Kategori arşivi: Yazılar

Kül En Saf Beyazdır…

12 Eylül sonrasında bizim ülkemizde de yaşanan bir durum vardı: İçerideki eşlerini kendilerini hiçe sayarak bırakmayan kadınlar, erkeklerin dışarı çıkmasıyla birlikte yalnız kaldılar. İşkencenin ve onca yılın esaretinin etkisiyle erkekler eşlerini boşadılar. Bir duygu sağanağı ya da sömürüsü…

“Kül En Saf Beyazdır”da, Çin’de yaşanan toplumsal değişimi ve yarattığı etkileri izliyoruz. Hukukun olmadığı yerde sorunları çeteler çözer… Yasa dışı yaşam böylelikle kabûl görür… Ancak çeteler arası çatışmalar hep olacak, iktidar savaşı kanlı sürecektir.

Sevdiği çete lideri için kendini feda eden kadının uzun süren hapisliği, çete liderine yeni bir “eş” için fırsattır aslında… Nasıl olsa uzaktadır kadın ve günü gün etmenin de hiçbir zararı olmaz. Peki, sonra… sonrası ne olacak?

“Kül En Saf Beyazdır” duygusal olduğu kadar gerçekçi ve bir o kadar da etkileyici bir film. Zaten dünya basınında da bu özelliği vurgulanmış, çeşitli festivallerden bu özelliğiyle ödüller toplamış. Yönetmeni Jia Zhang-Ke’yi başarılı kılansa abartıya kaçmadan, atraksiyonlara değil de duygulara ağırlık vermesi… Senaryosunu da kendi yazan yönetmenin görüntünün akışına bıraktığı filmi, sadece bir öyküyü değil, bir süreci, hem de dünyanın hemen her yerinde yaşanan bir süreci anlatıyor.

Yirminci yüzyıl, şairin şiirce dediği gibi ölüm acısının en kısa yaşandığı süreçtir, çünkü her şey değişmiştir, her şey sadece çıkar yanlısı olarak görülür. Kadının aşkı, fedakârlığı, mücadelesi, dik duruşu ve gücü hayatı değiştirmeye yeter.

(05 Temmuz 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Sinemaya Saygı: Örümcek-Adam…

Bütün dünyanın en çok sevdiği fantastik kahramanların ilki değilse bile ilk beşine girer Örümcek-Adam… Gerek yaklaşımı, gerek utangaç tavrı, gerekse yardımcı olmasıyla büyük küçük herkesin sevgilisi, hatta hayalidir: Ben de olabilir miyim?

Örümcek-Adam, bu kez, filmden önce sinemaya saygıyı işaret ediyor… Son jenerikler uzamaya başlayınca -ki doğru bir uygulama bence, imza hep sonradan atılır- seyirci hemen kendini dışarı atıyor.

Bir film çekiminin ne denli meşakkatli ve uzun bir süreç olduğunu bilenler, o çabaya saygı anlamında son yazılar da akana dek bekliyor. Seyircinin bu hatalı genel yaklaşımına projeksiyonun başındakiler de destek oluyorlar… Ne kadar erken boşalırsa salon o kadar hızlı temizlenir, işler tamamlanır.

“Örümcek-Adam: Evden Uzakta”da, filmin en gizemli, en önemli, en can alıcı noktası jenerikten sonra veriliyor. Böylelikle seyirci filmi sonuna dek izlemeyen aceleci seyirci o önemli mesajları kaçırıyor.

Evden uzakta…

Unutmayalım ki Örümcek-Adam, 16 yaşındadır ve yaşı gereği duygusaldır, aşkla doludur. “Avengers: Endgame”deki olayların ardından sonsuza dek değişmiş bir dünyada yeni tehditlere karşı durmak için harekete geçmesi istenir. Gönlünü düşürdüğü genç kıza “ilanı aşk” etmekle herkese hayatı zehir eden, bu arada okul gezisini de bozan yaratıklarla mücadele arasında kalır. Siz olsaydınız hangisini seçerdiniz? Bu kez Avrupa’nın en güzel şehirlerinde, en kalabalık etkinliklerin arasında, bazen bir opera sahnesinde bazen de lunaparkta eğlencenin doruğundayken karşılaşıyoruz onlarla.

Toprak, Hava, Su ve Ateş’ten oluşan dört elementi temsil eden devasa canavarımsı varlıklar evrende açılan bir delikten gelir, Örümcek-Adam için aşkı ve umudu taşıyan okul turunu değiştirirler. Bu Elementsel Yaratıklar’la mücadele ederken belki de Örümcek-Adam için yaşamsal bir sonuç doğar. Sırf bu sonuç nedeniyle bile izlenebilir bu hareketli, hareketli olduğu kadar keyifli, keyifli olduğu kadar heyecanlı ve bir o kadar da merak dolu film.

(03 Temmuz 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Bu Topraklarda Her Şey Yanar Kül Olur

Çağdaş sinemanın ustalarından Jia Zhangke, ekonomik ve teknolojik anlamda baş döndürücü değişimin, son yüzyılda Çin toplumunun ahlaki değerlerini ve kadim kültürel dokusunu nasıl dönüştürdüğünü anlatmayı sürdürüyor son filminde. Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapmış olan ‘Kül En Saf Beyazdır / Jiang Hu Er Nü’, 21. yüzyıl başından günümüze 17 yıllık uzunca bir zaman dilimi sürecinde ülkenin kapitalist dönüşüm sürecini, buruk bir sevda öyküsü kanalıyla aktarıyor. Toplumun kıyısında yaşayan iki sevgilinin yitip giden gençlik hayalleri üzerinden toplumsal bir tanıklığa soyunuyor.

Filmin özgün adı ‘Jianghu’nun Oğulları ve Kızları’ anlamına geliyor. ‘Jianghu’ Çin kültüründe yeraltı dünyasını temsil ediyor. Ancak bu batı toplumlarında gözlemlediğimiz mafya / gangster olgusundan farklı olarak, sınırda yaşayan ve hayatta kalmak için aralarındaki kardeşlik bağlarına sımsıkı sarılmış küçük insan topluluklarını ifade ediyor. 2001 yılında Kuzey Çin’in, yönetmenin de memleketi olan, yoksul maden kasabası Datong’da kanun dışı işler yapan çetenin reisi Bin ile babasının madendeki işine son verilmiş Qiao arasında filizlenen aşka tanıklık ediyoruz önce. Öylesine derin bir sevdadır ki bu, genç adam hasımları tarafından ölesiye dövüldüğü bir gece onun silahını ateşleyerek sevdiği adamı ölümden kurtaran sevdiği kadın olacaktır. Yasa dışı silah bulundurma suçunu üstlenerek yine sevdiği adam uğruna hapis yatacak olan da.

5 yıllık mapus hayatı bittiğinde Qiao, farklı bir dünyaya açacaktır gözlerini. Sevdiği adam küçük kasabayı çoktan terk etmiştir. Dünyanın en büyük hidroelektrik santrali olacak devasa barajın (Three Gorges Dam) yutmaya hazırlandığı Yangtze nehrindeki yolculuğun ardından, artık tanınmış bir iş adamı olmuş, bir de sevgili edinmiş, eski sevdalısıyla hesaplaşma vaktidir.

Toplumsal değişimlere çarparak tuzla buz olmuş bir aşkı öykülüyor ‘Kül En Saf Beyazdır’. İngilizce karşılığından (Ash Is Purest White) birebir çevrilmiş bizdeki ismi, iki ana karakterin sönmüş bir volkan panoraması önünde yaptıkları konuşmadan alınmış. Çok da anlamlı: ‘Bu topraklarda herşey yanar kül olur. Kimsenin haberi olmaz’ diyor Bin. ‘Bu denli yüksek sıcaklıkta yanan herşey saflaşır’. İşte bu yüzden yanardağ külü, saf beyazı simgelemektedir.

Jianghu lideri ‘bizim gibi insanlar ya ölür ya da öldürür’ diye ilave ediyor. Ancak geçen yıllar ve hızlı değişim kadim kültürün birçok öğesini olduğu gibi Jianghu’nun onur ve bağlılık geleneklerini de ezip geçmiştir. Qiao’nun direnişi, Don Kişot’un yel değirmenleriyle mücadelesi kadar hazin ve boşuna mı olacaktır. Yönetmen geçmişe ağıt yakmıyor. İyimser olduğu da söylenemez. Günümüz Çin toplumunun fotoğrafını çekiyor bir kez daha. Dokunaklı final sahnesini bir güvenlik kamerasından aktarmayı ihmal etmeden.

Tarkovski klasikleri dışında, sıradan filmlerin cirit attığı bir vizyon döneminde kaçırılmaması gereken nefis bir film bu. Yönetmenin eşi ve 2000 yapımı unutulmaz ‘Platform’dan beri gözde oyuncusu Zhao Tao ile ‘İnce Buz Kara Kömür’ filminden hatırladığımız Liao Fan’ın karakterlerin dönüşümündeki başarılarıyla devleştiği yapımın parlak görüntü yönetmenliğini Fransız Eric Gautier üstlenmiş. Film, 2018 yılının en iyileri listemde beşinci sırada yer almıştı. Bizde gösterime girmesi biraz gecikti ancak Temmuz sıcağında da olsa bu kusursuz başyapıtı beyazperdede izlemeyi ihmal etmeyin.

(03 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sen de Hatırlamıyorsan…

Dünya bir anda karanlığa gömülse… Her şey dursa o anda. Hatta belki dünya bile dönmese… Neler olur acaba?

Çok şey olur kuşkusuz… Herkes kendince bir öykü kurar, herkes kendince bir yaşam oluşturur. İşte, onlardan biri… Jack, bir anda dünya çapında şarkıcı olur hem de Beatles şarkılarıyla…

Meraktan ölmek…

Biri ya yalan söylüyor ya da gerçekten bir şeyler olmuş, fark etmesek de… Sıradan bir rock şarkıcısı olan Jack Malik, çocukluk arkadaşı ve kendisini aslı yalnız bırakmayan Ellie ile ünlü olmanın, şarkılarının dinlenebilir olmasının hayaliyle çaba harcıyorlar. Peki, ne oluyor veya ne olacak?

Bir yanıyla meraklı bir yanıyla komik bir yanıyla da duygusal bir öykü çıkmış ortaya. Sahi, siz birden çok ünlü bir şarkının sahibi olsanız… neler geçer aklınızdan?

Beatles’in birbirinden duygusal birbirinden güzel birbirinden ilginç şarkılarının yeni bir yorumu ile karşı karşıyasınız. Beatles’i dinlemişseniz, arada da olsa yeniden duymak istiyorsanız tam size göre bir film.

Aşkın doruğu…

Müziği, benim kuşağımın büyük çoğunluğu, yoğun anılarla anımsıyor. Neredeyse kapasam gözlerimi de o duyguyu kendi dünyamda yeniden yaşasam diyecek kadar hem de… Yönetmen Danny Boyle, Jack Barth’ın ana fikrinden yepyeni bir öykü yazan senarist Richard Curtis’in olağanüstü görüntülediği film olmasa doğrudur, gözler kapanır hemen. Ama film o denli güçlü ve sürükleyici ki, değil gözlerinizi kapamak kırpmaya bile fırsat bulamıyorsunuz.

Karşılıksız, ama bir o kadar da özverili bir aşk yaşanıyor, tek taraflı. Şöhret basamaklarını hızla tırmanan Jack, Ellie’yi görmeyecek mi acaba? Ah, haydi gör, hisset demekten, olup olmayacağı merakından ağzım kurudu, tırnaklarımı koltuğun kenarına geçirdim. Olsun, Jack bu muazzam ve önyargısız aşkı görsün, Ellie’nin gözlerindeki buğu silinsin.

Haklısınız, aşk karşılıksızsa kara sevda olurmuş ve ancak o zaman daha bir güçlü olurmuş.

Ellie’nin aşkı çok güçlü, çok büyük, göğsüne taş basacak denli hem de… Jack’ın ise gözleri açılacak… açılsın mı?

(28 Haziran 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Laurel ile Hardy

Yılmaz Güney, Düşman filminin senaryosunda -kendisi çekemeyeceği için olsa gerek- yönetmene senaryo üzerinden birtakım ipuçları verir… Filmin daha başında gördüğümüz iki arkadaş vardır, küçük bir öykücüktür, ama filmi taşıyacak bir sahnedir: “Fareler ve İnsanlar’daki Lennie ile Milton gibidirler, ayrılmazlar.” (Bu arada, çekim senaryosunu kim aldıysa getirsin lütfen… maddi değerinin çok ötesinde değerli benim için.)

İşte, sinemanın en büyük, en ayrılmaz ikililerinden biri Laurel ve Hardy, bir diğer adıyla Stan ile Olie ile yeniden buluşuyoruz beyazperdede. Bu kez onların oyunları değil, yaşamları anlatılıyor. Hem de çok güçlü bir şekilde.

Çalışmak, çok çalışmak…

Charlie Chaplin, bizim bildiğimiz adıyla Şarlo ile aynı dönemin ünlü ve bir o kadar da belirleyici komedi aktörleri… Müthiş bir ikili oluşturmuşlar, öyle ki gözleriyle anlaşabiliyorlar birbirleriyle. Asıl önemlisi de güveniyorlar birbirlerine. Filmden öğreniyoruz ki, sürekli ve düzenli çalışıyorlar. Bizde oyuncuların, hele de başrol oyuncularının bırakın önceden çalışmayı, prova yapmaktan bile kaçındığı bilinen bir gerçek. Yıllarını vermiş, onlarca, yüzlerce kez birlikte sahneye çıkmış, kamera karşısına geçmiş ikili her an prova yapıyor, çalışıyor.

“Hüzün ki, en çok yakışan”

Bizdeki karşılığı Zeki – Metin olan (kuşkusuz daha da var, ama hemen hepsi çok daha kısa ömürlü idiler, ne yazık ki) Laurel ve Hardy, hiç ayrılmamışlar birbirlerinden. Zeki – Metin ayrıldılar… Doğrudan birbirlerine yönelik bir şey demiyorlardı (Rus Gelin filminde çalışırlarken) ama belli ki bir soğukluk vardı… Ayrılmışlar, ayrı ayrı film çekmişler ve muhteşem birliktelikleri sona ermişti. Zaten Rus Gelin de kurtaramadı onların birlikteliklerini…

Ölüm onları ayırana dek birlikte çalışan ikilinin hüzün yüklü son yıllarını anlatıyor Laurel ile Hardy.

Anlatılan senin de hikâyendir

Biri daha ılımlı diğeri daha sorumlu, biri hem yazan da ama diğeri sanki her şeyi yapan… İkilinin, eşleriyle bir arada olduklarından daha uzun birlikteliklerinde muhakkak ki çok şey yaşanmış, çok şey olmuş, çok sevinçler, çok maceralar var… Birbirlerinden kopmamaları tabii ki birbirlerini çok sevmeleri… daha da önemlisi anlamaları.

Türkiye, daha doğrusu yerel seçim tekrarıyla yeni bir döneme giren İstanbul’un kendince geleceği için çıkaracağı çok ders(ler) var.

İyi seyirler…

(23 Haziran 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Matruşka Anna

Devletler kendi iç işleriyle ilgilenmekten çok birbirlerinin yaptıklarını gözlüyor. Eskiden de böyle miydi, bilemiyorum ama özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra casusluk alabildiğine artmış, devletler ağırlıklı olarak rakip (!) ülkelerin yapıp yapamadıklarına odaklanmış, hatta onları engellemeye çalışmış.

“Ben devletim yaparım” mantığı, bütün ülkelerin devletleri için geçerli. Anna’da, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği ve çöküşünün ardından Rusya öncülüğündeki Bağımsız Devletler Topluluğu arasındaki casusluk olayları anlatılıyor. Luc Besson yine yeniden bir kadın aksiyoner ile izleyicinin karşısına çıkıyor. 25 yaşındaki Anna, kimi zaman cinselliğini, kimi zaman güzelliğini, kimi zaman aklını, kimi zaman zekâsını kullanarak sorunların üstesinden gelmesi çerçevesinde merak ettiren, bulmaca çözdüren (filmde satranç ile bağlantılı olarak mat hamlesini yapmayı uman) ve bir o kadar da sürükleyici bir kahraman.

Matruşka…

Herkesin bir umudu vardır muhakkak, bir beklentisi… Herkes mutlu müreffeh, özgür yaşamak ister iyi kötü. Anna da sadece özgür ve bağımsız yaşamak istediğini söylüyor. Beklentisi, deniz kenarında sessiz sakin yaşamak. Ama öyle bir yapının içinde ki, siz de bilirsiniz, casusların kurtuluşu ölümdür sadece. Anna bu karanlık sondan kurtulabilecek midir?

Birçok Anna var filmde… Pazarda oyuncak satan, Paris’te modellik yapan, gözü kara bir casus, eli kanlı bir katil ve tabii güzelliğinin de etkisiyle cinselliğiyle ayrılan… Tıpkı Rus bebekleri gibi, şu içinden sürekli bir yenisi çıkan bebekler: Matruşka.

Bir ileri iki geri… sıçra bir daha!

Filmin aksiyon dozu yüksek. Gerçekten de soluk soluğa izliyorsunuz. Yönetmenlerin merak katsayısını yükselten yeni bir buluşu var: Zaman sıçramaları. Bir olay yaşıyorsunuz, sonra onun üç gün öncesine gidiyorsunuz, yetmiyor üç, hatta altı ay öncesine; sonra da üç, hatta altı yıl sonrasına… Hasbelkader oyuncunun güzelliğine veya aksiyonun gücüne takıldıysanız ipin ucunu kaçırdığınızın resmidir. Zor bir yöntem, ama pürdikkat izlenme olanağı verdiği için de tercih ediliyor.

(21 Haziran 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Oyuncak Hikâyesi 4

Okulların tatile girmesiyle çocuklara yönelik filmlerin (tabii, kitapların ve etkinliklerin de) dönemi başladı.

Tamamı bilgisayarda üretilen, onun için de olağanüstü ilgi toplayan (hak ettiğini hemen belirtmeliyiz) Oyuncak Hikâyesi, bu kez dördüncü serisiyle beyaz perdede… Aradan geçen 24 yılda, ilk filmi izleyenlerin çocukları oldu… İlk filme çocuklarını götüren büyükler dede/nene oldular… Bu kez ailecek, üç kuşak bir arada izleyebilecekler, izlediklerinden keyif alabilecekler.

Büyüklere masallar diyebileceğimiz animasyon filmlerin büyük çoğunluğu doğrudan yaşamla bağlantılı değil… Zaten savaş ve kötülükle dolu olduğu için de hep irkiltici, itici. Ancak Oyuncak Hikâyesi serisinin dördü de (dördüncüsü daha da çok) duygu yüklü. Mesaj verici, eğitici…

İnteraktif yanı…

Edebiyat hayal kurdurur. Onun için de önemlidir, kurduğunuz hayal sizi yeni dünyalara taşır, araştırmanız, incelemeniz için merak ettirir. Oysa sinema ağırlıklı olarak imajın imajıdır ve bu çerçevede de hayal kurmanıza fırsat tanımaz. Muhakkak ki sinemanın da üstün olduğu yönleri çok fazla… İşte, o üstün yönlerinden birini öne çıkarıyor “Oyuncak Hikâyesi 4”. Sevgi, arkadaşlık, sadakat ve karar vermeyi önemsiyor, izleyen çocuğun bu nitelikleri hiçe sayması mümkün değil.

(20 Haziran 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Sıradanların Arasından Sıyrılan Beyaz Karga

Sanatın gücünü kavramanın en kolay ve bir o kadar da etkili yollarından biri galeri ve müzeleri dolaşmaktır. Oralardan bir şeyler süzüp kendi izleğinizi oluşturmak ise sizi başarıya taşır.

Rudolf Nureyev, Sovyetler Birliği’nden kaçışıyla ünü doruğa ulaşmışsa da erken kaybıyla herkesi üzmüş dünyaca ünlü bir dansçı. Siyasetle ilgisi olmamasına, yaşamını sanata, dansa adamış olmasına rağmen, Soğuk Savaş süresince gizli örgütlerin peşinden koştuğu Nureyev’in ilginç bir kurguyla kaçışını anlatan “Beyaz Karga” gösterime giriyor.

Neden Beyaz Karga?

Sıradanların arasından sıyrılan anlamında kullanılan bir deyim Beyaz Karga. Dansçılar doğal olarak sıradan değiller ama Rudi, hep kusursuz hep dik hep güçlü bir dansçı; dolayısıyla da onların arasından da sıyrılmayı başarmış biri.

Gelelim filme… bu yıl epey bir biyografik film izledik, her biri kendince etkili. Beyaz Karga da onlardan biri, ama bir farkı var: Sanatın gerekliliğini vurguluyor. Rudi, kendini geliştirmek, en iyi olmak için öğrenme, görme, yaşama sevdasında… Sahnede miydiniz diye soranlara, “Dans etseydim fark ederdiniz” diyecek kadar özgüvenli. Film gerçekten başarılı. Soluksuz izletiyor kendisini. Kendisi de bir oyuncu olan yönetmen, filmin ritmini düşürmeden, etkisini dağıtmadan düş(ünce)lerini aktarmayı başarmış.

Bir “film tarih” çalışması…

Sözlü tarih çalışmaları yapılıyor da film tarih çalışması neden yapılmasın! İlla belgesel olması gerekmiyor ki… Soğuk Savaş yıllarının o gergin, sıkıntılı ve bir o kadar da engelleyici halini, özgüvenle o zincirleri kırma gerekliliğini ve başarmanın güzelliğini anlatıyor film, Nureyev’in kaçış öyküsüyle birlikte.

Kendisinin ülkelerin politikasıyla ilgisi yok, müzeleri dolaşıyor, sergileri geziyor, oralardan alıp kendine bir “dansçı” duruşu yaratıyor… Gecikmiş yaşına rağmen sıkı çalışıp kabul gören ve yurt dışına çıkmayı hak eden (bu arada, dansçılara pasaportlarının sadece hava alanında, sınırdan geçinceye kadar verilip sonrasında toplandığı ayrıntısı dönemin korkunçluğunun da küçük ama etkili bir kanıtı), ardından da engellendiği için de iltica etmeyi başaran birinin yaşamı, bugün de bir rehber olacak denli etkileyici.

Belleğimde kalan…

İyi bir arşivci değilim… İnternette surf yapmayı da beceremiyor olmalıyım ki, İstanbul Film Festivali’nin ilk adımları sayılacak, (artık yerinde yeller esen) Atatürk Kültür Merkezi’nin (otopark tarafındaki) küçük salonunda gösterilen iki belgeseli bulamadım ki, burada ondan da söz edebileyim. İki belgesel gösterilmişti… Biri Picasso, diğeri Rudolf Nureyev.

İki filmden de gözlerimin önüne birkaç kare geliyor o kadar… Birileri o filmleri bir kez daha izlememizi sağlayabilirse hem anılarımız canlanır hem de İstanbul Film Festivali’ne (tabii, başta Onat Kutlar ile Şakir Eczacıbaşı ve Aydın Gün’e) güzel bir selam gönderilmiş olur.

(18 Haziran 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Emre Yeksan Röportajı

Filminiz temasını anlatabilir misiniz?

Film ormanda tek başına yaşayan Veysel isimli münzevi bir karakterin hayatını anlatıyor. Yaşadığı ormanın bir yapılaşma tehdidi altında olan bir yer oluşu ve onun oradan çıkarılma sürecini anlatıyor. Veysel ormanda yaşarken bir noktada kardeşi geliyor ve onu oradan götürmeye çalışıyor çünkü hayatının risk altında olduğu bir durum var. Bu süreçte iki kardeşin karşılaşması ve ikisinin de başına gelenler diyebilirim.

‘Yuva’nın yapım öyküsünü de dinleyebilir miyiz sizden?

İlk olarak 2013’te bir öykü olarak yazdım ‘Yuva’yı. Bir film öyküsü olabilecek bir şeydi ama aslında ilk yazılış biçimi biraz daha klasikti. Öykü diyebileceğim bir biçimdeydi. 2013 Mayıs başları gibiydi sanırım o sıradan itibaren geliştirmeye başladık öyküyü. Gerçek anlamda bir senaryoya döndürmek, bir tretmana çevirmek için. Bu arada ‘Körfez’in finansmanını başarınca ‘Yuva’ paralel olarak gelişmeye devam etti. Çünkü ‘Körfez’ bütçesel olarak daha büyük bir filmdi ve ‘Körfez’i finanse edebileceğimizden çok emin değildik. Ama işte başardık. Ve Körfez’den soluk aldığımız noktalarda dönüp ‘Yuva’nın senaryosuna bakıyorduk. Ben birazcık seviyorum iki işi bir arada götürmeyi. Birinde tıkanınca diğerinde bir şeyler açıyor. ‘Körfez’i bitirirken de post prodüksiyonunu yaparken de hadi artık gönderelim dedik ‘Yuva’yı ve işte Biennale College – Cinema olabilir Venedik Film Festivali’nin fonu. Oraya gönderdik ve oldu.

Venedik Film Festivali’nin Biennale College – Cinema bölümde ilk destek alan Türk filmi ‘Yuva’ olmuş, ne buldular filminizde?

Onu ben de bilmiyorum. Özel bir fon, özel bir program bu. Mikro bütçe diyorlar. 150 bin euroluk bir bütçe ile çekilebilir film olması gerekiyor. Ona göre bir ön seçki yapıyorlar. Dünyanın her yerinden başvuru var. Toplam 300 civarı film başvuruyor anladığım kadarıyla. Ön elemede 12 proje seçildi. Seçtikleri o 12 projeyi birlikte değerlendiriyorlar. Sonra, ortak bir atölye yapılıyor ve içinden üçü finanse ediliyor. Projede sevdiklerini söyledikleri Türkiye açısından alışılmadık bir iş olmasıydı açıkçası. Bir taraftan Türkiye sinemasında birazcık beklenen tarzın dışında belki yeni bir soluk gördüler.

Geleneksel Türk sineması dışında yani.

Evet Türk sinemasında alıştığımız ve yurt dışında Türkiye sinemasına dair beklentilerin dışında bir iş olması. Anlatının aslında bugün dünyanın birçok yerinde olan ekolojik mücadeleye, doğa insan arasındaki ilişkiye dayanması, dolayısıyla evrensel bir yerden onları çekmesi. Temelde tercih sebepleri bu ikisiydi galiba. Yani iki nokta onları cezbetti tabi onun dışında senaryonun kendisi de en son noktada bütün senaryoyu büyüklüğüyle değerlendiriyorlar. Diğer projelere göre daha güçlü buldular.

Fonla çalışma süreci nasıl oluyor? Senaryonuzu onayladıktan sonra mı bütçeyi veriyorlar?

Başvurudan filmin gösterimine kadar 1 yıllık süresi var. Tretmanla başvuruyorsunuz. Bir atölyeye katılıyorsunuz. Senaryo olarak gönderiyorsunuz. Senaryolardan 3 tanesi seçiliyor, o Aralık ayında oldu. Aralık’ta senaryonun finanse edileceği bilgisi paylaşıldıktan sonra 1 sene sonraki Ağustos yani 8 ay sonraki festivalde gösterilmek üzere filmin yetiştirilmesi gerekiyor. Dolayısıyla 150 bin euroyu onayladıkları andan itibaren bizim 8 ayımız vardı filmi bitirmek için.

Bu süre de sizi çok sıkıştırmış olmalı.

Tabi, bayağı yoğun bir program oldu.

Böylece iki yıl üst üste 2 filminizin de dünya prömiyerini Venedik’te yaptınız. Nasıl başardınız bunu?

Aslında festival süreçleri dediğimiz şey film yapmanın, film yapma ile kurduğumuz ilişkinin katkısı vardır. Dolayısıyla yıllarca üzerinde çalıştığım projeler olmasının illaki bir sonucu vardır ama festival programlarına dahil olmanın bir tarafının da şans olduğunu düşünüyorum açıkçası. Diğer taraftan ‘Körfez’ için 2012’den ‘Yuva’ için de 2013’ten beri çalışıyoruz paralel biçimde. Ben kendim senaryo üzerinde çalıştım, ‘Körfez’de Ahmet Bükey ile, ‘Yuva’ da da Kutay ile beraber çalıştık. Yapımcımız Anna Maria Aslanoğlu da sürekli dahildi. Kurgucu Selda Taşkın, görüntü yönetmeni Yakup Giza. Yani gerçekten iyi bir ekip sürekli uzun süreler birlikte çalışarak, üstünden detaylı bir şekilde geçerek projeleri hazırlıyoruz. Belki budur sırrı, bilemiyorum.

Türkiye’den herhangi bir destek var mı?

Yok. Fonun böyle bir zorunluluğu var sadece kendi verdikleri bütçeyle çekilmesi gerekiyor. Onun üstünde birşeyi çok küçük bir miktar ancak kabul edebiliyorlar.

‘Yuva’da oyuncu seçimini neye göre yaptınız? Veysel karakteri özellikle.

Kutay, senaryoyu hatta öyküyü ilk yazdığım anlardan itibaren Veysel’di benim için. Kutay sadece oyuncu olarak bildiğim değil arkadaş olarak da tanıdığım birisi. Yakın çevremden biri olduğu için öykü ilk çıktığında hemen arkasından beliren bir şeydi. O süreçte Kutay ile de çok çalıştık senaryo üzerine birlikte. Ara ara ‘Körfez‘ zamanında. ‘Körfez’de de Kutay ekibin parçasıydı. Cast direktörü ve oyuncu koçu olarak. Dolayısıyla Kutay bu işin en başından organik parçalarından biriydi aslında.

Mekân olarak İğneada’yı seçmişsiniz, neden?

Senaryoyu yazdıktan sonra bir mekân bakma süreci yaşadık. Kafamda iki ihtimal vardı belli olan. Hatta üç de diyebilirim aslında bir de Doğu Karadeniz’e bakarız demiştik. Ama ilk aklıma gelenler Kazdağları ve İğneada idi. Bunun birçok sebebi var. Bir tanesi Kazdağları’nın gerçekten bildiğim mekân olması. İkincisi, ikisinin de belli bir tehdidin altında olan noktalar olması. Çünkü bu filmdeki anlatıyla da örtüşen bir şey olacaktı. Kazdağları’nda bir maden ve taş ocakları tehdidi. İğneada’da bir nükleer santral tehdidi var. Bunlar üzerinden o mekânlara bakmaya karar verdik. İğneada’ya gittik. İlk baktığımız yer orasıydı ve beni çok etkiledi çünkü ‘Yuva’daki orman aslında bir bütün olarak bir yaşamı paylaşan ve o yaşamı hissettiren bir mekân olması gerekiyordu. İğneada da çok kendine has bir kapalı eko sistem. Dolayısıyla ormanın içinde yürürken birbirinden ayrı parçalar değil de, çok ciddi birbirine yapışmış, birbirine eklemlenmiş bir bütün hissini çok güzel veren bir mekândı. O noktada çok çabuk karar verdik zaten orada çekmeye. Çok etkiledi bizi.

Ormanın doğal sesini film boyunca yoğun bir şekilde kullanmışsınız. Sesleri orada mı kaydettiniz?

Seste iki boyut var. Hatta müzikle beraber üç boyut var. Seslerin bir kısmı orada kaydedildi. Aslında biz çekim yaparken her saniye sesli çekildi. Ormanın kendi sesleri filmde var. Ama onun ötesinde, çok ciddi bir ses tasarım çalışması yaptık. Ses tasarımına başka ormanlardan gelen sesleri de dahil ettik. Yapay sesleri de dahil ettik. Çünkü bir ormanın aslında kendi ses düzeni oldukça tekdüze. Ve bu sinema için olumlu da olabilir olumsuz da olabilir bir şeyi yansıtıyor. Biz ‘Yuva’da birazcık ormanın kendi sağladığı imkanı çeşitlendirmek, onu birazcık daha fazla senfonize etmek istedik. Fatih Rağbet ve Eli Haligua bizim ses tasarımcılarımız, onlar daha senaryo aşamasından çalışmaya başladılar. Çekime girmeden önce çok ciddi bir ses toplama, o sesleri tasnif etme, o seslerden bir fikir üretme süreci yaşadık. Müzikte aynı şekilde, ormanın kendi seslerinden hareketle üretildi çoğu yerde. Filmin müziklerini de Mustafa Avcı besteledi. Dolayısıyla gerçek kayıt, dışarıdan üretilen sesler ve müzik oldu.

Filminizde dialoglar çok az. Daha çok seyircinin de hayal gücüne bıraktığınız yerler var.

Bu benim sevdiğim bir sinemasal yaklaşım. Yani klasik dramaturji dediğimiz aslında filmin kendi evreni içerisinde başlayan, biten, tamamlanan ve hani her şeyin belli bir nedensellik içerisinde açıklandığı anlatıları çok yakın bulmuyorum kendime. Genel olarak hem üretme alanında yakın bulmuyorum hem de bir film izleyicisi olarak da bir yerde daha az ilgimi çekiyor. Dolayısıyla böyle hep biraz daha açık, benim kendi yorumlama ve anlamlandırma kapasiteme açık, o anlamda belki izleyici ile iletişime geçen filmleri tercih ediyorum. Dolayısıyla iş yapmaya döndüğümde birazcık böyle bir yere gidiyor benim için. Belki o anlamda figüratif değil de soyut şeyleri seviyorum bir taraftan. Burada da böyle bir çaba var benim için. İzleyicinin hayal gücünü ne kadar devreye sokabilirse bir film o kadar başarmış hissediyorum. Bu tabi ki bir taraftan da bazı izleyici için reddedilebilir bir şey haline getiriyor o da kaçınılmaz bir durum.

Aynı filmi izleyen seyircilerin her biri filmi farklı algılayabiliyor. Siz de bir yönetmen olarak bir hikayeniz var ve bunu anlatıyorsunuz. Gerçekten seyirci sizin anlatmak istediğinizi algılayabiliyor mu? Farklı yorumlar da alıyorsunuzdur.

Ben bu konularda çok açık olmayı seviyorum. Biraz film üretme biçimim de öyle. Bir filmi tasarlarken seyircinin anlamasını istediğim şey üzerinden değil, kendi anlamlandırabileceğim bir genişlikte kurmaya çalışıyorum. Dolayısıyla seyircinin ona yaptığı her yorum doğru oluyor sonuçta.

Asla yanlış diyebileceğim bir yorumlama olamıyor. Mutlaka o ana kadar benim aklıma gelmemiş bile olsa aslında doğru bir yorumlama oluyor. Genelde seyircilerle yaptığımız söyleşilerde, soru cevapta bu biraz böyle ortaya çıkıyor. Yapılan her yorum kendi içinde tutarlı ve doğru oluyor. Biraz da sinema yapma biçimiyle alakalı. Bir filmde anlaşılmama ihtimali yok çünkü tamamen açık alanlar var ve o açık alanlar seyircinin kendi anlamlandırmasıyla şekilleniyor.

Filmde doğayla bütünleşmiş Veysel’i ormandan çıkarmaya gelen kardeşi Hasan da filmin sonuna doğru bir dönüşüm yaşıyor.

Veysel doğayla bütünleşmeye çalışan bir karakter aslında. Doğayla bütünleşmek mümkün mü bundan emin değilim. İnsan olarak türümüzü var ettiğimiz bir genetik tarihsel süreç var. Bundan tamamen kopuş ne kadar mümkün bu bir soru işareti. Bazen mümkün gibi geliyor, bazen de mümkün değil gibi. Bu anlamda Veysel bu ikilemi yaşıyor. Bir yandan doğanın parçası oluyor ama bir yandan da asla tamamlayamamış o süreci. Tamamlanmasının mümkün olup olmadığını bile bilmiyor. Ama tabii ki doğanın içinde var olma konusunda belli bir yol katetmiş aslında. Hasan onu oradan çıkarmak için geldiğinde aslında Veysel’den ona geriye kalan, ona geri dönen bir doğayla temas yaşıyor. Belki uzun süredir, çocukluğundan beri kurmadığı bir teması kuruyor tekrar. Bunu da aslında bir kovuk bir yuva mekânında, belki kendi düşsel evreninde soyut bir yerde kurdurmak istedim. Doğayla temas etmek, doğayla ilişki kurmanın fiziksel yönü o kadar net ve o kadar kolay ifade edilir gelmiyor bana. Ancak bazen fantastiğe de yer yer kaçabilecek bir soyut düzlemde mümkün olabileceğini düşündüm. Gizemli ve özel bir takım güçlere sahip bir kovuk üzerinden aslında doğayla temas ediyor ve doğayla teması onda bir dönüşüme ve başkalaşmaya yol açıyor. Bunu tetikliyor. Dolayısıyla Veysel’e daha benzer daha yakın bir konuma getiriyor onu.

Mağaradaki olayı onun için kurguladınız değil mi?

Orası aslında Veysel’in doğada kendisine bir hayat ve yuva kurmaya, ev yaratmaya çalıştığı süreçti. Doğanın onun karşısına çıkardığı bir hediyesi diyebilirim. Doğaya kendini açmaya, doğaya kendini adamaya, parçası olamaya karar vermiş bir karaktere doğanın verdiği cevap orası. Veysel’in ormanla, ormanın üzerinden belki yeryüzündeki hayatla, insanın da parçası olduğu hayatla temas kurabildiği en yoğun nokta olarak düşündüm. Ve bu noktaya Hasan temas ettiğinde Veysel’in o ilişkisini kendi üzerine geçirmiş oluyor artık.

Aldığınız fondan dolayı filminizi 8 ayda bitirmek zorunda kaldınız. Gerçekten içinize sindi mi, evet tam istediğim gibi oldu diyebildiniz mi?

Bu hiçbir film için mümkün değil tabi. Oldukça içime sindi diyebilirim. Büyük bütçe ve imkanlarla film çeken bir yönetmenin bile bu soruya olumlu cevap vereceğini zannetmiyorum. Çünkü mutlaka aklımızda kalan bir şeyler oluyor. Ufak tefek de olsa geriye dönüp baktığımızda hani bir de şuyumuz olsaydı, şöyle bir şey yapabilseydik, 2-3 günümüz daha olsaydı gibi şeyler olabiliyor. Filmin tasarısını zaten böyle bir zaman kısıtında, böyle bir bütçeye göre yaptık. O anlamda film tasarladığımız biçimde çekildi, tasarladığımız biçimde üretildi. Farklı bir bütçe ve farklı bir zaman dizgisiyle baştan tasarlasaydık, belki başka türlü tasarlanabilirdi. Oralar her zaman açık. Ama ‘Yuva’yı en baştan kurduğumuz biçimde çektik.

Sizin doğayla ilişkiniz nasıl?

Ben şehir çocuğuyum. İzmir’de doğup büyüdüm. Sonra İstanbul’da yaşadım, Paris’te yaşadım. Dolayısıyla çok uzun yıllar kent dışında kırla çok ilişki kurmadım. En fazla sahil, deniz mesaim olmuştur. 30’lu yaşlarımdan itibaren aslında biraz doğa hayatıma girdi benim. Biraz geç bir keşif oldu. Dolayısıyla farklı bir büyülenme ve farklı bir yeniden ilişkilenme süreci oldu. ‘Yuva’da da onun etkisi var tabii ki. Son 8-10 yıldır aslında keşfettiğim bir şeye dair olan merakımı da taşıyor. Doğayı keşfetmeye de devam ediyorum. Her geçen sene biraz daha fazla ilgimi çeken, biraz daha fazla içine gömülmek istediğim bir tarafı var doğanın.

O zaman gelecek filmlerinizde de doğa olacak diyebilir miyiz?

Doğa ‘Yuva’daki biçimiyle dolayısıyla orman ya da kent dışı bir alan olabilir ama olmayadabilir. Ondan çok emin olamıyorum. Ama şöyle bir şey var yaşadığımız yerle olan ilişkimiz benim için temel bir mesele. Hani ‘Körfez’de de aslında şehir de olsa bir doğa durumu vardı. Bir kokunun şehre yayılması hikâyesiydi ve bu bir nokta da ekolojik durumdu. Film mekânı şehir de olsa bütün gezeni kapsayan bir doğaya karşı sürecin göstergesiydi. Burada da öyle. Bu çok benim için temel mevzulardan biri aslında içinde bulunduğumuz döneme dair. Dolayısıyla asla uzaklaşamıyorum bu fikirden. Çünkü gerçekten gezegenin yok edilme ihtimali çok yakın geliyor ve bu başka bir işle ilgilenirken bile kendisini bir anda ortaya koyabiliyor.

Her iki filminizle de festivallere katılıyorsunuz, birçok ödülünüz de var. Festivallerdeki seyircilerin tepkileri nasıl?

Çok güzel genel olarak. Festivaller dışında da gösterim yaptık. ‘Yuva’da da bir ön gösterim süreci de yaptık. Farklı şehirlere giderek gösterimler yapıldı. Oradaki izleyicilerle de buluşma şansı oldu. Genel olarak çok çok güzel. Benim kafamı meşgul eden bütün bu gösterimler sürecinde aslında ‘Yuva’ ve ‘Körfez’ gibi filmlerin biraz izleyiciye dair bir potansiyelinin olduğu ancak bu potansiyelinin işte gerek dağıtım, gerek sinema işletmelerinin monopolleşmiş olması, tek elde toplanmış olması. Gerek dağıtımın iyice zorlaşmış olması, reklam verememe durumlarının sonucunda aslında tıkandığı hissi.

Çünkü çok olumlu dönüşler alıyoruz. Ondan sonra film mesela ‘Körfez’ için, film vizyondan kalktıktan sonra online platformlarda izlenebildikten sonra da devam eden filme dair olumlu aslında belki sinemasever diyebileceğimiz özel bir festival takipçisi izleyicinin dışındaki izleyicinin aslında bu tip sinemasal deneyimleri çok arzulayan, bu tip sinemasal deneyimlere çok açık olduğunu gördüm ben. Hatta neredeyse daha açık olduğunu bile söyleyebilirim. Beni ‘Körfez’ sürecinde etkileyen gösterimler, festival gösterimleri dışındaki gösterimlerdi çünkü insanlar film yorumlama konusunda çok daha özgür fikirlerle hareket ediyorlardı. Belki festivallerin dayattığı böyle makûl bir şey söyleme zorunluluğundan uzak, kendi fikirlerini özgürce söyleyebilmenin, entelektüel baskı hissetmemenin getirdiği çok güzel söyleşiler oldu. Ve bu açıklık aslında klasik anlamda festival izleyicisinin veya büyük şehir sanat sineması izleyicisinin dışındaki açıklık beni çok etkiledi ve bunun potansiyeli olan bir şey olduğunu düşünüyorum. Ama tabi ki bu potansiyel her geçen gün biraz daha güdükleşiyor. Uygulamaya konulamıyor.

Seçil Büker ve Gürhan Topçu’nun yeni çıkan kitapları Sinema: Tarih – Kuram – Eleştiri’de gözüme çarpan bir cümle geldi aklıma ‘bütün filmler politiktir’ diye. Sizin filminizin politik yönü ne?

Ben de katılıyorum bu söyleme. Bütün filmler, bütün eylemler, bütün varoluşlar politiktir bundan kaçış yok. Politizm dediğimiz şey aslında politik bir duruştur. Bile isteye belki ifade edilen bir duruş veya kendisini buradan kuran bir politik duruş değildir ama kendisi ve politik anlamı olan bir duruştur. Apolitik zannettiğimiz yada apolitik olarak adlandırdığımız şeylerin politik bir karşılığı vardır. Büyük çoğunlukla aslında varolan düzenin devam etmesine imkan tanıyan bir varoluştur o. Ben böyle bir yerden baktığım için politik duruşun tercih edilen bir şey olmasını doğru buluyorum. Politiğiz zaten kaçınılmaz biçimde politiğiz. Politik özneleriz ve politik işler üretiyoruz. Bundan kaçmak yerine, örtmeye çalışmak yerine bunun üzerine düşünmek, bunu gerçekten kendi istediğimiz gibi ifade etmek gerektiğini düşünüyorum. O anlamda ‘Yuva’ çok politik olan bir film. Hem anlattığı kardeşlik hikâyesi bağlamında hem insanın doğa ile olan ilişkisi bağlamında bütün bu gündelik ve belki özel ilişkileri gerçekten doğayla ve kendi yaşadığımız gezegenle kurduğumuz ilişkiye de bağlayarak dolayısıyla o küçük eylemimizin de içinde aslında politik bir direniş ya da teslim oluş olduğu fikrinden hareketle kurduğum bir hikâye diyebilirim. Yuva aslında temelde bir karakterin yaşadığı yerde sıkıştırılmasını anlatıyor. Bu bir orman alanı, ormanda yaşayan münzevi bir karakter. Yaşadığı yerde sıkıştırılma çok yaygın bir durum. Yaşadığımız şehirlerde de bizi sıkıştıran bir takım şeyler var. Dünyanın bir çok yerinde yaşadığı yeri dar edilmiş insanlarla dolu. Yıllardır Suriye’den dışarı akın akın insanların göç etmesi de bir yuvasından edilmedir aynı zamanda. Bütün bunlarla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bu anlattığımız küçük öykü bunların alegorisi yada sembolizmi olmasa da kendi politik bağlamında bütün bunların birbiriyle ilişkilendiğini düşünüyorum.

Bu filmi çekerken en büyük zorluğunuz ne oldu?

Temelde zaman diyebilirim. Ormanda çalışmanın zorlukları oldu ama güzel sonuçları da oldu. Ama en temelde özellikle çekim sonrası süreci için 15 Mayıs’ta çekim bitti. 15 Ağustos’ta da filmi bitirmemiz gerekiyordu. Çekime kadar olan kısma biraz daha alışkın oluyor insan o ritme ama insan çekimden sonra biraz daha böyle uzun vakitlerde dönüp bakmak istiyor. Oradaki süre benim için en yorucu ve stresin en yüksek olduğu andı. Çekimden çok daha stresliydi post prodüksiyonu.

(15 Haziran 2019)

Serpil Boydak

serpil_boydak@yahoo.com

Sadi Çilingir Yazıyor: Batının Dört Devi Dönüyor

Memlekette film festivalleri o kadar çoğaldı ki bazen aynı zaman aralığına bir-iki değil, üç-dört festival denk geliyor. Sağ olsunlar çoğu festival konuk olarak davet ediyor ancak aynı zaman aralığına denk geldiğinde racon gereği mecburen ilk davet gönderene yönelmek gerekiyor. Geçenlerde bir festivale iştirak edeyim dedim, akreditasyon formu doldurmak gerektiğini söylediler. Formda o kadar çok teferruat var ki, konuk etmemek için bin … Devamı… »