ömür boyu orada tutacaklardı. Ama ben daha fazla dayanamadım…

(Fikriye konuşmasına devam edemez. Gazi’nin sesine döner.)

M. KEMAL: Hoş gelmişsin Fikriye.
FİKRİYE: Hoş bulduk Paşam..

(Fikriye, Gazi’nin önce elini sıkar, sonra boynuna sarılmaya kalkınca Gazi kendini geri çeker.)

M. KEMAL: Latif, sen bakıver sofra hazır mı? Mutad zevat neredeyse gelir.
LATİFE: Tabii Kemal bakayım… Misafirimiz yoldan geldi acıkmıştır elbette…

(Latife sofra hazırlıkları için ayrılır. Onların birbirine “Latif” ve “Kemal” diye hitap etmeleri Fikriye’yi çok yaralamıştır.)

178 – ÇANKAYA – YEMEK SALONU (İç – Gece)
(Sofrada Kılıç Ali, Recep Zühtü ve Salih (Bozok) bulunmaktadır. Fikriye önüne konan yemeği yememekte ya başını tabağına eğip dalmakta ya da gözlerini Gazi’ye dikip uzun uzun bakmaktadır. Latife durumdan rahatsız ve tedirgindir.)

M. KEMAL: Sağlamlaşmadan senatoryumdan ayrılmakla iyi etmemişsin Fikriye…
FİKRİYE: Çok yalnızlık çektim. Daha fazla duramadım oralarda Paşam… Öleceksem kendi memleketimde öleyim…
M. KEMAL: Saçmalamaya başlama gene. Her şeyden önce sağlığını düşünmek gerekir. İstanbul’da Erenköy civarında bir ev tutalım sana…
FİKRİYE: Ankara’da kalsam olmaz mı?

(Fikriye bir taraftan da yan yan Latife’ye bakmaktadır.)

M. KEMAL: Olmaz. O tarafların iklimi senin sağlığın için daha uygun. Tevfik Paşa ile de konuşurum, sana gereken tedaviyi yaptırır. Böylece yarım kalan senatoryum tedavisi tamamlanır, sapasağlam olursun…

(Fikriye’nin, Çankaya’da kalmak arzusunda olduğu apaçık bellidir. Sofradakiler hazin haline acımaktadırlar.)

FİKRİYE: Paşam Paris’ten size küçük bir hediye almıştım. Fakat valizlerimi istasyonda bıraktığım için size getiremedim. Emir buyurursanız valizlerimi…

(Kılıç Ali atılır.)

KILIÇ ALİ: Hiç merak etmeyin Fikriye Hanımefendi… Yarın sabah erkenden aldırırız valizlerinizi.

(Gazi başı ile Kılıç Ali’ye “olur.” işareti yapar. Sonra Fikriye’ye döner.)

M. KEMAL: Bu zahmete hiç gerek yoktu Fikriye… Kendine bir şeyler alsan daha iyi olurdu.
FİKRİYE: Küçük bir şey… Beni hatırlarsınız diye düşündüm…

(Latife, Fikriye’nin varlığından iyice rahatsız olmuştur. Patlamamak için kendini zor tutmaktadır. Gazi de onun bu sıkıntısının farkındadır.)

M. KEMAL: Sen yol yorgunusun Fikriye… Bu gece erken yat. Ne yapacağımızı yarın konuşuruz.

(Fikriye sofradan kalkmak isteğinde değildir. Ama Gazi’nin dediklerine de itiraz etmemeye alışmıştır.)

FİKRİYE: Peki Paşam.

(Fikriye yerinden isteksizce kalkar. Latife’de kalkar.)

LATİFE: Size yatacağınız yeri göstereyim.

(Fikriye acı içindedir.)

FİKRİYE: Zahmet olacak… İyi geceler Paşam. İyi geceler efendim.
KILIÇ ALİ: Allah rahatlık versin Fikriye hanımefendi… Bavulları merak etmeyin…

(Latife ile Fikriye odadan çıkarlar. Sofrada sıkıntılı bir hava vardır. Gazi düşünceli, rakısından bir yudum çeker.)

M. KEMAL: Başımıza bir de bu iş çıktı… Salih sen orayı araştır. Fikriye’yi en yakın zamanda İstanbul’da uygun bir sağlık yurduna yerleştirelim.
SALİH: Baş üstüne Paşam…
KILIÇ ALİ: Bavulları ne yapalım?
M. KEMAL: Getirsinler… Hediyesini versin bakalım. Gönlünü kırmayalım…

179 – ÇANKAYA – FİKRİYE’NİN ODASI (İç – Gece)
(Latife Fikriye’nin yatacağı yeri hazırlamaktadır. Fikriye gözlerini ayırmadan Latife’yi seyretmektedir. Gazi’nin tercih ettiği kadının nasıl birisi olduğunu anlamaya çalışmaktadır.)

FİKRİYE: Dünyada herhalde sizden daha bahtiyar bir kadın yoktur.
LATİFE: Gazi ile yaşamanın kolay olmadığını bilmez değilsiniz herhalde?
FİKRİYE: Olsun… O, Dünyanın en büyük adamı. Bir insan için onun yanında bulunmaktan daha büyük saadet olabilir mi?
LATİFE: Haklısınız…
FİKRİYE: Acaba Allah neden bu mutluluğu size layık gördü? Benim günahım neydi ki beni hasta etti?
LATİFE: Bilmem… Allah’ın hikmetinden sual olunmaz…

180 – ÇANKAYA – GAZİ / LATİFE YATAK ODASI ÖNÜ (İç – Gece)
(Gece geç vakit Gazi yatmak için odaya gelir. Kapıyı açar girer.)

181- ÇANKAYA – GAZİ / LATİFE YATAK ODASI (İç-Gece)
(Latife geceliklerini giymiş, fakat yatıp uyumamıştır. Sinirli bir tavırla odada sigara içmektedir.)

M. KEMAL: Sen daha yatmadın mı?
LATİFE: Hayır seni bekliyordum. Mutad Zevat’tan fırsat kalırsa iki lâf da belki biz konuşabiliriz diye…
M. KEMAL: Peki ne konuşacağız?
LATİFE: Bu hanım buraya yerleşmeye gelmedi herhalde… Ne kadar kalacakmış öğrenebilir miyim?
M. KEMAL: Merak etme, Mutad Zevat ile bunu da konuştuk. Yarın İstanbul’a gitmesini sağlayacaklar. Bu gece kolundan tutup sokağa atmak doğru olmazdı herhalde.

(Latife sigarasını asabi bir tavırla söndürür.)

182 – ÇANKAYA – MERDİVENLER (İç – Gündüz)
(Fikriye üst kattan alt kata iner. Sabahın erken saatinde ortada kimse görünmemektedir. Etrafına bakınırken Ali Çavuş’un sesi ile döner.)
ALİ: Sabah şerifleriniz hayırlı olsun Fikriye Hanım…
FİKRİYE: Hayırlı sabahlar Ali Çavuş… Kimseler yok mu?
ALİ: Salih Bey burada… İstasyondan bavullarınızı getirttiler.
FİKRİYE: Ya Gazi hazretleri?
ALİ: Odalarından henüz inmediler. Ben Salih Bey’e haber vereyim.

(Ali çıkar. Fikriye ne yapacağını kestiremeden ortalıkta dolanır. Salih gelir.)

SALİH: Merhaba Fikriye Hanım. İyi uyudunuz mu?
FİKRİYE: Uyumak mı? Bizim için bundan sonra uyumak ne mümkün… Gün ışıyalı beri ayaktayım. Bavullarım gelse de Gazi’nin hediyesini versem…
SALİH: Bavullarınız geldi… Yaverler odasında…

(Fikriye Salih’in peşinden yaverler odasına doğru yürür.)

183 – ÇANKAYA – YAVERLER ODASI (İç – Gündüz)
(Fikriye’nin iki bavulu bir köşeye konmuştur. Fikriye onlardan birini açar, küçük bir paket çıkarır.)

FİKRİYE: İşte Gazi’ye getirdiğim hediye.
SALİH: Bana verin. Ben Gazi Hazretlerine ileteyim.
FİKRİYE: Ben kendim veremez miyim?
SALİH: Gazi Hazretleri sizin bu sabah tren ile İstanbul’a gitmenizi uygun gördüler. Sizi istasyona götürmek üzere bir fayton bekliyor.

(Fikriye büyük bir elem içindedir)

FİKRİYE: Yaa. Demek öyle uygun görüyorlar…

(Salih de sıkıntı içindedir.)

SALİH: Bavullarınızı faytona yüklesinler mi?
FİKRİYE: Yüklesinler.

(Salih’in işaretiyle Ali çavuş bavullara sarılır.)

SALİH: Ya hediye paketi?

(Fikriye hediye paketini elinde sıkı sıkı tutmaktadır.)

FİKRİYE: Bu hediyeyi birgün kendi elimle vermek isterim.

184 – ÇANKAYA ÖNÜ (Dış – Gündüz)
(Köşkün önünde iki atlı bir fayton durmaktadır. Ali Çavuş, Fikriye’nin bavullarını yükler. Salih ile Fikriye gelir. Salih, Fikriye’nin arabaya binmesine yardımcı olur. Fikriye perişandır. Salih de çok zor bir iş yapmanın acısı içindedir.)

SALİH: Bir sıkıntınız olursa beni mutlaka arayın Fikriye Hanım…
FİKRİYE: Sizin elinizden her şey gelir mi Salih Bey?
SALİH: Hayır… Ben ancak Gazi Hazretlerinin talimatını yerine getirebilirim.

(Fikriye elemli bir gülümseme ile faytona biner. Faytoncu Salih’e selâm vererek atları kırbaçlar. Fayton köşkten aşağı doğru uzaklaşır.)

185 – ARABA İÇİ (İç – Gündüz)
(Arabanın içinde Fikriye’nin gözlerinden yaşlar boşanmaktadır. Elinde sıkı sıkı tuttuğu hediye paketini açar. Paketin içinden kabzası sedef kakmalı bir tabanca çıkmıştır. Fikriye bir an tabancayla oynar. Tabancayı başına doğru götürür.)

186 – ÇANKAYA YOLU (Dış – Gündüz)
(Araba köşk yolundan aşağı doğru gitmektedir. Arabanın içinden bir tabanca sesi gelir. Arabacı arabayı durdurur. Kapıyı açar. Fikriye’nin kanlı başı arabadan dışarı sarkar. Elinde kabzası sedef kakma tabanca bulunmaktadır.)

187 – ÇANKAYA – M. KEMAL ÇALIŞMA ODASI (İç – Gündüz)
(Gazi silâh sesini duymuştur. Merakla pencereden dışarı bakmaktadır. Odaya Latife girer. Üzerinde sabahlık vardır.)

LATİFE: O patlamayı duydun mu Kemal?
M. KEMAL: Evet duydum.. Tabanca sesi..

(Latife kuşkulanır.)

LATİFE: Tabanca mı… Gene bir hadise mi var?
M. KEMAL: Bir bakayım ne oluyor?

(M. Kemal odadan çıkar.)

188 – ÇANKAYA – MERDİVENLER (İç – Gündüz)
(Gazi merdivenlerden iner. İçeri telâşla Salih girer.)

M. KEMAL: Neydi o tabanca sesi Salih?
SALİH: Çok acı bir vaziyet Paşam…
M. KEMAL: Nedir?
SALİH: Fikriye Hanım kendini vurdu…

(M. Kemal bir an donup kalmıştır. Latife Hanım da üst katta merdivenlerin başına gelmiş, olayı dinlemektedir.)

M. KEMAL: Tabancayı nereden bulmuş?
SALİH: Köşkten ayrılmadan önce elinde bir paket vardı. Bunun size kendi eliyle vermek istediği bir hediye olduğunu söylüyordu. Israr etmeme rağmen paketi bana vermedi.
LATİFE: Belki de sizi vurmayı tasarlıyordu.

(M. Kemal ters ters yukarı Latife’ye bakar.)

M. KEMAL: Saçmalama…

(Gazi’nin tepkisi de Latife’yi şaşırtmıştır. Gazi önüne döner. Gözünden bir damla yaş süzülür.)

M. KEMAL: Zavallı Fikriye…

(27 Kasım 2008)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

28 Kasım 2008 Haftası

“Sınıf”, bir eğitbilim ve sinema dersi; kendinizle ve eğitim sistemleriyle hesaplaşacağınız ama her halükarda içinden çıkmakta zorlanacağınız hatta muhtemelen de çıkamayacağınız, herkesin kendini oynadığı, ‘patetik gerçeklik’ diyebileceğimiz, kolay olmayan film: Kendini “sinema seyircisi” olarak tanımlayan herkes izlemeli!

“Madagaskar 2”, New York Hayvanat Bahçesi’nin güvenli ortamından sonra köklerine, Afrika’ya dönen dört kahramanın uyum sorunlarıyla boğuşmasını serüven başlığı altında sunarken, eğlencenin alt metnine sosyal psikolojik ve politik mizahı ustalıkla yediriyor: Canlandırma meraklısı yetişkinlerin orijinal izlemesi gerek ki, oyuncuların karakterlere katkılarının ayrıntılı lezzetlerine varılsın!

“Lorna’nın Sessizliği”: Soğuk Avrupa kentinde, genç kadının ‘vicdanın sıcaklığı’na doğru yaptığı yolculukta seyirciye gerçeğin tanıklığını yaptırıyor: Bu tanıklığın, beylik kuralların dışında çalışan bir kamera ve ilginçtir, başroldeki inanılmaz oyuncunun eksiksiz tüm çekimlerde(çekim: Alıcının sürekli olarak çalıştırılmasıyla elde edilen film parçası, plan) yer alması sayesinde çok önem kazandığını fark edeceksiniz.

“Aramızda Casus Var”, dünya gezegeninin saçma sapan işler yapan canlıları olan insanlardan ABD-New York’ta yaşayan orta yaştaki bir gruba odaklanıp, onların kara mizahla flörtleşen komik hikâyesini hayranlıkla izlettiriyor: Karakterleri gibi orta yaşlı olan oyuncu ‘dev’lerin -yer yer seyredeni üzdükleri- performanslarını kaçırmak olmaz!

(27 Kasım 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Hepimiz Mustafa’yız

Önce Can Dündar’ın “Mustafa”sının kapalı gişe gösterilmesi, şimdi de Gani Müjde’nin “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”, “Tek yol kayıtsız şartsız tam bağımsızlık” gibi fikirlerini savunan ve “Atatürk olmasaydı?” ve “Kurtuluş Savaşı yapılmasıydı?” sorularının cevabını arayan “Osmanlı Cumhuriyeti”nin gördüğü inanılmaz seyirci sayıları, “Beni hatırlayınız” diye vasiyet eden Atatürk’e layık insanlar olmaya çalıştığımızı dosta düşmana bir kere daha kanıtladı. Atatürk sevgisi ve Atatürk özlemi sinema salonlarından adeta taşarak tüm Türkiye’ye yayıldı. Kurucu Baba’mızın eserlerine insanlarımızın her zaman, her yerde ve her koşulda sahip çıkmaya kesin kararlı olduğu bir kere daha ortaya çıktı. Milyonlarca insanımız böylece bir kere daha, henüz kendisine layık bir şekilde beyazperdede anlatılamayan, Atatürk’e verdiği değeri ve önemi bir kere daha dile getirmek istedi. Atatürk’ün askerlerini konu alan Nesli Çölgeçen’in “Son Buluşma”sıysa ne yazık ki onca tanıtıma ve duyuruya rağmen yeterince izleyicinin ilgisini çekmedi.

“Mustafa”da Atatürk’ün çevresinde onun ayarında hiç kimse olmadığını gördük. Zaten Türkiye’de devlet yönetiminde çapsızlık ve dar görüşlülük O’ndan sonrasının genel özelliği olmuştur… Örnek vermek gerekirse Türkiye Cumhuriyetini kurduktan sonra hiçbir yurt dışı seyahat yapmayan Atatürk eğer Hindistan’a kadar gidip Taç Mahal’i (*) ziyaret etseydi mutlaka ve mutlaka bu insan eserinin eşsizliği, benzersizliği, yüceliği, zarifliği ve büyüleyiciliği karşısında aşka gelir, duygulanır ve hiçbir zaman unutulmayacak, özlü birçok söz sarf ederdi. Oraya kadar gidip, Taç Mahal’i ziyaret edip, böyle insan elinden çıkma bir dünya harikasının ezici gücü karşısında hipnotize olmamak, etkilenmemek, duygulanmamak mümkün mü? Taç Mahal’e giden Atatürk olsaydı bu ölümsüz eser karşısında günlük politikanın kısır gündemini mutlaka bir yana koyardı.

(*) Aşk ve sevda uğruna dikilmiş en güzel anıtkabir olan Taç Mahal günümüzden 355 yıl önce 1653’te tümüyle tamamlandı. Taç Mahal Mimar Sinan’ın öğrencilerinin eseridir.

Not: Bu yazının ana fikrini veren ve hepimizi her zaman aydınlatan bilge insan Atilla Dorsay’a çok teşekkür ederiz.

(26 Kasım 2008)

Hakan Sonok

Hakan.sonok@tr.net

Ulusal Bir Film ve Festivalin Bileşenleri Nelerdir?

“Ulusal” kavramı her alanda olduğu gibi film festivallerinde de kendine yeni bir tanım arıyor. Çünkü ne zaman ulusal bir film festivalimiz sona erip ödüller açıklansa, ödüllerin yabancılara gittiğini fark eden sinemacılarımız, “Böyle şey olur mu?”, “Bu bir skandal!”, “Bir ulusal yarışmada yabancılar nasıl ödül alır!” diye başlıyor şikâyetlerini sayıp dökmeye. Takip eden birkaç gün içinde ortaya, “Türk filmi nedir?” veya “Bir filmi ulusal yapan şeyler nelerdir?” gibi cevaplanması gereken temel sorular soruluyor ama bu sorular da o sırada çıkan toza-dumana karışıp gidiyor. Sonra da sorun(lar) bir kez daha su yüzüne çıkıncaya kadar suyun dibine çöküyor. Bu yıl sorunu sinema yazarlarımızın sıcak tutması beklenir ama ülkemizde onlar da bu konuda oldukça kısa hafızalı!

Yarışmalarda görev yapan jüri üyelerinin bir kısmı da bu sonuçlardan rahatsızdır. Hatta onlardan bazıları daha seçime başlamadan önce önlerine konan listedeki filmleri inceleyip bu rahatsızlıklarını festival yöneticilerine bile iletirler. Festival sorumluları ise durumu bildiklerini ama her şeyin eksik festival tüzüğüne uygun olduğunu söyleyerek kendilerini savunurlar. Filmler yarışmaya kabûl edilmiştir ve bu aşamada artık tüzük değiştirmek için zaman yoktur. Yapacak bir şeyi olmadığı kararına varan jüri de filmleri izlemeye başlar. Fakat bazı jüriler günlerce film izlerken oldukça kaynaşır. Geçmişte bu jürilerden bazıları sonuçlar açıklandıktan sonra oturup tüzükteki eksiklikler için festival yönetimine “tavsiye kararları” bile yazıp bırakmışlardır. Fakat bu kararlar nedense bir türlü dikkate alınmaz ve bu tüzükler bir türlü onarılmaz.

Bu yazının asıl amacı kesin çözümler önermekten çok mümkün bazı varsayımlar ileri sürmek. Bunun için 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili birkaç maddesini okuyarak bazı ipuçları elde edebiliriz. Bu yasa, ülkemizdeki kötü uygulaması bir yana, evrensel birçok tanım ve uygulamayı barındırıyor. Yasada iki çeşit eser sahipliği (ve ortaklığı!) tanımı var. Bu tanımlara göre;

1 – Bir eserin “manevi ve mali haklarının temel sahipleri” o eseri meydana getirendir. Sinema eserlerinde bunlar film yönetmeni, senaryo (ve diyalog) yazarı ile özgün müzik bestecisidir. Bu sayılanlar, eserin “birlikte eser sahileri”dirler.

2 – Eserin “bağlantılı haklarının sahipleri” ise, eser sahiplerinin manevi ve mali haklarına zarar vermemek kaydıyla “komşu haklar”ın sahipleri -oyuncular- ile filmlerin kaydını gerçekleştiren film yapımcılarıdır. Filmlerin ilk tespiti gerçekleştiren film yapımcıları eser sahibinden ve icracı sanatçıdan mali hakları kullanma yetkisini devralma koşuluyla mali hak sahibidir.

Bu kapsamda, önce birlikte çalışmaları doğal olan “ulusal” veya “yabancı” yaratıcılar ve yapımcıların aralarındaki manevi ve mali işbirliği ve orantıları saptamak, daha sonra da ulusal bir filmi (!) ve festivali (!) tanımlamak gerekiyor.

“Ulusal” çerçeveleri on yıllar önce yapılmış Antalya ve Adana gibi festivallerimizin tüzüklerinin bu festivallerin artık yurt dışına taşma çabalarına yetmediği açıktır.

Bu yüzden ilk sorun artık “ulusal” veya “uluslararası” bir festivalin “ne” olduğu sorusudur? Bu sorunun cevabı en çok kabûl gören ama tartışmaya en açık cevabı festivalin ulusal bir devletin fiziksel/coğrafi sınırlarına bağlı olarak cevaplanmasıdır.

Fakat iş sanat eserine geldiği zaman orada biraz duraksamak gerekiyor. Burada birçok soru akla geliyor. Örneğin ulusal bir kültür ürünü olarak (!) bir “eser” ille de o ulusun kimliğini taşıyan bireyler tarafından mı üretilir? Öykülemeleri tamamen Anadolu’da geçen iki film düşünelim. Bunlardan birisinin yönetmeni Türk diğerinin ki ise Hollandalı olsun. Fark eder mi? Etmeyebilir. Çünkü festivallerimizde böyle karşılaşmalar oldu. Bu örneği daha da ileri götürebiliriz. Meselâ bir Hollandalı yönetmen, Anadolu’da geçen bir öyküyü bir “Türk” yönetmenden daha iyi anlatırsa ne olacak? Bu film ulusal bir kültürü temsil edemez mi? soruları filmlerin yaratıcıları üzerinden düşünerek arttırmak mümkün ama bu sorular çoğaldıkça ortalık daha da karışacak gibi duruyor. En iyisi halen yapılan bazı uygulamaları hatırlayıp karmaşayı biraz sadeleştirmek.

Sadeleştirme sorunlarından birisi, filmlerin ulusal olup olmadıklarını yapımcıların üzerinden tanımlamaktan vazgeçmemiz olabilir. Bu kötü alışkanlığımızın iki sakıncası var. Birincisi, filmler çok fazla “mal/ürün” gibi algılanıyor ve bu oldukça yanlış/eksik bir görüş. İkincisi, filmlerin temel haklarının (devredilemez manevi haklar ve mali haklar) sahipleri zaten yönetmenler, senaryo yazarları ve müzik bestecileri. Yapımcılar filmlerin sadece bağlantılı ve mali haklarının sahipleri.

Festivallerde en çok tartışılan konulardan birisi filmlerin yapımcı-ları-nın kim ve hangi oranlarda olduğu? Burada sürekli kısır bir yapım ortaklığı (yüzdesi) tartışmasına giriliyor. Oysa bu konuda Eurimages sinema fonunun bir uygulaması örnek alınabilir. Bilindiği gibi bir Eurimages filminde üç ayrı ülke çeşitli oranlarda katılarak bir filmi yapmak zorundadırlar. Bu ülkelerden birisi filmi Eurimages’da temsil eden ve filmin yapımına en çok % 80 oranında katılabilen “Delege Üye” ile filmin yapımına en az % 10’luk paylarla katılmak zorunda olan diğer (en az) iki “Katılımcı” ortaktır. Film yapımı öncesi işleyen bu mantık film yapımından sonra neden işlemesin? Büyük paya sahip delege üye/ülkenin filmi temsil edeceği açıktır. Peki film yapımına % 10 oranında katılımcı/ortak ortak üye ülke bu filmi alıp bir “Türk filmi” olarak katabilir mi? Katılım payı çok düşük oranda olan böyle bir filmin festivale katılmaması gerektiği açık. Bu oran ne olmalıdır sorusu burada bu yazıyı pek ilgilendirmiyor. Ama her festival komitesi “oranı” tartışıp bunu kendi tüzüğüne uygun bir dille yazabilir.

Peki bir film ortak bir yaratı olduğu halde, filmin temel manevi ve mali haklarının sahipleri aynı ulusun kimlik kartını taşımıyorlarsa ne olacak? Yani üç yaratıcı kategoriden birisi, ikisi veya üçü “yabancı” olursa ne olacak? Bu durumda birkaç soru ve cevap üretmek mümkün. Örneğin;

– Yaratıcılardan ikisi “yabancı” ise ürün ulusal ürün olarak kabûl edilmez, denebilir!

– Ortak veya değil (örneğin delege üye) film yapımcısı ulusal dahi olsa, eğer filmin yaratıcılardan ikisi “yabancı” ise o film de “ulusal” kabûl edilmez, denebilir!

– Filmin yapımcısı “yabancı” ama iki yaratıcısı “ulusal” ise film ulusal bir ürün olarak kabûl edilebilir. Fakat yapımcı ve diğer yaratıcı kendi kategorilerinde yarışmaya alınmayabilirler!

– Yaratıcılardan birisi “yabancı” ise film bir “ulusal ürün” olarak kabûl edilebilir ama “yabancı” yaratıcı kendi kategorisinde yarışmaya alınmaz, denebilir..

Sorun sadece sektöre de sorarak bir beyin fırtınası yapmak ve çıkan sonuçları tüzüğe yazmak…

(Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

(25 Kasım 2008)

Hüseyin Kuzu
Senarist / Öğr. Gör.
Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

Bunları Yazmak Gerek 8: Diziler Vatandaşlara, Fikir-Tartışma Programları Vampirlere…

Türkiye’deki TV yayıncılığı, sanırım, Batı ülkelerinde -benim gördüklerim dışındakiler de dâhil- yok! “Dünyanın hiçbir yerinde” diyerek iddialı olamam ama Batı’da yok! Olmaz, olamaz! Burada kanalların başındaki müdürler de oralarda -bu zihniyetleriyle- iş bulamazlar zaten… Ülkemizde, tamamen bize özgü, ‘tuhafın tuhafı’ bir durum söz konusu; bu tuhaf durum sürüp gittiğine göre vatandaşlarımız tuhaf demek ki. Yoksa kim güneşin batışından gece yarılarına kadar, 30 saniyede anlatabileceği şeyi en az 3 dakikaya yayan ve içinde kendini oyuncu zanneden birbirinin karbon kopyası genç kızlarla adamların olduğu, dizi denen görüntüleri izlesin? Sabır taşı olsa çatlar, kalp dayanmaz iflâs eder. Sanırım, bize okullarda ‘pahalı, merak uyandırıcı, etkili’ diye öğretilen TV reklâmlarının, dizi denen görüntülerin aralarında ‘ucuz, bildik, eğlendirici’ olarak bol bol yayımlanması da dâhil, iki saati bulan ve bazen de geçen bir sürede, hane halkı rutin işlerini yaparken arada izliyor, bolca da dinliyor! Ha, durum tersi ise, yani iki saat küsur gözünü kırpmadan izliyorsa, durum ekonomik krizden de vahim demektir.

TV dizilerinin ‘kitabını yazmış’ ve dünyaya ihraç etmiş ABD’de, bir bölümün kaç dakika olacağı, tadın nasıl damaklarda bırakılacağı saptanmış. Dramlarda ortalama 45 dakika, güldürülerde (sit-com) 45 dakikanın yarısı! Bu kadar basit! Böylece TV dizilerinin bir numaralı egemenleri senaryo yazarları da bugünkü güçlerine erişmişler (bkz. senaryo yazarları grevi ve başarıları); Türkiye’deki senaryo yazarlarının sorunu olan ve bu yüzden sinemamızda da ciddi sıkıntılara yol açan ‘dramatik kurgu’ / ‘komedi zamanlaması ‘ konusunda ışık hızıyla yol almışlar. Eğer Türk TV dizilerinde de bu süre uzunluğu konusu devam ederse, senaryo yazarlığı mesleği ilerleyeceğine geriye gidecektir. Çünkü iyi dizi senaryosu yazarı, ‘kısa sürede, en fazla olay ve olguyu, en anlaşılabilir ve dikkat çekici şekilde yazabilen’dir.

Neden bu dizi meselesini yazdım; pek mi meraklıyım… Hayır! Benim izlediğim programların, yani fikir-tartışma programlarının, örneğin Siyaset Meydanı’nın, 32.Gün’ün, Abbas Güçlü ile Genç Bakış’ın karşısında, bu dizilerin yüzünden uyuyakalıyorum da ondan! Çünkü bitmek bilmez diziler yüzünden gece yarısından sonra seyirci karşısına çıkabiliyorlar. İstanbul’da yaşayan biri için bu programları izlemek ve sabah sağlıklı biçimde işe gitmek imkânsızdır! Hafta sonu programları da değiller üstelik ertesi gün tatil olsun. Çok açık ortadadır ki, özellikle çalışan kesim tarafından izlenmesi istenmemektedir. O zaman kaldırın tümüyle, rahatlayın hanımlar, beyler. İstanbul vampirlerinin tabutlarından kalkıp ava çıktıkları saatlerde fikir-tartışma programlarını devreye sokmak, insanlarla alay etmektir. Belli ki, gözünüzü ‘rating’/kâr bürümüş. Evinde ölçüm cihazı olan birkaç bin kişi hepimizi esir etti yahu; ben mecbur muyum bu programları izlemek için saatlerce beklemeye? Bu ne biçim ulusal TV yayıncılığı? Zaten sinema filmlerinin canı yakılıyor sürekli, kesilmedik film neredeyse yok! Hadi, filmleri RTÜK yasası sayesinde kesiyorsunuz, bu programları vampirlerin avlanma saatlerinde yayımlamanızı RTÜK emretmiyor ya!

Peki, televizyon yazarları ne iş yapar? Sinema sanatının başyapıtları kesilip biçilirken, fikir-tartışma programları kimsenin izleyemeyeceği, isteyenlerin de ancak göz kapaklarını açıp seloteyple yukarı-aşağı yapıştırırsa bakabileceği saatlerde yayımlanırken, TV yazarları ne yazar, ne çizerler? Yazıyorlarsa, hiç mi etkileri yoktur? Yoksa patronun kanalını övüp durmak dışında bu konular onları ilgilendirmemekte midir?

Geçen hafta, gece yarısından sonra yayıma verilen Siyaset Meydanı’nı, yorgunluktan sonuna dek izleyemediğim için yazmaya karar verdim. Dilerim, bu durumun müsebbibi TV yöneticileri uyurlarken, pencerelerinden içeriye birer vampir süzülür!

(24 Kasım 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com