Kategori arşivi: Yazılar

Milyoner

Haftanın flaş filmi “Milyoner”in konusu şöyle;

Hindistan’ın varoşlarından gelen bir çocuk “Kim Milyoner Olmak İster?” yarışmasında tüm ülkeyi şaşkına çevirecek kadar çok soruya doğru yanıt verir. 20 milyon rupilik son soruya gelindiğinde ise donkkk!!! sesi çalar ve yarışma ertesi güne kalır. Şova ara verildiğinde polisler hile yaptığını düşündükleri Jamal’ı gece boyunca sorguya çekerler. Ve Jamal’ın verdiği doğru cevapların hayret verici hikâyeleri bir bir ortaya çıkar…

Film seyirciye şu soruyu yöneltiyor;

Bir sokak çocuğu, bilgi yarışmasında voleyi nasıl vurur?

A) Hile yaparak…
B) Şansının yardımıyla…
C) Parlak zekâsıyla…
D) Ya da kaderine yazılmışsa…

Sizce hangisi?

Filmin oluşum hikâyesinden söz etmek gerekirse; Channel 4’ün Film ve Drama Bölümü’ndeki Tessa Ross’a, Film4’ten Kate Sinclair’den bir telefon gelir. Sinclair telefonda muhteşem bir hikâye okuduğundan ve çok etkilendiğinden söz eder. Sinclair’in bahsettiği hikâye, Vikas Swarup’un yazdığı ve 12 kısa hikâyeden oluşan Q & A isimli henüz yayınlanmamış bir kitaptır. Ross hemen araştırmalara başlar ve kitabın sinema haklarını satın alır.

Senarist Simon Beaufoy ise bu 12 hikâyeyi ustalıkla birleştirerek müthiş bir senaryo çıkarmış ortaya… Beaufoy’un şu sıralar The Raw Shark Text isimli yeni bir kitap uyarlaması üzerine çalıştığını da söyleyelim… Filmin yönetmeni 28 Gün Sonra (28 Days Later) ve Gün Işığı (Sunshine) gibi filmleriyle dikkat çeken İngiliz yönetmen Danny Boyle… Filmin kurgusunu yapan Chris Dicknes tıpkı yazar Swarup’un söylediği gibi Hindistan’ı hızlı çekimdeki bir şehir gibi beyazperdeye aktarıyor. Buna da hayran kalmamak elde değil. Hindistan’ın hızla büyüyen bir şehir olduğuna dikkat çeken film bu gelişmişlik içinde yoksulların nerede durduğuna dikkat çekiyor. Zeki Demirkubuz’un Kader’indeki Ufuk Bayraktar misali aşkından ne olursa olsun vazgeçmeyen Dev Patel’in (Jamal) performansı görülmeye değer.

Hint filmlerine özgü masalsı anlatım da unutulmamış… Hindistan Sineması tadı almak isteyenler, Hindistan’ı keşfetmek isteyenler ya da sadece iyi bir film izlemek isteyenler için İngiliz yapımlı “Milyoner” ilk tercih olmayı hak ediyor!

(04 Mart 2009)

Gizem Ertürk

06 Mart 2009 Haftası

“Watchmen”, alternatif yakın tarihte, insan denilen kaotik varlığın en karanlık bölgelerine girerken, savaşın / yok etmenin dayanılamaz cazibesinin kodlarını arayan, sonsuz zaman çizgisi üzerindeki devinimleri ve çok katmanlı temalarını, grafik şiddetin, cinselliğin, aksiyonun tasarlanıp çekilmiş en iyi örneklerinden biri olarak sunan, gösterişli çizgi roman uyarlaması: Tüm kusur ve yanlışlarla ‘insan kalmak’ önemliyse sizin için, bu yeni yüzyıl sineması örneğini seveceksiniz.

“Sıradan Bir Gündü”, bu düzenin (hani şu sıralar domino taşları gibi hızla devrilen şirketlerin kurduğu düzen) ‘zayıf’ları eleyen ve kurban eden çarklarında yer alan bir ‘içe dönük’ genç adamın dışa vuramadığı öfke seyrine dair gelişmeleri, küçük ama muzip fantastik dokunuşlarla sunuyor: Asla aldanmayın, asla yanılmayın, üst katlara gerçekten çıkmak ve yerleşmek için üst katların havasını içinize iyice doldurmuş olmanız gerekir!

“Gran Torino”, beylik laflarla ırk, dil, din, milliyet vs. ayrımı yapmadıklarını söyleyen ‘sahte’ çok yüzlülerin tersine, bu ayrımı yapmaktan çekinmeyen ama işte belki de onun için temel insani özelliklerini muhafaza ederken, yüreğindeki vicdan azabını atamayan bir adamın, keskin mi keskin ‘kefaret’ öyküsü ve bilin ki içinizi çok acıtıyor. İnsanlar kaynaşır tabii, neden kaynaşmasın? En sert mizaçlar da yumuşatılır, neden yumuşatılamasın ki? Ama bir insanın yaşamı sona ermişse, ne yapsanız da geri gelmez. Film boyunca bu geri dönülemezliği hissettiren ve sizi de ‘rahatsız eden’ Eastwood, gerçekten büyük bir sanatçı.

“Gökten 3 Elma Düştü”, yaşamın kenarında var olmaya çalışan üç birbirinden çok farklı karakteri, finalde aynı dostluk karesinde birleştiren, ‘insan olmaya ve kalmaya’ dair ortalama bir çalışma: Belki tesadüf ama ekseninin, fena halde, “Padre Nuestro” adlı 2007 yapımı filme benzediğini vurgulamak şart.

“Cüceler Devlere Karşı”, yaşamım boyunca izlediğim, en berbat / itici uzun metraj animasyonu: Çocuklarınızın kötü rüyalar görmesine neden olabilir!

(04 Mart 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Öldür Beni – Türk Sineması’nda Üslûp Çoğulluğu – [Avantajlar ve Dezavantajlar]

Öyle bir film düşünün ki, bugüne değin izlediğiniz en kötü aşk sahnelerinden mürekkep sahneler içersin, hatta filmin o mecraya hangi sıra nasıl taşındığı kati surette anlaşılmasın! Yoksa, filmin mimarları, estetik tavırlardaki müspet bütünlük arayışının darmadağın edildiği bir stratejiyi mi devreye soktu bu filmde? Cevabı biz de bilmiyoruz…

Öte taraftan farklı üslûp denemeleri yapan bir yazarı andıran genç yönetmenin (Korhan Uğur) senaryoya bağlı kalmaksızın, deneyci bir tavırla bu filmi çekmiş olması (sahneler arası geçişlerdeki dağınıklıktan bu iddiamızı temellendirmek mümkün), izleyiciyi farklı duygulanımlara da sevk ediyor. İlk iddiamızdaki dezavantajı dengeleyecek bir durum olarak da değerlendirebiliriz bu stratejiyi. Çünkü Türk sinemasında çokça görmeye alıştığımız “duygu manipülasyonu”na girmeden (ya da başka bir ifadeyle, sinemadaki tüccar zihniyetinin geleneksel stratejilerine başvurmadan) 20 dakikada bir, sizi başka bir evrenin karmaşık atmosferine sokmayı başarıyor bu film.

Kısıtlı bir bütçeyle 16 günde 16 ayrı deneme-yanılma…

Film, senaryosu açısından oldukça farklı ve bugüne değin Türk sinemasında hiç işlenmemiş bir konuyu ele alıyor: “Ölüler yaşayanları rahatsız eder”. Film, bu düşünceye temelden karşı çıkıyor ve bizi “tam tersinden bakmaya” davet ediyor. Yaşayanların ölüleri sürüklediği bu dayanılmaz mahcubiyeti, ölülerin üzerinden alıp, yaşayanların üzerine yüklüyor. Yıllardır süregelen geleneğe karşı çıkarak “yaşam”ı değil, “ölüm”ü sorguluyor. Bunun yanı sıra, filmde zaman ve mekânın kurgulanış düzeni oldukça ilginç. Tanrı’nın insanlara yeni bir şans verdiği mekân küçük, sessiz bir köy. Oysa burada bir senaryo boşluğu var gibi. Çünkü diyalogların birinde -bütün bilgece sözlerin tek hakimi ve en büyük sinema hatalarından biri olan bu klâsik kahraman tipolojisi- Hulusi Dede, bu köyün Tanrı’nın insanlara hayattayken yapmak istediklerini yapmaları için, ölüm öncesi bir fırsat olduğunu söylüyor. Oysa bir insanın yapmak istedikleri bir köyde mümkün olabilir mi? Hele de köyden dışarı çıkamıyorsanız! Tenis oynama sahnesi (ki barındırdığı ironi, izleyici açısından kayda değer) bu eleştirimize bir cevap olabilir, ancak raketleri turistler unutmuş yüzyıllar önce. Ya kişi burada, teknolojik bir malzeme arzularsa?

Burada filmin içeriğine dair daha pek çok kritik yapmak mümkün! Ama ben merceği başka yere yöneltmek istiyorum (yazımın derdide budur): Filmin alımlanma tarzına…

Bu filme dair karmaşık haleti ruhiye içinde kalan izleyicinin yorumlarından filme dair ve genel film değerlendirme alışkanlıklarımıza dair bazı profilleri sizinle paylaşmak istiyorum. Kentsoylu hayatın içinden gelen kesim, bu filmi kategorize edememenin rahatsızlığı içinde, “Öldür Beni”de popülist aksiyon, gayri ahlâki ucuz sahneler, pulp fikir aktarımı, standartlaşmış zihinlere uygun sinema ritüelleri ve belki de kente dair modernlik imgeleri bulamamanın üzüntüsü içindeydi. Filmi beğenmeyenlerin ve ivedi(k) eleştiri getirenlerin (üst-derecede estetik bilimi okumuş tahsilli eleştirmen edasıyla) filme tavır alışında ben sınıfsal bir hınç yakaladım. Buna karşılık Anadolu yerlisi, kimlik tipolojisinde memleket ahvaliyle duygudaşlık kurarak yaşayan kesimdeyse filmdeki mesajların içeriği ve köyün kendine has natüralizminin bir mest etkisi yarattığını gördüm. “Bu filmin türü nedir?” sorusu cevap alamıyorsa bunu, bu filmde emeği geçen ve amatör ruhla (arkasına büyük finansörlerin kendi “beğeni kalıplarını dikte etme arzularını” almaksızın) emeğini katan ekibin zengin muhayyilesine vermek gerekir.

Türk sineması bu tarz draması, mizahı, gerilimi ile karmaşık duygularla bizi yüzleşmeye bırakan çalışmalara ihtiyaç duymalı kanımca. Ayrıca filmde çalışan bütün ekibin ilk deneyimi olması itibariyle, ağır eleştiriler sunmayı elbette etik ve samimi bulmuyorum. Sinema izleyicisi için bir filmdeki noksanlıkları görmek bir hayli kolaydır. Oysa emek, çaba ve cesaretin ürünü olan her çalışma bizce alkışlanmaya değerdir. Bir filmden beklenen en önemli unsur, senaryosunun tutarlı ve her şeyin nihayetinde yerli yerine konulmasıdır. Öldür Beni’nin bunu başarıyla sergilediğini düşünüyorum. Metafizik bir konuyu toparlamak, onu, yıllarca standart senaryoları izlemek zorunda bırakılmış Türk seyircisine anlatmak, filmi izleyenlerin kafalarında soru işareti bırakmak ve bir yandan da bu sorulara cevap aramanın hazzını yaşattırmak oldukça zor bir iştir.

(03 Mart 2009)

Şahin Sınır

Teldeki Adam

Yıl: 1974.

Yer: New York.

1974 yılında New York’ta bir çılgın!

1974 yılında New York’ta çılgın kelimesinin içini tam anlamıyla dolduran bir ip cambazı!

Gözünü zamanının en yüksek binasına, tam 411 metreye yüksekliğindeki “İkiz Kuleler”e dikmiş durumda! Bunu yapmanın imkânsız olduğunu anladığı anda ise; işe koyuluyor!

Tarihler 7 Ağustos 1974’ü gösterdiğinde Philippe Petit isimli bir Fransız ip cambazı 411 metre yüksekliğindeki İkiz Kulelere tel çekip üzerinde dans ederken tüm Amerikan halkı büyük bir şaşkınlık içindeydi. Ve birbirlerine durmadan “Neden” diye soruyorlardı? Neden bir insan ölümle kafa bulur? Nedeni yoktu. İmkânsıza inananların anlayabileceği bir nedeni ise hiçbir zaman olamayacaktı…

Kendini bildiğinden beri gözü yükseklere tırmanmak olan şeytan tüylü Petit dişindeki çürük yüzünden bir dişçi muayenehanesinin bekleme odasında otururken gazete yığınlarının arasında ikiz kulelerin inşa edileceği haberini alır. İşte o andan itibaren kuleleri fethetmeyi kafasına koyar. Sıra çeteyi kurmaya gelmiştir. Kız arkadaşı ve imkânsızın imkânsız olduğuna inanan birkaç arkadaşı ile beraber yüzyılın sanatsal suçunu işlemeye hazırdırlar!

Petit’in “To Reach The Clouds” kitabını kaynak alan, dönemin görüntü ve fotoğraflarına yer veren ve tabi ki Petit ve suç ortaklarının -sanki o anları tekrar yaşıyormuşçasına samimi anlatımlarıyla- akıp gidiyor belgesel…

Zihnin algılayabildiğinin çok ötesindeki bu deneyim 35 yıl sonra iki Bafta’lı yönetmen James Marsh tarafından çekiliyor ve yönetmene ilk Oscar’ını da beraberinde getiriyor. Filme merak salmak için “En İyi Belgesel Film” etiketini görmek bile yeterli… Sıradan belgesel akışını tepetaklak eden, yer yer dram, bazen komedi, hatta aksiyona göz kırpan yapısıyla Teldeki Adam sadece bir belgesel olmanın çok ötesinde… Hangi türün müdavimi olursanız olun sizi bir yanınızdan çekip çevirecek.

(03 Mart 2009)

Gizem Ertürk

27 Şubat 2009 Haftası

“Zoraki Tatil”, sevgili olan bir kadın ile bir erkeğin, aynı gün, ziyaret ettikleri dört farklı evdeki boşanmış anne – babalar, kardeşler, çocuklar, anılar, birbirlerinin hakkında yeni öğrendikleri şeyler sayesinde ilişkilerine ve gelecekteki beklentilerine dair nasıl değişip dönüşebildiklerini merak edenler için, kronometrik yazılıp yönetilmiş klâs güldürü: Sinema öğrencileri için de bir ders; ileride dvd’sini alıp analiz ederlerse çok şey öğrenebilirler.

“Umut”, melodramatik özellikleri nedeniyle ağlayarak bitirmeniz gerekirken, yanlış oyuncu seçimleri ve ağlatı konusu olan olayın kahramanlarının -duygudaşlık kuramayacağız derecede- ‘zayıf’ kalmaları nedeniyle, sıkılarak çıkma ihtimalinizin olduğu, paranın tek güç olduğu bir dünyadaki fedakârlık öyküsü.

“Milyoner”, aklı zorlayan bir sefaletin ortasında var olma savaşı veren iki erkek kardeş ile onlara eşlik eden kızın, capcanlı, yüksek ritimli öykülerinin, dakikalar ilerledikçe Bollywood popülistliğine evrilerek seyirciyi iyice kavradığı film: Batı’da bu denli abartılmasının nedeni, sanırım, ekonomik kriz içindeki bireylerin kaderciliğe her zamankinden çok sarılması.

“Limon Ağacı”, devletler / halklar arasındaki kronik sorunlarda tarafların her birinin tümüyle haklı ya da tümüyle haksız olmadığı gerçeğinden hareket eden ve sonuçta, iki taraftan birer kadının yüreğini aynı noktada buluşturup birleştiren, her izleyenin seveceği Ortadoğu filmi: Sinemanın dünyayı değiştirip dönüştürme gücü olabilse keşke!

“Hayallerin Peşinde”, 1950’lerde, güvenli, temiz, huzurlu bir semtte özel ve farklı olmaya çalışırken, umutsuz bir boşluğun içine düşen iki çocuklu çiftin yapay mutluluk döngüsünden çıkma çabalarını ve evlilik kurumunun derinlemesine analizini içeriyor. Ve -bana göre- bir kez daha kanıtlıyor ki, yaradılış itibariyle ve fizik özellikleri dışında, erkek ne denli zayıfsa, kadın da o denli güçlüdür. Sinemanın en büyük oyuncu performanslarından bir kısmı bu başyapıtta; eğer izlemezseniz beni de bir daha zahmet buyurup okumayınız!

“Revolutionary Road – Hayallerin Peşinde” adlı romanın yazarı Richard Yates’in (1926 – 1992) Ploughshares Söyleşisi’nden (1992): “Kitabımın büyük oranda anti-kent romanı şeklinde algılanması beni hayal kırıklığına uğrattı. Kitabımı yazarken ben bir iddiada bulundum ve konformizmin bu ülkede genel bir ihtirasa dönüştüğünü söyledim. Sadece kentleri çevreleyen lüks konutlarda değil, ülkenin her yerindeki insanların her ne pahasına olursa olsun güvenlik duygusuna çaresizce sarıldığını anlatmaya çalıştım. Burada seçtiğim yer sadece bir örnekti. Çünkü bu ülkede 1776 yılında açılan gelişme yolunun 50’li yıllardaki konformizm tutkusuyla çıkmaz yola saplandığını düşünüyorum.”

“Gölgesizler”, ‘ceberut devlet’ kavramına ait ciddi bir siyasi eleştiriye sahip, ‘ruhların hapishanesi’nden yazıldığı izlenimi veren bir ‘alacakaranlık kuşağı’ metninin aktarımı. Ama sadece aktarım. Sinemaya özgü büyü yok; sinema adına ‘kaçırılmış fırsat’. Keşke M. Night Shyamalan çekseymiş (!). Bir de, ‘zamansız ve mekânsız’ filmde, zamana / mekâna ait somut kişi Atatürk’ün (fotoğrafları ve bir konuşmada adı) kullanılması garip geldi.

(26 Şubat 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Gölgesizler

Ümit Ünal, yapımcı Hakan Karahan’a “Evet” deyip “Gölgesizler”in senaryosunu yazmayı ve yönetmenliğini yapmayı kabûl ettiğinde herhalde çok zor bir işin altına girdiğini biliyordu. Ama daha az yetenekli bir yönetmeni zor durumda bırakacak bu konuyu Ünal çok başarılı bir şekilde işlemeyi bilmiş.

Edebiyattan sinemaya uyarlama yapmak gerek senarist gerekse yönetmen için zor bir şeydir. Bunun en büyük nedeni kitabı okurken kişinin kendi deneyimlerine uygun bir şekilde kitabı kafasında canlandırıyor olması ve dolayısıyla kitaptan uyarlanan filme girerken de o filmin kendine “ısmarlama yapılmış” bir versiyonunu çoktan görmüş olmasıdır. İster istemez de kitaptan edindiği kendi deneyimini yönetmeninkiyle karşılaştırır.

Zamanlar, yerler, kişiler arasında

Ancak “Gölgesizler” Ümit Ünal’a bunun ötesinde bir zorluk daha getiriyor. Bu kitabın kuruluşundan kaynaklanan bir zorluk – kitaptaki hikâye doğrusal bir zaman akışı izlemeyerek, zamanlar, yerler ve kişiler arasında zigzaglar çizerek ilerliyor.

Kitaba renk katan ve daha sürükleyici kılan bu özellik dikkati kısa sürede dağılabilen sinema izleyicileri için dikkat dağıtıcı ve hatta kafa karıştırıcı olabilir. Ümit Ünal ise ustalıkla bu zorluğun üzerinden gelmiş. Hayır, konu insan psikolojisi ve kaybolmuşluğu olduğu için kolay anlaşılabilen bir film değil “Gölgesizler.” Ancak hikâye yerler, zamanlar ve kişiler arasında sıçraya sıçraya ilerlerken Ünal izleyicinin dikkatini elinde tutmasını ve hatta “neler oluyor?” diye merak ettirmeyi bilmiş.

Etkileyici görsellik

Beni en çok etkileyenler şeylerden biri Ünal’ın “uzaklar”da yer alan sahnelerde zeytin ağaçları ile çevrili bir köyde olması bekleneceği gibi toprağın ve güneşin rengini değil, maviyi tercih etmesi. Toprak ve güneşin rengi sıcaklık verir, kişinin kendisini “yakın” hissetmesine yardımcı olur. Oysa mavi “soğuk” bir renktir ve kişiyi kendinden uzaklaştırır; “uzaklar”ın adına yaraştığı gibi. Böylesine şirin küçük bir köyde, insanlar birbirlerine bu kadar yakınken bu görsel uzaklık bu köy hakkında önceden oluşmuş tüm inanışlarımızı, yargılarımızı yıkmaya, izleyiciyi “acaba ne doğru, ne yanlış” diye sorgulamaya itiyor. Zaten bu da filmin sorguladığı ana konulardan biri.

Ünal beni sadece bir kez şaşırttı. O da Muhtar’ın Cennet’in Oğlu’nu dövdükten sonra gece köy halkının Cennet önderliğinde muhtarlığın önüne gelip Cennet’in Oğlu’nu istedikleri sahneydi. Cennet’in Oğlu ağzından kanlar gelerek küçük muhtarlığın yerinde yatıyordu. Dışarıda ise kara kara gölgeler genç adamı istiyorlardı. Cennet’in Oğlu ölmüş olmalıydı, yoksa karanlıkta biriken bu koyu koyu varlıklar (yoksa onlar Cennet’in Oğlu’nun ruhunu teslim almaya gelmiş melekler veya iblisler miydi?) onu neden istesinlerdi? Oysa sonraki sahnelerde Cennet’in Oğlu sapasağlam ortalıklarda dolaşıyordu, ölmemişti. Yoksa… Yoksa, aslında o gece orada ölmüş müydü?

(22 Şubat 2009)

Yasemin Sim Esmen

Bunları Yazmak Gerek 13: Kültür Bakanı Film Sınıflandırma Uzmanı Değildir!

Haber şöyle: Değerlendirme ve Sınıflandırma Üst Kurulu’nun aldığı kararı değerlendiren Günay, “Ben o karara itiraz ettim. Çünkü aldığımız bilgiler fevkalade argo ve küfürlerle dolu olduğuna ilişkindi. 13 yaşın altındaki çocukların anne ve babasıyla da olsa gitmemesi gerektiği doğru olacağı kanaatiyle itiraz ettim. Kurul bugün kabul etti. Ama 13 – 18 arasına bir kısıtlama getirmemişler. Benim şahsi kanaatim aslında 18 yaşın altına da kısıtlama getirilmesi doğrultusundaydı” dedi. Günay, “Her türlü özgürlükten yanayım; şiddet propagandası, küfür propagandası, vahşet propagandası hariç” şeklinde konuştu.

Gelişmeler de şu şekilde: Filmin ikinci haftasının ilk günü, “7+” ve “13A” almış filmin yaş alt sınırı “13+” olarak değiştirildi. Sinemalara, uyulup uyulmadığına dair denetleme ekipleri gönderildi. Peki, ilk hafta filmi izleyen 7 – 13 yaş arası çocukların, duydukları ‘kötü söz’lerden dolayı uğradıkları tahribat (!) ne olacak?

Sınıflandırma ve Değerlendirme Yönetmeliği’nde Bakanlığın yetkisi:

“Bakanlığın yetkisi
Madde 13 — Bakanlık, insan onurunun, kamu düzeninin, genel ahlâkın, çocukların ve gençlerin ruh sağlığının korunması amacıyla; şiddet, pornografi ve insan onuruyla bağdaşmayan görüntü ve etkiler içeren filmleri yeniden değerlendirilmek üzere Değerlendirme ve Sınıflandırma Kuruluna re’sen sevk edebilir.”

Hülâsa, durum budur. Bir bakalım:

Yönetmelik değişikliğinde, yaşlarla ilgili çeşitlendirmeye gidildiği halde, içerikle ilgili çeşitlendirmeye gidilmemiştir, örneğin “kötü söz” ibaresi yoktur. Dolayısıyla çocuğu ile filme girecek olan ebeveyn içeriği tam olarak bilememektedir.

Üç kişilik alt kurullar, yetersiz kalmaktadır. Bazen, daha önce örneklerini verdiğimiz yanlışlıklara imza atmaktadırlar.

“Recep İvedik 2”de de yanlışlık yapılmış olabilir. Ama bunun yolu bakanın yetkisini kullanarak, şahsi kanaat belirtmesi ve yaşı “18+” olarak belirlemesi olmamalıdır. Bu yanlışlıkların kaynaklarına inilip gerekli düzeltmeler yapılmadan, “bakan kızgınlığı ve -bir tür- fırçasıyla” ticari bir filmin ikinci haftasında yaş değiştirilmesi, kamuoyunda güvensizlik yaratır.

Bakan, film değerlendirme uzmanı değildir. Bu ülkede kimlerin hangi araçları kullanarak nelerin propagandasını yaptığı ortadayken bir filmi “küfür propagandası” olarak nitelemesi üzücüdür. Dünyadaki benzer örneklere bakıldığında bu tür bir film için “18+” yaşın insaf ölçüleri dışında olduğu görülür.

İstenildiği zaman, istenilen filmi, kesmeye ve yasaklamaya da olanak veren bu sansürcü yönetmeliğin yeniden düzenlenmesi ortada iken, bir sinema filmine bakan müdahalesi hukuken doğru ama teamüllere uygun değildir.

Mesele “Recep İvedik 2” meselesi olmanın ötesindedir. Yönetmelik ve kurulların oluşumu – çalışması yeniden düzenlenirse, bakanın kızmasına gerek kalmayacaktır.

(24 Şubat 2009)

Ali Ulvi Uyanık

(aliuyanik@superonline.com)

Havar’ın Sesini Duyuyor musunuz?

Mehmet Güleryüz’ün ilk uzun metrajlı filmi Havar şu günlerde vizyonda… Geçmişte birçok belgesel filme imza atan Güleryüz, ilk filminde ülkemizin kanayan yaralarından birine parmak basıyor. Amatör birkaç oyuncu ve köy halkı ile birlikte çekilen film doğallığı, şiirsel anlatımı ve muhteşem görselliğiyle vicdanlarımıza doğru bir yolculuğa çıkartıyor bizi… Havar’ın çığlıkları ise duyulmayacak gibi değil… Ülkemizin kanayan yarası töre cinayetleri ve cinayetin kılıf değiştirmiş hali baskı ile intihara zorlama kadınların hayatını cehenneme çeviriyor…

Havar ilk uzun metraj filminiz ama sinema ile içe içe olanlar bilirler birçok belgeseliniz var… Ama bilmeyenler için biraz sinema serüveninizden bahsedelim isterseniz…

Ben sinemaya başlayalı yaklaşık 20 yıl oldu. 1988 yılında asistanlık yaparak başladım. Asistanlıktan yönetmenliğe geçmek istediğim yıllar Türk sinemasının krizde olduğu yıllardı. Bu dönemde insanlar yeni şeyler üretmek yerine geçmişteki hikâyelerini anlatıyorlardı. Ben de boş durmaktansa bu hikâyeleri anlatayım diye düşündüm.

Belgesele yönelmeniz biraz da dönemin ekonomik çıkmazından doğmuş anlaşılan…

Evet ama bunun bana çok faydası oldu. Böylece hem kendimi geliştirmiş, hem piyasadan kopmamış, hem de mesleğimi sürdürmüş oldum. 10’un üzerinde belgesel hazırladım. Bunların içinde Türk Sinema Tarihi, Kemal Sunal, Yılmaz Duru, Hayal Kahramanlar (Dublörler, yardımcı oyuncular) gibi belgesel filmler var. Bir de bu çalışmaların bazıları Kültür Bakanlığı ve TRT desteği ile oldu. Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz Bülent Oran ile ilgili önemli şeyler yer almıştı belgesellerimde. Böyle bir serüven işte…

Havar’ın oluşum sürecinden bahseder misiniz? Bir dönem Batman’daki kadın intiharları ile ilgili basında birçok haber yer almıştı… O dönemde mi başladınız çalışmalara?

Benim genel olarak sosyal konulara duyarlı, sivil toplum örgütleri içinde yer almayı tercih eden bir yapım var. Basında da sıkça yer alan Batman’da gerçekleşen genç kız intiharlarına ilişkin haberleri üzüntüyle takip ediyordum. Bu konuyla ilgili bir şey yapabilir miyiz, diye düşündüm. Bunların üzerine gidildiği halde sorunların çözülememesi insan olarak dokundu bana… Filmde birlikte çalıştığımız senarist Feza Sınar’ı aradım. O da sıcak baktı. Hemen çalışmalara başladık, arşivleri taradık, dosyalar hazırladık, yaşanmış olayları dinledik… Sonuç olarak biraz gerçek, biraz kurmacadan oluşan bir senaryo çıktı ortaya.

Filmdeki oyuncular yöre halkından… Neden profesyonel oyuncularla çalışmadınız?

Öncelikle çekimlerin mutlaka Batman’da ve Hasankeyf’de olmasını istiyorduk. Oralarda bir tanıdığım yoktu. Oraları bilen bir arkadaşımız “Sizi ben gezdiririm”, dedi. Tabii insan Batman adını duyunca önce biraz ürküyor. Ancak oraya gittiğimde kafamdakinden çok farklı bir Batman ile karşılaştım. Tiyatro yapan, müzikle uğraşan gençler gördüm. İlk başlarda profesyonel oyuncularla çekim yapmayı düşünüyordum. Orada tanıştığım insanlarla da deneme çekimleri yaptım. Deneme çekimlerini İstanbul’da izleyince onlarla çalışmanın daha etkili olacağını düşündüm. Profesyonel bir oyuncuyla çalışmak ayrıca bir zaman gerektirecekti… Yani o oyuncunun oradaki kültürü, dili öğrenmesi, mimiklerin oturması ciddi bir süreç işi. Sonuç olarak amatör oyuncularla çalışmanın projenin gerçekçiliğinin seyirciye yansıması açısından daha faydalı olacağını düşündüm. Zaten filmdeki dört oyuncu da Batman’daki Bahar Kültür Merkezi’nde tiyatro yapıyor. Ama biz çekimlere başladığımızda Çiçek tiyatroya yeni başlamıştı. Filmde belirli rolü olan 15 kişi var ve bunlardan 4’ü o bahsettiğim amatör tiyatro grubundan, gerisi köylü…

Filmde, ölen ablasına şiirler yazan Hasan köylülerden miydi?

Hasan köylülerdendi… Belki de hiç sinemaya gitmemişti ama köylülerin içinde en başarılısıydı…

Hasan’ın hikâyesi gerçek mi peki? Öyle bir olay yaşanmış mı, çok dokunaklı ve bence filme çok farklı bir anlam katıyor…

Evet, ölen ablasına mektup yazan çocuk gerçek bir hikâye. Biz de çok etkilendik…

Peki sizce bu sorunun neresindeyiz? Nasıl kesin bir çözüm bulabiliriz?

Bu konu üzerine birçok çalışma yapıldı ama ne kadar yol katedildi ona bakmak lâzım. Aydınlarımıza, sanatçılarımıza çok büyük iş düşüyor… Sorumlu ve duyarlı olmaları gerekiyor… Hepimizin hayatta sorunları oluyor ama sanat çok kurtarıcı bir şey… Resim, tiyatro, sinema ne olursa… Ben kendi adıma her türlü desteği verebileceğimi söyledim. Atölyeler yapabilirim, ressam, tiyatrocu ya da müzisyen arkadaşlarımı yönlendirebilirim. Onların hayata sanatla tutunmalarını sağlamalı, yalnız olmadıklarını göstermeli, bir nevi kardeşlik köprüsü kurmalıyız. Dünyanın birçok yerindeki festivalde filmi gösterdik. Gördüğümüz şuydu, bu sadece bizim ülkemize özgü bir şey değil. Kadına yönelik şiddet dünyanın her yerinde var. En modern yerlerde bile var… Ayrıca filmde babalarla kızların arasındaki gizli bağı da vurgulamak istedik. Bu bağın zaman zaman güçlendiğini zaman zaman da nasıl inceldiğini ama hiçbir zaman kopamayacağını…

(24 Şubat 2009)

Gizem Ertürk

20 Şubat 2009 Haftası

“The Spirit”, güzel kadınları kolayca elde edebilen, asla vazgeçemeyeceği ilk sıradaki sevgilisi ise gölgelerinden beslendiği şehir olan ‘ölümsüz’ karakterin, ona ölümsüzlüğü veren düşmanı ile karşılaşmasının grafik ve komik anlatımı; tüm malzemeleri tam ama ‘tatsız mı tatsız’ bir çizgi roman uyarlaması: Anti kahramanları sevenlere yalnızca.

“Niko: Yıldızlara Yolculuk”, küçük bir ren geyiği ve dostları ile maceraya atılıp şöyle kutup ışıklarına doğru, kuzeyin eşsiz renkleri ve vahşi güzellikleri içinde bir yolculuk yapmak isterseniz, ideal. Bu animasyondan hafızama kazınan ve asla unutmayacağım söz, geyikleri parçalayıp yemek isteyen arkadaşlarına karşı vejetaryen kurttan geldi: “Geyikler nasıl olsa otla besleniyor; biz de aracıyı ortadan kaldırıp otla beslenelim”!

“Bir Alışverişkoliğin İtirafları”, bilinçaltımıza sürekli pompalanan ‘harca, borçlan, öde’ emirlerini farklı uygulayıp “bilinçsizce harcayıp borçlarıyla tükenen” ve ‘hastalığı ilerleyen’ sevimli bir kızın New York’taki koşuşturmacalar dünyasında var olma savaşını anlatırken, çağdaş bir masalın tüm özelliklerini taşıyor. Çok karakterli yapısı girift gibi gözükse de, düğümleri kolayca çözülüyor ve hayli de eğlendiriyor… Tabii ekleyelim, izlendiği süre kadar sevimli; kalıcı etkisi yok!

(18 Şubat 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Fransa’da Televizyon Dizileri Formatları

Malûmunuz, bugünlerde senaristleri çok meşgûl eden bir konu var: Dizi formatları. SENDER bana Fransa’daki durumu sordu, ben de şöyle bir özet derledim:

Fransa’da televizyon dizilerinde 52 dakikalık Amerikan formatına geçiş doğrusu biraz güç oldu. Ne de olsa sinema formatı kültüne inanan ve televizyonu küçük gören senaristlerin memleketiydi burası. Ve elbette ki 52 dakikaya geçiş, burada derhal 90 dakikalık filmlerin sonu anlamına gelmedi. Şimdi herkes hemfikir ki, iki formatta da çalışmak mümkün. Asıl sorun parada. Aynı bütçeye daha uzun film çektirmek, kanalların işine geliyor elbette. Ve genellikle belli bir prestiji olan yazarlar, kanallarından arzu ettikleri formatı “koparatabiliyorlar.”

Bu tip ortak kararları alan komisyonlarda senaristlerin olması çok önem taşıyor. Yani sektörde, televizyonlarda ve yapım şirketlerinde anahtar mevkilerde, karar verme mekanizmalarında muhakkak bir kaç senarist bulunmalı ve her ülkede konjonktüre göre kararlar alınmalı.

Hiç bir zaman Amerikalıların finans kapasitesine ulaşmak mümkün olmasa da Fransa’da yine de prime time, day time ve access prime time kuşaklarında mümkün olduğu kadar çok “fiction” yayınlanmasına çalışıldı. Akşamları üçüncü bir kuşak olmasının endüstriye yararlı olduğu konusunda herkes hemfikir.
52 dakikalık formata geçiş süreci Fransa’da bizdeki süreçten çok farklı. Türk yazarlar zaten hali hazırda varolan dizi yazarlığı sisteminde, sadece süreyi kısaltma savaşını vermekteler. Oysa Fransa’da bu, tamamen sistem değişikliği gibi algılandı çünkü “yönetmen filmi” kavramından vazgeçilmesinden korkuldu.
52 dakikalık formata geçilmesiyle Fransız televiyon yazarlığında büyük değişiklikler oldu, bunların en önemlisi de kollektif yazarlığa geçişti. Tamamen yazar yönetmenliği üzerine kurulmuş bir kültürde, ortak yazı atölyelerinin kurulması Paris’te gerçek bir devrim yarattı.

Kollektif yazarlık meselesine de şöyle bakıyor buradaki senaristler: Yapımcı, farklı ufuklardan gelen çeşitli yazarları bir araya getirmeden önce projesi hakkında, yani neyi, nasıl, kaç paraya anlatmak istediği hakkında iyi düşünmeli.

Dizinin ana konusunu tespit etmek ve ilk bölümü yazmak için genellikle yazarları bir araya getirmeye lüzum yok, nasıl bir prototip ürün için 20 tane mühendis gerekmiyorsa, aynı şekilde konsept ve ilk bölüm yazarken de tek bir yazar yeterlidir hatta daha sağlıklıdır çünkü net ve kesin bir anafikri savunacak kişi odur.

Toplu yazma macerasının daha ucuza geleceğini zanneden yapımcılar yanılıyorlar çünkü sonuçta her yazarın çalışma süresi bölünmüyor. Bir de buna çok uzun tartışma süreleri ekleniyor.

52 dakikalık formata geçişle birlikte, Fransa’da “sanatsal yapımcı” kavramı doğduğuna dikkat çekiliyor: Eskiden 90 dakikalık hikâyeyi tasarlayan ve çoğu kez yazan bir yönetmen tipi vardı, oysa şimdi önce yazar sonra da yönetmen var. Yani yapımcı bu ikisinin ortasında yer alıyor ve hikâyenin yazardan yönetmene geçişinde projeye sanatsal anlamda refakat edecek donanıma sahip olmak zorunda. Artık yapımcılar okuma provalarına katılıyorlar, öyküyü iyi bilip kasting konusunda fikir yürütüyorlar, senaristleri yönlendiriyorlar.

Yani yapımcının, Amerikalıların “show runner” dedikleri rolü oynaması sözkonusu ki, bu Fransız geleneklerinden çok farklı.

26 dakikalık dizilerde de durum farklı. Daha dinamik, daha kalabalık ekipler var. Yazar sayısı, bir hikâye ekibi, bir de diyalog ekibi olmak üzere 25 yazara kadar çıkabiliyor ve yılda 120 bölüm hazırlanabiliyor.
Başyazarın altındaki iki yazar, hikâye ve diyalog ekiplerini yönetiyor. Hikâye ekibi haftada 26 dakikalık 5 bölüm yazıyor. Bölümlerin kısa ve net yazılması önem taşıyor. Diyalog ekibi de 3 taslak yazıyor, haftada tek toplantı yapıyor.

Bir de çok kısa formatlar, her akşam beş dakikalık bir skeç gibi, orada da her projenin ayrı bir öyküsü olduğunu görmek mümkün.

Bitmez tükenmez reklâmlarla kesilen bitmez tükenmez dizilerin memleketi Türkiye’de bakalım durum ne olacak?

İlkbaharın klavyelerinize ilham getirmesi dileğiyle…

(17 Şubat 2009)

Sedef Ecer

(Bu yazıyı sadibey.com’a da gönderen SENDER (Senaryo Yazarları Derneği)’e ve yazara teşekkür ederiz.)

A Summer With Monika / Monika ile Bir Yaz

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, İsveç Kültür Başkonsolosluğu ortak çalışmasıyla çağımızın en iyi yönetmenlerinden Ingmar Bergman filmlerini izleyici ile buluşturuyor. Bergman’ın 1950’den 1970’li yıllara değin kadın temalı çektiği 8 filmin yer aldığı program, hafta içi 16:00 ve 19:00, haftasonu 14:00 ve 17:00 seanslarıyla görülmeyi bekliyor.

A Summer With Monika / Monika’yla Bir Yaz / 1953

Oyuncular: Harriet Andersson, Lars Ekborg, Dagmar Ebbesen, Ake Fridell.

16 – 17 yaşlarında, büyüyüp de küçülmüş gibi görünen küçük, tatlı ve ateşli bir yeni yetme Monika! Evden tüyüp, bir an önce özgürlüğüne ve hayatın zevklerine doğru kanatlanmayı bekleyen bir küçük kadın! Genç, toy ve saf Harry, Monika’nın cilvelerine kayıtsız kalamaz. Hatta ona sırılsıklam aşık olur.

Günün birinde evden kaçmak için fırsat kollayan Monika, babasının sarhoş bir anında ona vurmasıyla bavulunu toplayıp Harry’nin evine koşar. Evde kalmaları mümkün olmayınca Harry, Monika’ya babasının motorunda kalmayı önerir. Şehrin sıkıcılığından, işe gitme zorunluluğundan sıkılan gençler her şeyi geride bırakıp Harry’nin motor ile adalara doğru açılırlar.

Bu özgürlük ve aşk dolu seyahat onlara çok iyi gelir. Bir süre sonra Monika hamile kalır. Bunun üzerine şehre dönünce evlenmeye karar verirler. Harry gündüz çalışacak akşam da gece okuluna gidecektir. Monika ise evde çocuğa bakacak ve yemek pişirecektir.

Zamanla Monika bu tatilden sıkılmaya başlar. Yeni bir elbisesi olmadığından yakınır durur. Şehre dönerler. Yaşları tutmadığı için evlenmeyen çift için Harry’nin halası devreye girerek gerekli evrakları tamamlar. Artık evli ve çocukları olan genç çift için kâbus dolu günler yakındır.

Harry söz verdiği gibi gündüz işe gider, gece ders çalışır. Ancak Monika yemek ve temizlik yapmayı, çocuğa bakmayı reddeder. Zavallı Harry bir taraftan bunlarla da uğraşıp durur. Gündüzleri ise halaları çocuğa bakmaya gelir. Halaya Monika’nın da gündüz çalıştığı yalanını söylerler. Oysa Monika gündüzleri gezip tozmakla meşgûldür.

Monika, Harry’ye sürekli çok mutsuz olduğundan, gezip – eğlenmek istediğinden, yeni giysiler almak istediğinden söz eder. Sonunda kira parasını yeni bir palto almak için harcayan Monika ile Harry arasında büyük bir kavga çıkar. Akabinde Monika’nın Harry’i aldatması Harry’i derinden yaralar.

Bir zamanlar babasının evinden kaçtığı bir sahnenin benzeri bu kez Harry ile aralarında yaşanır. Monika eşyalarını toplayıp, çocuğu da Harry’ye bırakarak eğlence ve zevk dolu dünyaya doğru süzülür. Harry ise kucağında bebeğiyle Monika’yla geçirdikleri o güzel yazı hayal ederek ağlar.

Filmlerinde tercihlerini kadınlardan yana kullanan Bergman’dan gönderme dolu bir film! Genellikle erkeklerden görmeye alışkın olduğumuz tavrı bu kez bir kadın tarafından görünce şaşırıyor ve afallıyoruz. Hayatın tek düzeliğinden, zorunluluklarından sıkılanlara başka bir dünyanın var olduğunu rolleri değiştirerek anlatan Bergman’ın Monika’sı ile bir yerlerde karşılaşmanız dileğiyle!

(16 Şubat 2009)

Gizem Ertürk

13 Şubat 2009 Haftası

“Sevgililer Günü Katliamı”, kan gölcüklerine bata çıka seri katilin cinayetlerini takip etmek ve maden kasabasının korku öyküsünü 3 boyutlu izlemek isteyenler için, bilinen formülleri yeni teknolojilerle sunmakta: Hiç merak etmeyin, madenci kazması her tür delik açma, kesme ve biçme işlemini gerçekleştirerek paranızın tam karşılığını veriyor!

Yönetmenin kazma ile ilgili görüşü: “Madencinin ustalıkla ve etkin bir biçimde kullanabildiği çok şiddetli bir alet. İskarpela ucu sayesinde kemik parçalayabilir. Sivri ucuyla bir çeneyi yerinden kopartabilirsiniz. Gözleri oyabilirsiniz. Bir kişiyi bir baştan diğer başa yarabilirsiniz. Yapabileceği harika ve yararlı şeylerin sınırı yoktur”.

“Recep İvedik 2”, bir ‘kaba güldürü’ olarak, bu kez, oyunu kurallarına göre oynayıp başarılı olmuş (Togan Gökbakar, yeniden, yönetmen olduğunu anımsamış): Tüm komiklikler istikrarlı biçimde kullanılmış, perdede çok az görünen figüran da dâhil her role emek verilmiş ve kapitalist tüketim modelleriyle kıyasıya dalga geçilmiş; hoş ve komik olmuş.

“Gelinlerin Savaşı”nda, çocukluktan itibaren yakın arkadaş olan iki genç kadının evlilikleri arifesinde birbirlerine girmeleri ile gelişen olaylar, hani hepimiz benzerini yaşadığımız yani en yakın dostumuzla kavga edip ayrıldıktan sonra onun değerini anlayıp pişman olduğumuz için, çok yakın geldi: Enfes bir hikâye akışı, lezzeti ayırtılara gizlenmiş oyunculuklar, capcanlı bir film!

(12 Şubat 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bunları Yazmak Gerek 12: “Yeşilçam Ödülleri” Üzerine!

“Yapan yapar, yapamayan eleştirir!” Doğru. Bizim işimiz sinema yazarlığı, eleştiri zaten. Fakat Türk Sineması’nın, kimseyi, hiçbir kurumu eleştirecek hali kalmamıştır. Çünkü Türk Sineması 94 yılda, bir ‘SANAT VE BİLİM AKADEMİSİ’, bunca yılda sektör çalışanlarının dâhil olduğu bir ödüllendirme ve saygınlığı olan ulusal bir ödül kurumu kuramamıştır (halen, tüm meslek birliği, vakıf, derneklerin oluşturduğu Türkiye Sinema Platformu, Ulusal Sinema Kurumu yasasının çıkması için çalışmalar yapmaktadır). Dolayısıyla bu önemli eksikliği gören bir vakıf yönetimi yani TÜRSAK, bu organizasyonu hayata geçirmiştir. Tabii ‘şaka gibi’ yanlışlarla… İşaret edeceğim hususların, eğer, bu ödül sistemi ciddi biçimde devam edecek ve ciddiye alınacak bir saygınlığa kavuşturulacaksa düzeltilmesi gerekmektedir. Aksi halde, Antalya, Adana, Ankara, Bursa, İstanbul’da olmak üzere, ortalama iki ayda bir ödüllendirilen ve eli yüzü düzgün her filmin neredeyse ödül kazandığı Türk Sineması adına, “ödüllerden biri” olmanın ötesine geçemez. Oysa Yeşilçam Ödülleri tümünden farklı, bir yıl boyunca heyecanı çekilen, zirvede bir ödül olmalıdır.

1) Tümü o ülke akademilerinin kurumsallaştırdığı, Oscar (ABD), Cesar (Fransa), David Di Donatello (İtalya), Goya (İspanya), BAFTA (İngiltere) ödüllerinde, o ödülü almak profesyonel bir sanatçı için en büyük onurdur. Ticari dağıtım ağlarına girmiş filmlerin sanata yaptıkları katkılarının ödüllendirilmesi söz konusudur; bunun parasal karşılığı yoktur, olamaz. Türkiye’de özellikle son beş yıldır sürdürülen bir yanlış, Yeşilçam Ödülleri’nde de tekrarlanmaktadır. Sahnede para ilân edilmekte ve verilmektedir. Bu hem sanatçının yaratı özgürlüğüyle bağdaşmaz, hem de bir değer biçerek sanatı metalaştırmaktadır. Profesyonel sinemada, o gece, işin parasal yönü geride kalmıştır artık. Buna acilen son verilmelidir. Belediyelerin sinemaya maddi katkı vermelerinin birçok yolu vardır, bunu sahnede vermenin siyasi yatırımdan öte bir anlamı yok gibidir, sinema buna alet olmamalıdır.

Not: Yine para ödülleri yağdırılan ve sonuncusuna on milyon YTL harcandığı belediye başkanı tarafından dile getirilen Antalya Uluslararası Film Festivali’nin on günlük şaşaası, Türk Sineması’nı, örneğin atıl biçimde duran Antalya Film Stüdyoları’nı işler hale getirecek bir uluslararası çekim merkezi yapamamış; fakat başkanın yıldızını parlatmıştır… Hemen yanı başımızda, Bulgaristan ve Romanya’da örneğin ABD ekipleri harıl harıl çalışırken Türkiye sinek avlamaktadır (“The International” adlı filmin bazı sahneleri, bir haftada, İstanbul’da basından saklanılarak çekilmiştir sadece.)

2) Değerlendirme sistemi iki aşamalı yapılmaktadır. İkinci aşamada “Büyük Jüri” var. “Büyük Jüri” , “üretenler”den ve birkaç kez tekrar tekrar okuduğum “iş, sanat, kültür ve medya dünyasının saygın isimlerinden” oluşuyor. Düşünün profesyonel sektör ödülü ve iş, sanat, kültür, medyanın ‘saygın’ isimleri oy veriyor. “Saygın”, TDK sözlüğüne göre “Saygı gören, sayılan, hatırlı, itibarlı, muteber” demek. Peki, kim, kime göre saygın? Kimin saygın olduğuna kim karar veriyor. Ve saygın bir kişinin profesyonel bir ödülde oy kullanabilmesi ve gerekli görsel kültür, estetik, öyküleme, artistik, teknik vb. değerlendirmeleri yapabilecek yetkinliğe ulaşabilmesi için yılda kaç film izlemesi gerektiği nasıl saptanacak? Örneğin iş dünyasının saygın bir ismi finale kalan filmleri izleyerek oy verdiğinde, işi tamamen sinema olan insanların kullandığı oylarla eşit sayılacak… Hiç olur mu böyle şey? Aslında bunu tartışmak bile gereksiz. Çünkü sektörde profesyonel olanlar dışında oy verdirilmesi doğru değildir.

3) Bürokrasi ve siyaset böyle bir ödül gecesinde sahnede yer almamalıdır. En İyi Film Ödülü’nü iki belediye başkanı ve bir bürokrat vermez, olmaz böyle şey! Sinema ödülleri sadece sinema profesyonelleri tarafından verilir. Geçen yıl bu yanlış yapılmıştır; tekrar edilmemeli. Ayrıca, madem Oscar ödüllerinin dağıtıldığı ödül gecesi örnek alınmaktadır, sahneye çıkan sanatçılar da bir provayla hazırlanmalı, ödüllerin saygınlığına yakışır bir sunuş yapmalıdırlar.

4) Bir ödül kurumsallaşacak ve marka olacaksa, düzenleyicileri, acilen, başka bir ödülün adıyla yan yana anılmayı reddetmeli, yazılı – görsel basına gerekli uyarı yapılmalıdır. Oscar ödülleri ve töreni örnek alınmıştır, doğrudur (başka ne olacaktı ki); fakat artık “Türkiye’nin Oscar’ları” tanımı kullandırılmamalı ve ödüller kendi kimliğini bulmalıdır.

(09 Şubat 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

06 Şubat 2009 Haftası

“Şüphe”, siyah-beyaz / doğru-yanlış ile bezenmiş güven duygusunun aldatıcılığını unutmuş olanlarınıza, gri tonların dünyasında yaşayıp değişmenin nasıl sağlıklı olduğunu, genelde mutlak/değişmez bir düzene sahip din kurumunun içinden bir öyküyle anımsatıyor: Tahmin ettiniz tabii, bu akıllı filmin oyuncuları, seyirciyi avuçlarının içine kolayca alıyorlar.

“Gerçek Masallar”, uyku öncesi anlatılan abartılı hikâyelerden gelen destekle talihsizliklerine son vermeye çalışan ana karakteri ile özdeşleşmek isteyeceğiniz, çok katlı ve her katı farklı bir lezzette pasta gibi yedikçe iştahınızı açan bir eğlence: Karakter – tip – olay – mekân – dönem – hareket yoğunluğunun nasıl bir senaryo tekniği ile eksiksiz – fazlasız yazılıp çekildiğine dair bir kurs gibi aynı zamanda!

“Gerçek Masallar”ın görsel etkiler süpervizörü John Andrew Berton Jr.’dan: “Filmin yapımında ‘sanal tarama’ adı verilen çok özel bir işlem kullandık. Dijital ortamda dublörler yaratmak suretiyle normalde dublörlerin yapacağı hareketleri dijital aktörlere verdik. Böylece dijital dublörlere normal bir dublörün yapamayacağı en tehlikeli hareketleri bile yaptırma fırsatı bulduk. Aktörlerin yüzlerini ve kostümlerini bilgisayar ortamında taramak suretiyle tüm çalışmamızı gerçekleştirdik.

“Dünya & Desie”, iki zıt dünyaya ait iki genç kızın dostluğu ve yarenliğinin, bu iki zıt dünyayı yakınlaştırıcı, giderek de kaynaştırıcı işlevi üzerine, oldukça eğlendirici, hoş, tanıdık gelen bir çalışma: Popüler bir televizyon dizisi uyarlaması ve etkisinin, izlendiği süreyle sınırlı olduğunu (en azından benim için) vurgulamak isterim.

“Beşir’le Vals”, anımsamak istemediği çok kötü olayları diplere iten belleğinin oyununu bozmak isteyen bir yönetmenin 1982 Lübnan İç Savaşı’ndaki anılarının izini sürmesi üzerine, sadece büyükler için çizgi roman tekniğinde hazırlanmış bir ‘kanayan vicdan’ filmi: Bu otobiyografik savaş dramını izleyen herkes gerçekten değişebilse ya da sinemanın şu berbat dünyayı olumlu anlamda dönüştürebilme gücü olsa!

“Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi”, zamanın en kısa süreli konuklarından olan biz güçlü – kırılgan insanlar ve zamana ‘sondan başa’ dâhil olan bir özel insan üzerine, asıl meselenin nasıl doğup öldüğümüz değil, harikulâde varlığımızla yaşam armağanını nasıl değerlendirdiğimiz olduğunu işleyen, sinema estetiği üzerine bir ders: ‘İstasyon için dev saati yapan ‘Pastacı’ Gateau’ya ve ‘Daisy’nin trafik kazası’na dair içindeki iki ‘başyapıt’ bölümün, iki kısa film gibi bağımsız olarak da izlenebileceğini biliniz.

(04 Şubat 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

1950 Yılının Bir Güzellik Yarışması

Niçin saklanmış, diğer kâğıtlar arasında kalmış bilemiyorum. Dolaplarda eski evrak arasında bulduğum 50’li yıllara ait bir Cumhuriyet Gazetesi’nde, yayınlanmakta olan güzellik yarışması adaylarının 53. sırasında Neriman Köksal’ın fotoğrafı vardı. Yıl 1950, daha Köksal, Çete (Çetin Karamanbey) filminde oynamamış. Kütüphane arşivlerinde araştırdım, 15.6.1950 tarihli gazetede (Cumhuriyet) o yıl düzenlenen yarışmaya katılan güzellerin fotoğrafları yayınlanmaya başlıyor.

Köksal’dan başka, sonradan (veya daha önce) sinema uğraşına girmiş yarışmacı var mı sorusunun cevabını arıyorum. İkinci sırada İnci İzmirli yer alıyor. Bir süre ses sanatçılığı da (hanendelik) yapmış olan İzmirli’nin 1954 yılında Evlat Acısı (Hicran) (Avni Dilligil) ve Çalsın Sazlar Oynasın Kızlar (Oyna, Kızım Oyna) (Lütfü Akad) filmlerinde oynadığı ortaya çıkıyor. İzmirli’den sonra, yarışmacılardan Yıldız Erdem 1952 yılında Vahi Öz’ün yönettiği Kan Kardeşler ve Süt Kuzuları filmlerinde rol almış.

Diğerlerine nazaran daha tanınmış bir isim olarak Necla İz de yarışmanın yapıldığı yıl (1950) Vedat Örfi Bengü’nün Kapanan Gözler ve Estergon Kalesi filmlerinde, daha sonraki yıllarda Kaçak (Şadan Kâmil – 1954), Tuzak Oteli (Aydın Arakon – 1956) gibi filmlerde rol alacaktır. Coşkun Kardeşler olarak kardeşi ile birlikte “radyolarda” ünlenen Münevver Coşkun’da Onu Affettim (Mümtaz Ener – 1950) ve Hayat Acıları (Dr. Alyanak – 1951) gibi filmlerden başlayarak bir dizi filmde oynayacak, sonradan Münevver olan adı Memduh Ün tarafından Mine diye değiştirilecek ve Mine Coşkun olarak afişlerde yer alacaktır. …………… [1] bırakıyorum. Nur’da hemen hemen o yıllarda sinemada oyunculuğa başlamıştır.)

Aşağıda yarışmaya katılanların isimlerini vereceğim, içlerinden sinemada uğraş vermiş olanlardan benim saptayabildiklerim bunlar; bir de adını N. S. S. olarak veren yarışmacının fotoğrafını sonradan oyuncu olarak ünlenecek Nurhan Nur’a benzettim. (Burada açık bir kapı İnci Tanay isimli bir yarışmacı var, bunun İnci Tamay isimli oyuncu olabileceğini düşünüyorum. Neriman Köksal’a gelince, bugünün seyircisine bile tanıtma gereksinimi duymuyorum. Köksal’ı -eğer- tanımıyorsa, tanıtmanın da hiçbir anlamı olmayacaktır.

Yarışmaya katılanlar:

01. Leyla Yıldız  45. Ayşe Gül
02. İnci İzmirli  46. A.(Atire)Kacamakoğlu
03. Aysel Koral 47. Suzan Bahar
04. Zehra Gönül  48. İ. D. 
05. Necla Güler 49. Zafer Çamlıca 
06. Jale Gökay 50. Nur Akyüz 
07. Sevda Karabağ * 51. Sevim Özgül 
08. Lena Stauropulo 52. Gönül Altınses 
09. Oya Göl 53. Neriman Köksal
10. Güzin Üster 54. N.Y.(Neşe Yulaç-?) 
11. Fahire Kozikoğlu 55. Nesrin Adanır 
12. Sema Karabağ * 56. Gönül Başaran
13. Şükran Aksüt  57. Beyhan Katuk
14. Feriha Şen 58. Asuman Demireli 
15. İnci Dincel 59. Asuman Aycan 
16. Olga Çatı 60. N. S. S.
17. Semra Ömür 61. İnci Tanay
18. Edip Soyer 62. Hülya Berkan 
19. Ayşe Kaymak  63. Yıldız Erdem
20. Hale Alp  64. Suzan Güven
21. Nilgün Çınar  65. S. Ö.
22. Günnur Şahor  66. Necla Sarı
23. Sema Deniz  67. Şenol Taylanlar
24. Nurten Şenyuva 68. Gülis Sabırdiler
25. Ayten Aygen  69. Ayten Çetinkaya
26. Güler Duman  70. Hülya Can
27. Nuran Ersoy 71. B. G. 
28. Ayten Kaya 72. Şükran Bilgiç
29. Şükran Angün  73. Candan Bora.
30. Ayşe İsmoğlu  74. Bedriye Ere
31. Güneş Gülerer 75. Sabriye Tunalı
32. Şule Ayyıldız 76. Hediye Söylemezoğlu
33. Nebahat Ergun  77. Dürnev Sel 
34. Angeliki Miçi 78. Beria 
35. İfakat Çelikel 79. Feride Kutup 
36. Bülent Hoşka 80. Gülsüm Hepşen 
37. Necla İz 81. Muazzez K. 
38. İclal Kural 82. Şen Tuna.
39. Fikret Üner 83. Gülizar Okucu 
40. Şule Adalı 84. Ayten Turan 
41. N. Ş. (Narin Şencan) 85. Melike Nilgün
42. Hizber Tokgöz  86. Vily Baler
43. Münevver Coşkun 87. Gülümser Göknel 
44. Nazmiye Demirel 88. Nebahat Altın 

Yarışmaya 100’ün üzerinde aday katılır; gazetede numaralandırılan isimler yukarıda sıralanmıştır. Fotoğraflarda yer alan adaylar arasında Güngör Fırtına, Perihan Onurgan, Ayfer Gülsöz, Ayten Uluatlı, Mihrimah Özbilici ve Aysel Lokman isimlerine de rastlıyoruz. Verilen aday sayısına bakarak, belirleyememiş olduğumuz isimlerin de (yarışmacıların da) olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu yarışmacılar arasından jüri, Güler Arıman, Ayten Uluatlı ve Şükran Angün’ü ilk üç olarak seçiyor, bunları izleyenler ise Nurten Şenyuva ve Güngör Fırtına. Okurlar ise Nurten Şenyuva’yı seçiyor.

Bir rastlantı sonucu Neriman Köksal’ın daha sinemaya girmediği günlerde bir güzellik yarışmasında aday olmasının öğrenilmesi üzerine yapılan ve fazla da derine inmeyen bir araştırmada; “Katılımcılar içinde sinema ile şu veya bu şekilde ilgilenmiş başka aday var mı?” sorusuna cevap ararken, yukarıda filmleri ile belirttiğimiz isimlere rastladık. Bu gün için tanıdık olmayabilecek isimleri yine de, olaya ilgi duyabilecek olanlara iletmek istedik. Bizim tanıyamadığımız, araştırdığımız konu ile ilgili, başka isimler bulabileceklere şimdiden teşekkür ederim. Başka nedenlerle -kişisel nedenler de olabilir- tanıdık isimlere ulaşılması ise -sonuç ne olursa olsun- beni memnun edecektir.

Sadece, bir rastlantının getirdiği merakın peşinden gittim, hepsi o ve sizlerle paylaşmak istedim.

[1] Buradaki kopukluk yazının orijinalinde vardır.

(01 Şubat 2009)

Orhan Ünser