Kategori arşivi: Yazılar

2025 Yılından Benim Seçtiklerim

Bir seneyi daha geride bıraktık. 2025 sinema açısından hayli verimli bir yıl olarak tarihteki yerini alacağa benziyor. Bu nedenle yıl içinde vizyon ve festivallerde izlediklerim arasından seçtiğim geleneksel en iyiler listem bu defa 20 filmden oluşuyor.

1- SIRAT / Sirāt
Adını cennet ve cehennem arasındaki köprüden almış olan, Cannes’dan Jüri Ödüllü yapım, Kuzey Afrika çölünün ortasında ‘rave’ müziğinin izleyiciyi hipnotize eden ritmiyle sarmalanmış nefes nefese temposuyla distopik yakın bir geleceği tasvire soyunuyor. İspanyol yönetmen Oliver Laxe’in yönettiği film, kıyametin gölgesinde şok edici bir başyapıt.

2- İKİ SAVCI / Two Prosecutors – Два прокурора
Ukraynalı usta Sergey Loznitsa’nın kurmaca uzun metraja dönüş filmi, 1937 yılı Stalin döneminde baskı ve terörün sürdüğü Sovyetler Birliği’nde geçiyor. Gulag sürgünlerinden Georgy Demidov’un aynı adlı romanından uyarlanan bu çarpıcı başyapıt, tarihin tekerrür ettiği günümüzde, totaliter rejimlerin karanlık dehlizlerinde nefes almaya çalışan çağımıza ve ülkemizde yaşananlara ayna tutuyor.

3- BAŞKA YOLU YOK / No Other Choice – Eojjeolsuga Eobsda
Filmlerinde insan doğasının karanlığını eşeleyen Güney Koreli auteur sinemecı Park Chan-wook, bu kez kapitalizmin amansız çarkında ayakta kalabilmek için en kötüsünü göze alan bir mavi yakalıyı konu alıyor. Donald Westlake’in ‘The Ax’ romanının Costa-Gavras’ın ardından bu ikinci uyarlaması, işsiz kaldığında rakiplerini öldürmekten başka seçeneği olmayan You Man-su’nun kara komik hikâyesi.

4- SAVAŞ ÜSTÜNE SAVAŞ / One Battle After Another
Çağımızın tartışmasız en ilgiye değer yaratıcılarından Paul Thomas Anderson’ın son başyapıtı, faşist bir polis devleti olarak çizilmiş günümüz Amerika’sında özgürlüklerin tutsak edildiği totaliter bir gelecek tehlikesine dikkat çekiyor. 80’li yıllardan günümüze uzanan görkemli freskinde adaletsizliğin, önü alınamayan ırkçı insanlık ayıbının altını çiziyor.

5- GÜNAHKÂRLAR / Sinners
Kölelikten özgür vatandaşlığa geçişin çileli serüveninden bir sayfayı tarihi bir araştırma ile destekleyen siyahi yönetmen Ryan Coogler, çok iyi kotarılmış bir dönem filmiyle yılın sürprizlerinden birine imza atıyor. Yılların ezilmişliğini müzik ve danslarıyla aşan siyahilerin öyküsü, müziğin, aşkın, özgürlük çığlığının ateşinin göğe yükseldiği olağanüstü bir kendinden geçiş ayini ile perdeye yansıyor.

6- AYDINLIK HAYALLERİMİZ / All We Imagine As Light
Bağımsız Hint sinemasının yükselen sinemacılarından Payal Kapadia, Cannes’da Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ilk uzun metrajında belgesel ile kurmacayı harmanlarken, devasa metropolün canlı keşmekeşinde üç kadının sevgi, arzu ve özgürlük hayallerini anlatıyor. Genç sinemacının Hindistan’daki sosyal eşitsizlik ve her türlü ayrımcılığı alt perdeden ustalıklı şiirsel bir ele alışına hayran oluyoruz.

7- NİSAN / April – აპრილი
Dea Kulumbegashvili’nin Venedik’ten ödüllü son filmi, bir kez daha erkek egemen dünyada kadınların mücadele etmek zorunda kaldığı baskı ve engellemeleri gündeme getiriyor. Gürcü yönetmen derin bir sosyal bir yaraya parmak basarken, kürtaj ve doğum kontrolü gibi meseleleri sessizlik ve mesafeli estetiğiyle ele alıyor. Realist anlatı ekspresyonist fantastiğe evrilirken kadının çaresizliği çok daha sarsıcı bir biçimde perdeye yansıyor.

8- MERHAMET / Miséricorde – Misericordia
Fransız sinemasının aykırı yönetmenlerinden Alain Guiraudie’nin Cannes’da gösterilen son filmi, kara komediden polisiye ve gerilime farklı türleri harmanlayarak insan doğasının karmaşıklığını deşmeyi sürdürüyor. Fırıncı ustasının cenaze töreni için köyüne dönen genç adamın gizemli olaylar ve entrikalarla örülü kara komik öyküsünde, eşcinsellik, ölüm, din, yalanlar ve yalnızlık gibi temalar hınzır bir senaryo eşliğinde tartışmaya açılıyor.

9- DÜŞÜŞÜN TINISI / In die Sonne Schauen – Sound of Falling
Genç Alman sinemacı Mascha Schilinski’nin hayranlık uyandıran Cannes’dan ödüllü filmi, dört farklı dönemden dört genç kadının Almanya’nın kuzey sınırındaki aynı çiftlikte geçen çocukluk ve gençlik yıllarını paralel bir kurguyla anlatıyor. Dünya bir yüzyıl boyunca değişip dönüşürken duvarları geçmişin izlerini taşıyan çiftlik evinde yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışan kadınların deneyimlerini gizemli, şiirsel bir anlatımla cesurca ele alan yapım, travmalar, algı ve bellek üzerinden ilerleyen şaşırtıcı, sarsıcı deneysel üslûbuyla ilgiyi hak ediyor.

10- GÖRÜNMEZ KAZA / Un Simple Accident – Yek Tasadef Sadeh
Cafer Panahi’nin ülkesinde ev hapsinden kurtulmasına rağmen yine de gerilla usulü gizlice çektiği son çalışması ‘Görünmez Kaza / Yek Tasadef Sadeh’ İran’daki baskıcı rejimin zulmünü gözler önüne sererken, intikam olgusunu ahlâki bir yönden işliyor. Hapishane günlerinden işkencecisi olduğuna inandığı kişiyle karşılaşan Vahid’in, aynı eziyetlere maruz kalmış bir grup mağdur ile birlikte bir gün boyunca Tahran sokaklarında yaşadıklarını mizah ile yoğun trajediyi harmanlayarak anlatmayı deneyen yapım Cannes’dan Altın Palmiye ile döndü.

11- GİZLİ AJAN / O Agente Secreto
Kleber Mendonça Filho’ya Cannes’da en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Wagner Moura’ya en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran yapım, 1977 yılının Brezilya’sının zulüm ve entrika ikliminde sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi casus-aksiyon kalıplarını da kullanarak ele alırken, yönetmenin çocukluğuna ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşıyor.

12- MANEVİ DEĞER / Sentimental Value – Affeksjonsverdi
Cannes’dan Büyük Jüri Ödülü ile dönen film, Ingmar Bergman misali aile dinamiklerinin karanlık dehlizlerinde yol alırken, İskandinav yönetmen Joachim Trier ile sıkça çalıştığı senarist Eskil Vogt’u yeniden bir araya getiriyor. Sanatsal üretimin geçmiş travmalarının dermanı oluşu üzerine bu incelikli deneme, Stellan Skarsgård ile yönetmenin gözdesi Renate Reinsve’nin olağanüstü baba-kız yorumlarıyla yükseliyor.

13- IŞIK / Das Licht
Deneyimli sinemacı Tom Tykwer, dinmek bilmeyen ve gece gündüz kenti ıslatan yağmur ve fırtına fonu altında belki de en kişisel yapıtını imzalamış. Sağanak yağmur altındaki Berlin gökyüzünden harika bir kaydırma ile açılan filmde, aynı evi paylaşsalar da bağlarını çoktan yitirmiş Engels ailesi eve hizmetçi olarak gelen gizemli Suriyeli göçmenle en derin yaralarını paylaşıyor. Alman sinemacı büyülü gerçekçilik unsurlarıyla bezeli bu aile dramında, atmosfer ve görsel dünya ustalığını yeniden konuşturuyor.

14- RENOIR
Genç Japon sinemacı Chie Hayakawa 80’li yıllardaki kendi büyüme çağından izlenimler taşıyan ilk uzun metrajında büyülü bir dünya kuruyor. Adını aldığı empresyonist ressamın fırça darbelerini andıran tablolar eşliğinde 11 yaşındaki Fuki’nin hem anlamak, hem de yüzleşmek zorunda kaldığı ölüm gerçeği ile yüzleşmesini ve yalnızlığıyla başa çıkma çabasını şiirsel bir dille anlatıyor.

15- TREN DÜŞLERİ / Train Dreams
Genç ustalardan Robert Bentley, Denis Johnson’ın 2011’de yayımlanmış Pulitzer ödüllü aynı adlı kısa romanından uyarladığı ikinci uzun metrajında bir orman işçisinin 80 yıllık trajik öyküsünün arka planında Amerika’nın geçtiğimiz yüzyıl boyunca geçirdiği köklü değişimleri sergiliyor. Irkçılığın, ayrımcılığın, kaba kuvvetin, emek sömürüsünün hüküm sürdüğü lanetli bir yüzyılda, kıtayı bir uçtan diğerine bağlayacak olan demiryolu ağları, vahşi kapitalizm ile yükselen Amerikan uygarlığının simgesidir.

16- FRANKENSTEIN
Guillermo del Toro 19. yüzyıl başlarının eril dünyasında gencecik Mary Shelley’nin muhayelesinden doğan özgün metni, klasik korku filmi beklentisinden uzak, baba-oğul ilişkisi, sevginin gücü, aidiyet, dışlanmışlık ve yaratıcının kibri gibi temalar üzerine kurulu melankolik bir gotik drama olarak yorumlamış. Farklı yaratıkların ‘insani’ yanına tutkusuyla bilinen auteur sinemacının filmi muazzam bir görsellik içeriyor.

17- HAYALLER / Drømmer
44. İstanbul Film Festivali’nin konuğu olan Dan Johan Haugerud’un aşk, ilişkiler, cinsellik, yalnızlık, özlem ve kendini keşfetmeye dair üçlemesinin Berlinale Altın Ayı ödüllü son ayağı, 17 yaşındaki ana karakterin kendini keşfi doğrultusunda ilerliyor. Tüm sinefillere ama özellikle Eric Rohmer sineması tutkunlarına ve sinema-edebiyat ilişkisi üzerine kafa yoranlara hararetle önerilir.

18- THE MASTERMIND
Bağımsızlar kraliçesi Kelly Reichardt’ın bu yıl Cannes ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan son çalışması, kendini kusursuz bir planın beyni olarak gören ana karakteri JB’nin hüsranla sonuçlanan kara komik soygun girişimini, Amerikan’ın Vietnam protestolarıyla çalkalandığı, Watergate’in eli kulağında olduğu dönem fonunda anlatıyor. Klasik Hollywood sinemasına bağımsız bir alternatif olmuş 70’ler Amerikan sinemasına saygı duruşunda bulunan yapım bir küçük sinema mücevheri.

19- KONTINENTAL ‘25
Romanyalı auteur sinemacı Berlinale’den en iyi senaryo ödülü ile dönen son çalışmasında, sığındığı bodrum katından tahliye ettiği evsiz bir adamın intiharı sonucunda, suçluluk duygusu ve kendince çözmeye çalıştığı ahlaki kriz ile cebelleşen icra memuru Orsolya’nın hikâyesini anlatıyor. Film yönetmenin alametifarikası olduğu üzere siyaset, ekonomi, ırkçılık, kapitalizm, savaş ve sosyal adalet üzerine yaman diyaloglar içeriyor.

20- BUZLAR KRALİÇESİ / La Tour de Glace
Lucile Hadzihalilovic’in Andersen’in buzlarla kaplı ünlü masalının bu yeni uyarlaması, yönetmenin özenle inşa etmiş olduğu fantastik evreninden izler taşıyor. Berlin’den yaratıcı ekibe sunulan ‘Olağanüstü Sanatsal Katkı’ ödülüyle dönen yapımda, 70’li yıllarda evinden kaçan 16 yaşındaki Jeanne sığındığı film setinde ‘Karlar Kraliçesi’ni canlandıran esrarengiz yıldızın tuhaf çekiciliğine kendini kaptırırken, set ile perde, film ile gerçeklik birbirine karışıyor.

VE
HIND RAJAB’IN SESİ / The Voice of Hind Rajab – Sawt Hind Rajab

Gerçek olaylara ve gerçek bir telefon kaydına dayanan ‘doküdrama’yı herhangi bir sınıflamaya koymadan yılın en saygın çabası olarak değerlendiriyorum. Kaouther Ben Hania’nın kulak verdiği ses dünyanın duyduğu ama kimselerin cevaplamadığı Gazze’nin imdat çağrısıdır çünkü. Filmin insanlığını yitirmemiş her birey tarafından izlenmesi ve izlettirilmesini canı gönülden diliyorum.

(26 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Yuva Özlüyorum / Manevi Değer

Norveçli yazar yönetmen Joachim Trier’in Cannes’dan büyük ilgi gören ve festivalden ‘Büyük Jüri Ödülü’ ile dönen yeni çalışması ‘Manevi Değer / Affeksjonsverdi – Sentimental Value’ yılın son önemli filmi olarak gösterime giriyor. Film, asırlık bir süreçte daha önce büyük aile bireylerinin yaşamış olduğu bir evde geçmişin travmalarıyla hesaplaşmanın öyküsü.

Yılların yıprattığı, çatlakların oluştuğu ev saygıdeğer bir film yönetmeni olan baba Gustav Borg’un (Stellan Skarsgård) gidişiyle sessizleşmiştir. Oyunculuk mesleğini seçmiş, meslekten bir sahne amiriyle kaçamak huzursuz ilişkisini sürdüren büyük kız Nora (Renate Reinsve) ile eşi ve küçük oğluyla huzurlu bir hayatı olan küçük kardeş Agnes (Inga Ibsdotter Trier) ergenlik yıllarından beri sağlıklı bir ilişki kuramadıkları babalarıyla annelerinin cenaze yemeğinde karşılaşırlar. 15 yıldır yeni bir film çekmemiş olan Gustav büyük kızından senaryosunu yeni tamamladığı hayatının projesinde başrolü oynamasını ister. Nora yazılı metinle hiç ilgilenmeden mesafeli durduğu babasının teklifini geri çevirir.

Gustav rolü, geçmiş kariyerine hayran Amerikalı popüler genç oyuncu Rachel Kemp’e (Elle Fanning) vermek ister. Baba evinde çekilmesi planlanan hikâye, Gustav’ın İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazizm’e karşı direnmiş, hapis ve işkence görmüş, çalkantılı yaşamını aynı evin mutfağnda intihar ederek sonlandırmış kendi annesi üzerinedir. Bu süreçte gerek yaşlı adam, gerekse Nora geçmişin travmalarıyla yüzleşecek ve şifayı sanatın iyileştirici kucağında bulmaya çalışacaklardır.

Trier’nin, kendisi de film yönetmiş olan değişmez çalışma arkadaşı Eskil Vogt ile birlikte kaleme aldığı ‘Manevi Değer’, kuşaktan kuşağa aktarılan aile travmaları, sanatçı ruhların çatışması, ebeveyn ve çocukları arasındaki ilişkiler, kardeşlik bağları gibi konuları içtenlikle ele alıyor. Yönetmen ana mekân olarak seçtiği Oslo’daki aile evini de hatıralarla örülü canlı bir karakter olarak tasarlamış. Öylesine kederli anılar birikmiş ki bu evde, Nora’nın filmin başlarında tanık olduğumuz bir türlü dizginleyemediği sahne korkusu, annesinin intiharıyla küçük yaşta çok şey yitirmiş yaşlı adamın ahir ömründe bir yuvaya duyduğu özlem ve yıllar sonra gelen itiraflar sinema aracılığıyla dile getirilecektir. Gustav vasiyet senaryosunu belki de kendi annesi için değil, Nora ile yeniden bağ kurabilmek için kaleme almıştır. Sanatsal üretim yaralı çocukların birikmiş hasretliklerine deva olacak mıdır?

Yılın çok iyi yazılmış ve yönetilmiş en incelikli filmlerinden biri olan ‘Manevi Değer’ yönetmenin önceki filmleri ile akrabalık taşısa da bu kez bireysel bir varoluş krizi değil, nesilden nesile kişilerin hayatını etkilemiş travmalar ön plana çıkıyor. Oyunculuklara gelince, yılların deneyimini damıtmış ustalıklı performansıyla Stellan Skarsgård, yönetmenin bir önceki çalışması ‘Dünyanın En Kötü İnsanı’ ile Cannes’dan hakkıyla ‘en iyi kadın oyuncu’ ödülünü almış olan Renate Reinsve ve ilk önemli sinema deneyiminde Agnes rolü ile parlayan Inga Ibsdotter Trier, Oscar adayı olmalarına kesin gözle bakılan üçlüde harikalar yaratıyor. Hırslı Hollywood yıldızında Elle Fanning parlarken, yönetmenin eski gözdelerinden ‘Oslo, 31 Ağustos’un müthiş aktörü Anders Danielsen Lie, Nora’nın kaçak dövüşen sevgilisi rolünde kısa ve etkileyici bir kompozisyona imza atıyor.

(25 Aralık 2025)

Feran Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Komediyle Karışık Aksiyon: Anakonda

İlk gençlikte, herkesin yapmak istediği bir şey vardır muhakkak. Ağırlıklı olarak film çekmeyi ister -ben de onlardandım (ilkokul son sınıfta tahta bir kutu içerisine bir ampul, aydınger kâğıda çizilmiş “kare”ler ve bir büyüteçle duvara yansıyan görüntü). Düşünü daha da geliştirenlerle bir araya geliyoruz Anakonda’da… Dört kafadar, okul yıllarında çektikleri filmi bu kez gerçekten çekmek için yola koyulurlar.

Evdeki hesap çarşıya uymaz, çünkü. Çünkü birinde heyecan, coşku, heves, anlatılmak istenen hikâye varken diğerinde para öne çıkar. Yapılması gereken “yorganı ayağına göre uzat”maktır. Düşler terk edilebilir, film çekmek için verilen taviz olsun yeter ki, o da tamamdır.

Anakonda’nın bu yönüne bakmayanlar, doğal olarak filmin aksiyon komedi oluşunu öne çıkaracaktır. Haklılar da… Mizahı yüksek, heyecan beklentisi oyuncuların da katılımıyla yukarılarda bir film Anakonda. Altın arayıcılardan silahlı çeteye, gerçekten film çekenlere kadar geniş bir yelpazede, keyifli bir film izliyoruz. Altın arayıcıların ne başı ne de sonu var, çünkü bizim kafadarlar sadece o devasa yılana odaklanmış.

Filmin ne ve nasıl anlattığını sorgulamadan beyazperdeye yansıyan Amazon ormanı ve nehrine odaklanın, manzaranın güzelliğini seyredin. Bir de hazır olun, kendinizi tutamayacak kahkaha atacaksınız. Hele o örümcek ısırığı sonrası olanlara…

Bu kez ne yönetmenini ne de oyuncularını merak edin; sadece filmin götürdüğü yere gidin. Bırakın Amazon sizi taşısın, belki okyanusa belki de yeni yılın güzelliklerine ulaşırsınız.

İyi seyirler ve iyi yıllar!

26 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(25 Aralık 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

1970 Yılında Bir Raskolnikov / The Mastermind

Bağımsızlar kraliçesi Kelly Reichardt’ın bu yıl Cannes ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan son çalışması ‘The Mastermind’, kendisini kusursuz bir planın beyni olarak gören ana karakterinin hüsranla sonuçlanan girişiminin kara komik hikâyesi. Uzak Massachusetts kasabasında işsiz güçsüz dolaşan –arkadaşlarının JB diye çağırdığı- James Blaine Mooney (Josh O’Connor) mükemmel planını daha önce küçük bir hırsızlık denemesi yaptığı ve sürekli kolaçan ettiği Framingham Sanat Müzesi’nde gerçekleştirmeyi kafaya koymuştur. Mütevazı müzede sergilenen soyut ressam Arthur Dove’un dört adet tablosunu çalmak için çevresinden iki suç ortağı ayarlar önce. Ancak son anda daha önce anlaştığı kişi yerine almak zorunda kaldığı, geçmiş bir banka soygunundan sabıkalı elemanın beklenmedik hamleleri ve nihayetinde polise ötmesiyle işler karışır. Çekirdek ailesini geçindirmek için kendi anne ile babasının (Hope Davis ile Bill Camp) eline bakan Güzel Sanatlardan terk JB, soygun sonrası ilk soruşturmadan bölgede nüfuza sahip hukukçu babası sayesinde sıyrılır ama acilen olay mahallinden uzaklaşması gerekmektedir.

JB 1970 yılında, Vietnam karşıtı eylemlerin tüm ülkede yaygınlaştığı, üniversiteli gençlerin protesto yürüyüşlerinin Nixon’ın sahtekar demeçlerini topa tuttuğu bir karmaşa ikliminde kendi bireysel kurtuluşunun peşindedir. Beş parasız yolu Cincinnati’ye düştüğünde el çantasında yüklü nakit olduğunu keşfettiği yaşlı kadını ara sokaklardan birinde soymaktan çekinmez. Bir Raskolnikov denli gözü dönmüş değildir gerçi. Yaşlı kadın bu saldırıdan fiziksel bir zarar görmeden kurtulur ancak JB havasını soluduğu, neyin ‘suç’ neyin ‘ceza’ olduğunun muğlaklaştığı kaotik ortamın getirdiklerinden nasibini alacaktır.

Klasik bir soygun filmi beklentisiyle açılan yapım, yönetmenin ustalıklı gözlemi ve gayet eğlenceli tahmin edilmezliği ile türün ritmi ve kurallarını alabildiğine eğip büküyor. Reichardt’ın antikahramanı Amerika’nın Vietnam Savaşı protestolarıyla çalkalandığı, Watergate skandalının eli kulağında olduğu bir dönemde tek başına ayakta kalmaya çabalarken, bireyselliğin pençesinde oradan oraya savruluyor. Auteur sinemacının ilhamını Fransız Yeni Dalga’sından ilham almış 70’ler Amerikan sinemasına saygı duruşu çok açık. Ön jenerikten başlayarak, klasik Hollywood sinemasına bağımsız özgürlükçü

bir alternatif olmuş Amerikan sinemasının bu en göz alıcı dönemine atıfta bulunurken, 70’li yıllar sinemasına özgü renk paletini kullanıyor. Minimalist hikâyesine Rob Mazurek imzalı caz partileri eşlik ediyor. Çağımızın en iyi aktörlerinden biri olduğunu düşündüğüm Josh O’Connor yine çok iyi. JB’nin çaldığı tabloları, karısı Terri’nin (Alana Haim) diktiği kumaş torbalar içinde bir gece vakti domuz ahırında sakladığı uzun sekans antolojilere geçecek cinsten. Halen MUBI’de gösterilen bu küçük sinema mücevherini kaçırmayın derim.

(24 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kelebek Misali Uçtu Gitti / Hind Rajab’ın Sesi

Kaouther Ben Hania’nın yönetmenliğini yaptığı ‘Hind Rajab’ın Sesi / The Voice of Hind Rajab’ gerçek olaylara dayanmaktadır. Filistindeyiz. Dramatizasyon 29 Ocak 2024 günü Kızılay Acil Çağrı Merkezi’ne gelen acil durum çağrısı ile başlıyor. 6 yaşında bir kız çocuğu Gazze’de İsrail ateşi altında kalan özel arabanın içinde mahsur kalmış, kurtarılmak için yalvarmaktadır. Hind Rajab ya da kısaca ‘Hanoud’ arabada yalnız değildir. Amcası, yengesi ve dört yeğeni ile birlikte İsrail ordusunun boşaltılmasını emrettiği Tel al-Hawa mahallesinden kaçarken Fares Benzin İstasyonu yakınında tank ateşine yakalanmış ve küçük kız dışında taşıttaki herkes ölmüştür. Kızılay gönüllüleri cesetlerin kanı üzerine bulaşmış çocuğu kurtarmak için iletişim sağlamaya çabalayarak, ona bir ambulans gönderebilmek için ellerinden gelen geleni yapar. Lakin olay mahalline yalnızca 8 dakika uzaklıkta konuşlanmış kurtarma ekibinin özel vasıtaya ulaşabilmesi için bir dolu güvenlik protokolünün aşılması gerekmektedir.

Gazze’ye 137 km uzaklıktaki Filistin Kızılayı’ndakiler çaresiz bekleyişlerini sürdürürken, Hanoud’un telefonu kapatmaması için uğraşır, sevgi ve şefkat yüklü diyaloglar ve dualar eşliğinde onun direncini ayakta tutmaya çalışırlar. Telefon kayıtlarındaki ses ‘Mutlu Çocukluk’ anaokulunun ‘Kelebek’ sınıfında okuyan Hind Rajab Hameda’nın gerçek sesidir. Tüm dünyanın duyduğu ama kimselerin cevaplamadığı Gazze’nin imdat çığlığıdır. Profesyonel oyuncuların canlandırdığı gönüllüler, Ömer (Motaz Malhees), Rana (Saja Kilani), Mehdi (Amer Hlehel), Nesrin (Clara Khoury) hüzünlü bir çaresizlikle bürokratik engelleri aşmaya çalışır. Sinema Hind’i geri getiremeyecektir belki, ona ve halkına yapılan zulmü de silemeyecektir, ama bu güçlü film küçük kızın sesini ebediyete kadar muhafaza edecek ve sınırların ötesinde yankılanmasını sağlayacaktır.

Venedik’teki dünya prömiyeri sonrasında 23 dakika ayakta alkışlanan ve festivalden Gümüş Aslan Büyük Jüri Ödülü ile dönen yapım, yönetmen Ben Hania’nın çabasının karşılığını almış ve Gazze’de hâlâ yaşanmakta olan soykırım utancı tüm dünyanın yüzüne bir şamar misali inmiştir. Ülkelerini yöneten çağın en acımasız başkanının yaptıklarından duydukları utançtan da olsa gerek, bu mucizevi tokatın yapımcıları arasında Brad Pitt, Joacquin Phoenix gibi Hollywood yıldızlarının, Alfonso Cuarón, Jonathan Glazer gibi önemli yönetmenlerin isimlerine rastlarız.

355 merminin isabet ettiği arabada ölü akrabalarıyla aç susuz yaklaşık 24 saat geçirdikten sonra bir kelebek gibi uçup giden Hind Rajab, annesinin anlattıklarına göre savaş bittiğinde denize ulaşıp kumlarda oynamayı arzularmış. Hani şu Donald Trump’ın yüzsüzce tatil köyü yapacağız diye buyurduğu Gazze kumsalına. Film sahile vuran dalgaların içli sesiyle sonlanırken bir kez daha isyan ediyor ve bu yürek parçalayıcı ancak yaşanan zulmü, fotoğraflarından bildiğimiz küçücük bir çocuğun masum bakışlarıyla zihinlere çakan çizgi dışı doküdramanın insanlığını yitirmemiş her birey tarafından izlenmesi ve izlettirilmesini canı gönülden diliyorum.

(19 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Adam, Bir Yüzyıl / Tren Düşleri

Dünya prömiyerini Sundance’te yapan ‘Tren Düşleri / Train Dreams’ fonda doğanın sesleri ile açılıyor. Kuşlar cıvıldar, börtü böcek hışırtıları arasında rüzgârın sarıp sarmalayan uğultusu kulakları okşarken, vahşi doğanın orta yerinde orman emekçileri nafakalarını çıkarmak için çalışmaktadır. Küçük yaşta kırsala gönderilen öksüz yetim Robert Grainier (Joe Edgerton) yetiştiği ortamdan hiç ayrılmamış, okyanusu hiç görmemiş, zorlu yaşam şartlarını göğüsleyerek kendi mütevazi düzenini kurmuştur. Bir kilise çıkışı Gladys (Felicity Jones) ile tanışması hayatını değiştirir ve geleceğe olan umudunu güçlendirir. Karısından ve yeni doğan küçük kızından aylarca uzak kalarak ormanın ıssızında oduncu ve demiryolu işçisi olarak ter dökmesi hep ailesine daha iyi bir gelecek sağlama arzusundandır. Ülkenin dört bir yanından emekçilerle ortak bir yaşamı sürdürdüğü orman kamplarının zorlu yaşamından ırmak kıyısındaki kendi elleriyle yaptığı yuvasına döndüğünde huzurludur. Lakin yaşamının en güzel yılları olarak hatırlayacağı bu mutlu anlar ani ve trajik bir felâket sonucu avuçlarından kayıp gidecek, Grainier acı kaybının ardından yalnızca hayatta kalmaya değil, akıl ve ruh sağlığını da korumaya çalışacaktır.

Filmin belgeselden gelen yönetmeni Clint Bentley’nin adını bizde gösterime girmemiş 2021 yapımı ‘Jokey / Jockey’den hatırlıyoruz. Genç sinemacı bu ilk uzun metrajında, yaşlanmakta olan bir at binicisinin hayatta kalma mücadelesini anlatır. Clifton Collins Jr.’ın canlandırdığı jokey Jackson Silva, Sam Peckinpah ustanın çağdaş düzenin un ufak ettiği kaybolmaya mahkûm geleneksel karakterlerinin bir iz düşümü gibidir. Denis Johnson’ın 2011’de yayımlanmış Pulitzer ödüllü aynı adlı kısa romanından uyarlanan ‘Tren Düşleri’nde Bentley başına gelenleri metanetle karşılamaya çalışan ana karakterine tıpkı jokey Silva gibi duygu sömürüsü yapmadan şefkatle yaklaşırken, onun trajik öyküsünün arka planında Amerika’nın geçtiğimiz yüzyıl boyunca geçirdiği köklü değişimleri sergiliyor.

Irkçılığın, ayrımcılığın, kaba kuvvetin, emek sömürüsünün hüküm sürdüğü lanetli bir yüzyıldır bu. Kıtayı bir uçtan diğerine bağlayacak olan demiryolu ağları ise vahşi kapitalizm ile yükselen Amerikan uygarlığının simgesidir. Grainier daha küçük yaşlarda Asyalı bir işçinin gözlerinin önünde dövüldüğüne tanıklık eder. Köprü inşaatında bir başka Asyalı işçinin insafsızca katline sadece seyirci kalmayarak saldırganlara destek verir. Başına gelenlerin, düzenli olarak rüyalarına giren bu infaz hadisesinden kaynaklandığını düşünmesi de bundandır. Felâketin ardından bir vakitler eşi ve kızıyla yaşadığı sevgi ve emekle örülmüş kulübesini onarır, doğa ile kurduğu mistik ilişki sayesinde yas sürecinde ayakta kalmaya çalışır. Yitirdiklerine kavuşma umudu düşlerinde, her an her yerde yaşamı boyunca onu takip edecektir.

80 yıllık uzun yaşamında, ormanları yıka yaka doğayı katleden çağdaş ABD uygarlığının tanığıdır O. Gençliğinin balta girmemiş ormanları demiryolu ağlarıyla örülmüş, köprüler inşa edilmiş, fabrika bacaları doğanın nefesini karartmaya başlamış, el emeğinin yerini makineler almıştır. Yıllar sonra büyük şehre ayak bastığında televizyon ekranından izlediği Apollo 8’in uzay serüveni pek de ilgisini çekmeyecektir ama bir küçük uçakla havalandığı gökyüzünden parçası olduğunu iliklerine kadar duyumsadığı doğayı hayranlıkla seyredecektir.

Bir emekçinin, bir yüzyılın, kaybolmuş bir geçmişin izini süren ‘Tren Düşleri’ doğayı bir karakter olarak kullanırken küçük dokunuşlar ve şiirsel üslûbu ile bir dünyanın değişimine tanıklık ediyor. Bentley ile ilk filminde de çalışmış olan Adolpho Veloso’nun sisli suskun ormanlarda, demiryolu inşaatlarında sessizce gezinen kamerası doğanın dokusunu ustalıkla kavrıyor. Müzik bu büyüleyici görselliğe eşlik ediyor. Minimalist tınılar açılıştan başlayarak rüzgârın sesine, ormanın mistik şarkısına karışıveriyor. Sinema dünyasında fazlaca göz önünde olmayan, Cannes’da yarışmış 2016 yapımı ‘Loving’den beri izini sürdüğüm Avustralya asıllı Joel Edgerton müthiş performansıyla en iyi erkek oyuncu dalında Oscar’a göz kırpıyor.

(18 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Savaş, Bürokrasi, Gönüllülük ve… Hind Rajab’ın Sesi

Doğrudan içinize, içinizdeki size, duygularınıza seslenen bir doküdrama. Filistin’de, bir Kızılay çağrı merkezinde çalışan gönüllülerin bir çocuğun yardım çığlığını duyup, yardım edebilmek için verdikleri müthiş mücadele.

Sinefiller bilir, filmi bir cümleyle anlatan öyküler, çok fark yaratır; tıpkı “Bisiklet Hırsızları” gibi, Yeni Gerçekçilik akımını başlatan… Gerçekten çok güçlü, alabildiğine gerçekçi, tepeden tırnağa ürperten, beyazperdeye, o perdenin içine girip de sorunu çözme isteği doğuran bir film Hind Rajab’ın Sesi. Savaşın en yoğun, en tam içindeyken, insanlar “bitsin artık bu işkence” diye sokaklara çıkmış, meydanları doldurmuşken Gazze’de, “ordu”nun tankları, keskin nişancıları, bombalarıyla taradığı binek otomobilde, hayatta kalabilmiş 6 yaşındaki küçük kızın imdat çığlığı. Film bu kadar. Gerisi size kalmış. Ne süzerseniz, ne hissederseniz o.

Çaresiz insan küfredermiş…

Çaresizliği elle tutulur düzeyde hissettiren filmi, Kauther Ben Hania, gerçek seslerden yola çıkarak yazmış ve yönetmiş. Omar (Motaz Malhees), Rana (Saja Kilani), Nisreen (Clara Khoury) Kızılay gönüllüleri… Bir de Hind Rajab’ın sesi var. O kadar.

Ritmi hiç düşmeyen, soluk soluğa akan bir film, aslına bakarsanız tek mekânda çekilmiş ama insan psikolojisinin ne denli yapıcı ve aynı zamanda yıkıcı olduğunu da kanıtlıyor. Bir çocuk var kurtarılması gereken. İlk engeli bürokrasi çıkarıyor. Aslında en büyük engel savaşın kendisi, ancak savaşı engellemesi hatta çıkarmaması gerekenler o emri verdikleri için yaşıyoruz zaten tüm bunları. Bir gönüllü kurallarına uygun yapılmasını istiyor, diğeri çok zamanları olmadığı için daha pratik öneriler sunuyor. İçleri kan ağlayarak telefonda küçük kızı “oyalayan” çalışanların iki gözü iki çeşme, ama hissettirmemeleri gerekiyor. Bunun yanında, küçük kız her şeyin farkında. Öte yandan cankurtarana yol açılmasını sağlayacakların vurdumduymazlığı ya da ellerinden bir şey gel(e)memesi, insanın içini acıtıyor, belki de hıncını arttırıyor.

Filme teknik olarak bakmak, benim açımdan mümkün değil(di), o denli etkileyici, o denli çarpıcı ki, ne müziği ne oyunculuğu ne açıları fark ettim. Belki de sinema onları fark ettirmemek (Aytekin Çakmakçı, görüntüyü görmemişseniz ben başarmışım işimi diye anlatırdı) ve biz onları izledik. Sadece izledik.

Yükselen protesto…

Hind Rajab’ın Sesi, Venedik’te 23 dakika ayakta alkışlanmış. Bu bir rekor. Haklı alkışlayanlar. Haklılıkları da savaş karşıtlığından, barış yanlısı olmaktan geliyor. Çünkü Hind Rajab hepimizin kızı, kardeşi, annesi, sevgilisi…

Filmde sahip çıkılacak insanlar var, ya karşı çıkılacaklar… Tabii ki, karşı çıkılacaklar, ağız dolusu küfredilecekler, mümkün olsa karşılarına çıkıp yüzlerine tükürülecekler var. Ancak onlar sadece İsrail’de mi? Ukrayna Rusya Savaşında yok mu o caniler? Ya, bizde… Depremin yerle bir ettiği Maraş, Adıyaman, Hatay’da çadır satan Kızılay yetkilisi hak etmiyor mu o tepkiyi? Ya… ya Taybet Ana, Diyarbakır’da sokak ortasında cenazesi bir hafta kalan… Cenaze ortada kalmasın diye, kurda kuşa yem olmasın diye beyaz bayraklarla sokağa çıkan insanlara kurşun atanlara (“Ateş” emri verenler) niye tepki göstermiyoruz?

Sanat mesaj vermektense sorunu göstermeyi tercih eder, izleyicinin (okuyucunun, dinleyicinin) kendine kalmıştır neyi nasıl yapacağı.

Bir talebim var: “Hind Rajab’ın Sesi”ni sinema salonunda, beyazperdede izleyin, evde ve/veya bilgisayarda izlediğinizde odaklanamayacağınızı göz ardı etmeyin. Bir de haykırarak tepki gösterin salondan çıktığınızda.

19 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(16 Aralık 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Duygunun Yaşattığı Etki: Avatar: Ateş ve Kül

Sinema görsel bir şölen, salonda oturduğunuz koltuğa sıkı sıkıya yapışıp beyazperdede yansıyan görüntülerden hem bir şeyler alıyor hem kendi yaşamınızla bağdaştırıyor hem de ileriye yönelik düş(ünce)lere dalıyorsunuz.

Sinemanın bu büyülü havasıdır zaten onu yedinci sanat yapması ve diğer sanat disiplinlerinden daha çok sevdirmesi… Küçük çocuktan yaşlı birine kadar herkes şu ya da bu ölçüde sinemanın o büyüsüne kapılıyor. Kuşkusuz, bunu izleyiciye ulaştırmak kolay değil. Onca film çekiliyor, onca öykü anlatılıyor ister geçmişten, tarihi isterse geleceğe yönelik. Kimini beğeniyoruz kimini özensiz bulup bir tarafa bırakıyoruz, ama öyle filmler de var ki, bırakın unutabilmeyi hafızanızdan silemiyorsunuz bile. Hem zaten o filmlerin devamı da geliyor aynı güçlülükte.

Avatar, James Cameron’un yazıp üçüncüsünü de çektiği ve artık kült film düzeyine gelmiş çalışması. Bizim üzerinde yaşadığımız yerkürenin dışında, insansı (ya da insana benzer) canlıların yaşadığı bir dünya. Dünyalılar da var, ama Dünyayı yaşanmaz hale getirdikleri için yeni yaşam alanı arayanlar onlar ve tabii ki “kötü”ler. Avatar’lar ise daha duygusal, daha içtenlikli, daha sevgi dolu ve sadece kendi yaşadıkları değil evrenin tümüne doğayla barışık bir yaşam getirmek, savaşları sonlandırmak isteyenler.

Kolay değil kuşkusuz, yerküremizde de savaşsız geçen yıl sayısı o kadar az ki! Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya herkesin umudu. Avatar filmlerinde hiç yapay zekâ kullanılmadığını açıklıyor Cameron hemen başında. Ancak, teknik olanakların sınırsızlığını görebiliyorsunuz. Havada ya da su içinde bile doygun renklerle alabildiğine net ve bir o kadar da canlı izliyorsunuz filmi, sanki elinizi uzatsanız tutabileceğiniz kadar hem de. O kadar çok oyuncu rol almış ki filmde, sıralandığında şaşırıyorsunuz. Hiçbiri kendisi değil, giydirilmişler farklı gözüküyorlar. Daha önceki filmleri izlemişsinizdir, izlemediyseniz (çok şey kaçırdığınıza eminim) de duymuşsunuzdur.

Müziğin filme katkısını unutmadan üç boyutlu (3D) izleyince birlikte siz de aynı alanda, aynı anda aynı havayı soluduğunuzu hissediyorsunuz. Bu, sinemanın başarısı. James Cameron’un yazıp yönettiği hazırlıkları ve çekimi aklın alamayacağı kadar uzun ve meşakkatli filmi izlerken değil, ama çıkınca “vay be, neler yapılabiliyormuş” geçiyor aklınızdan. Benzer örneklerin çoğalmasını istiyorsunuz içinizden muhakkak.

(14 Aralık 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Başına Kötü Şeyler Gelecek / Üzgünüm, Bebeğim

Eva Victor’un otobiyografik ilk uzun metrajı ‘Üzgünüm, Bebeğim / Sorry, Baby’, yönetmenin bizzat canlandırdığı Agnes karakterini merkez alıyor. İngiliz edebiyatı dalında yüksek lisansını tamamlayan genç kadın, yaşadığı küçük yerden ayrılmamış, mezun olduğu New York kırsalındaki üniversitede kadrolu öğretim üyesi kariyerini sürdürmektedir. Okul bittikten sonra büyük kente taşınmış olan Lydie (Naomi Ackie), mezuniyet sonrası dört yılın ardından can arkadaşını ziyarete geldiğinde, hüznü gözlerinden okunan Agnes’in neşesi yerine gelir. İki kafadar ayrı kaldıkları yılların acısını çıkarır, bol bol kız muhabbeti yapar ‘penisleri onların benliği’ diye dalga geçtikleri hayatlarına giren erkeklerle dalga geçerler. Siyahi Lydie uzun boylu bir beyazdan hamiledir. Doğacak bebeğini onu New York’ta bekleyen hemcinsi partneri ile birlikte büyütecektir.

Lydie ona ‘halen burada olmak senin için ağır değil mi’ sorusunu yönelttiğinde Agnes’in geçmişte yaşadığı gurur kırıcı hadisenin kapısı aralanır. Misafirinin ayrılmasından sonra kedisi ile baş başa kalan Agnes ile birlikte üç yıl öncesine geri döneriz. Genç kadın tez hocasının evinde çalıştıkları bir uzun günde orta yaşlı Preston Decker’in (Louis Cancelmi) tecavüzüne uğrar. Bu gönülsüz cinsellik genç kızın onurunu zedeler ama polise şikayette bulunmaz. Sonrasında olan biteni fakülte yetkililerine anlattığında adam çoktan oradan ayrılmıştır.

Eva Victor’un detaylarına girmek istemediği çok kişisel hikâyesi üzerinedir film. Genç sinemacı yaşadıklarını perdeye aktarmak ve bulamadığı yanıtları beyazperde üzerinde aramak isteği ve duygusuyla yola çıktığını ifade ediyor. Ay sonunda sinemalarda gösterime girecek olan ‘Manevi Değer / Sentimental Value’ filminde olduğu gibi sanatın iyileştirici yanıyla ruhunu arıtmak ve bir katarsise ulaşmayı arzulamıştır.

Bu süreçte Agnes’in çabalayarak kariyerinde ilerlediğini, yol kenarında soğumuş yüreğine derman olmaya çalışan esnaftan adamın sandviçlerine keyifle yumulduğuna, sokakta bulduğu yavru kediyi şefkatle sarıp sarmaladığına tanıklık ederiz. Sıkışık tedirgin anlarında yakışıklı komşusu Gavin ile (Lucas Hedges) sevişerek rahatlar. Ama genç adamın ‘birçokları gibi bazı şeylere, örneğin bir aileye sahip olmak istiyor musun’ benzeri soruları onu ilgilendirmez. Filmekimi’nde Türkiye prömiyerini yapan ve siz okurlarla henüz paylaşmadığım ‘Die My Love / Geber Aşkım’da olduğu gibi evliliğin parça parça ettiği birlikteliklerden uzak durmayı yeğlemiştir. Kendisini çocuklu biri olarak yaşlanırken hayal bile edemez.

Buna karşılık, ertesi yıl kendisini partneri ile birlikte yeniden ziyaret eden Lydie’nin minik bebeğini endişe dolu bir sevgiyle kucaklar. Ona ‘hayat böyledir, başına kötü şeyler gelecek’ derken ‘umarım olmaz’ temennisinde bulunur. Ama minik bebeğe onu her zaman dinleyeceğini ve korkmaması için her zaman sarıp sarmalayacağı sözünü verir.

Çok kişisel bir öyküyü taze ve sade bir dille perdeye taşıyan gencecik sinemacının filmi, ilk kez gösterildiği Sundance’den beri ilgiyle izleniyor, hayranları katlanıyor. Ödül mevsimine girdiğimiz bu aylarda adaylıkları çığ gibi büyüyen, arkadaşlık üzerine bir aşk mektubu niteliğindeki bu sapına kadar bağımsız filmi kaçırmayın derim.

(12 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Duygusu Yoğun, Anlatımı Güçlü: Amrum

Sanatın evrensel olmasının temelinde yatan mesaj vermekten çok duygulara seslenmesidir. İzleyici ne isterse o çerçeveden bakarak algılar ve yorumlar. Resimde, özellikle soyut resimde, heykelde, müzikte, dansta bu çok kolay ve açıkça görülür. Edebiyatta ve sinemada bir “anlam” arama peşindedir izleyiciler; sosyal ve siyasal dünyalarının ışığında. Orada da estetik öne çıktığında mesajdan çok duygu güçlenir ve okur (izleyici de tabii) kendince bir duygu süzer. Sinemada bunun örneği çokça var olmasına karşın, alışkanlıklarımızın da etkisiyle hep bir “mesaj” aradığımız için ya beğeniyoruz ya beğenmiyoruz. Oysa düşünmeye yöneltse de kararı biz versek…

Fatih Akın, yeni filmi “Amrum”da, Hark Bohm ile birlikte bu duyguyu yaşatıyor bizlere. Akın, Amrumlu Bohm’u ustası olarak tanımlıyor ve onun yaşanmışlığından yola çıkarak yazdığı senaryoyu birlikte geliştirerek bir psikolojik gerilimle mahalle (toplumsal) baskısının nelere mal olabileceğini gösteriyor. Amrum, Danimarka’ya yakın, Almanya’nın Kuzey Denizindeki bir adası.

2. Dünya Savaşı’nın son dönemine götürüyor film bizleri. Savaşın etkisi neredeyse uğramamış diyebileceğimiz, ama insanlar üzerindeki psikolojisinin yakıcı ve yıkıcı düzeyde olduğunu gördüğümüz Amrum’da, bir ailenin yaşadıklarına tanık oluyoruz. Babası Nazi askeri olunca, ister istemez Nazi, Hitler yanlısı ailenin büyük oğlu Nanning, iki kardeşi, annesi ve teyzesiyle yaşamaya çalışıyor. Ne iş bulsa (Nazi yanlısı annesinin ispiyonculuğuyla işinden olması gerçekten dokunuyor insana) yapıyor, yeter ki annesine beyaz ekmek tereyağı ve bal yedirebilsin. Düşünün zorluğu… Adada herkes Amerika’ya gitmiş gelmiş. Savaş nedeniyle göçmenler de var… bu ırkçılığı da körüklüyor ister istemez.

Asıl olarak savaş dönemi olmasına karşın film, günümüzde yaşanan göçlerle de açlıkla da küresel ısıtma ile kuraklık ve seller nedeniyle yaşanan olumsuzlukları da anlatıyor.

Fatih Akın’ın, durmuş oturmuş sineması, yalın dili ve gerçekten güçlü öyküsüyle Amrum filmi izlenmeli. Oyuncular ise o atmosferde o duyguyu çok iyi yansıtıyor. Müziği de güzel. Ben en çok adanın sakinliğini, insanların da o sakinliği benimsemesini sevdim.

Film için söylenebilecek son söz: Savaş olmazsa demokrasi yeşerir.

05 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(02 Aralık 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

İntiharlar Bireysel midir?: Erken Kış

Özcan Alper’in senaryosunu Uğur Aydedim ile birlikte yazdığı Erken Kış, festival yolculuğunun ardından -muhakkak ki, uluslararası yarışmalarda göreceğiz- gösterime giriyor.

“Sonbahar”dan sonra, yine gri gökyüzüyle, dalgalı denizi ve sisli dağlarıyla Karadeniz’de geçen, aslında bölge, hatta ülke bile gözetmeyen bir yol hikâyesi “Erken Kış”. Savaş, ekonomik ve sosyal bunalım, içine sıkışan insan ve derdini anlatamayanların yaşamından üç-beş günlük bir kesit olarak görmeliyiz filmi.

Taşıyıcı anne olarak doğurduğu kızını bırakıp ülkesine zorunlu olarak dönmesi istenen Lea’yı (Leyla Tanlar), çocuğun babası olan Ferhat (Timuçin Esen) arabasıyla Gürcistan sınırına götürür. Film iki kişi arasında, yolda geçiyor… Kuşkusuz, karşılıklı hesaplaşıyorlar, gizli (platonik) duygularını açıkça değilse de ima ederek gösteriyorlar. Tabii ki, süreç içerisinde her şey kendini çıkarıyor ortaya.

Çağımızın en çözümsüz sorunlarından birine dikkatimizi çekiyor Özcan Alper. Modern toplumun geçmişten getir(eme)diği ama ileri taşı(ya)madığı sorunlar. Daha esnek, daha akılcı, daha empatik olmak gerekiyor besbelli. İntihar düşüncesi bireysel olabilir mi? Tabii ki, sadece bireysel düşünemeyiz. Toplumun beklentileri, kültürel değerler, mahalle baskısı, inançtan kaynaklanan açmazlar, düş(ünce)lerin yaygınlığı, dahası ekonomi, eğitim, barınma, beslenme gibi bireyle doğrudan ilgili sorunlar da var.

Kadın öyküsü mü?

“Erken Kış” başından beri herkes tarafından bir kadın öyküsü olarak görüldü. Oysa Ferhat, işi, eşi ve aşkı (bu arada ailesi, geçmişi dahası toplumla, yani mahalle baskısıyla da) arasında bocalayıp duruyor. Bir yanıyla “erkek filmi” denebilirse de -başta öyle nitelemiştim- modern kent insanın açmazlarını anlatan bir film olarak değerlendirilmesi gerekir.

İnsanların sadece ekonomik sorunları yok ki, kuşkusuz ekonomik sorun belirleyicidir ama sosyal, siyasal, ekolojik, kültürel, küresel sorunlar da insanı çökertebilir. Buna, Ferhat’ta olduğu gibi, arzuları da katıldığında içinden iyice çıkılmaz hal alabilir. Filmde de geçtiği gibi: “Yaşıyormuşuz zannediyoruz” oysa geçen sadece zaman ve Ferhat, eşi (görmediğimiz ama telefondan sesini duyduğumuz Handan), hatta Lia, dahası hepimiz sadece geçiyoruz, bir iz bırakmadan. Bu önemli.

Yol filmlerinin insanın içine yolculuk yaptırdığını kabul ediyoruz. Alper ve Aydedim ikilisi, filmin başında Lia’ya, “canını acıtmak istedim, belki benimki biraz azalır” dedirtiyor. Bu da önemli. Çözümsüzlüğün hınçla karşıdakine yıkılması ki, bu, gidişatın hiç de iyi olmadığının göstergesi. İzleyince kabul ediyorsunuz…

(27 Kasım 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Asıl Canavar Kim / Frankenstein

Mary Shelley’nin henüz 18 yaşındayken kaleme aldığı ‘Frankenstein’ (tam adıyla ‘Frankenstein; or, the Modern Prometheus’), doğuş yıllarından başlayarak sinemanın vazgeçilmez esin kaynaklarından biri olmuş, Thomas Edison’ın 1910 yapımı kısa metrajından başlayarak yıllar içinde korku türünde bir dolu uyarlamada ihtiraslı hekimin can verdiği ‘yaratık’ düşünmeden hareket eden, insan yapımı bir canavar olarak belleklere kazınmıştır. Beyazperde serüveninde ‘Frankenstein’ denildiğinde akla ilk olarak, James Whale imzalı 1931 yapımı ünlü klasikte Boris Karloff’un canlandırdığı ucube yaratık gelir. Daha yakın 1994 yapımı ‘Mary Shelley’s Frankenstein’da filmin hem yönetmenliğini yapan hem de kibirli hekimi canlandıran Kenneth Branagh, Robert de Niro’nun hayat verdiği yaratığı yine benzer bir biçimde saldırgan bir varlık olarak perdeye taşır. Oysa gencecik Shelley’nin özgün romanındaki ‘yaratık’ çok daha farklı; hassas, kırılgan ve sorgulayan bir karakterdir. Guillermo del Toro’nun Türkiye prömiyerini geçtiğimiz ay Filmekimi gösterimleriyle yapan, ölümsüz klasiğin şimdilik son uyarlaması olan ‘Frankenstein’, öncüllerinden farklı olarak yazarın özgün metnini temel alan patetik, duygusal yaklaşımıyla öne çıkıyor.

1857 yılı Avrupa kıtasının kuzey noktasından açılıyor film. Kuzey Denizi’nde buzlar arasına sıkışmış Danimarka kraliyet gemisindeki telaşlı koşuşturma yakınlardan gelen bir insan çığlığı ile kesiliyor. Protez bacaklı bilim adamı Victor Frankestein (Oscar Isaac) kanlar içindedir. Horisont gemisinin kaptanı Anderson (Lars Mikkelsen) ile mürettebatın kurşun işlemeyen, yaraları anında iyileşen dev yapılı yaratıkla (Jacob Elordi) ilk kez karşılaştığı açılış sekansı, klasik bir canavar öyküsünden izlenimler veriyor olsa da, takip eden bölümlerde önce yaratıcının daha sonra yaratılanın ağzından olmak üzere iki ayrı perspektiften hikayenin detaylarını öğrenmeye başlıyoruz.

Shelley’nin özgün metninden bazı noktalarda ayrılsa da eserin orijinaline hayli sadık kalmış yeni versiyonda, dönemin parlak cerrahlarından baba Leopold Frankenstein ile (Charles Dance) iletişim kuramayan Victor, her zaman sevgisine sığındığı annesini (Mia Goth) erkek kardeşini dünyaya getirirken yitiriyor. Otoriter ve mesafeli babanın ‘ölümü kimse fethedemez’ deyişine isyan edecek olan genç hekim, devrin tıp otorilerince ‘can vermek ve almak Tanrı’nın işidir, O’nun hatalarını biz düzeltemeyiz’ uyarısına rağmen tabiatın sırlarının peşine düşerek ölümü yenebileceğini savunuyor. Bu konuda kendisine finans kaynağı sağlayan eskinin ordu cerrahı zengin silah tüccarı Heinrich Harlander’in (Christoph Waltz) desteği sayesinde, kadavralardan, muhabere alanlarındaki cesetlerden topladığı beden parçalarına elektrik akımıyla can vermek suretiyle çevresini şaşkına düşürecek deneyini gerçekleştiriyor.

Can verdiği varlık için herşey yenidir: sıcak, soğuk, karanlık, aydınlık. Victor şekil vermek için onun yanındadır, ancak babayla rekabetle bilenen bilimsel ihtirasının ötesinde, kendi ifadesiyle ‘yaratılış sürecinden sonrasını hiç düşünmemiştir’. Meydana getirdiği canlı tez elden temel beklentilerini karşılamayınca ondan bir an önce kurtulmaya çalışıyor. Laboratuvarda yaratılan karakter böylece, sevilmemiş, yalnız bırakılmış Victor gibi babası tarafından kaderine terkediliyor.

Bundan sonrası, kendi bakış açısından yaratığın dönüşüm öyküsüdür. Gotik şatodaki laboratuvarın alevlerinden kurtularak dünyaya düşen ürkek ‘yaratık’ ormanlık arazide karşısına çıkan aile ocağında sevgi ile tanışıyor. Gözleri görmeyen yaşlı adamın (David Bradley) ilgisi ve şefkati sayesinde dil ve zeka becerisi gelişiyor. Edebiyatla, John Milton’ın ‘Kayıp Cennet / Paradise Lost’undan pasajlarla tanışıyor. Küçük Prens’den alıntıyla ‘bir çiçeği büyüten sevgi, ceset parçalarından yaratılmış varlığı değiştirmiştir’. Lakin tüm bunlar onun kendisini kirli bir leke, insanla aynı tabiatta olmayan bir gariban olarak görmesinin önüne geçemiyor. Sonsuzluğa, ölümsüzlüğe ve eşsizliğe mahkûm yaratığın çığlıkları kalpleri dağlarken, bir kez daha ‘asıl canavar kim’ sorusunu sormadan edemiyoruz.

Meksikalı auteur sinemacı del Toro. 19. yüzyıl başlarının eril dünyasında genç bir kızın muhayelesinden doğan özgün metni, klasik korku beklentisinden uzak, baba-oğul ilişkisi, sevginin gücü, aidiyet, dışlanmışlık ve yaratıcının kibri gibi temalar üzerine kurulu melankolik bir gotik drama olarak yorumlamış. Farklı yaratıkların ‘insani’ yanına tutkusuyla bilinen ‘Suyun Sesi / The Shape of Water’ yaratıcısının bizzat kaleme almış olduğu, muazzam bir görselliğe haiz bu yeni versiyon kesinlikle geniş perdede izlenmesi gereken yapımlardan. Bu açıdan filmi İKSV festival haftasında ‘Paribuart’ın dev perdesinde deneyimlemiş olanların ayrı bir şanslı olduklarını düşünüyorum.

Danimarkalı usta Dan Laustsen’in görkemli epik görüntüleri ile beslenen filmde, ünlü besteci Alexandre Desplat’ın mükemmel müzik çalışmasıyla lirik ve duygusal bir ton yakalanmış. Yaratığı canlandıran Jacob Elordi, dört başı mamur oyuncu kadrosu içinde bir adım öne çıkıyor. Yoğun makyajın altında karakterinin duygusal isyanını başarıyla veren 1.96 boyundaki Avustralyalı oyuncunun sinema dünyasındaki hızlı yükselişi süreceğe benzer. Kendisini önümüzdeki Şubat ayı içinde Emily Brontë şaheseri ‘Uğultulu Tepeler / Wuthering Heights’da intikam hırsıyla yanıp tutuşan Heathcliff rolünde izleyeceğimizi şimdiden müjdeleyelim.

(27 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Delilik Kimsesizliktir / Yeni Şafak Solarken

‘Yeni Şafak Solarken’ iyi bir sanatçı olma kavgasını verirken aklına yenik düşen tiyatro oyuncusu Akın’ın (Cem Yiğit Üzümoğlu) 72 saatlik bir zaman diliminde kendini arayışının hikâyesi. Gürcan Keltek imzasını taşıyan yapımda, yıllardır hastaneye girip çıkan, sistemin içinde sıkışıp kalmaktan yorulmuş öfkeli genç, arkadaşlarından ve çalışma ortamından uzaklaştığı akli çözülme sürecinde geleneksel Balkan kökenli ailesinin evine sığınıyor. Yakınlarının samimi gayretlerinden şifa bulamadığı ve gerçeğin sertliğiyle başa çıkamadığında ise, içine kapandığı kozada kendine bir rüya inşa ediyor.

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Locarno’da yapan ve festivalden saygın Boccolino d’Oro Eleştirmenler Ödülü ile dönen yapım, bu konvansiyonel kısa girişin ardından bildik hikâye kodlarından sıyrılarak, izleyiciyi Akın’ın parçalanmış zihninde görsel işitsel bir yolculuğa davet ediyor. Genç sinemacıyı Koloni (2015), Meteorlar (2107), Gulyabani (2018) gibi kısa ve uzun sıra dışı belgeselleriyle tanıyoruz. Keltek gerçek bir karakter üzerine oluşturduğu hikâyesini başlangıçta belgesel bir formatta çekmeyi düşünmüş. Ancak zaman içinde anlatım tarzını belgeselden alan ancak mizansene dayalı stilize bir kurmacaya yönelmiş.

Artık birlikte olamayacağı kız arkadaşının özlemini çeken, tiyatroya dönmek isteyen ancak dönemeyeceğini gayet iyi bilen, aldığı ilâçların etkisiyle doğal fonksiyonlarını yerine getiremeyen Akın, yalnızlığıyla baş etmek için maneviyattan medet umuyor. Filmin baş köşesine mitolojik bir ana karakter olarak yerleşen kadim İstanbul’un epik mimarisi eşliğinde ilâhi bir güce sığınmaya yöneldiğinde, Keltek inacın tek bir boyutuna odaklanmıyor. Ayasofya ya da Eyüp Sultan Camii’nde ibadet edenler, daracık sokakları çevreleyen eski mezarlıklardan, kitabelerden Khalkedon’un pagan inanışa ev sahipliği yapmış geçmişine uzanan yolculukta, masalları, mitleri ve tüm uhreviyatıyla Akın’ın rehberi oluyor İstanbul şehri.

‘Duru Görü’ adlı giriş bölümünün ardından yönetmen doğaçlama bir zaman akışının izini sürüyor, bu da seyirciye farklı bir seyir deneyimi vadediyor. Bir belgesel çeker gibi gerçek mekânlara dalan Keltek bir söyleşisinde ‘İstanbul’da insanların yüzlerini, mimiklerini, anlık tepkilerini filtresiz kayda alma çabasına giriştiğini, daha önceden çekimi planlanmamış yerlerde gerekli gördüğü zaman hikâyeye göre gerçeğe müdahale ettiğini’ ifade ediyor. Bu konuda Werner Herzog ve Ulrich Siedel filmlerinden hatırladığımız görüntü yönetmeni Peter Zeitlinger ile çalışmasının büyük bir nimet olduğunun altını çiziyor. Çok az yapay ışık ilâvesiyle ortam ışıklarını kullanan Zeitlinger’in yanı sıra Akın’ın görsel olduğu kadar işitsel yolculuğuna izleyiciyi dahil eden ve Keltek’in görsel kurgu kadar emek verdiği müzik ve ses tasarım uygulamasının mükemmel olduğunu belirtmeden de geçmeyelim.

İstanbul’un yolunu bulmaya çalışan evlatlarından biri olarak Akın’da son dönemin en yetenekli genç oyuncularından Üzümoğlu doğaçlama upuzun sekansların hakkını veren son derece nüanslı bir performans sunmuş. ‘Alametler’ adlı final epizodunda, son performansına tanıklık ettiğimiz Ayla Algan mistik kentin bilinmez hikâyesine çok yakışmış.

Delilik kimsesizliktir aslında. Parça parça zihniyle kimselerle konuşmak istemeyen ve başına gelenlere uhrevi bir gerekçe bulmaya çalışan Akın’ın kendi için yarattığı masal aleminde kadim kentin mozaik birikiminden, katman katman inanç geçmişinden yükselen, kendini kolay ele vermeyen ancak ruhuna nüfuz edebildiğiniz ölçüde sarsıcı bir hipnotik deneyim yaşayacağınız sinemamızın gelmiş geçmiş en kendine özgü yapımlarından biri ‘Yeni Şafak Solarken’. Gürcan Keltek’i kutluyor, yeni çalışmalarını heyecanla bekliyoruz.

(24 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ne Kadar Vahşet O Kadar Reyting / Ölüme Koşan Adam

Stephen King’in ilk kez 1982 yılında Richard Bachman takma adıyla yayımlanmış olan romanı ‘Ölüme Koşan Adam / The Running Man’ Amerika’nın 2025 yılındaki geleceğine dair hayli karamsar öngörüler içerir. Eser ilk kez 1987 yılında sinemaya uyarlanmış, Paul Michael Glaser’in yönettiği, Arnold Schwarzeneger’in başrolünü oynadığı film ülkemizde ertesi yıl ‘Ölüme Karşı Koşan’ adıyla gösterilmiş ve genel olarak vasat bulunmuştur. Hoş bir tesadüf olarak tam da özgün hikâyenin geçtiği 2025 yılında gösterime giren yapım, bu kez çağımızın başarılı sinemacısı Edward Wright’ın ellerine teslim edilmiş.

Halkın ‘yukardakiler’ ve ‘aşağıdakiler’ olarak kesin bir çizgiyle ikiye ayrıldığı yakın geleceğin Amerikan toplumunda, aşağı yakadan Ben Richards (Glen Powell) işçi arkadaşlarını korumak için itirazda bulunduğundan ekmek kapısından olduğu gibi, ‘Network’ (Şebeke) adındaki devasa sistemin kara listesine alınmıştır. Genç emekçi, kucağında küçük kızıyla geldiği iş yerinde yalvarmasına rağmen kapı dışarı edilir. Yaşamlarını sürdürebilmek ve hasta çocuklarına ilâç alabilmek için karısı Sheila (Jayme Lawson) ucuz kulüplerde çift vardiya garsonluk yaparken, genç adamın acil bir gelir kaynağı bulması lâzımdır.

Tüm kapılar yüzüne kapandığında, Ben çareyi ülkenin tekel yayın kanalındaki yarışmaya katılmakta bulur. Filme özgün adını veren ve canlı yayınlanan ölümcül şovda, seçmeleri başarıyla geçen yarışmacılar milisler ve ‘avcı’ adı verilen yüzleri maskeli silahlı kişilerden kaçmak için mücadele ederler. Bu vahşi seyirlik, Roma’nın Kolezyum günlerindeki barbarlığını andırmakta olup, yoksul halka çaresizliğini unutması için servis edilen uyuşturucudan başka bir şey değildir.

Ne kadar vahşet varsa reytinglerin o denli yükseldiği görsel medya ortamında, bu insafsız kovalamacanın göz kamaştırıcı ödülleri de vardır. Yarışmacıların kazancı avcılardan saklanabildikleri her gün katlanarak artar. İzleyiciler ise onları ihbar ettiğinde para ödülü kazanmaktadır. Özgürlüğün olmadığı, adaletin işlemediği, teknolojinin insan haklarını suistimal ettiği bu kaotik düzende, yoksulu yoksula kırdıran düzen sürüp giderken, avcıların ve halktan milislerin elinden kaçmayı başaracak olan Ben, toplu bir karşı örgütlenmenin yolunu açmayı başarabilecek midir?

İlk kez 14 yaşındayken okuyup etkinlendiği ve aslına sadık olmayan Glaser yorumundan hiç de memnun kalmadığını ifade eden Wright, eline geçen fırsatı iyi kullanmış. ‘Dün Gece Soho’da / Last Night in Soho’nun (2021) başarılı yönetmeni, Hollywood ana akım sinemasında sıkça rastlamadığımız ‘sınıf çatışması’nın altını özenle kaleme alarak, olan bitenin salt bir ‘iyi-kötü’ mücadelesi olmayıp, başkanın da müdahil olduğu bir sistem sorunu olduğunun altını çiziyor. 80’li yıllardaki Reagan döneminin hoşnutsuzluklarını içeren özgün metni distopik bir yakın geleceğe taşıyarak, halen otoriter bir düzenin baskıcı ortamını solumakta olan ve bundan hiç de memnun olmayan aydın Amerikalıların hislerine tercüman oluyor.

Benzer kaygılar taşıyan, halen gösterimde olan yılın önemli yapımlarından Paul Thomas Anderson’ın ‘Savaş Üstüne Savaş / One Battle After Another’ı denli çok boyutlu bir film değil bu kuşkusuz. Ancak 70’li 80’li yılların politik gerilimleri ile çağımızın soluk soluğa aksiyon sineması arasında keyifli bir denge kurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

(19 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Portakal Bahçesine Düşen Bombalar / Senden Geriye Kalan

‘Senden Geriye Kalan / Ally Baqi Mink – All That’s Left of You’ Filistin trajedisini üç kuşak Filistinli bir ailenin 75 yıllık yaşamı çerçevesinde anlatan ve her kuşağın yaşadığı travmayı izleyerek günümüze kadar gelen epik bir belge-kurgu yapıt. Film, 1988 yılında Batı Şeria’daki intifada sırasında açılıyor. Hammad ailesinin üçüncü kuşağından genç Nur (Muhammad Abed Elrahman) bir protestoya katılıyor. İsrail askerleri gerçek kurşunlarla müdahale ettiği sırada, ani bir geçişle gencin annesi Hanan (Cherien Dabis) yakın plan yüzümüze bakarak olan biteni anlatmaya başlıyor.

Filmin yönetmenliğini de üstlenmiş olan Dabis bizlere şöyle diyor: ‘Sizi suçlamaya gelmedim. Oğlumun başına gelenleri anlatmaya geldim. Ama iyice anlayabilmeniz için söze dedesinin hikâyesinden başlamam gerekiyor’. Ve böylece 1948 senesine, İngiliz mandası altındaki Filistin topraklarının bölgede kurulacak İsrail Devleti’ne peşkeş çekildiği yıllara dönüyoruz. Deniz kıyısındaki mis kokulu Yafa kentinin önde gelen portakal ihracatçılarından biri olan Hammad ailesi, işgâl altındaki topraklarını Nazi zulmünden kaçan Yahudilere teslim etmemeye kararlıdır. Lâkin sözlerini tutmayan İngilizlerin arkadan bıçakladığı Filistin halkı, hakkın hukukun tanınmadığı kaos ortamında evlerini, bombalanan portakal bahçelerini geride bırakmak zorunda kalır. İsrail askerlerine direndiği için çalışma kampına gönderilen ailenin reisi Şerif (Adam Bakri) hasta karısı ve üç çocuğunun göç etmek zorunda kaldığı Nablus kentine döndüğünde kendi topraklarında birer mültecidirler artık.

Aradan 30 yıl geçtiğinde, böbrek bekleyen anne Münire (Maria Zreik) ölmüştür. Kızlar evlenip uzak diyarlara göç ederken, oğul Salim (Saleh Bakri) karısı, çocukları ve iyice yaşlanmış baba Şerif (Mohammad Bakri) ile birlikte işgâl altında bulunan Batı Şeria’daki baskı altında yaşamaya çalışır. Ardı arkası kesilmeyen silâh sesleri, keyfe keder sokağa çıkma yasaklarıyla İsrail devleti ve askerlerinin zulmü sürmektedir. Şerif’in ‘tüm ülkeyi ele geçirmeden durmayacaklar’ sözü bir kehanet değil o günden bugüne yaşanıyor olanların, Yafa’dan Gazze’ye bir halkın yavaş yavaş yerinden yurdundan edilme sürecinin tespitidir.

İlkokul öğretmeni halim selim Salim, bir sokağa çıkma yasağı bahanesiyle oğlu Nur’un gözleri önünde aşağılanıp hakarete uğradıktan sonra küçük çocuğun öfke dolu bakışlarına hedef olur, ailesi ve vatanını savunmamakla suçlanır. Bu kızgınlıkla büyüyen Nur, başta tanık olduğumuz çatışmada başından vurulmuştur. Ve bundan sonrası başka bir trajedinin öyküsüdür. Çocuklarının ameliyatı için yıllar önce koparıldığı, şimdi bir İsrail kenti olan Yafa-Tel Aviv’e izin belgesi ile dönebilen Salim ile karısı, beyin ölümü gerçekleşen evlatlarını kaybeder. Yaslı anne baba, büyük olasılıkla İsrail vatandaşları için talep edilen organ bağışı teklifini kabûl edecek midir?

Yönetmen Cherien Dabis’i bizde festivallerde gösterilmiş, Filistinli bir ana oğulun daha huzurlu yeni bir yuvaya kavuşma umudu taşıyarak, kazandıkları yeşil kart piyangosuyla işgal altındaki Batı Şeria’dan yeni Chicago’ya göç edişini anlattığı, Cannes’dan FIPRESCI ödüllü 2009 yapımı ilk uzun metrajı ‘Amreeka’dan hatırlıyoruz. Filistinli göçmen bir ailenin ferdi olarak Ohio ve Ürdün’de yetişmiş, Columbia Üniversitesi’nde güzel sanatlar okumuş olan sinemacı, bu kez daha geniş çaplı bir freske soyunmuş, işgâl edilmiş ana yurdunun ebeveynlerinden dinlediği trajik geçmişini yaklaşık 2,5 saat süren epik bir kurguyla sinemaya aktarmış. Halen yaşanmakta olan Gazze soykırımının evveliyatını ibret için tüm dünyaya anlatan ve geniş yığınlara ulaşmasını umduğum bu etkileyici yapım, olgun sinema dili, Tina Baz imzalı yaman kurgusu, Beyrut asıllı Christopher Aoun’un çarpıcı görüntüleri ve üçü Bakri ailesinden olmak üzere başarılı oyuncularıyla övgüyü hak ediyor. Ürdün’ün Oscar aday adayı olan yapımın, en iyi yabancı film dalında iddialı olacağını düşünüyorum.

(18 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com