Kategori arşivi: Yazılar

25. Gezici Festival Başladı

Ankara Sinema Derneği’nin T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği 25. Gezici Festival, 29 Kasım Cuma günü başladı. Seyirciler tüm gösterimlere yoğun bir ilgi gösterdi. Gösterimler sonrasında gerçekleştirilen söyleşilerde Küçük Şeyler filminin yönetmeni Kıvanç Sezer, oyuncuları Alican Yücesoy, Başak Özcan, kurgucu Selda Taşkın ve Terazi Filmleri seçkisini hazırlayan yazar Fatih Özgüven sinemaseverlerle buluştu.

25. Gezici Festival Başladı yazısına devam et

Göç Mevsimi

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Ayniyle şöyle oldu: 3-4 gün önce “Müslüm”ün önümüzdeki haftalarda tekrar vizyona gireceğini duydum. Sonra yapımcısına ödül verildiği haberi geldi. Peşinden, yılın en çok iş yapan ve sevilen filmi “Müslüm”ün başrol oyuncusu Timuçin Esen dururken, yılın pek az iş yapan ve rağbet görmeyen “Can Feda” filminin oyuncusu Burak Özçivit’e neden Yılın En İyi Erkek Oyuncusu ödülü verildiği sitemi “Müslüm” yapımcısından- geldi. Dünkü günde de Muhterem Nur’un yapımcıyı mahkemeye verdiği haberini duyduk. Bütün bunların hepsi, öyle veya böyle “Müslüm”ün yeniden gösterimine reklam desteği yapıyor kanaatindeyim netekim. Alın işte bugün de Sadi Bey böyle bir paylaşım yapıyor. Ki kendisi “Müslüm” filmini çok sevmiştir ve bir türlü ısınamadığı Timuçin Esen’e bu filmdeki başarılı rolü nedeniyle fevkalade ısınmıştır. (12 Ocak 2019)

Bu fotoğrafları dün şehrin muhtelif yerlerindeki panolardan aldım. Ortama not düşeyim: “Ünlü filmleri çağrıştıran sanatsal etkinlikler furyası mı başlıyor nedir? (Lars Von Trier “Dogville” / Mustafa Altıoklar “İstanbul Kanatlarımın Altında” / Steve Spielberg “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar – Close Encounters of the Third Kind”) (04 Şubat 2019)

İmla işaretlerinden . kardeşimiz beyanatta bulunmuş, şöyle diyor: “Son zamanlarda beni bol miktarda, ulu orta, cümle içlerinde ‘noktasında’, cümle sonlarında ‘nokta’ şeklinde kelime olarak kullanmaya başladınız. Hasta etmeyin adamı, beni doğal şeklimde . veya , kardeşimle birlikte ; veya üst üste : veya üçümüz bir arada … veya sıralı olarak …….. kullanın. Veya bol bol kitap okuyun kelime haznenizi zenginleştirin.” (Bu paylaşımın ilhamını bir belediye başkanı adayının konuşmasından aldım.) (06 Şubat 2019)

Havalar biraz soğumaya başlamasın, bütün hava durum tahmincileri hemen “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” haberleri yağdırmaya başlar. Bendeniz de bir Balkan kökenli olarak -elimde değil- yurda zarar veriyormuşum gibi bir tedirginlik duyarım. Bu gelen dalganın gittiği haberlerini hiç duymayız. Allah rızası için arada sırada “Artvin üzerinden giden soğuk hava dalgası” veya “Hakkari üzerinden yurdu terk eden serin hava dalgası” gibi haberler de yapın yahu. (07 Şubat 2019)

Öngörüde bulunayım, dediydi dersiniz: Bu rant meselesi o kadar çığırından çıktı ki, yakın gelecekte büyükşehirlerin ana cadde ve bulvarları üzerlerine de bina yapacaklar. Ve caddeler bu binaların içinden geçiyor olacak. Kim ne derse desin, neticede parayı veren düdüğü çalıyor. (14 Şubat 2019)

Söylemek istediğimizi konuya uygun ifade etmeliyiz. Mizahi misalen, “TV.lerdeki yemek programları kabak tadı verdi” demek doğru değil, çünkü kabak da bir yiyecek. “TV.lerdeki yemek programları bıktırdı” veya “…programlarından gına geldi.” şeklinde ifade etmeli, mizahi misalen. (14 Şubat 2019)

TV.de sinema filmi gösterilirken muhterem RTÜK sigara dumanını, rakı kadehini flulaştırmayı uygun görüyor fakat spor skiperinin maç özetini verirken bangır bangır “Top çaldı, top çalmayı becerdi…” gibi ifadelerle çalmanın iyi bir şey olduğu algısını yayıp durmasına ses çıkarmıyor. (16 Şubat 2019)

Sinemada mısır sorunu çözüldü derken, “Organize İşler: Sazan Sarmalı”nın sinema gösterimini tamamlamadan Netflix’te gösterilmesi konuşulmaya başlandı. Bu hengamede bazı sinema zincirlerinde başlayan hediye bilet uygulaması dikkatten kaçmamalı. Bir zamanlar dağıtım şirketleri salonlara rastgele eleman gönderip seyirci sayısını saydırır, salonların eksik sayı göstermelerinin önüne geçmeye çalışırdı. Bu uygulama devam ediyor mu bilmiyorum. Son zamanlarda birkaç yerde rastladığım hediye bilet uygulaması üzerine kötü kötü düşünmeye başladım. Sinema zinciri sahibi olsam ve gidip bir market zinciriyle anlaşsam: “Size 10.000 adet hediye bilet vereyim, siz de bana 10 ton mısır verin” desem; bu 10.000 biletin dağıtımcı payını şak diye cebime atsam nasıl olur? (Burada bahsi geçen zincirlerin gerçek hayattaki zincirlerle bir ilgisi yoktur. Mesela.) (16 Şubat 2019)

Şimdiden haber vereyim; yakın gelecekte sinema sektörünü yeni bir kriz bekliyor. 17 Mayıs’ta vizyona girecek “Hababam Sınıfı Yeniden” filminden sonra eski Hababam Sınıfı’nın memlekette dolaşmadık yer bırakmayan sevimli oyuncuları “Gerçek Hababam biziz” diye kazan kaldırabilirler. Yeni Hababam oyuncularını bugün, 17 Şubat’ta, tam 3 ay önceden uyarmış olayım. Denkinizi ayak alın, pardon ayağınızı denk alın. (17 Şubat 2019)

Kimin dediğini hatırlayamadım ama söyleyen ne güzel söylemiş: “Bed asla necabet mi verir hiç üniforma; zerduz palan ursan eşek yine eşektir.” Nişantaşı City’s Sineması’nda “Göç Mevsimi”ni izlemek için yukarıya çıkacağız, köşedeki girişte 3-4 kişi asansör bekliyoruz. Tam boş asansör kabini indiği anda, dışarıdan gelen 2 çok şık bayan, bekleyen bizleri dikkate almadan asansöre daldı. Biraz durdum, söylemesem olmayacak, “Demek ki asansör sırası yokmuş.” diye mırıldandım. Tebessüm ederek karşılık verdiler. “Buna da şükür.” dedim içimden. Kafama çanta da patlatabilirlerdi. (23 Şubat 2019)

Seyretmeden hiçbir filme ön yargı ile yaklaşmamak lâzım. Olumsuz kanaatle gittiğim basın gösteriminden sonra ilk defa bir Şafak Sezer filmini sevdim ve beğendim. Bu film iş yapar: “Yalan Dolan”. Ve devamı gelir. (26 Şubat 2019)

“Kel âlâka” tabirinin kuaförlük bilimiyle bir ilgisi var mıdır? (Ahmet bu sorudan muaftır, cevabını bilse de bilmese de bilmiştir gibi işlem yapılacaktır.) (26 Şubat 2019)

(06 Aralık 2019)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Bizim Film Hangi Kategoride?!

Dünyada kurmaca ve belgesel filmlerin aynı kategoride yarıştığı festivaller var. Evet, milyonlarca para harcanmış kurmaca filmleri geride bırakıp ödülü kucaklayan belgesel filmler de var. Son yıllarda ülkemizde de bazı festivallerde belgesel ve kurmaca filmler bir arada ele alınır oldu. Bu hem festival organizatörleri, hem belgesel sinemacılar, hem o kategoride jüri olanlar açısından hem de seyirci açısından farklı bakış açılarına ve tepkilere yol açtı. Bu durum sinemamızın özellikle de belgesel sinemamızın gelişmesi açısından neler getirir, neler götürür bir tartışma konusu. Belgesel sinemacıların oldukça büyük bir bölümü bu uygulamadan rahatsız. Bu olaya Türkiye gerçeğinden baktığımızda durumu nasıl görünüyor? Pek çok festivale katılmış belgesel sinemacılar, Kısa Filmciler Derneği Başkanı, Belgesel Sinemacılar Birliği Başkanı ve Usta Sinemacı Derviş Zaim’e konuyla ilgili görüşlerini sordum.

Bu arada öyle gözüküyor ki memleketin bütün festivallerinin kendine bir ayna tutması gerekiyor. Sinemanın bütün bileşenleri bir araya gelse bir sempozyum, bir arama konferansı yapsa, bir konsensüse varılsa; ilkeler, kriterler, etik ve estetik değerler bir kez daha güncellense… Aksi halde her festival “Ben yaptım oldu” diyerek devam ediyor sazını çalmaya. Aktörler, aktristler değişiyor ve fakat şikayet edilen pek çok şey değişmiyor ya da değiştirilmiş gibi makyajlanıyor ama o makyaj da akıyor önünde sonunda. Neyse, biz esas konumuza dönelim. Ne diyorduk: “Kurmaca ve belgesel filmlerin festivallerde aynı kategoride yarıştırılması.”

Burcu Esenç / Yönetmen

Semra, sen de çok iyi biliyorsun ki, filmin son karesini bağladığında, bir çocuğun olmuş gibi hissedersin. Elbette çocuğunun eşit koşullarda hayata katılmasını istersin. Bu anlamda belgesel sinemanın, kurmaca filmle yarışmasının bu eşitliği tamamen ortadan kaldırdığını düşünüyorum.

Öncellikle jürilerin sinemanın kuramsal, felsefi ve sinematografik her türlü yetkinliğine sahip isimler olması gerektiğine inanıyorum. Katıldığımız yarışmalarda, usta yönetmenlerden birini jüri olduğunu görmek beni çok mutlu ediyor. Çünkü bir belgesel filmi sadece konusu ve içeriği ile değerlendirmesini doğru bulmuyorum. Sinematografik anlamda da yetkin isimlerin gözetiminde olması gerekiyor. Bu yıl filmimizin çok güzel bir festival yolculuğu oldu. Bu yolculuk esnasında şunu gözlemledim: Belgesel filmlerin kurmaca ile yarışması, belgesellerin izleyici ile buluşma şansını da düşürüyor.

Ayrıca bazı festivallerde, ulusal uzun metrajlı belgesel ile kısa metrajlı belgesellerin aynı kategoride değerlendirilmesinin de belgesel sinemacılar için büyük bir haksızlık olduğuna inanıyorum.

Rena Lusin Bitmez / Yönetmen

Günümüzde kurmacadan farkı olmayan güçlü ve etkileyici belgeseller izliyoruz. Zaman zaman tüm bunların dışına çıkan, anlatımı, bilinen kuralları ve yöntemleri derdest eden her iki türde filmleri ayrı bir yere koyarak söylüyorum. Belgeselin gerçekçiliği ile kurmaca filmin anlatım yöntemleri kaynaştığı durumlarda ve seyirciye hikâye anlatıldığı ya da kurmaca / belgesel melez anlatımın kullanıldığı durumlarda gayet beraber yarışabilir. Yabancı film festivallerinde belgesel ve kurmacanın aynı katagoride yarıştığı festivaller olmasına rağmen ülkemizde kurmaca / belgesel melez anlatımın kullanılarak çekildiği belgesel filmlerin azlığından, içerik farklılığından, yöntem karmaşasından, belgeselin kendi içindeki çeşitlilikten dolayı kesin bir yargı koymadan fikrimce beraber yarıştırılması her iki tarafa haksızlık.

Sidar Serdar Karakaş / Kısa Film Yönetmenleri Derneği Başkanı

Özellikle son 20 yılda belgesel ve kurmaca filmler biçim olarak o kadar birbirinin içine girdi ki, aralarındaki sınırlar belirsizleşti, iki türü ayırt etmek neredeyse imkânsız hale geldi. Bu durum sadece uzun metraj için değil kısa filmler için de geçerli. Cahit Çeçen’in Kahpe Devran’ı (2010), Aydın Apançık’ın Ayaz Vurgunu (2013), Batuhan Kurt’un Kurbağa Avcıları (2018) filmleri, kurmaca tekniklerini kullanan ve benim de çok beğendiğim kısa belgesel filmlere örnek. Öyle ki Kahpe Devran ve Ayaz Vurgunu filmlerinin belgesel mi yoksa kurmaca mı olduğunu ayırt etmek bile çok zor. Ancak bu kadar iç içe geçmiş olmalarına rağmen kurmaca ve belgesel, farklı dinamik ve gramere sahip olan iki tür olmaya devam ediyor. Bu parametre farkı, filmleri değerlendirirken farklı bilgi birikimi, bakış açısı ve uzmanlık gerektirir. Bu nedenle de bırakın birlikte yarışmalarını, dost meclislerinde yaptığımız sinema sohbetlerinde bile aynı kefeye konulmamalıdır.

Ece Cantürk / Yönetmen / Öğretim Görevlisi

Sinema sanatının gelişimi “Belgesel” ve “Kurmaca” olarak iki ana kategoride ilerlemiştir. Belgesel Sinema gerçeklikle ilişkilendirilirken, Kurmaca Sinema ise roman ve tiyatro ile anılmıştır yani genel olarak bir hayal’den yola çıkılmıştır. Kurmaca Sinema’nın mimetik yapısı diğer sanat dallarının etkisiyle de gelişirken, Belgesel Sinema’nın gerçeklik savı ve kurmaca anlatım yöntemleri her ne kadar kaynaşsa da birbirinden ayrılmaktadır.

Festivallerde; özellikle Adana ve Malatya Film Festivalleri’nde aynı kategoride yarışmaları oldukça kafa karıştırıcı. Biz belgesel sinemacıları da bir nevi eksi bir’den yarıştırma olayı gerçekleşmiştir böylece. Yarışma sonrası jüri üyeleriyle bu sorun üzerine konuştuğumuzda, onlar da bize hak vermişler ama sonucu değiştirecek bir yapılanma için de bize ümit vermemişlerdir. Dileriz bu karışıklık bir an önce değerlendirilir ve Antalya Film Festivali’ndeki öze dönüş gibi ayrı kategorilerde adil olarak yarışma imkanı bulabiliriz.

Cantekin Cantez / Yönetmen

Uzun metraj kurmacalar içinde yarışıyor olmak bir yanıyla insanı mutlu ediyor. İyi bir belgesel çekmişsiniz ve birçok uzun metraj kurmacayı geride bırakmışsınız diye düşünüyorsunuz. Ama bir yanıyla da haksızlık duygusu yaratıyor. Bu hem kurmacalara hem de belgesellere haksızlık aslında. En iyi filmi bir belgesele vermeyeceklerini bilmek zor değil. Ayrıca en iyi senaryo, en iyi oyuncu ödüllerinin de belgesele verilemeyeceği aşikâr. Ayrıca kurmacalara rakip olamayacak kadar düşük bütçelerle ve prodüksiyonla çalışıyorsunuz. En azından Türkiye için bu böyle. Sinema salonlarında vizyona çıkma fırsatlarını konuşamıyoruz bile. Zaten belgesellerin yarıştığı 4 – 5 yarışma var Türkiye’de. Hal böyleyken bir de belgesel kategorisini kaldırmak belgesel sinemaya büyük haksızlık. Umarım belgesel ve kurmaca ayrımını gözetmeyen festivaller önümüzdeki yıllarda bu hatayı düzeltilir ve belgesel sinemaya hak ettiği değer verilir.

Alkım Ün / Yönetmen / Yapımcı

İki ayrı türün aynı kategoride yer aldığı bir festivalde kurmaca filmleri değerlendiren jüri aynı anda, değerlendirme kriterlerini değiştirip belgesel filmleri değerlendiremez. Dolayısıyla bir festivalde kurmaca filmler ile belgesel filmler farklı kategorilerde değerlendirilmeli ve jürisi de farklı kişilerden olmalıdır. Mesela, bu uzun metraj film kategorisi diye adlandırılan kategoride neden yetkin belgesel sinemacılar yok? Sadece oyuncu, senarist, sinema yazarı ve kurmaca film yönetmenlerinden oluşuyor bu kategorinin jürisi. Sanki belgesel, kurmacaya geçmek için çekilen bir ön film, bir basamak gibi algılanıyor ve adeta yönlendiriliyor. Hayır efendim benim hedefim belgesel sinema ve belgesel sinema üretmeyi seviyorum, istiyorum. Ulusal uzun metraj belgesel kategorisi adı altında yarıştırılan kurmaca filmler var mı mesela? Bir kurmaca filme “Siz de filminizi ulusal uzun metraj belgesel kategorine gönderebilirsiniz” deniyor mu?

Özgür Özbalık / Yönetmen

Ringde, farklı sıkletteki eldivenlerin boks müsabakasına benzetiyorum belgesel ve kurmaca filmlerin aynı kategoride yarışmasını. Nedense hayatımızın her alanında doğru olmayanı örnek almak gelenek haline geldi ve bu gelenek maalesef son zamanlarda bazı film festivallerimizde de yerini aldı. Gerek yurt içi, gerekse yurtdışında bu uygulanışın emsal alınışını son derece sakıncalı görmekteyim. Zira birbirinden farklı türlerin aynı kefede tartılmasını kesinlikle adil bulmuyorum. Dolayısıyla bu iki farklı türü aynı kulvarda değerlendirmekle esere ve eser sahiplerine haksızlık yapıldığını düşünmekteyim. Son olarak ulusal uzun metraj ön jüri üyeliği yaptığım bir film festivalinde, finale kalacak filmlerin seçkisinde aynı sorunla karşı karşıya kaldım. Takdir edersiniz ki komite tarafından belirlenen bir kota var. Ne mutlu ki düşünsel olarak belgesel ve kurmacanın aynı kategoriye alınmasından herkes mutsuzdu ama durum daha en baştan kabullenilmişti, sadece dile getirildi. Eğer kategoriler farklı olsaydı, daha çok belgesel filmi seyirci ile buluşturacaktık. İçlerinden bazıları da evlerine ödülle dönmüş olacaktı.

Kurtuluş Özgen / Dr. Öğretim Üyesi / Belgesel Sinemacı

Ülkemizde bazı festivallerde belgesel film yarışması kategorisi hiç yok. Bazı festivallerde ise kurmaca filmler için olan yarışmalara eklemlenerek, aynı kategoride yarışmaya katılabiliyor. Oysa belgesel ve kurmaca iki farklı türdür. Ve bu uygulama belgesel sinemacıları mağdur etmektedir.

Belgesel sinema göstermek istediği sorunsalı tarihsel – toplumsal dünyadan alır, bunu çoğunlukla sorunsalın taraflarını yani sosyal aktörleri kameranın önüne koyarak yapar. Belgesel sinema, ele aldığı sorunları çözüm önerilerini de aktararak, kapsamlı bir çerçevede işleyen toplumsal bir sanattır. Belgesel sinema konusunu dolayımsız şekilde perdeye taşır. Olgulara, belgelere ve deneyimdeki gerçekliğe bire bir sadık kalarak tarihsel – toplumsal dünyadaki gerçek hikâyeleri izleyicisiyle paylaşır. Bu özellikleri belgeseli tür olarak kurmaca sinemadan ayırır.

Ülkemizdeki belgesel filmlerin büyük çoğunluğu ya düşük bütçeyle ya da öz kaynaklarla üretilen filmlerdir. Kurmacaya oranla oldukça dar bir ekip, birden fazla iş yaparak, dayanışma içinde çalışır. “Ucuz” teknik malzemeyle yetinme zorunluluğu söz konusudur. Bu bağlamda belgesel sinemanın ekonomisi ve üretim koşulları kurmaca sinemadan oldukça faklıdır. Kurmaca sinemanın “profesyonel” ve “kurumsal” işleyişine karşılık belgesel sinemacılar “amatör” bir ruhla – inatla ve rizomatik akış içinde üretirler. Belgesel sinema “ticari” olmadığı için, belgeseller vizyonda yani sinemalarda gösterim şansı bulamaz. Belgeselciler ve belgeselleri izleyiciyle buluşma imkânına ancak film festivallerinde kavuşurlar. Hem hal böyle iken hem de yazıda değindim farklılıklardan dolayı “görünmeyeni görünür kılan” belgesel sinemayı “görünmez kılmak” çok yanlıştır.

Yasin Ali Türkeri / Belgesel Sinemacılar Birliği Başkanı

Türkiye’de düzenlenen film festivallerindeki ulusal uzun metraj film yarışmalarının tür ayrımı yapılmaksızın giderek tüm sinema eserlerine açık olması önemli bir adım. Böylelikle sinematografik değeri yüksek belgesel filmler de kurmaca türündeki filmlerle birlikte değerlendirilebilir hale geliyor. Ulusal uzun metraj film yarışmalarının yanı sıra belgesel filmler için ayrı bir kategorinin olması bir gereklilik. Yapım ve üretim koşullarıyla diğer sinema türlerinden farklılaşan belgesel filmlere herhangi bir aşamada verilecek destek bu alanın daha da gelişmesi için oldukça elzem.

Derviş Zaim / Yönetmen

Batıda kimi festivallerde belgesel ve kurmaca filmler aynı kategoride yer alabiliyor. Bizde bir adet var; batıda bir şey yapılıyorsa birebir, çabucak burada da aynısını yapmak gibi. Ancak batıda o işin o kıvamı aldığı ana dek hangi tartışmaların yapıldığı, hangi süreçlerin yaşandığını atlayarak bu ithalatı yapıyoruz. Bu alışkanlık da alanda öngörülmeyen sorunlara yol açabiliyor.

Kurmaca ve belgesel filmler aynı kategoride yarışmaya alındığında şöyle sorunlarla karşılaşıyoruz: Öncelikle metodolojik olarak onları nasıl karşılaştıracağız sorununu çözmemiz lazım. Karşımıza bir belgesel ve kurmaca film çıktığında onları makro bakış açısı ile ele almamız mümkün. Değerlendirirken nasıl bir metodolojik sürece sahip olmamız gerektiği ile ilgili bir problemle karşılaşıyoruz. Bunun için elimizde net kıstas olmadığı için böyle konuşuyorum. Mesela, söz gelimi, değerli insanların katıldığı bir jüri tartışmasının deşifresi yayınlansa, bu tip sorunları çözmek için metodoloji oturtma kıstası bakımından elimizde değerli bir ip ucu olabilir belki ama jüri tartışmalarını kamuya açmanın sakıncası malum. O nedenle böylesi değerli bir tartışma yapılacak olsa dahi onu yayınlama fikri bir hayal. Peki bizim daha sağlıklı değerlendirme yapmamızı sağlayacak şeyler neler?

Metodolojik düşünme biçimlerinin gelişmesi gerekir. Yani jürinin metodolojik düşünmeyi bilmesi gerekir. Bu ne demektir: Görsel, bilişsel donanıma sahip olmayı bilmek demektir. Çok temel bazı bilgilerin farkında olmak demektir. Politikaya, sosyolojiye, kültürel çalışmalara, sinema sanatına dair temel ve sistematik bilgiye sahip olmak demektir. Bu da iki makale okumakla, iki film izlemekle, birkaç filmde oynamakla, film yönetmekle, köşe yazısı yazmak, kitap yazmak ile kısa zamanda olacak şey değildir. Yanılmıyorsam yaklaşık on sene sistematik okuma ile olur. Bu tip bir yetişme süreci olmazsa ne olur. Saatler süren tartışmalar, kısır döngüler, patinajlar ve çoğunlukla yanlış ve hakkaniyete dayanmayan kararlar baş gösterir. Peki ne yapmak lazım? Evet, kurmaca ve belgesel filmler belli koşullarda bir araya getirilebilir. Çünkü hayat bize bazen bu ikisi arasında duran melez filmler getirebiliyor. İyi ve enerjisi yüksek filmler olabiliyor bazen bu filmler. O tip filmler ana yarışmaya eklenebilir. Veya tematik bir festival bünyesinde yine her iki tarz bir arada olabilirler. Genel olarak Türkiye için şu an ayrı durmalılar. Daha ilerde ne yapacağımıza, neyin daha sağlıklı ve verimli olabileceğine; ihtiyaçlara ve evrilen koşullar uyarınca karar verilebilir diye düşünüyorum. Bunu söylerken hayatın bizi yanıltma ihtimalini hesaba katarak konuşuyorum. Bir de festival ve jürilerde tek tipleşme tehlikesinden sakınarak bu işi ele almamızı hatırlatmak isterim.

(Bu yazı ilk olarak 04 Aralık 2019 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(05 Aralık 2019)

Semra Güzel Korver

Kader Postası: Müebbet Aşk, Müebbet Mektuplaşma…

Olmayan bir kasabada, olmayan bir hayatın içinde olan, ama gerçekten olan bir kadının hikâyesi “Kader Postası”.

Zeynep için Yusuf, Yusuf için Zeynep çocukluk arkadaşı, aşkı, her şeydir… Bir gün hiç ummadıkları bir şey olur: Büyürler. Dolayısıyla da ayrılırlar. Zaten yönetmenlerin anlatmak istedikleri de o ayrılıkla birlikte kadının öyküsü. Düşlerinde yaşattığı o çocukluk aşkını mektuplarda arayan kadının öyküsü. Kasaba, anne babası, arkadaşları ne kadar karşı çıkarlarla çıksınlar mektuplar belirleyici olacaktır Zeynep’in yaşamını. Elif Akarsu Polat, Çiğdem Bozali birlikte çekmişler bu ilk filmlerini… Hayatın temelinde kadın varsa ve kadınlar olmadığında hayat duruyorsa, Zeynep’te simgeledikleri “kadın”ı gerçekten iyi betimlemişler.

Özenli, titiz…

İnce eleyip sık dokumuşlar senaryolarını yazarken, yazıp silmiş, silip yeniden yazmışlar… çekerken de aynı titizliği göstermişler tabii… Belli ki dayanışma ile çıkmış “Kader Postası”. Zeynep gençken eteği dizlerinin üstündeyken, erişkinliğe erdiğinde dizlerinin altına dek uzamış. Bu, ne kadar karşı çıkarsa çıksın mahalle baskısının galip geldiğinin göstergesi inceden. Öte yandan Zeynep’in büyüdüğünün göstergesi de…

Bir filmde bir meslek erbabı, hele de yanlış yaptığında o meslek büyükleri hemen kamuoyu oluşturmaya kalkışır, öykü de, anlatılan da, çabalar da bir anda o tartışmanın altında ezilir… En tam da bu duyarlılıkla yönetmen iki arkadaş 84 plakalı araçlar sürmüş yollara.

Diğer birkaç özenli detayı merakla ve heyecanla izleyecek olanlara bırakalım.

Soğukkanlı geçiş…

Bu tizliğe Zeynep’in neredeyse iki giysiyle, tek pabuçla filmi bitirmesi yakışmadı, ama nazarlık olsun diyelim… Yeşilçam’da tasarruf öyküleri meşhurdur (Lokantayı kapatan sevgili veya -benim başımdan geçen- ilanı aşk edecektir, tamam lokantayı kapatmıştır, ama masada bir çiçek olsa anın ruhunu çok daha güçlü yansıtmaz mı? Prodüksiyonun buket bile değil, bir dal çiçek almaya parası yoktur).

Bir de öykünün kurgusunda (yine Yeşilçam deyişiyle “soğukkanlı geçiş”le göz ardı edilen) küçük hatalar var, dikkatli izleyicinin yakalayacağı. Yine de tüm bunlar filmin gücünü, değerini düşürmüyor, aksine yükseltiyor. Çünkü önceden tahmin edilebilecekler nedeniyle daha görmeden yorumlama fırsatınız oluyor. Bu da ilginç bir deneyim, bana sorarsanız.

Kim ne derse desin…

Elif Akarsu Polat ile Çiğdem Bozali iyi bir senaryo ve film çıkarmışlar. Sımsıcak duygu yüklü ve rahat izlenen filmin konusu ve akışı dozunda… Ritmini bir tık hızlandırabilselerdi -ki, iyi bir montajcının altın makası bunu başarabilir- çok daha üst düzey film diyebilirdim.

Kader Postası
Yönetmen Elif Akarsu Polat, Çiğdem Bozali
Oyuncular Boncuk Yılmaz, Benian Dönmez, Şahin Ergüney, Tansel Öngel, Görkem Yeltan…
6 Aralık’ tan başlayarak gösterimde…

(04 Aralık 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Kapitalist Düzenin Sözleşmeli Köleleri

Kırklı yaşlarının başlarındaki Ricky, dört kişilik çekirdek ailesinin daha iyi koşullarda yaşaması için çabalamaktadır. Akla ne gelirse her türlü inşaat işini yapmış, mezar bile kazmıştır. Bir ev sahibi olma ve kiradan kurtulma girişimi 2008 mali kriziyle birlikte yitip gitmiştir. Her kış şantiyelerde kıçının donmasından bıkmış, sistemin ona sunduğu ‘kendi işinin patronu ol’ vaadine kapılmıştır. Evlere saat başı giderek yaşlı ve muhtaç insanların bakımını yapan karısını, iş aracı otomobilini satmaya razı ederek bir kamyonet satın alır. ‘Hızlı Kargo’ kuruluşlarından birinin sözleşmeli sürücüsü olarak daha fazla para kazanma ve iki sene içinde başını sokacak bir eve sahip olmanın hayalini gerçekleştirmeye koyulur.

Sosyalizmin yılmaz sözcüsü İngiliz sinemacı Ken Loach’un, geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan son filmi ‘Üzgünüz, Size Ulaşamadık / Sorry, We Missed You’ işte bu ailenin hikâyesini anlatıyor. Alabildiğine minimal bir estetikle, altı çizilmiş bir gösterişsizlikle. 82 yaşındaki usta yönetmen her zamanki gibi tavizsiz bir anlatım tutturuyor. Geç kapitalizmin sosyal refahın yerlerde süründüğü yeni düzeni içinde ayakta kalmaya çalışan emekçiler, özel şirketlerin -aslında toplumun- kandırmacasının kurbanı oluyor ve iş yükü tümüyle sırtlarına binmiş bir halde sözleşmeli köleler haline geliyorlar.

Nasıl mı oluyor? Şirketlerle sözleşme imzalayan işçiler herhangi bir maaş almıyor, yaptıkları iş üzerinden ücretlendiriliyor. Kesin bir mesai saati yok, her an hazır olmak zorundalar. Filmdeki örnekten yola çıkarsak, Ricky’nin hizmet verdiği ‘hızlı paket teslimi’ firmasında sürücülerin sadece teslimatları değil, her bir hareketi kontrol altında. Yanlarında taşımak zorunda oldukları elektronik tarayıcı, araçlarından iki dakika uzaklaşsalar bip sinyali vermekte. Bırakın yemek yemeyi, en basit ihtiyaçları için bile vakitleri yok. İşemek için yanlarında plastik bir şişe bulundurmaları o yüzden telkin ediliyor onlara. Herhangi bir güvencesi, sendikası olmayan bu işte her türlü risk işçinin omuzuna yüklenmiş. Ricky hastalandığında veya bir kazaya uğradığında yerine yedek bir şoför bulmaya mecbur, yoksa ceza ödemek durumunda kalacaktır. Herhangi bir teslimat gecikirse yahut elektronik tarayıcının başına bir şey gelirse bunun tazminini de yine sürücü karşılayacaktır.

Sabahın erken saatlerinden geç vakitlere kadar ev ev dolaşan, uzak mesafelere gidebilmek için ona kolaylık sağlayan iş aracı elden çıktığı için gün boyu otobüslerde sürünen evin annesi Abbie de kocası gibi pestili çıkmış bir halde geç saatlerde evine dönebilmektedir. Mevcut tempo aile düzenini de sarsacak, yaşadıkları düzene isyan eden ergen oğulları ile sorun yaşayacaklardır. Bu tablo karşısında ‘herşeyin kontrolünden çıktığını’ haykırır Ricky. Giderek sonsuz bir bataklığa saplandığını hissetmektedir. Sistem onları tuzağına düşürmüştür bir kere.

Loach dijital devrim üzerine de önemli şeyler söylüyor filminde. Gelişen teknolojinin çalışan insanı özgürleştireceği düşüncesinin, teknolojinin kullanma biçimiyle nasıl bir zincirli köleliğe evrildiğini gözler önüne seriyor. Evin oğlu Sebastian’ın cep telefonu elinden alındığında çılgına döndüğü sahnede annesinin, ‘onun tüm hayatı telefonu, herşeyi onun içinde’ sözleri ibret verici bir başka gerçeği yüzümüze çarpıyor.

Cannes’dan Altın Palmiye ödüllü bir önceki Ken Loach filmi ‘Ben Daniel Blake’ gibi Newcastle’da geçiyor hikâye. Sinemacının 1996 yapımı ‘Carla’nın Şarkısı’ndan itibaren sürekli çalıştığı senaryo yazarı Paul Laverty ile bu 13. birlikteliğinde, Kuzey İngiltere’nin bu küçük işçi kenti ülkenin mikrokozmosuna dönüşüyor. Thatcher’dan miras neoliberal uygulamalarla emekçi haklarını tırpanlayan, yoksullara yaşam hakkı tanımayan çağdaş kapitalist düzenin insanı insanlıktan çıkaran tuzaklarına karşı direniyor bir kez daha. Ancak tünelin ucundaki ışık konusunda pek de umutlu olduğu söylenemez. New Castle göğü kadar gri ve pastel renklerin ağır bastığı bir sinematografi tercihi bunu işaret ediyor. Filmin adı çifte anlamlı. Düz anlamıyla, kuryelerin alıcıyı bulamadıklarında kapıya iliştirdikleri not olarak gözükse de, toplumun görmezden gelinen emekçilerine hitaben devlet, düzen, sistem adına onlardan özür diliyor eski tüfek sinemacı. ‘Üzgünüz, Size Ulaşamadık’ her Ken Loach filmi gibi çok ilgiye değer, saygın bir sinema örneği. Mutlaka izlenmeli.

(02 Aralık 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Balon Pilotları: Gelin Gökyüzünün Sırlarını Keşfedelim

Müthiş bir gerilim, inanılmaz bir mücadele ve daha da önemlisi önyargıların tuzla buz edilmesi…

Einstein, atomu parçalamanın önyargıları parçalamaktan daha kolay olduğunu söylerken, hayatın gerçeklerinden yola çıkmış. Önyargıların yanına bir de art niyetler eklenince birtakım düşünceleri değil uygulamaya çalışmak, dile getirmek bile çok güç. Genç bilim insanı James Glaisher, hava durumunu önceden tahmin etmenin yararlarını anlatmak için çaba harcarken, kurulda bulunan diğerleri küçümserler, çünkü hava durumu tahmini bilimle ilgili değildir. Bu bir önyargıdır ve bu önyargıyı yıkmak için hayatını bile hiçe sayar Glaisher.

Öte yandan balon pilotu olan Amelia Wren, son uçuşu eşinin ölümüyle sonuçlanınca sadece gösteri amaçlı uçmaktadır, ama o son uçuşta neler yaşandığını kimselere anlatamamanın acısını içine gömmüştür.

Bir önyargı da izleyiciden…

Genç bir bilim insanı, genç ve dul ve bir o kadar da güzel, alımlı kadın… bir arada görünce aralarında bir duygusal bağ oluşacağını bekliyoruz ister istemez. Çünkü filmler bize hep onu gösterdi. Bu da bir önyargıydı ve “Balon Pilotları” bunu da kırdı.

İkilinin arasında bir bağ, duygusal bir bağ oluştu ama çok farklıydı. Filmi izleyince siz de kabul edeceksiniz önyargılı olduğunuzu, hatta art niyetli baktığınızı…

Gerilim ve merak…

Atmosferin katmanları arasında yükselirken balon, içindeki ikilinin aklında çok farklı şeyler vardır. İkisinin de beklentisi ve umudu farklıdır. Yönetmen Tom Harper, aksamayan bir ritmle, yükselen bir gerilimi merakla izlettiriyor bize… Deyim yerindeyse nefes bile aldırmadan. Bir yanıyla tarihin derinliklerinde nelerin yaşandığını öğreniyoruz, bir yanıyla insanların ve çevrelerinin beklentilerinin ne denli etkili olduğunu anlıyoruz… Demek ki bir hedef uğruna mücadeleyi hiç bırakmamak gerekiyor.

Küresel iklim değişikliği…

1860’ları… günümüzden 150 yıl önceyi izlerken; filmde gerek çevre düzeni gerekse kostüm açısından aksama olup olmadığını fark edemememin nedeni kendimi içeriğe kaptırmış olmam. Amelia Wren’i canlandıran Felicity Jones gerçekten çok başarılı… Birçok ödülü kazanacağını şimdiden söylemek mümkün. James Glaisher rolündeki Eddie Redmayne’ın da Felicity Jones’ten geri kalır yanı yok.

Küresel iklim değişikliğinin sancılarının iyiden iyiye hayatı etkilediği bu günlerde Balon Pilotları filmi, gerçekten ileriye bakmamız için izlenmesi gerekli bir film.

Balon Pilotları (The Aeronauts)
Yönetmen Tom Harper
Oyuncular Felicity Jones, Eddie Redmayne…
6 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(02 Aralık 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi: Aşk Bağımlılık mıdır…

… bir bakıma evet. Eli elinde olsun istersiniz, gözü üzerinizden ayrılmasın, hep bir arada olsun dersiniz. Kendi düş ve düşüncenize, hayallerinize ne zaman kalır ne fırsat. Sadece o vardır yaşamınızda. En tam da bu nedenle aşk için bağımlılıktır demek pek yanlış değildir.

Ressam Marianne’a, (Noémie Merlant) evlenmek üzere olan genç Héloïse’in (Adèle Haenel) portresi sipariş edilir. Ancak ressam, bu portreyi manastırdan yeni çıkmış genç kadından habersiz çizmelidir. Olaylar böyle başlar. Birbirini tanımayan, aslına bakarsanız güvenmeyen de iki genç kadın sözsüz, sadece mimikleri, dudaklarının kıvrımları, parmaklarının duruşu, gözlerini kısmalarıyla en ince detayına kadar öğrenirler tüm gizlerini birbirlerinin. Bu, öyle bir şeydir ki, artık saklayacak bir şeyleri kalmaz. Apaçık ve şeffaf bir şekilde ortadadırlar artık. İşte o zaman aşk başlar.

Bir kadın öyküsü…

Fransız yönetmen ve senarist Céline Sciamma‘nın yönettiği Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi, Britanya’da, orta çağda geçiyor. Tam bir kadın filmi. Hiç erkek yok filmde. Evlenmesi söz konusu olduğuna göre Héloïse için bir damat adayı var muhakkak, evin hizmetçisini hamile bırakan da erkek olmalı, yaptığı resme babasının adıyla imza atması da Marianne’in babası da olsa bir erkek etkisinde kaldığının göstergesi sayılabilir. Erkeklerin ismi var, ama cismi hiç yok. Biz, filmi izlerken kendimizce oluşturuyoruz, ete kemiğe büründürüyoruz erkekleri. Hani, laf aramızda olmasalar da olur…

Mitlerle iç içe…

Necla Akdeniz, Kaotika romanında, mitleri yeniden yazdırıyordu karakterlerine… filmde de Marianne mitolojinin o çok bilinen erkek egemen öyküsünü kendince yorumluyor. Doğrudan değilse de filmi yaşamak için küçük ama alabildiğine önemli bir ayrıntı.

Ressam ve modeli bir çatışma içerisinde yakınlaşırlar birbirlerine. Duyguları ne denli yüce olursa olsun -hem dönemin koşulları hem de mahalle baskısı- ayrılmak zorundadırlar. Her iki karakter de güçlü ve kararlıdır, bir daha da dönüp bakmazlar arkalarına… Ama hayat izin vermez ayrı kalmalarına. Bir sergide Marianne’in karşısına çıkar Héloïse. Birbirlerini unut(a)madıklarını vurgular bu durum.

Finaldeki tek planlık sahne, -bana sorarsanız- oyunculuk başarısı. Adèle Haenel, filmin belirleyici ögesi mimikleri ve duygularıyla baştan sona özetliyor, etkilenmemek mümkün değil.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi (Portrait of a Lady On Fire)
Yönetmen Céline Sciamma
Oyuncular Noémie Merlant, Adèle Haenel, Luàna Bajrami…
6 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(29 Kasım 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Malatya’da Kral Tarhunza Sinema Ödülleri…

9. Malatya Uluslararası Film Festivali, yapılıyordu – yapılamıyordu, oluyordu – olmuyordu derken bu yıl da öyle veya böyle gerçekleştirildi. Öyle veya böyle diyorum çünkü bu yıl festivalin belirlenen tarihlerine az bir zaman kala, medyada bazı nedenlerden dolayı artık yapılamayacağı haberi ve duygusu hakim olmuştu. Neyse ki yeni bir ekiple kısa bir sürede organize edildi. Her festivalin eleştirecek o veya bu yönleri vardır. Ancak bu festivalin kısa bir sürede tekrar var edilmesi büyük bir başarı. Kanımca kesintiye uğrasaydı başlatacak ivmeyi yeniden yakalamak biraz zor olurdu.

Özellikle sosyal medyada yer alan bazı haberlerde ve camiada dönen bir söz vardı: “Malatya halkı festivali pek de istemiyor. Gereksiz bir masraf olarak görüyor.” Benim orada gördüğüm ise Malatya halkının gayet de festivale ilgi gösterdiği. Gerek açılış, gerek gala gecesinde Malatya halkı Kemal Sunal Kültür Merkezi’nin etrafını doldurmuştu. Bir festivalde benim için en önemlisi sinema salonlarına rağbet, bulunduğum her salon doluydu. Ve insanlar çıkışta halk jürisi olarak oylarını keyifle ve sorumlulukla ilgili kutulara atıyordu. Özellikle çocuklar bazı film ve belgesellere öğretmenleri ile gelmişti. Gençler de oradaydı. Şehir merkezinde iki film üst üste izledikten sonra bir kafede çay içiyordum bir genç kız yanıma gelip boynumdaki festival kartını göstererek, “Hoş geldiniz bugün kaçırdım ama yarın filmleri mutlaka takip edeceğim.” dedi.

Bir film festivalinin amacı nedir ki zaten? Organize edildikleri kentin insanına kültür – sanat hizmeti sunmak, sinema kültürünü tanıtmak ve yaşatmak, sanatçıları onurlandırmak, kente ekonomik katkı yapmak, kenti tanıtmak… Malatya Film Festivali kurulduğu ilk günden bu yana bu amaçların hepsine hizmet ediyor kanımca.

2014 yılında festivalin beşincisinde ulusal belgesel kategorisinde jüri üyeliği yapmıştım. Niyeyse, her ne oldu ise ulusal belgesel kategorisi kaldırılmış uzun metraj belgeseller kurmacalarla birlikte değerlendirilmeye alınmış. Kısa belgesellerde kısa film kategorisi altında kısa kurmacalarla birlikte yer almış. Bu durum bütün belgeselcileri üzmektedir. Katılan tüm belgeselciler sıkıntılarını bana anlattı. Yalnızca Malatya’da değil bazı başka festivallerde de bu karmaşa söz konusu. Umarım Antalya’da olduğu gibi bu hatadan bir bir dönülür.

Festivalin en hoşuma giden bölümlerinden biri sosyal sorumluluk duygusu ile yaşlılar, gençler, çocuklar ve köyler için hazırlanan etkinliklerdi. Yönetmenlik, yapımcılık, oyunculuk, senaryo, kurgu atölyeleri. Sergiler, minder sohbetleri, festivale rol kes aktiviteleri… Balkan Sineması Semineri, Derviş Zaim Ustalık Sınıfı ile dolu dolu geçen bir 5 gün. En en güzeli ise Malatya seyircisi ile gerek yarışma, gerek özel gösterim şeklinde yer alan olan filmlerin ekiplerinin buluşması, kucaklaşması, söyleşmesi…

Festival konukları film ve etkinliklere paralel olarak kentin nefis lezzetlerinden tattı, sokaklarında gezdi. Tarihi, turistik, doğal güzelliklerini görme fırsatı buldu. Özellikle UNESCO kalıcı miras listesine girmeye çalışan yedi bin yıllık bir geçmişe sahip Aslantepe herkesin ilgi odağındaydı. Ah bir de Nemrut’a çıkabilseydik. Öğrenmenin, anlamanın, ilham almanın en iyi yolu karşılaşmaktır ya. İşte festival bu karşılaşmalara da vesile oldu.

Ödüllere gelince: Açılış gecesinde Selçuk Yöntem ve Meral Çetinkaya Onur Ödülüne layık görülürken, Emek Ödülleri Serkan Bircan, Ayşe Akıllıoğlu ve Ümit Acar’a, Sinemanın Olmazsa Olmazları Ödülü ise Mehmet Yağmur’a verildi.

Kapanış gecesinde verilen ödüller ise şöyle: ‘En İyi Film’ Küçük Şeyler, ‘En İyi Yönetmen’ Kapan filmini çeken Seyid Çolak, ‘En İyi Kadın Oyuncu’ Başak Özcan, ‘En İyi Erkek Oyuncu’ Alican Yücesoy, ‘En İyi Görüntü Yönetmeni’ Andreas Sinanos, ‘En İyi Müzik’ Ali Saran, ‘En İyi Senaryo’ Omar ve Biz filmiyle Mehmet Bahadır Er.

Kısa film dalında Taş filmiyle Alican Atasoy birinci oldu. Vefa ödülü de merhum sanatçı Tarık Ünlüoğlu adın eşi Gülenay Kalkan Ünlüoğlu’na verildi. Malatya Film Festivali’ni başlatan eski Malatya Valisi Ulvi Saran adına verilen ödülün sahibi ise Kimsesizler Oteli adlı belgesel oldu.

Ödül olarak bu yıl M. Ö. 8. yüzyılda yaşamış Kral Tarhunza’nın heykeli verildi. Bence çok daha isabetli bir seçim olmuş. Keza Kral Tarhunza bu durumdan çok memnun ve festivalin her geçen yıl büyüyerek gelişmesini istiyor. Malatya sinemacılara mekân olsun istiyor. Sinemacılar da istiyor. Malatya halkı da. Malatya yönetimi de. Vali Aydın Baruş, Büyükşehir Belediye Başkanı Selahattin Gürkan da festivale devam edeceklerini söyledi. E istemeyen kim ki? O zaman Malatya’da nice film festivallerine… İlk günden bugüne bir çivi çakan, emek veren özellikle de gönüllü çalışan herkese tebrik ve şükranla. Bir film festivali bir şehre yeni bir anlam daha katar.

(Bu yazı ilk olarak 26 Kasım 2019 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(28 Kasım 2019)

Semra Güzel Korver

Latin Amerika’nın Kayıp ve Mutsuz Gençliği Üzerine

MONOS X X X
Yönetmen: Alejandro Landes / Senaryo: Alejandro Landes, Alexis Dos Santos / Görüntü: Jasper Wolf / Müzik: Mica Levi / Oyuncular: Sofia Buenaventura, Julian Giraldo, Karen Quintero, Laura Castrillon, Julianne Nicholson, Sneider Castro, Moises Arias / Kolombiya – Arjantin – Hollanda – ABD Almanya ortak yapımı. |

Monos son Berlin şenliğinde seyirciyi ikiye bölmüş, kimilerince şenliğin en iyisi sayılırken kimilerini ilgisiz bırakan bir film olmuştu. Kendi adıma çok beğenmeye yakın olduğumu söylemeliyim.

Bu Latin Amerika filmi en çok Kolombiya veya belki Bolivya olabilecek bir ülkede geçiyor. O muhteşem Amazon ormanlarının ortasında, bir gerilla savaşçıları çetesi var. Temelde sekiz kişilik bir grup: kadınlı – erkekli ve çoğu genç, hatta çok genç…

O vahşi doğanın ortasında, ülkedeki gerilime, hatta savaşa karşın onlar uzaktan, ancak radyoyla iletişim kurdukları ‘medeniyet’ten uzak, kendi dramlarını yaşıyorlar. Bir tür komando hayatı sürerek… Resmi bir adları yok, ‘organization – örgüt’ diye anılıyorlar. Monolar adı ise bir kayda göre o ülkelerdeki dev ‘Monos Grande maymunları’ efsanesinden geliyor!…

Günleri talim yapmak, atışmak ve yiyecek aramakla geçiyor. Seks de yapıyor, hatta aşık bile oluyorlar. Özellikle Kurt’la Lady’nin kışkırtıcı ve teşhirci aşkı gibi… Doğum günleri kutlanıyor; yokluk ve korku içinde olsalar da neşelenme fırsatları çıkıyor.

Merkez tarafından yollanmış semiz bir inek, onlar için bir nimet: sütü sayesinde… Ama o bitmeyen silah tutkusu ve bizim düğünlerdeki gibi gelişi güzel ateş etme merakları yok mu!… Bunlardan biri hayvanı öldürüyor. Ve elbette kavga başlıyor; sorumlu aranıyor; uzaktan radyoyla ceza yağıyor!… Bir suikast girişimi onların dağdan inip ormana sığınmasına neden oluyor. Bu arada tutsak aldıkları Amerikalı bir kadın doktor kaçıyor ve bu da gerginliği arttırıyor.

İlginç siyasal çağrıştırmalarla yüklü bu isyancı, savaşçı ve kayıp gençlik öyküsü, biraz da baş kahramanı nedeniyle Joseph Conrad’ın ünlü Karanlığın Yüreği romanını akla getiriyor. Özellikle yerli halkın gözünde bir ilaha dönüşen başkahramanı nedeniyle… O romanda Kurtz’du, burada Kurt….

Ki o roman Coppola’nın efsanevi filmi Apocalypse Now – Kıyamet’e malzeme oluşturmuştu: Vietnam ormanları içinde ve o müthiş savaş yıllarına taşınan… Bu kez hayli büyük bir coğrafi sıçrama var. Ama benzerlikler de apaçık.

Bu savaşın içinde kaybolan, ritüellerle oyalanan ve bir çıkış arayan gençlik öyküsü, en çok talihsiz Kolombiya’ya benzetiliyor. Sanki hep belli bir vahşete dekor olmuş, uyuşturucudan kurtulamayan ve şiddeti birtürlü yapısından çıkarıp atamayan memleketteyiz. Ve bunun yarattığı dehşet duygusu değme korku filmini aratmıyor.

Film sonuç olarak çok genç insanların kahraman, tanık veya kurbanlarını oluşturduğu William Golding’in Sineklerin Tanrısı kitabını (ki film ve oyun da olmuştu) ya da Claire Denis’in Beau Travail – Güzel İş filmini de hatırlatıyor. Jasper Wolf’un görüntüleri, Mica Levi’nin müziği kayda değer. Birkaç tanınan ismin yanısıra genç yeteneklerin oluşturduğu kadrosu da…

(28 Kasım 2019)

Atilla Dorsay

Midway

Farklılıklarınızı öne çıkarmaya ve karşınızdakini o farklılıkları ileri sürerek sömürmeye çalışırsanız kavga kaçınılmaz olur. İki ülke arasındaki kavgaya savaş diyoruz. Olmasa da olur. Savaş iyi bir şey değil, ama barış içinde geçen yıl sayısı bir elin parmaklarını ancak geçiyor. Haklı savaş yoktur, ama her ne olursa olsun savaşıyoruz, sonuçta pek de değişen bir şey olmuyor, o ayrı konu…

İkinci Dünya Savaşı, bugüne kadar yaşanan en kanlı, en korkunç, en üzücü savaş. Avrupa’da başlayan, bütün dünyaya yayılan, Japonya ile ABD arasında da sona eren (Atom bombası belirleyicidir) ve yıllar süren savaşta kazanmanın yolu taktikten, cesaretten, özgüvenden, dayanıklılıktan geçiyor. Komutanların oturdukları yerden verdiği taktikler her zaman istenen sonuçlara ulaştıramıyor ordularını. O zaman askerlerin içgüdüleri giriyor devreye…

Savaşın galibini belirleyen saldırı

Midway, Pearl Harbor’dan hemen sonra, biraz da intikam alma amaçlı ABD saldırısıdır Japon askerlerine. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak gerçekleştirilen filmde yönetmen Roland Emmerich, -ki, savaş filmleriyle ünlüdür- izleyiciyi cepheye sürüyor adeta. Yakın planlarla, oyuncuların mimiklerini bile kaçırmamıza izin vermeksizin o ritmin içinde buluyorsunuz kendinizi. Zaten başka bir şey düşünmenizi istemediği için sadece savaşa odaklanmış, çakılıyorsunuz beyazperdenin önünde.

Müthiş bir aksiyon filmi. Çok da başarılı, kim ne derse desin. İnisiyatif almanın gerekliliğini, ona da bağlı olarak kararlı olmayı izliyorsunuz. Bu, sadece savaşta değil, yaşamın her anında, her alanında gerekli. En tam da o nedenle kendiniz için izlemelisiniz.

Midway
Yönetmen Roland Emmerich
Oyuncular Ed Skrein, Patrick Wilson, Woody Harrelson, Luke Evans, Aaron Eckhart…
29 Kasım’dan başlayarak gösterimde…

(27 Kasım 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com