Kategori arşivi: Yazılar

Korkuyla Yaşayanlar…

Korku, insan için belirleyici bir duygu. O duyguyla kendinize çekidüzen verirsiniz, geleceğinizi planlarsınız, yanlış yapmazsınız, kimseyi üzmezsiniz ve daha diğer birçok şeyi daha düzgün, daha doğru, daha güzel hayata geçirirsiniz… Çağlar boyu insanlar, özellikle çocuklarını korkutarak eğitmek istemiş. Ne denli başarmış bilinmez, ama korku hep dağları beklemiş.

“Lanetli Gözyaşları”, Meksika’da (ve o bölgedeki hemen bütün halkların yaşamında) bilinen bir korku öyküsü… Özellikle de denetlenmesi güç çocuklara yönelik bir öykü.

Çözümsüzlüğün çözümü…

Yoksulluğun kol gezdiği dönemlerde, çocukları evde tutmak, kaçıp gitmelerini engellemek, dahası söz dinlemelerini sağlamak için anlatılması gereken, belki de tehdit içeren bir öykü La Llorona. Çocuklara musallat olan bir hayalet. Korunmak için ne yaparsanız yapın, o istediği çocukları alıp boğuyor. Tarih boyunca böyle olmuş. Dolayısıyla filmin geçtiği 1973’te de başka bir şey olması mümkün değil.

Bir çocuk, giderse belki ekmek bulabilir, iş yapıp para kazanabilir, çok yorulsa da karnı doyabilir. Çözümünü bulamadığınız bu durumda insanları din eksenli hayalet öyküleri ile ikna (!) edebilirsiniz. Her ne kadar filmde, yasa dışı aşk ilişkisinden kaynaklandığı söylense de, annesinin yanından kaçırılan çocuklar için bunu söylemek pek mümkün değil. Demek ki ne yaşa dışı aşk ne de uyuşturucu kullanmak gibi bir nedeni yok bu öykünün.

Dinle gelen düğün bayram…

Korku filmlerinin hemen hepsinde nedense gerekçe ve sonuç hep dine bağlanıyor. Din ile birlikte çözüm bulunuyor. Batıda kilise ve haç, bizdeyse dua ve namaz.

Her ne kadar bu filmde kiliseden ayrılmış bir papazın yardımıyla sonuç elde ediliyor olsa da, papazın dudaklarındaki kıpırtıların duadan başka bir şey olması pek mümkün değil. Bu, hemen her insan için geçerli… İnançsız bile olsa, geleneksel olarak tutunulabilecek tek şey dinin gösterdiği Allah’ın ipi.

Korku filmlerinden hoşlananlar, perdede yansıyanlardan korkup koltuklarının kolçaklarına tırnaklarını geçirenlerdenseniz… keyif alabilirsiniz.

(17 Nisan 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Yaşama Tutunmak İçin…

Göz alabildiğine uzanan buz dağlarıyla çevrili bembeyaz ve doğaldır ki dondurucu soğukta, yalnız ve imkânsızsa insan, iki şey düşünebilir: Ya kurtulacağım ya kurtulacağım!

Çünkü yaşamak güzeldir. Kimse, bunca zorluğuna rağmen bu güzelim dünyayı bırakmak istemez.

Adını bile bilmiyoruz, bırakın işini, yaşını, evde bekleyenlerinin olup olmadığını… Yaşama tutunmaya çalışan biri o sadece. Umudu üzmeyen biri. Koşulların tüm olumsuzluğuna karşı sımsıkı umuda sarılan… sarılmakla da yetinmeyen, mücadele eden biri.

Soluksuz izleniyor

Joe Penna, internetten gelme, youtube filmleriyle tanınan 30’lu yaşlarda genç bir yönetmen. Büyük olasılıkla (hemen her film yapmak isteyene önerdiğim için, kesinlikle bile diyebilirim) deneye sınaya, yapa boza ritmi, dengeyi bulmuş bir yönetmen. İlk filminde de kolaylıkla sergilemiş, başarmış.

Bir hayatta kalma hikâyesi

Yalnızsınız, yapayalnız… Soğuk ne kadar korunaklı olursanız olun içinize işliyor… Salonda, biz izleyiciler bile üşüdük yaşam ile ölüm arasında kurtulma mücadelesi veren onunla. Tek başına zorluklar yaşarken bir de yardım uçağının düşmesiyle yaralı kurtulan kadına bakma yükümlülüğü var… Sorgu da orada başlıyor: “Ben olsam bakar mıyım?” Bırakıp gitmek, peşi sıra sürüklememek, nereden incelirse oradan kopmak gibi bir sürü soru işareti döneniyor insanın kafasında.

Bir yanıyla gerilim, haklısınız yaşama tutunma mücadelesi: Başaracak(lar) mı? Bir yanıyla da büyük bir dram, yaşama tutunmak için her şeyinizi kendiniz belirliyorsunuz.

Kurtulacaksanız da, bunu siz sağlayacaksınız. Yok, yok… anlatılmaz, izlenir bu film.

Özellikle günümüzde, ekonomik, sosyal, hatta siyasal çalkantılardan kurtulmayı düşünen herkes için, bir çözüm yolu bulunması gerektiği inancıyla izlemesi gereken bir film Arctic.

Hep derim… İnancı olan kuş yer altında da uçarmış.

(15 Nisan 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Şu Ergenler Arasında…

Tesadüfler insanı sevindirir çoğunlukla… Bir müjde gibi, bir mutluluk kaynağı olarak çıkar karşınıza, gülümsetir insanı.

Ergen çocuk babası olarak, en büyük sıkıntımız oğlumla aramızda bir türlü tutturamadığımız iletişim. Yaş farkı da var, ama bunun yeri ve sırası değil… İnadına karşı çıkıyor, bir söylediği diğerini tutmuyor, lâf kalabalığına getirip kendisini haklı çıkartıyor. Okulunu, ders çalışmasını geçtim… Alıp başını gezmeye gidiyor, biz köşedeki bakkala gittiğini sanırken… birkaç araç değiştirerek gittiği Sultanahmet’ten, Ayasofya Müzesi’nden, Arkeoloji Müzesi’nden, gıcıklığını katmerlendirmeyi sağlayan fotoğraflar yolluyor. Annesi bir yandan, ben öte taraftan elimiz ayağımız buz kesiyoruz…

Keyifli ve doyumlu dönem…

Kuraldışı Yayınları arasından çıkan (1-5 çocuklar için “Denemediğim Yol Kalmadı”, 6-11 yaş arasındakiler için “Sabrımı Zorluyorsun”dan sonra) 12-17 yaş dönemini ele alan “Artık Hiç Anlaşamıyoruz” kitabını okudum. İlginç bir yaklaşımı var yazarın… Keşke yukarıda adını sıraladığım iki kitabı da okumuş olsaydım, belki daha iyi olurdu aramız.

Ergenlerin sorunlarının temelinde yatanları, bunların nasıl karşılanması gerektiği, ne yapılırsa hasarsız ve gülümseyerek atlatılabileceğini anlatıyor, hem de yalın bir dille şirin çizgiler eşliğinde. Çok da başarılı…

Şipşak Aile…

Pete (Mark Wahlberg) ve Ellie (Rose Byrne) hiç çocukları yokken, aralarında 15 yaşında asi bir kızın da (Isabela Moner) bulunduğu üç kardeşi evlat edinirler. Hepinizin beklediği gibi olur olmaz, beklendik beklenmedik birçok olay olur… Çocuklar, anne babaya ısınmanın, anne baba da onların nasıl hoşnut edileceğinin yolunu bulmaya çalışırlar. Bu evlât edinme öyküsü, bir yanıyla komik bir yanıyla trajik diğer yanıyla da duygusal…

Aile olmak zordur; bunun bir gece içinde beş kişilik bir aile olması ise zorun zoru olsa gerek. Sosyal Hizmetler Danışmanları başta olmak üzere, okulda öğrenciler, aile büyükleri ve arkadaşların her birinin düşüncesi farklıdır. Sıkı ve sımsıcak bir film çıkarmış Yönetmen Sean Anders, zaten kendisi de bir evlâtlık ve yaşamından gözlemlediklerini aktarmış senaryoya…

Evlâtlık olmak bir dert!

Sinemanın (şimdilerde de televizyonun) çok sevdiği öykülerden biridir evlât edinmek, evlâtlık konusu… İstediğiniz yöne çekilebilir, düşlediklerinizi ve mesajlarınızı rahatlıkla iletebilirsiniz, öyküyü istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz.

Bunların hepsi filmde var… Keyifle ve nezaketle anlatılmış. Evlâtlık olmak hem anne baba (biyolojik olanları da unutmamak gerekir) hem de çocuklar için yaşamsal belirleyicilikte… Nasıl gerginlikler yaşanır, nasıl kavgalar çıkar akla hayale gelmez… Aynı şekilde müdahale edeceğiniz bir durumda da “acaba” kuşkusu kemirir her iki tarafı da…

Yine de ergen konusu…

Ben, belki içinde bulunduğum konum gereği, yine de; avazı çıktığı kadar bağırmayı maharet saymayı, hiçbir yararı olmadığı deneyimlenmiş olmasına karşın daha ilk cümlede ses tonunun yükseldiği ve tabii, hemen arkasından kapıların çarpıldığı, gerginliklerin tüm güne yayıldığı ergenlik açısından izledim filmi.

Her kesimden, her yaştan herkesin alabileceği bir mesaj var zaten filmde. Kim hangisini almak isterse…

(11 Nisan 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Hızlı Şerif

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Benim aklıma ilk gelen filmi hep “Hızlı Şerif” (Support Your Local Sheriff / Ulus Film) adlı western filmi olmuştur. James Garner bir ara “Dedektif Marlowe” (Akün Film) olarak da hafızalarda yer almıştı. O’nu hatırlattığı için araştırdım. 21 Eylül Cuma günü vizyona giren “İntikam Meleği”nin başrol oyuncusu Jennifer Garner’in babasının adı William John Garner’mış. James Garner’ın kızı değilmiş yani. Benden başka merak eden olmaz ama yine de not olarak yazayım, bulunsun. En azından bir paragraf yazı oldu. (23 Eylül 2018)

Hazır laf, “Kiralar Dolar üzerinden değil de Türk Lirası üzerinden ödenmelidir” konusu gündemdeyken, “Site adları (White House), sinema adları (Cineminimum), lokanta adları (Dallas Restaurant), cafe adları da (Cafe Coffee) Türkçe yazılmalıdır” konusuna el atsa. Best Predator Productions ne demek arkadaş? Amerikalı mısın sen? (23 Eylül 2018)

Festivallere akredite olamayan bazı arkadaşlara teselli olur mu bilemem ama meselenin bir de şu tarafı var: Filmin yönetmeni, başrol oyuncuları, karakter oyuncuları orada. Çelenk koyma, açılış töreni vs. hepsi yapılmış. Bendeniz üçüncü günü meseleye duhul olacağım veya avdet edeceğim için, kendimi filmde diyalogsuz rolü olan figüran gibi hissediyorum. (23 Eylül 2018)

Sinemada 3 oyuncu birlikteliği pek uzun ömürlü olamıyor. Ahmet Kural, Murat Cemcir ve Sadi Celil Cengiz, “İşler Güçler” adlı dizide başlayan birlikteliği sürdüremedi, Celil Cengiz üçlüden koptu. Eser Yenenler, İbrahim Büyükak ve Oğuzhan Koç’tan oluşan BKM.nin gözde üçlüsünde de çatlak oluştu gibi görünüyor. İlk film beklenen ilgiyi görünce “Yol Arkadaşım 2” çekildi ve bu filmde sadece İbrahim Büyükak ile Oğuzhan Koç’u izleyeceğiz. Filmin Bodrum’daki ilk tanıtımında bir izleyicinin “Yol Arkadaşım 3′te 3. adam olarak Eser Yenenler aranıza katılacak mı?” şeklindeki sorusunu İbrahim Büyükak çok sempatik buldu. Yapımcılar, dağıtımcılar, sinema salonu sahipleri ve basın mensuplarıyla yapılan toplantının aile arasında geçiyormuş gibi havasından mıdır nedir, bu ikiliyi film ve dizilerdeki hallerinden daha sempatik buldum. Sinemamızın en uzun süreli ikilisi malum, Zeki Alasya – Metin Akpınar ikilisidir. (23 Eylül 2018)

Az önce hayatımın en zevkli olaylarından birini yaşadım. Tam bu mevsimde olgunlaşan çam kozalakları açılır, rüzgâr estikçe fıstıkları aşağı dökülür. Çocukluğumdan beri çam ağacı altında çimenler arasında elde siyah leke bırakan çam fıstığı toplamasını çok severim. Her birini bulduğumda hazine bulmuş gibi olurum. Bu sefer terasa uzanmış dallar arasından fotoğrafta görüldüğü gibi fıstıkları dökmemeye çalışarak onlarca kozalak topladım. Birazdan fıstıkları önce kozalaklardan ayıracağım sonra kırıp içlerini çıkaracağım; bir kısmını belki pilavda kullansın diye hanıma veririm. Diğerlerini ise… yerim ben onları taze taze. Yalnız size tavsiyem, çam dalları arasına vücudunuzun üstü çıplak girmeyin, yapraklar batıyor; bir de elinize uygun bir eldiven giyin, yapışan çam sakızı sabunla bile yıka, yıka çıkmıyor. Şu yazıyı yazarken arada parmaklarım tuşlara yapışıyor. (23 Eylül 2018)

Geçen hafta gelen haberlere bakarsak film isimlerinde kelime oyunu modası başlayacak gibi. Önce Bodrum’da “Turkish’i Dondurma”nın adı dikkatimizi çekmişti, sonra gelen haberdeki filmin adı da “Çift’lik Bank: Tosun Firarda” olarak konulmuş. 28 Eylül’de vizyona girecek olan “Karanlıkla Karşı Karşıya” (BlacKkKlansman) filminin hem Türkçe adı hem de orijinal adı Ku Klux Klan örgütüne gönderme yapıyor. Daha önce de “Bi O Kalmıştı”, “Cin-i Ayet”, “Derin Düşün-ce”, “OHA: Oflu Hocayı Aramak” gibi filmlerde benzer kelime oyunları yapılmıştı. (24 Eylül 2018)

Uluslararası Adana Film Festivali, 25. yaşını kutlaması nedeniyle bu yıl konuk sayısını bir hayli yüksek tutmuş; festivalin bine yakın konuğa kucak açtığı söyleniyor. Festivali, sinemayı ve sinema basınını yıllardır takip edenlerin bu konukların bir kısmını tanıyamamalarını görmezden gelirsek şenlikli bir festival yaşıyoruz. Rezervasyonları cep telefonundan yapıp gösterimlere çok rahat girebilmek festivalin bence en güzel özelliği. Her sene Seyhan Oteli’ne konuşlandırılan basın mensupları konuk yoğunluğu nedeniyle birkaç otele dağıtılmış. Festivale kitap yapan ve panellerde konuşmacı olarak görev yapan basın mensupları ile basın muhatabı arkadaşlar Hilton Oteli’nde, diğer basın mensupları Seyhan, Divan, vs. gibi otellerde misafir ediliyor. Keza basın mensupları olarak Seyhan’da sinemamızın Yeşilçam döneminin figüran ve karakter oyuncuları ile samimiyeti arttırırken yapımcı, başrol oyuncuları vs. ile sohbet ve röportajlar için Hilton Oteli’nin yolunu tutuyoruz. Nerede hareket orada bereket hesabı yani. Son haberlere göre iş adamının birisi şirketler gibi vatandaşların da konkordato ilan edebileceğini dillendirmiş. Bu öneriyi çok makul buluyorum. (Festivalden girdim, konkordatodan çıktım. Fabrika ayarlarıma mı dönmeliyim ne?) (26 Eylül 2018)

Adana ne kadar çok insanın dayısıymış. Festivalde telefonda konuşan hemen herkesin ilk cümlesi “Adana Dayım…” diye söze başlıyor. (26 Eylül 2018)

Masaya lâf attım, “Şaraplar geldi.” dedim. Bayan arkadaşlardan birisi telefondan başını kaldırdı, “Seraplar mı? Nerede, nerede?” diye sordu. Şarapla Serap’ın hikâyesini soran olursa böyle anlatırsınız; muhtemelen buradan yayılmıştır. (26 Eylül 2018)

(08 Nisan 2019)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Toplumsal Çürümenin de Kokusunu Duyacaksınız

İkinci Dünya Savaşı, devam ettiği sürece değil, bitiminden uzun yıllar sonra da etkilerini sürdürmüş dünyada. Savaşın üzerinden çeyrek yüzyıl geçmesine rağmen Almanya’da hayatların nasıl karardığını izlemek acı veriyor.

Fatih Akın, Berlin’de Altın Ayı için yarışan yeni filmi “Altın Eldiven”le toplumun yozlaşmasını, insanların çözümsüzlüğünü, duyarsızlığını, düzeni sağlaması beklenen devlet kolluk güçlerinin de görevlerini umursamamasını seriyor gözler önüne. Çok etkili bir film “Altın Eldiven”. Jürinin de o etkiyle oy vermediğini düşünebiliriz, haksız bir düşünce de değil bana sorarsanız. Çünkü… çünküsü aşağıda.

Yaşanmış bir olayı anlatan romandan uyarlanan filmde yaşananlara; bu gün, belki kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, teknolojik gelişimle yıldırım hızıyla dünyanın bir diğer ucuna ulaşmasıyla daha sık rastlıyoruz. Ancak 1970’ler Almanya’sında, çözümsüzlük batağına saplanmış onca insanın yaşadığı çok çarpıcı. Tabii, şiddetin bu denli yoğun verilmesi etkiyi alabildiğine arttırıyor.

İyi yönetmen…

Fatih Akın, -artık her ne nedenle olursa olsun, orası önemli değil, ister hastalık deyin, ister delilik, isterse vahşet- “ıskartaya çıkmış” savaş artıklarının devam ettiği “Altın Eldiven” barında, zararsızmış gibi görünen ama içinde fırtınalar estiren Fritz Honka’nın yaşadıklarına odaklanıyor. Yapacak bir şeyleri kalmayan müdavimler içkide teselli bulurken birbirlerini de iğnelemekten geri kalmıyor. Gece gündüz küp gibi içen Honka, cinsel açlık çeken, alabildiğine çirkin (Notre Dame’ın Kamburu Quasimodo) ve daha da önemlisi katil ruhlu biridir. Barda gördüğü her kadını evine götürmek ve onlarla çiftleşmek ister. Başarısız olduğunda da yapabileceği tek şeye başvurur. Başka şansı da yoktur.

Bir kara film

Sam Peckinpah’ın 1974 tarihli, “Bana Onun Kellesini Getirin” filminde çürüme kokusu, oturduğumuz koltuğa kadar gelmişti. Şimdi Fatih Akın’ın filminde de aynı çürüme kokusu yine burnumuzu tahriş ediyor. Akın, tek taraflı ve vahşi bir cinsellik yaşanan, cinayetlerin işlendiği yatak odasına hiç girmiyor. Filme sadece görüntüler üzerinden bakarsanız, ne vahşeti görüyorsunuz ne de çirkin cinselliği… Ama içinizin kalkmaması kusmamanız için kendinizi iyiden iyiye sıkmanız gerekiyor. Bir şey yapamamanın haklı çaresizliğiyle büyülenmişçesine beyazperdeye odaklanıyorsunuz.

Fatih Akın, hem oyuncu seçiminde başarılı hem de rejide; bir de mekân kullanımında. Filmin başrolündeki genç Jonas Dassler, tipik bir Quasimodo olmuş çok başarılı bir makyajla.

(05 Nisan 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

38. İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma Filmlerini Beklerken

38. İstanbul Film Festivali’nin ‘Uluslararası Altın Lale Yarışması’ filmleri merakla bekleniyor. Bu yıl yarışma jürisinin başkanlığını Lynne Ramsay yürütüyor. İskoçya doğumlu deneyimli sinemacıyı, ülkemizdeki ilk gösterimlerini İKSV festivallerinde yapmış ‘Morvern Callar’ (2002), Tilda Swinton’ın başrolde olduğu ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ (2011) ve geçtiğimiz yılın en iyi filmleri listeme girmiş şimdilik son çalışması ‘Hiçbir Zaman Burada Değildin’ filmlerinden tanıyoruz. Ramsay, 11 Nisan günü Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek bir festival sohbetinde sinemaseverlerle buluşacak. Ayrıca, yönetmenin ilk önemli çıkışını yaptığı 1999 yapımı ‘Sıçan Avcısı / Ratcatcher’ festivalin ‘Cinemania’ bölümünde izlenebilecek.

Uluslararası Yarışma jürisinin öteki simalarına gelirsek. Kariyerine belgesel filmcilikle başlayan ve ödüllü son filmi ‘Başlangıçta / Genése’ ile bu yıl programda yer alan Kanadalı yazar yönetmen Philippe Lesage; halen gösterimde olan ‘Sibel’ filmiyle büyük övgü toplamış oyuncumuz Damla Sönmez; rol aldığı son sinema filmi ‘Kazı / The Dig’ ile festivalde izleyeceğimiz İrlanda’nın yeni nesil oyuncularından Moe Dunford ve Berlinale Avrupa Film Marketi’nin Hollandalı direktörü Matthijs Wouter Knol jürinin diğer üyeleri olarak ekibi tamamlıyor.

Uluslararası Yarışma seçkisi 12 filmden oluşuyor. Geçtiğimiz yıl Cannes’da ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünün en iyi filmi seçilen ‘Sınır / Gräns’ Ali Abbasi imzasını taşıyor. Kendisi kadar tuhaf görünümlü bir adamı takıntı haline getiren sınır polisi kadının, sonunda kendi varlığını bile sorgulayacağı sırları öğrenişi üzerinden gelişen bu aşk filmi, doğaüstü temalar ve kara film öğelerini ustaca harmanlıyor. Şubat ayında Berlin’de dünya prömiyerini yapmış olan ‘Yem / Bait’de, İngiltere’nin güneybatı ucunda gözlerden ırak bir balıkçı kasabasında süren yaşam mücadelesi, küskünlük ve birikmiş öfke, 70’li yılların tekniğiyle 16 mm siyah beyaz olarak perdeye yansıyor. Filmi, belgeselleriyle bilinen yazar yönetmen Mark Jenkin yönetmiş.

Locarno Film Festivali’nde ilgi toplamış olan ‘Diane’, 21. Yüzyılda yaşlanmanın dinamiğini irdeleyen duyarlı bir karakter portresi çiziyor. ‘Hitchcock / Truffaut’ belgeselinin yönetmeni Kent Jones’un bu ilk kurgusal uzun metrajında Mary Kay Place muhteşem bir oyunculuk performansı sergilemiş. Ödüllü kısalarıyla bilinen Güney Koreli kadın sinemacı Bora Kim’in ilk uzun metrajı ‘Sinek Kuşu / 1994 ’yılında Seul’da geçiyor. Ergenlik, eğitim, aile ve toplum baskısı kavramlarını ele alan film, Berlin Film Festivali ‘Generation’ seçkisi dahilinde FIPRESCI ödülüne layık görüldü. Arjantinli sinemacı Benjamin Naishtat’ın San Sebastian’dan en iyi yönetmen, erkek oyuncu (Dario Grandinetti) ve görüntü yönetmenliği dallarında ödülle dönmüş üçüncü uzun metrajı ‘Kırmızı / Rojo’ yarışma seçkisinin diğer bir iddialı yapımı. Ülkesinin en karanlık yıllarındaki toplumsal sessizlik üzerinden yola çıkan sinemacı, 70’li yılların gergin suç filmlerinden ilham almış.

‘Burgundy Dükü’ ve ‘Berberian Sound Studio’ filmlerinin çizgi dışı İngiliz yönetmeni Peter Strickland’ın yarışmada yer alan son çalışması ‘Lanetli Kumaş / In Fabric’, görselliği ve atmosferiyle İtalyan ‘giallo’sunun ünlü isimleri Dario Argento ve Mario Bava’ya saygı duruşu niteliği taşıyor. Renk cümbüşüyle bezenmiş stilize setleriyle dikkat çeken yapım, koyu kırmızı bir elbisenin lanetinin izini sürüyor.

İran’da Elburz dağlarında yaşayan 80’lik bilge Firuze’nin zor doğa koşullarındaki zor yaşamına ışık tutan ‘Canım / Delband’ yarışma seçkisinin güzel sürprizlerinden. Birçok önemli uluslararası belgesel festivalinde izleyiciyle buluşan film, tanıdık bir hikaye anlatırken, bizleri cesareti ve gücü eşsiz bir kadınla tanıştırıyor.

Karlovy Vary’den jüri özel mansiyonu ile dönmüş olan ‘Gözü Kara / Podbrosy’nin 30 yaşındaki Rus yönetmeni Ivan I. Tverdovsky’yi kuyruklu bir kadını konu edinmiş olan ilk uzun metrajı ‘Zoology’den hatırlıyoruz. Genç sinemacı yeni filminde yine dışlanmış, annesi tarafından bebekken terk edilmiş bir karakteri, 16 yaşındaki Denis’i mercek altına alıyor. Berlin’de en iyi belgesel ödülünü kazanmış olan ‘Ağaçlardan Bahsetmek / Talking About Trees’ dört idealist sinema aşığının Sudan’a sinemayı yeniden getirmek üzerine verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Suhaib Gasmelbari imzalı filmin yüreğinde hayaller, sanat, dostluk, dayanışma, eski mektuplar ve geçmişin hayaletleri yatıyor. Fransız sinemacı Guillaume Nicloux bir savaş filmiyle seçkiye dahil olurken, ‘Dünyanın Sınırında / Les Confins Du Monde’ adlı bu son çalışması, 1945 yılında Vietminh savaşçılarının Çinhindi’ndeki direniş mücadelesine genç bir Fransız askerinin gözünden bakıyor.

Ülkemizden iki yapım festivalin uluslararası yarışmasına dahil edilmiş. Bunlardan ‘Nebula’nın Ulusal Yarışma seçkisinde de yer aldığından bir önceki yazımızda söz etmiştik. Tarık Aktaş’ın yönettiği yapım, madde ile canlının uyumuna, ruhun doğadaki yerine tanıklık üzerine gerilimli bir yolculuğun hikâyesini anlatıyor. Rûken Tekeş imzasını taşıyan, diyalogsuz ‘Aether’ ise, bir yönetmenin, yakında hidroelektrik barajın suları altında kalacak kadim toprağına 21 günlük saygı ziyaretini konu ediniyor.

(04 Nisan 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Benden Hikâyesi

“Benim için yazmak, bir hırs, hiddet, kariyer değil ‘namus’ meselesiydi.” diyen, bana göre sadece Türkiye’nin değil, bütün coğrafyaların önemli öykücülerinden biri: Sait Faik. Zaten o nedenle de, “Yazmasaydım deli olacaktım.” der.

Sinemacıların severek okuduğu, olağanüstü etkilendiği, ama pek üzerine düşmediği bir yazardır Sait Faik. Film çekecek bir yönetmen, Sait Faik’ten elini tutmasını ister, O’nun öykülerini okur. Olağanüstü etkileyicidir öyküleri. İnsancıldır kesinlikle. Doğaseverdir mutlaka. Toplumu dönüştürmeye gücünün yetmediğinin ayırdında, bir o kadar da gerçeklere sırtını dönemediğinden yazar ve arkadaşlarıyla balığa çıkar.

Benden Hikâyesi…

…çok güçlü ve etkileyici bir belgesel. Onur Barış, başarılı bir film çıkarmış. Yalın ve bir o kadar da güçlü. Belli ki iyi çalışmış, gerek çekim öncesi gerekse çekim sürecinde ve sonrasında.

Küçük, çekirdek bir ekiple çalıştıklarını, birbirlerine ve yaptıkları işe inanmış olmanın sonucunda başardıklarını biliyoruz. Bundan daha önemli olan o içtenlikli ruh. Belki biraz amatör ama asla acemi değil.

Adapazarı’nda başlayan yaşam öyküsü, bir diğer adada, Burgazada’da devam eder. Avrupa’da da bulunmuştur, İstanbul’da da, “büyük şehrin” çamuruna bulanmış, kumar, hırsızlık, mahpushane görmüş, hırsızlarla yankesicilerle arkadaşlık etmiş ve ‘onlar gibi’ olamayınca yeniden dönmüştür adasına.

Balığa çıkınca…

Böylesi hayatın ‘çemberinden geçmiş’ biri balığa çıkınca Marmara, her zaman verimli olur. En çok balığı verir Sait Faik’e… Ben anlatıcı dilinin öne çıktığı öykülerini yorumlayan yönetmen, oyuncusunun da (inanılmaz bir benzerlik, sanki kopyası) oynadığı karakteri benimsemesiyle hayatın olağan akışını izleyicinin imgesine bırakıyor insan ve doğa sevgisini yükseltiyor.

Filmin savsözü de doğa ve insan sevgisi zaten: “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak: Benden hikâyesi.”

(01 Nisan 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

38. İstanbul Film Festivali Ulusal Altın Lale Adaylarına Bir Bakış

‘Ulusal Altın Lale Yarışması’ sinemamızın son hasadından öne çıkan örneklerin izleyici karşısına çıkacağı, 4 Nisan akşamı açılışı yapılacak olan 38. İstanbul Film Festivali’nin ilgiyle takip edilen bölümlerinden biri. Bu yıl yönetmen Ümit Ünal’ın başkanlığını yapacağı yarışma jürisinin diğer üyeleri, oyuncular Derya Alabora ve Alican Yücesoy, Angelopoulos filmlerindeki çalışmalarıyla beğenimizi kazanmış görüntü yönetmeni Andreas Sinanos ile ağırlıklı olarak popüler televizyon dizilerindeki işleriyle tanınmış senaryo yazarı Gaye Boralıoğlu’dan oluşuyor. Jüri, Altın Lale en iyi film, yönetmen, Onat Kutlar adına Jüri Özel Ödülü, erkek oyuncu, kadın oyuncu, senaryo, görüntü yönetmeni, kurgu ve özgün müzik dallarında ödül veriyor.

Yarışma seçkisi 9 filmden oluşuyor. Bunlar arasında favori olarak gözüken ‘Kız Kardeşler’, yönetmen Emin Alper’in üçüncü uzun metrajı. Berlin Film Festivali yarışmalı ana seçkisi dahilinde dünya prömiyerini yapan film, küçük yaşlarda kasabalı ailelere besleme olarak verilmiş üç kız kardeşin, peş peşe geri döndükleri baba ocağı dağ köyünde, birbirlerinden güç alarak verdikleri ayakta tutunma mücadelesi üzerine.

Geçtiğimiz yıl Adana’da görücüye çıkmış dört film, bu yıl İstanbul seçkisinde tekrar yarışıyor. Bunlardan üç oyuncusu da (Yiğit Ege Yazar, Caner Şahin ve Gözde Mutluer) Adana’dan ödüllü ‘Kardeşler’, aile büyüklerinin kararıyla kız kardeşlerini ölüme gönderen iki erkek kardeşin geçmişleri ve vicdanlarıyla hesaplaşmaları üzerine Ömür Atay imzalı etkileyici bir çalışma. 37. İstanbul Film Festivali seçkisinde başarılı ilk filmi ‘Körfez’ ile yer almış ve FIPRESCI ödülünü kazanmış olan ‘Körfez’in yönetmeni Emre Yeksan, bu yıl ikinci uzun metrajı ‘Yuva’ ile yeniden yarışıyor. Film, ormanda münzevi bir hayat süren Veysel ile O’nu şehre dönmeye ikna etmeye çalışan ağabeyi Hasan’ın toprağın altında yeni bir dünyayı keşiflerinin hikâyesini anlatıyor. Yine Türkiye prömiyerini Adana’da yapmış ve en iyi kurgu ve umut veren en iyi erkek oyuncu (Seyit Nizam Yılmaz) ödüllerini kazanmış olan ‘Güvercin Hırsızları’, 16 yaşındaki Mahmut ile 8 yaşındaki İsmail’in hayalleri ve özlemleri üzerinden ilerliyor. Adana’da jüri özel ödülü ve en iyi yardımcı kadın oyuncu (Gizem Erman Soysaldı) ödüllerine layık görülmüş ‘İçerdekiler’ ise bir kapalı mekân dramı. Senaryo yazarı ve yönetmen Hüseyin Karabey’in filmi, 6 aydır sebepsiz yere gözaltında tutulan öğretmen, karısı ve açık görüşe izin veren komiser arasında gelişen bir yüzleşme hikâyesi.

Locarno Film Festivali’nden ‘Gelecek Vaat Eden En İyi yönetmen’ ödülüyle dönen ve hem ulusal hem de uluslararası yarışma seçkilerinde yer alan ‘Nebula’, festivalin ilgiyle beklenen yapımlarından. Tarık Aktaş imzalı film, madde ile canlının uyumuna, ruhun doğadaki yerine tanıklık üzerine gerilimli bir yolculuğun hikâyesi. Oyuncu yönetmen Barış Atay’ın ikinci uzun metrajı ‘Aden’, dünya prömiyerini yaptığı Varşova Film Festivali’nin ardından ülkemizde ilk kez gösterilecek bir diğer yarışma filmi. Funda Eryiğit ve Onur Ünsal gibi iki tanınmış oyuncumuzun başrollerini paylaştığı yapım, savaş mağduru bir çiftin, bilmedikleri bir coğrafyada hayatta kalma mücadelesinden yola çıkarak, yerleşme, medenileşme, iktidara sahip olma meselelerini tartışmaya açıyor.

Önümüzdeki Eylül ayı içinde sinemalara gelmesi beklenen ‘Görülmüştür’ seçkinin merakla beklenen bir diğer filmi. Kısalarından tanıdığımız Serhat Karaaslan’ın ilk uzun metrajı, İstanbul’da bir cezaevinde mektup okuma komisyonunda görevli memur Zakir’in, fotoğrafını gördüğü mahkumlardan birinin eşine karşı gelişen önüne geçilmez takıntı üzerinden ilerliyor. Berkay Ateş, Saadet Işıl Aksoy ve Füsun Demirel’in başı çektiği iddialı bir oyuncu kadrosu var filmin. Ulusal Yarışma’nın son filmi ‘Saf’ aynı zamanda ‘Sinemada İnsan Hakları Yarışması’ seçkisine de dahil edilmiş. Ali Vatansever’in yönettiği ve başrollerden birinde bir kez daha Saadet Işıl Aksoy’u izleyeceğiz film, gecekonduda yaşayan bir çiftin mahallede çıkan kentsel dönüşüm söylentileri sonrasında değişen hayatlarını konu ediniyor.

(29 Mart 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Deli ve Dahi

İnsan duygularıyla yaşar: Sevinir, üzülür, hoşlanır, kızar, gülümser, beğenir, gerginleşir, yumuşar… Sever ve sevilir de. Hepimiz için geçerli olan bu hal ve durumlar genel anlamıyla yaşamımızı da belirler. Bu, giderek kalıcılaşabilir… Kendinize anlatsanız da başkasına anlatamayabilirsiniz.

Çağlar boyu insanlar bunun gibi birçok durumla karşı karşıya kalınca kimine hoşgörülü, kimine daha keskin tavır alıp bir kısmını da görmezden gelmiş. Düne değin “deli” dediğimiz insanların “hasta” olduğunu kabul ediyoruz artık. Dün “tımarhaneye” yatırdığımıza bugün tedavi uygulayıp rehabilite ediyor, toplumla uyum içerisinde olmasını sağlıyoruz. Bu sadece bizde, bize özgü bir durum değil. Bütün ülkelerde benzer bir durum söz konusu.

Psikolojinin yeri ve önemi

Gündelik dilde kullanılan ‘normal’ tanımı, insanlarla sosyal iletişimi kuvvetli, yaşam bağları güçlü, amacı, hedefi olan anlamına geliyor. Bunu o kişi üzerinden değil de genel olarak insanların düzenine göre belirlerseniz ve o da kendini anlatamayacak kadar gerilirse sorun doğuyor.

İşte Doktor William Minor, tam da bu durumdaki biridir. Savaşta hem işkence yapabilen hem de yardımcı olmayı görev sayan bir doktordur. Bu iki uç yaklaşım, içinde fırtınalar estirir, sanrılar görür sürekli. Evine hırsız olarak girdiğini sandığı birini öldürür. Gösterdiği “yararlılıklar” nedeniyle hapsedilmek yerine (burası da ilginç, çünkü adalet denilen şey, ucundan da olsa zedelendi mi, tutturulamıyor bir daha) akıl hastanesine yatırılır.

İngilizcenin, hatta dünyanın en önemli başvuru kaynaklarından biri olan Oxford Sözlüğü çalışmalarını sürdüren Profesör James Murray, (onun yaşamı da ilginç, kendini yetiştirmiş ama güçlü ve kararlı biridir) ile Dr. Minor’un yolu kesişir.

Bu gerçekten de gerçek, ama bir o kadar da şaşırtıcı öykü, kitap olarak da ilginçti, şimdi film olarak da çarpıcı.

Dingin ve anlaşılır

19. yüzyıl İngiltere’sinde tamamlanması için canla başla çalışılan bu sözlük üzerinde o kadar çok spekülasyon yapılmaktadır ki, insan bir an “lanet olsun” deyip bırakmayı bile düşünür, hem de daha baştan… Sözlük Prof. Murray’in de, Dr. Minor’ın da ölümünden çok sonra tamamlanabilmiş.

Yönetmen Fahrad Safinia, alabildiğine sakin ve kararlı sinema diliyle, müthiş etkileyici bir görsel şölen sunuyor. Canlandırdıkları karakterleri Mel Gibson da, Sean Penn de, Natalie Dormer da gerçekten olağanüstü oyunla yansıtıyorlar.

Dil, ses bayrağı…

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “Türkçem, benim ses bayrağım” dizesinden el alarak bir sözlüğün ne denli belirleyici olduğunu, 70 yıla varan oluşumunda geçen süreye rağmen, bugün bile başvuru kaynağı olmasının gücünü ve tabii, önemini hissediyorsunuz.

Buradan yola çıkarsak, sözlükler önemlidir, elinizin altında bulunmalıdır. Deli ve/veya dahi diye nitelense de insanların duygularının (Dr. Minor ile kocasını vurduğu kadın arasında, birbirlerini görmeden, içlerinde büyüyen aşk çok insancıl… Bu arada, Prof. Murray ile eşi arasındaki dayanışmayı unutmamak gerekir) hayatı sarıp sarmaladığını izlemek hayata yeni bir pencereden bakmakla özdeş.

(28 Mart 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Karanlık Tarafla Yüzleşme

Günümüz Amerikan sinemasının taze keşiflerinden biri Jordan Peele. Kariyerine komedyen olarak başlayan siyahi sanatçı, 2017 yapımı ilk uzun metrajı ‘Kapan / Get Out’ ile beklenmedik bir başarıya imza attı. 4 dalda aday gösterildiği geçtiğimiz yılın Oscar töreninden en iyi özgün senaryo ödülü ile dönen yönetmenin ikinci filmini merakla bekliyorduk. Eşzamanlı olarak ülkemizde de sinemalara gelen ‘Biz / Us’, ABD’de gerek seyirci, gerekse eleştirmenler nezdinde gördüğü muazzam ilgiyi burada toplayamadı ne yazık ki. Filmin son dönem Amerikan sinemasından çıkan en yaratıcı ve keşfe değer filmlerden biri olduğunun altını çizerek söze başlayalım.

Yönetmenin, korku türüne yeni bir soluk getirmiş ilk yönetmenlik denemesi ‘Kapan’, gerilimini ‘ırkçılık’ teması üzerinden geliştiriyordu. Liberal görünümdeki beyaz Amerikalının saklı ırkçılığı ve siyahlara olan nefretini, korku ve hicvi birarada kullanmak suretiyle işliyordu sinemacı. İkinci uzun metrajı ‘Biz’, resmi daha da genişletiyor ve tüm bir Amerikan ulusunun karanlık tarafıyla yüzleşmesi doğrultusunda, alt türler arasında hınzırca gezinen bir yapıt ortaya koyuyor.

1986 yılında, televizyondan izlediğimiz ve yüzleri görünmeyen insanların elele tutuşarak bir zincir oluşturdukları reklam filmiyle açılıyor ‘Biz’. 6 milyon küsur Amerikalının yeryüzündeki açlığa karşı birlik çağrısı yaptıkları ‘Hands Across America’ hareketinin görüntüleridir bunlar. Bunu Santa Cruz eğlence parkının reklam spotu izliyor. Takip eden gece bölümünde, Adelaide’ı anne babasıyla birlikte lunaparkta görüyoruz. Ebeveynlerinin yanından kısa bir süre ayrılan küçük kız, üzerinde Michael Jackson hiti ‘Thriller’ın basılı olduğu tişörtüyle gezinirken ‘Şaman’ın Düşsel Arayışı’ adlı bir çeşit korku tüneline giriyor. Komik aynalar bölümünde tedirginlikle çıkış kapısını ararken tıpatıp benzeriyle karşılaşıyor.

Kafeslere kapatılmış onlarca tavşanın görüntüleri akan ön jeneriğe eşlik ediyor daha sonra. Jenerik bittiğinde günümüze gelmişizdir artık. 30’lu yaşlarına gelmiş Adelaide evlenmiş, biri kız diğeri erkek iki çocuk sahibidir. Geriye dönüşlerde, onun yıllar önce yaşanmış meşum karşılaşmanın travmasıyla savaşımına tanıklık ederiz. Aradan uzun zaman geçmiş olsa da, kabuslarından kurtulabilmiş değildir genç kadın. Ailecek Santa Cruz yakınlarındaki yazlık eve geldiklerinde, uyuyan dehşet ortaya çıkacak, Wilsonlar bir gece vakti evlerinin bahçesinde beliren tıpatıp benzerleriyle mücadeleye girişecektir.

Film, sakin ancak bir o kadar tedirgin bir girişin ardından ölümcül bir geceye hazırlıyor izleyicisini. Siyahi ailenin evini istilâ eden, kırmızı tek tip bir giysi içinde, ceplerinde makas taşıyan benzerleri, tehditkâr bakışlarıyla tutsak ediyor onları. Adelaide’ın ikizi Red hırıltılı bozuk bir sesle nefretini iletiyor. Diğerleri konuşmuyor, yüzlerinde şeytani bir gülümsemeyle saldırıyı başlatıyor. Peele’in filmi yaklaşık bir saat kadar süren bu kâbus gecesinin ardından bambaşka gelişmelere doğru evriliyor ve finalde beklenmedik bir sürpriz bizleri bekliyor.

Seyir keyfini bozmamak adına sürpriz gelişmeler yer almıyor bu yazıda. Ancak, Peel’in dersine iyi çalıştığı ve korku/gerilim sinema külliyatını yalayıp yuttuğunu söyleyebilirim. Hitchcock gizemi taşıyan tedirgin sahnelerden (başlardaki ‘Jaws’ göndermesi sahneye dikkat), iki ailenin karşılaştığı o dehşet verici sekanstaki ‘Halloween’ ya da ‘Poltergeist’ etkisine, türün birikiminden ustaca yararlanıyor. Sadece Amerikan filmleriyle kalmıyor göndermeleri. Haneke’nin ‘Funny Games’ine nazire olarak beyzbol sopası ve teknede ölüm kalım mücadelesi bölümlerini dahil ediyor anlatısına. Tür içinde alt türlere ustaca geçiş yapıyor. ‘Arınma Gecesi / Purge’ örneği bir gece kâbusundan başka bir evrenin yaratıklarının istilâsına ya da bir zombi saldırısının ertesindeki kıyamet görüntülerini andıran başka tür bir öyküye doğru yol alıyor. Hikâyesi ile sürekli oynuyor ve sürprizler dur durak bilmiyor.

Sinema klasiklerine yaptığı göndermeler ve Peele imzalı usta işi senaryosuyla keyifle izleniyor ‘Biz’. Başta Lupita Nyong’o olmak üzere oyuncuların çifte rollerdeki performansı mükemmel. Shyamalan filmlerinden (‘Split’ ve ‘Glass’) tanıdığımız Mike Gioulakis’in özellikle gece sahnelerinde doruğa çıkan birinci sınıf görüntüleri, ‘Kapan’dan hatırladığımız Michael Abels imzalı, gerilimi ve tedirginliği besleyen olağanüstü müzik çalışması ve ses tasarımı seyir keyfini arttırıyor.

Bu üstün teknik başarının bir adım ötesinde, metaforları ve farklı okumalar üzerinden ilerleyen yapısıyla değer kazanıyor film. İlk filminin tersine ‘saklı ırkçılık’ üzerine kurmuyor anlatısını sinemacı. Yaşanan dehşetten siyahi ailenin yakın beyaz dostları da nasibini alıyor nitekim. Temel ilham kaynağı olan Carl Jung’un ‘gölge arketipi’ üzerinden ilerliyor sinemacı. Jung’a göre ‘gölge’ egonun karanlık yüzüdür ve insan olarak potansiyel kötülüğümüz de burada saklıdır. Bu yüzden ‘gölge’ kişiliğimizin itiraf edemediğimiz yanlarının saklandığı bir çöp kutusu gibidir. Bu noktadan hareketle, bir gece yarısı Wilson ailesinin karşısına çıkanların kendi gölgeleri olduğunu düşünebiliriz. Benliklerinin karanlık yüzüyle karşılaşma anıdır o meşum gece. ‘Biz de sizin gibiyiz, etten ve kemikteniz’ der Adelaide’in ikizi bir yerde. ‘Sizler güneş altında güzel hayatlarınızı sürerken, bizler yeraltının soğuk ve karanlığında mücadele veriyorduk’ diye ilave eder. Bu noktada Peele’in sınıf meselesini tartışmaya meylettiğini düşünürüz. ABD’nin keskin bir biçimde ikiye bölünmüşlüğü üzerine derdini anlatmak istediğini belirtir bir röportajında. Bu açıdan filmin özgün adını ‘United States’in kısaltılmışı olarak da alabiliriz.

Velhasıl, iki saatlik süresince ilgiyle izlenen, teknik açıdan kusursuz, farklı metin okumaları ve göndermeleriyle sinefilleri heyecanlandıran son dönemin en parlak Amerikan yapımlarından biri ‘Biz’. Kaçırmayın.

(26 Mart 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com