Kategori arşivi: Yazılar

Evlilik Zor Zanaat / Davet

Olivia Wilde’ın yönettiği ‘Davet / The Invite’ Oscar Wilde’ın veciz cümlesi ile açılıyor: ‘İnsan her zaman aşık kalmalı, bu sebeple de hiçbir vakit evlenmemeli’. Aktris sinemacının ünlü yazarla bir akrabalığı bulunmuyor. ‘Cockburn’ olan soyadını İrlandalı yazara olan hayranlığı nedeniyle lise yıllarında sahne adı olarak seçtiğini de biliyoruz. Filmin temel meselesini bir çırpıda özetleyen bu epigrafla açılış yapmasının da yerinde olduğunu belirtelim. Bu minvalde ilk sahnede müzik dersleri verdiği orta halli konservatuvarda sahnedeki küçük öğrenci orkestrasını dinlemeyen, gözlerini kapatmış ve kendi gençlik hayallerine dalmış Joe (Seth Rogen) ile tanışıyoruz. Orta yaşlı adamın ‘Onslaught’ adını verdiği grubuyla yapmak istedikleri artık çok geride kalmıştır. Şükür ki ailesinden kalma başını sokacak güzel bir San Fransisco dairesine sahiptir ama bu onun kendisini bir başarısızlık timsali olarak görmesini daha da derinleştirmektedir.

Angela (Olivia Wilde bizzat kendisi oynuyor) ile 15 yıllık evlidirler. Film boyunca hiç karşımıza çıkmayacak olan 12 yaşındaki kızları Maggie babasına tapmaktadır ama bu da Joe için bir teselli kaynağı olmaktan uzaktır. Evlilikleri yorulmuştur. Bir senedir seks yapmamış, konuşmayı asgariye indirmiş, aynı evin içinde iki yabancı haline gelmişlerdir. Joe o sıradan mesai günü bitiminde eve döndüğünde karısının üst kattaki eksantrik komşu çifti yemeğe davet ettiğini öğrenir. Yorgundur, misafir çekecek hali yoktur. Üstelik gecenin geç saatlerine kadar seks yapan komşu çiftin inleme ve çığlıklarından hayli muzdariptir. Karısı tam tersini düşünür. Boşluğunu eve yeni eşyalar almak ve daireyi yeniden düzenlemekle doldurmaya çalışan Angela, hummalı onarım çalışmaları esnasında onların komşularına rahatsızlık verdiğini ve bu davetin bir tür özür mahiyetinde olduğunu ileri sürer.

Karı kocanın sesli tartışmaları sürerken kapı çalınır, Hawk (Edward Norton) ile Piña (Penélope Cruz) ellerinde krem karamele benzeyen ev yapımı İspanyol usulü ‘flan’ ile çıka gelir. Üst kat komşularının bir mezar sessizliğindeki daireye farklı bir enerji getirdiklerini anında hissederiz. Howard adını ‘Hawk’ olarak değiştirmiş olan çekici adam itfaiyecilik mesleğini geride bırakmış, halen iyileştirici bir masaj tekniği olan ‘rolfing’e merak sarmıştır. Bir psikolojist ve seksolojist olan Piña ile danışanıyken tanıştığını ve iki yıldır beraber olduklarını öğreniriz.

Joe üst kattan gelen erotik inleme seanslarından söz açmaya fırsat bulamadan Piña ile Hawk konuya girer ve kendi dairelerinde yakın arkadaşlarıyla birlikte oldukları toplu seks partilerinde aşağıya verdikleri rahatsızlık için özürlerini sunarlar. Joe ile Angela tüm açık fikirliliklerine karşın şaşkındır. Ateşli çift, alt kattaki Platt ailesinin kapıda, pencerede, asansörde kendilerini gizli bir hayranlıkla süzdüğünü farkettiklerini ima ettiğinde iyice bocalarlar. Hawk ile Piña ‘seks tercihleri doğrultusunda’ dörtlü olarak birlikte olmalarını teklif ettiğinde yeni bir dönemecin eşiğine gelmişlerdir bile.

Filme konu olan metin İspanyol yazar Cesc Gay’ın ‘Els veïns da dalt’ adlı oyununa ait. Gay kendi oyununu 2020 yılında ‘Sentimental’ ya da İngilizce bilinen ismi ‘The People Upstairs’ olarak filme almış. Metnin Ha Jung-woo’nun yönettiği 2025 yapımı bir Kore versiyonu da mevcut. ‘Dert Etme Sevgilim / Don’t Worry Darling’ ile ilk yönetmenlik denemesinden alnının akıyla çıkmış olan Amerikalı Wilde, San Fransisco iklimine taşıdığı ekibe, çağımızın Sophia Loren’i olarak adlandırılmayı hak eden Cruz’u da eklemek suretiyle özgün metnin İspanyol kıvamını korumuş. Dar alandaki diyalog yüklü paslaşmalar, görüntü yönetmeni Adam Newport-Berra’nın katkısıyla dinamik bir lunapark hız treni ritmine kavuşmuş. Filmin dört oyuncusu da harika performanslar sunuyor.

Wilde’ın aynalar kullanımı ve dairenin her bir odasının yitip gitmekte olan bir evliliğin izlerini taşıyan incelikli tasarımı mükemmel. Wilde giderek bir ‘evlilik terapisi’ne dönüşen filmine son bir hamleyle, özgün filmde olmayan bir açılım da ekliyor. Özlemi çekilen bir birlikteliğin ve coşkulu cinselliğin ete kemiğe bürünmüş hali olan Norton – Cruz çiftinin ziyaretinin gerçek mi yoksa bilinçaltı hayallerin ürünü olup olmadığı noktasını izleyiciye bırakmayı tercih ediyor. Zekice kurgulanmış bu tek mekân filmi son haftaların en heyecan verici yapımlarından. Varsa uzun süreli birlikteliğinizi sorgulamak ve şöyle bir silkinmek için iyi bir fırsat.

(21 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Özgürlük mü, Kaçış mı? Karavan Hayatının Psikolojisi

Oscar ödüllü Nomadland (2020), eşini ve yaşadığı kasabayı kaybettikten sonra karavanıyla yollara düşen Fern’in hikâyesini anlatıyor. Film, bir insanın evini kaybettiğinde geride ne bıraktığını, yanında ne taşıdığını ve yasın insanı nereye götürdüğünü soruyor. Belki de Nomadland, gitmenin her zaman özgürleşmek, kalmanın da her zaman vazgeçmek olmadığını hatırlattığı için önemli. Çünkü insan nereye giderse gitsin, içinde taşıdığı hikâyeden uzaklaşamıyor. Bu yazı, yolun ve yasın izinde sizinle ilk buluşmam. Bundan böyle yazılarımda yalnızca filmlerin anlattığı hikâyelere değil, o hikâyelerin insan ruhunda açtığı yerlere de birlikte bakmaya, psikolojinin dilinden duymaya çalışacağız.

Bir süredir dünyanın birçok yerinde aynı hayal büyüyor. İnsanlar bir karavan satın alıp yollara düşmek, büyük şehirden uzaklaşıp daha sade bir hayat kurmak istiyor. İnsanların sık sık “Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum!” düşüncesini dile getirmesi aslında aynı duygu durumunu yaşayan insanların ifadelerinin farklı biçimleri: “Şu an yaşadığım hayatın içinde sıkıştım ve kendime yer bulamıyorum.”

Bu nedenle son yıllarda milyonlarca kez izlenen karavan videoları aslında tesadüf değil. Daha az eşya ile yaşamak, doğaya yaklaşmak ve daha özgür hissetmek birçok insanın ortak hayaline dönüştü. Peki gerçekten aradığımız şey yeni yollar mı, yoksa içimizde ağırlaşan hayatı biraz olsun hafifletebilmek mi?

Karavanlara bu kadar ilgi duyulmasının bir nedeni de hareket ederken hayata başka bir yerden bakabilme ihtimalidir. Mesele yeni bir yere gitmekten çok, içimizde ağırlaşan hayatla başka türlü yaşayabilmenin yolunu aramaktır.

Karavan hayatına uzaktan bakıldığında tekerlekler, yollar ve manzaralar görülür. Nomadland özelinde biraz daha yakından bakıldığında ise başka üç kavram belirir: ev, yas ve yol. Nomaland tam da bu üç kavramın etrafında dolaşır. Film, karavan hayatını bir özgürlük yaşantısı yerine; kaybın ardından insanın kendine yaşayabileceği yeni bir alan açma çabası olarak anlatır. Fern’in çıktığı yolculuk, yeni bir hayat kurmaktan ziyade, kaybettiği hayatın ardından yaşamaya devam etmenin mümkün olup olmadığını anlamaya çalıştığı bir yas yolculuğudur.

Filmin başında Fern’in yaşadığı kasabanın ekonomik olarak çöküşü, yalnızca işlerin kaybedilmesi değildir. Kasaba kapanır; iş, ev ve alışılmış hayat da onunla birlikte ortadan kalkar. Fern’in yola çıkışında bu koşulların elbette ki payı vardır; ancak onu yolda tutan yalnızca mecburiyet değildir. Filmi, “evini kaybetmiş bir kadının yollara düşmesi” olarak okumak asıl soruyu ıskalamak olur. Çünkü Fern’in gidecek bir yeri yok değildir. Yeniden bir düzen kurabileceği insanlar vardır. Fern’in meselesi, kalabileceği yeri varken onu gitmeye iten nedenlerdir.

Fern için karavan, yakınlığın dozunu kendi belirleyebildiği bir mesafeden ilişkilerini yaşayabildiği, sınırlı, sonlu ve kontrollü bağ kurabildiği bir hayata imkân tanır. İsterse bir topluluğa katılır, isterse kontağı çevirip uzaklaşır. Birine yaklaşır, sonra istediğinde yeniden yollara çıkar. Fern’in sürekli hareket halinde olması bu yüzden özgürlük kadar yasla da ilgilidir. İnsan acısına tanıklık eden mekândan uzaklaşarak acısından da kurtulacağını sanır; oysa nereye giderse gitsin, zihninde ve gönlünde hayatının izleri onunla birlikte yol alır. Çünkü yasın doğası sadece mekâna bağlı değil; kaybedilen kişiyle, hayatında maruz kaldığı değişikliklerle ve insanın içinde açılan boşlukla ilgilidir. Yol uzadıkça acının kendiliğinden geride kalacağını düşünmek mümkün. Oysa yasın bir zamanı, bir ritmi var. Yasın demini alması gerekiyor. Acının içinden geçerek, onu bastırmadan, hızlandırmadan, kendi doğasına ve ritmine izin vererek yaşanması gerekiyor. Çünkü yas, insanın hayatından çıkıp gitmesi gereken bir duygu değil; kaybın ardından hayatın içinde kendine yeni bir yer bulma süreci. Fern’in sürekli yolda oluşu da bu açıdan anlam kazanıyor. Karavan hareket ediyor, şehirler değişiyor, işler değişiyor, insanlar gelip geçiyor; Fern’in içinde taşıdığı kayıp duygusu ise bütün bu hareketin içinde onunla birlikte kalıyor.

Ev Kaybolunca İnsan Nereye Ait Olur?

Psikolojik açıdan bakıldığında ise Fern’in yaşadığı şey çifte yastır. Sadece eşini değil; evini, komşularını, rutinlerini, aidiyet duygusunu da kaybeder. Fern’in karavanda yaşama tercihini sadece ekonomik bir nedene bağlayamayız. Onun eski hayatından küçük eşyaları sakladığı karavanı yasını taşımasına ve dağılmamasına imkân tanıyan bir yaşam biçimidir. Travma yaşayanlar ilk olarak iki şeye ihtiyaç duyar. Birincisi güvenlik, ikincisi kontrol. Karavan Fern’in hayatında kontrol edebildiği tek yer olmuş. Filmin sonunda Empire’a geri dönmesi, geçmişiyle vedalaşıp yoluna devam edebilmesi ise travmaları için gerekli olan yüzleşme ihtiyacını göstermiştir.

Filmde karavancıların bir araya geldikleri bir kampta Fern, Dave ile tanışır. Beraber keyifli vakit geçirirler; Dave hasta olduğunda Fern onun karavanına gider ve hastalığıyla ilgilenir. Filmin sonlarına doğru Dave ailesinin olduğu yere dönme kararı alır ve Fern’i kendi evine davet eder. Bir sürenin ardından Fern, Dave’in evine gider. Dave’in evi düzenli ve konforludur. Fern o evde uyuyamaz. Çünkü travma yaşayan insanlar için güvenlik, konforla aynı şey değildir. Fern’in güvenli hissettiği yer karavanıdır. Kapısını kendisi kapattığı karavanında yorganını ağzına kadar çeker, çocukların kendilerini battaniyeye sararak sakinleştirmesine benzer bir halle kendini teselli etmeye çalışır. Dave’in hayatın kalanını birlikte tamamlama teklifi ve onun kalıcı düzeninde olma hissi Fern’in hiç de hazır olmadığı ve ona iyi gelmeyen bir durum olmuştur. Bu yeni hali benimsemek istemez ve yollara yani eski düzenine döner.

Nomadland’da karavancıların kamp alanında insanlar sosyalleşirler. Filmin bu kısmı insanların sınırlı da olsa birbiriyle iletişimde olmadan yapamadığının bir göstergesi olarak okunabilir. İnsan insana muhtaçtır. Kamp alanında bir araya gelen bu karavancılar birbirlerine geçmişlerini anlatırlar. Adeta bir yas topluluğu gibilerdir. Ortak noktaları, hayatın bir yerinde derin bir kayıp yaşamış olmalarıdır: Bir adam oğlunu kaybetmiş, bir kadın geçirdiği kanserden söz ediyor. Bir başkası eşini, bir diğeri işini kaybetmiş. Bob Wells’in anlattıkları ise bütün bu hikâyeleri aynı yerde buluşturuyor.

Karavan hayatı ya da “uzakta bir hayat” fikri, yalnızca doğada kendinle olma arzusu değildir. Bu filmde Fern’de de olduğu gibi insan kendisini yeniden duyabileceği bir sessizlik arayışı içinde, buradaki asıl konu sessizliğin her zaman huzur getirmediğidir. Bu yüzden Nomadland, karavan hayatını ne yüceltir ne küçümser. Onu olduğu gibi gösterir: Hem bir nefes alanı hem de bir kırılganlık alanı olarak.

İnsan Her Şeyi Geride Bırakabilir mi?

Kız kardeşiyle olduğu sahnelerde, Fern’in “normal” hayata geri dönme ihtimali üzerinde durulur. Bir ev, bir aile sofrası, daha düzenli bir yaşam… Fakat Fern bu çağrıya yakınlık göstermez. Çünkü onun için eşinin kaybından sonra eski hayata dönmek, sadece eve dönmek değil; artık var olmayan bir benliğe dönmekle eş değer olmuştur.

Fern eşini, işini, gençliğini, alışkanlıklarını ya da kendisine ait o bitmemiş hikâyeyi; yeni bir ilişki yeni bir ev teklif edilse bile içine alamadığından orada dondurur. Fern’in yolda kalışı, bu nedenle inatçı bir özgürlük arzusundan çok, yasın kendine özgü dili gibidir.

Bugünün insanı da sık sık “hayatımı değiştirmek istiyorum” derken aslında şunu söylemeye çalışır: “Eski hayatımın içinde kendimi bulamıyorum.” Ancak hayatı değiştirmekle iç dünyayı dönüştürmek aynı şey değildir. Karavanın yönünü değiştirmek mümkündür; ama insanın içindeki boşluğun yönü her zaman kolayca değişmez.

Birlikte Olmak ve Yalnız Kalmak Arasındaki İnce Çizgi

Filmde Fern’in karşılaştığı göçebe toplulukla, yalnızlığın bütünüyle terk edilmediği ama dayanışmanın da mümkün olduğu sınırlı bir dünya kurar. İnsanlar birbirlerinin hayatına sahip çıkmaz; birbirlerine alan açarlar. Kimse kimseyi kurtarmaya çalışmaz. Ama biri zorlandığında yanında olur.

Belki de modern insanın özlediği şey tam olarak budur: Müdahale etmeyen ama kaybolduğunda el uzatan bir yakınlık. Şehir hayatında insanlar çoğu zaman ya birbirinin hayatına fazla girer ya da birbirine hiç değmez. Oysa sağlıklı bağ hem yakınlığı hem sınırı taşıyabilen bağdır.

Yol Her Zaman Kaçış Değildir ve Her Yol İyileştirmez

Fern’in filmin sonunda yeniden yola çıkması, izleyiciye kesin bir cevap vermez. Onun seçimi hem güçlü hem hüzünlüdür. Film, hayattaki her sorunun bir cevabı, her acının bir çözümü olmadığını bize hatırlatır. Hayatta her şey çözülmüyor; insan onları hayatının içinde taşımayı öğreniyor

Bugün “her şeyi bırakıp gitmek” isteyen insan için de mesele yalnızca gitmek değil, gittiğimiz yerde kendimizle nasıl bir ilişki kuracağız? Sorusudur. Doğaya, yola, sessizliğe ya da yalnızlığa sığınırken iç sesimizi dinlemeye hazır mıyız?

Bugün birçok insan karavanlara bakarken özgürlüğü görüyor. Nomadland ise aynı karavana biraz daha yakından bakmamızı istiyor. O küçük aracın içinde yalnızca bir yatak, birkaç tabak ve katlanır sandalyeler yok. Orada kaybedilmiş bir eş, kapanmış bir kasaba, geride bırakılmış bir hayat ve taşınmaya devam eden bir yas var. Fern’in yolculuğu ise acıyı geride bırakmak değil; onu hayatın içine yerleştirip yine de yollara devam edebilmektir. Yol, yolda olmak aslında pozitif bir duygudur, ama eğer dönecek bir evin varsa.

(20 Ağustos 2026)

Hatice Keltek

Kendinizi Ne Kadar Tanıyorsunuz?: Davet.

“Akıllı insan evlenmez, birlikte yaşar” için Oscar Wilde’in, “İnsan her zaman âşık olmalıdır. İşte bu yüzden asla evlenmemelidir” sözünün günümüze uyarlanmış hali diyebiliriz. Evlendiğiniz, uzun yıllar her şeyinizi paylaştığınız insanla ne kadar anlaşabilirsiniz? Denemeden söylemek zor; filmde de “boşanın” önerisine “ama çocuğumuz var” yanıtı ne kadar tanıdık değil mi? Sahi, evlilik için boşuna “tarihin marangoz hatası” denmiyor.

Çok bilinen, tiyatrodan dansa, sinemadan radyoya kadar birçok kez uyarlanan öyküyü Olivia Wilde çekmiş… Uzun süredir evli olan San Fransiskolu bir çift Joe (Seth Rogen) ve Angela (Olivia Wilde), üst kat komşuları Piña (Penélope Cruz) ve Hawk’u (Edward Norton) akşam yemeğine davet etmeleriyle tek mekânda geçen bir film izliyoruz. Tek mekân ama alabildiğine merak, heyecan ve soru işaretleriyle dolu.

Aytekin Çakmakçı, “bir filmde kamera hareketlerini, resmi görmüyorsanız, kameraman başarılı demektir” diye anlatırdı, kendi mesleği olmasına karşın. Muhakkak ki, bazı kamera hareketleri, görüntü ölçekleri yakalıyorsunuz, ama “Davet.” tam anlamıyla sizi içine alıyor; dahası kendi içinize doğru çekiyor ve önce kendinizi, sonra da partnerinizi (eşinizi, sevgilinizi) sorguluyorsunuz.

“İçiniz nasıl” sorusuna yanıt vermeniz gerekmiyor, kendi yanıtınızı kendinize verin ve sadece kendinizi kandırdığınızı kabûl edin. Birbirlerinin gözlerinin içine bakarak yalan söyleyenler en çok da eşler galiba; hele uzun bir süre geçmişse birliktelikle… Her şey bitmiş, her şey bir kenara itilmiş, ne beklenti kalmış ne saygı ne de sevgi. Peki, niye sürdürülür o ilişki; işkence olsun diye mi?

İkilinin misafirleri bunu vuruyor yüzlerine. Sahi, belki de gelmemişlerdir. Belki de kendi duygularını kendileri deşmişlerdir karı koca, bunca yıl sonra. Duygudan düşünceye, sevgiden cinselliği tabunun ne denli yanlış olduğunun kanıtı bu film; sadece itiraf edemediğiniz…

Kendinize, duygularınıza, düş(ünce)lerize, bedeninize cimri olmayın.

21 Ağustos’ta gösterimde…

(14 Ağustos 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Hava Durumundan Asla Emin Olamazsın / Fırtınadan Önce

Nisan 1944’te İngiltere’nin güneybatısındaki Slapton Sands sahillerinde yapılan, Normandiya Çıkarması’nın (D-Day) gizli genel provası niteliğindeki Tiger Harekatı (Exercise Tiger) koordinasyon hataları ve Alman botlarının saldırısı sonucu 750’den fazla Amerikan askerinin kaybıyla sonuçlanmıştır. Anthony Maras’ın yönettiği ‘Fırtınadan Önce / Pessure’ işte bu talihsiz girişimin sahili kana bulayan görüntüsüyle açılıyor. Müttefik kuvvetleri baş komutanı general Dwight ‘Ike’ Eisenhower’ın (Brendan Fraser) kedisine lanet okuduğu bu başarısızlık hikayesi bir kez daha tekrarlanmamalıdır.

Soutwick House’a konuşlanmış müttefik komutanlar ‘Operation Overlord’ kod adıyla bilinen ve tüm hazırlıkları tamamlanmış ünlü çıkarmanın tarihini belirlemek üzere toplanmıştır. Hazır bekleyen 7 bin donanma gemisi, 130 bin kara askeri, 15 hastane gemisi, 8 bin doktor ve 3 destek hava birliğinden oluşan, tarihin deniz yoluyla en büyük istila kuvvetinin hazır beklediği Normandiya kıyılarına çıkışın 6 Haziran pazartesi sabahı yapılması planlanmıştır. Savaşın kaderi buna bağlıdır. Fransa’nın işgaline 61 saat kala yapbozun tüm parçaları yerli yerindedir. Geriye bir tek kolay ölçülemez hava tahmini kalmıştır. Lakin burası Kuzey Avrupa’dır ve burada meteorolojik olarak konuşursak, 24 saati aşan her tahmin uzun vadeli sayılmaktadır.

Eisenhover’ın kesinliğe ihtiyacı vardır. İngiliz müttefiki Churchill’in tavsiye ettiği İskoçyalı Dr. James Stagg’ı (Andrew Scott) huzuruna çağırması bundandır. Ada devletinin en iyi meteoroloğu olarak bilinen ağırbaşlı ve ciddi bilim adamı, harekatın Alman cephesinde duyulmadan ivedilikle başlaması için, filme özgün adını veren, yoğun ‘baskı’ karşısında acele karar alma niyetinde değildir. Ike’ın baş meteoroloğu albay Irving Krick’in (Chris Messina) ivedi çözümlerine ya da geçmiş yıllardan toplanmış verilere yüz vermez. Atlantik boyunca Newfoundland’den Normandiya’ya kadar uzanan iki agresif fırtınayla birlikte halen günlük güneşlik olan havanın saatler ilerledikçe aniden bozabileceğini ve bunun sonucunda yükselecek olan dalga boyuyla deniz taşıtlarının bozguna uğrayabileceğini, yoğun bulutlanmanın hava desteğine engel olacağını açık sözlülükle dile getirir. Düşman savunmasını daha da güçlendirmeden ve müttefiklerin taktiklerini çakmadan harekete geçmeyi ateşli bir biçimde savunan İngiliz general Bernard ‘Monty’ Montgomery’nin (Damian Lewis) itirazına karşı son söz Eisenhower’ın iki dudağı arasındadır.

Normandiya çıkarması, John Wayne’den Richard Burton’a geniş kadrolu sinemaskop ‘En Uzun Gün / The Longest Day’den (1962) Steven Spielberg’in Omaha plajında tam 24 dakika süren nefes kesici açılışın yer aldığı ünlü başyapıtı ‘Er Ryan’ı Kurtarmak / Saving Private Ryan’a (1998) kadar bir dolu Anglo-Amerikan yapıtına konu olmuştur. Maras’ın filmi aynı tarihi dönemece savaş alanından değil, harekat kararının verildiği ordu karargahından bakıyor. İlk kez 2014 yılında sahnelenen aynı adlı oyundan beyazperdeye uyarlanan yapımın senaryosu Avustralyalı yönetmen ile oyun yazarı David Haig tarafından ortaklaşa kaleme alınmış.

Baştan sona bir ‘mahkeme draması’ tarzında gelişen hikâye son bölüm haricinde bir savaş filmi bekleyenler için hayal kırıklığı yaratabilir belki. Ancak savaşın kazanılması için bir ölüm kalım mücadelesi için kararın tartışıldığı 61 saatin öyküsü hiç de yabana atılmayacak denli heyecan içeriyor. 2018 yapımı ‘Hotel Mumbai’de yaşanmış bir olaydan yola çıkarak, lüks bir konaklama merkezinde gerçekleşen terörist saldırının dehşetini beyazperdeye taşımış olan Maras, bu kez de gerilimi diri tutmayı başarıyor. Filmin başarılı oyuncu kadrosu bu hararetli tarihsel tartışmanın yeniden canlandırılmasına büyük katkı sağlamış. Fraser, Messina, Lewis hepsi iyiler ama İrlanda asıllı Scott, taviz vermez Dr. Stagg kompozisyonuyla çağımızın en iyi aktörlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

(14 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gecenin Çocuğu / Karanlıktan Gelen

‘Annelik kutsallık mıdır?’.

Kadının bedensel ve kişisel bağımsızlığını sorgularken geleneksel annelik mitini tuzla buz eden, ‘cennet annelerin ayakları altındadır’ yutturmacasıyla kadınları evlerde çocuk bakmaya koşullandıran geleneksel toplum düzenini iyice bir tekmeleyen, manifesto niteliğindeki ‘ezber bozan’ Mary Bronstein filmi ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’ hakkındaki yazımın başlığında bu soruya ‘hayır’ cevabını vermiştim. 4 yıl önce Sundance’de hayranlıkla karşılanan ‘Kuluçka / Pahanhautoja – Hatching’in yönetmeni Hannah Bergholm benzer şeyleri düşünüyormuş ki, bu yıl Berlinale’nin Altın Ayı ödüllü ana yarışmasına seçilmiş ve halen sinemalarımızda gösterimi süren ikinci uzun metrajı ‘Karanlıktan Gelen / Yön Lapsi – Nightborn’da, toplumun inanç ve değerleri üzerinden annelik algısıyla bir hesaplaşmaya girişmeyi deniyor.

Hikâye, genç bir çiftin Finlandiya kırsalındaki yolculuğu ile açılıyor. Huzurlu viyolonsel ezgisi eşliğinde ormanın derinliklerine doğru yol alan Saga (Seidi Haarla) ve Jon (Harry Potter serisinin büyümüş Ron Weasley’si Rupert Grint) gülücükler saçarken, genç kadının büyükannesinden kalma orman evinde kurmayı düşündükleri yuvanın hayalini kurmaktadır. Ormandaki ateşli sevişmeleri sırasında ‘beni anne yap’ diye haykırır Saga. Yıkık dökük evi hale koyamadan bebek erkenden gelir. Doğum zor olmuştur. Neyse ki, onlarca dikiş ve kan kaybının ardından dünyaya gelen hayli kıllı bir bedene sahip oğlan sağlıklıdır.

Hasar görmüş bedeniyle zor günler geçiren Saga, bebeği doğanın koynunda büyüyeceği için ağrısına sızısına pek aldırmaz. Lakin, yolunda gitmeyen çok şey verdır. Ormandan gelen tuhaf seslere aldırış etmezler belki ama bebeğin süt emerken annesinin memesine parçalarcasına saldırması tahammül edilir gibi değildir. Lohusa evini ziyarete gelenlerin küçük çocukları bebeğe dehşet içinde bakakalır. Küçük oğlan da kendisine dokunulduğunda ya da kıyafetleri üzerindeyken canı yanmakta, güneş ışığına hassasiyet göstermektedir.

Geceleri uyumayan, hiç gülmeyen küçük varlığın yüzünü izleyiciden kaçıran Bergholm, gerilim ve dehşet duygusunu uyanık tutmaya kararlıdır. Londralı kocanın kayıtsızlığına karşılık, Saga endişe içindedir. Büyükannesi ona küçükken ormanda tehlikeli yaratıklar, namı diğer troller olduğundan bolca söz etmiş ve onların eve yaklaşmaması için demir hurdaları bahçe sınırında tutmaya özen göstermiştir. Saga’nın kaygıları büyürken orman sınır tanımazcasına eve nüfuz etmeye başlar. Tahta zemininin altından filiz veren ağaç fidanı, pencereyi saran dallar, bebeğin çığlıklarına karşılık veren sesiyle orman, çekirdek ailenin yaşam alanını istilâ etmeyi sürdürür.

Bergholm filmin öyküsünü tasarlarken vatanı Finlandiya’nın kadim folklorundan yararlanmış. Fin folklorunda yeri olan troller bizim sosyal medyaya dadanmışlar kadar olmasa bile tehlikeli yaratıklar. Bunların ortaya çıkışı ve filmin özgün adıyla da bağlantılı olarak ‘gecenin çocuğu’na sahip çıkışları genç anneyi serseme çevirir başta, ancak sonrasında orman alemine dalmış ve ağaçlarla iletişime geçmiş kendi çocukluğunu hatırlayınca dünyaya getirdiği varlığı anlamaya ve kabullenmeye başlayacaktır.

Filmin, kadın yönetmenin ilk çocuğunu dünyaya getirdikten sonra şekillendiğini hatırlatmak isterim. Hamilelik sonrası depresyonu neşter altına yatıran Bergholm, başta sözü geçen Bronstein gibi anneliğin bir kadını gerek fiziken gerekse ruhen dönüştüren, olumlu olduğu kadar olumsuz etkileyen, kadının alanını sınırlayan bir olgu olduğunun altını ısrarla çiziyor. Geleneneksel toplumun çizdiği daima mutlu ve gururlu annelik resminin arka yüzünü tartışmaya açıyor. Bronstein’ın annesi Linda (Oscar adayı muhteşem Rose Byrne) tavanda açılmış metaforik kara delikten çıkışa çabalarken, Saga çocuk odasının zemininde oluşan çukurun içinde özüne dönmenin huzurunu arıyor.

Aykırı bebeğin yüzünü seyirciden kaçıran yönetmen, Gustav Hoegen ustanın mekanik kuklalarının yardımıyla hareket eden çocuğu canlı kılmayı bilmiş. Hikâyenin tekinsiz müziğini Finli metal dörtlüsü Apocalyptica’nın kurucusu çellist Eicca Toppinen’e emanet etmekle de iyi etmiş. Bir diğer kuzeyli sinemacı Juho Kuosmanen’in imzasını taşıyan, bizde de gösterilmiş ‘6 Numaralı Kompartıman’da keşfettiği muhteşem Seidi Haarla’nın yıpranmış ve hayli kilo almış bedeninden, endişesi gözlerinden taşan etkileyici yorumundan aldığı destek ayrıca önemli.

Ormanın ve orman yaratıklarının önemli bir karaktere dönüştüğü filmiyle annelik olgusunu tartışmaya açan, doğum sonrası depresyonu Grimm kardeşlervari bir beden-korku gerilimine dönüştürürken hayli etkileyici bir çalışmaya imza atan Bergholm’un yeni filmleri beklenmeye değer.

(13 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ruhların Dönüşü Bir Protestodur / İşe Yarar Bir Hayalet

Dünya prömiyerini yaptığı 79. Cannes Film Festivali’nin en şaşırtıcı filmlerinden biri olan ‘İşe Yarar Bir Hayalet / Pee Chai Dai Ka – A Useful Ghost’, İKSV festivalindeki gösterimlerinin ardından MUBI’de izleyici karşısına çıkıyor.

Bangkok doğumlu Ratchapoom Boonbunchachoke’nin yönettiği ve Tayland’ın Oscar adayı olan yapım, görüp göreceğiniz en komik, absürd, politik ve dokunaklı hayalet filmlerinden biri, ancak Batı’dan gelen örneklere hiç benzemiyor. Thai kültürünü şekillendirmiş doğa üstü olayların ve yıllanmış efsane geleneğinin izlerini taşıyan film, sinefillerin gönlünde yeri olan Apichatpong Weerasethakul ustanın, benzer temaları işleyen, lakin bir tefekkürü andıran ruhani yapıtları ile de benzeşmiyor.

Soğuk Savaş döneminde geçen bir kuir casusluk hikâyesini anlattığı 2020 yapımı kısa filmi ‘Red Aninsri: Or, Tiptoeing on the Still Trembling Berlin Wall’ ile Locarno Film Festivali’ne keşfedilen 39 yaşındaki sinemacı, Cannes’ın ‘Eleştirmenler Haftası’ seçkisinden büyük ödülle dönen ilk uzun metrajında, toz kirliliğinin sebep olduğu solunum hastalığı sonucu hayatını kaybeden Nat (Davika Hoorne) ile bir aile şirketinin veliahtı March’ın (Wisarut Himmarat) özlem yüklü öyküsüyle konuya giriyor. Yaslı genç adam, bebeğini düşürdükten sonra yaşama veda eden karısının ruhunun bir elektrikli süpürgenin içine girerek geri döndüğünü anlıyor. Beklenenin aksine, eşler arasındaki bağ güçlenmiş, cinsel çekim ateşlenmiştir. March’ın başta hükümran annesi Suman (Apasiri Nitibhon) olmak üzere varlıklı ailesi bu sıradışı birlikteliği reddediyor. Kurulu düzene yararlı bir hamleyle eski gelin aileye yeniden kabul edilecek midir?

Thai sinemacı bu temel hikâyeyi, ülkenin kaybolmakta olan kültürel değerleri üzerine incelemeler yapan, kendisine Ladybird adını vermiş gay araştırmacı (Wisarut Homhuan) üzerinden anlatıyor. Genç adam yeni satın aldığı elekrik süpürgesi daha ilk geceden toz ve kirleri dışarı püskürttüğü için servisi çağırıyor. Telefonu kapatır kapatmaz çıkagelen gizemli Krong (Wanlop Rungkumjad) aletin içine bir hayalet girmiş olduğundan başlayarak, bunların üretildiği fabrikada türeyen bir hayaletin ortalığı karıştırdığını anlatmaya koyuluyor. Fabrikanın işçilerinden Tok (Krittin Thongmai) çalıştığı ortamdaki toz kirliliği nedeniyle fenalaşmış ve hayatını kaybetmiştir. Ruhu çalıştığı yere geri dönen Tok intikam peşindedir. Denetim sırasında yaşanan kaos sonucunda fabrika kapatılır. Bakalım aile hayaletlerden nasıl kurtulacaktır?

Ölmüşlerin ruhları ancak hatırlandıkları zaman geri dönme imkanı bulmaktadır. Böylece, hayatta olan sevdiklerinin anıları elekroşokla silinerek hayaletlerin gerçek dünyaya dönüşü engellenebilecektir. Nat’dan beklenen, yaşayanların düşlerine girerek anılarını röntgenlemesidir. Bunun için bir ‘rüya denetim laboratuvarı’ hazırlanır. Nat kendi için hayal ettiği yuvayı hayata geçirebilmek için, kapital sahibi egemen ailenin şartlarını kabul ederek ‘işe yarar’ bir hayalet olmayı kabullenir. Ancak, on yıllar boyunca ezilmiş, yok edilmiş ruhların unutulmaya hiç niyeti yoktur. Ekim 1976’da Thammasat Üniversitesi’nde gerçekleşen kanlı devlet ve milis saldırısı, ya da Mayıs 2010’da başkent Bangkok’da yaşanan askeri operasyonlarda hayatını kaybedenler karanlık geçmişi hafızalarda taze tutmaya and içmişlerdir.

Asya kültürlerinde yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırın çok bulanık, çok geçirgen bir çizgide olduğunu biliyoruz. Boonbunchachoke, yazarken bile başımı döndüren serüvende bu temel noktadan yola çıkarak türleri hınzırca ve zarif bir biçimde harmanlamış. Rüyaların trajik anların görüntüleri mi, yoksa gerçekleştirilmemiş arzuların tezahürü olduğu hususunda yaman denemelere girişmiş. Bir dizi hayalet öyküsüne aşkın gücünü, dayanılmaz romantizmi, mizahı, dehşeti, siyaseti, sosyal ve kuir yorumları eklemlemiş. Politik keskinliğini duygusal zekâ ve mizahla ustaca birleştirirken, kapitalist düzenin işe yarayanları nasıl ödüllendirdiğini sergilemiş. Ayrımcılıkla bir kenara itilenlere, ister hayalet, ister LGBT bireyi olsun, sisteme hizmet ettikleri sürece ilişilmediğinin altını çizmiş. 70 küsur yıllık tarihe bakıldığında benzer travmaları yaşamış ülkemizde de benzer biçimde yaşanmış zulümlerin hiçbir zaman unutulmamasını dilerken, bu sıra dışı filmi deneyimlemenizi hararetle öneririm.

(08 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Belgesel(ciler)in Zorlu Sınavı

Bugünlerde gösterimde olan Hayvan Çiftliği (https://sadibey.com/2026/07/30/bir-cocuk-filmi-hayvan-ciftligi-buyukler-icin-de/) nedeniyle gündemde olan George Orwell, yaşam için iki temel konuyu vurguluyor. Gazeteciliğinden kaynaklı haber ağırlıklı düşünülürse de basın ve medya mecraları için, hatta tüm sanat alanları için de geçerli bu vurgu…

Birincisi:

“Gazetecilik, birilerinin yayınlanmasını istemediği haberleri yazmaktır; gerisi halkla ilişkilerdir” diyor. Bu, iktidar ve güç odaklarının gizlemeye çalıştıklarını gözler önüne sermek, aynı zamanda yasaklama, sansür ve manipülasyonlara karşı sağlam ve kararlı bir duruş sergilemekten başka bir şey değil…

“Şiirli Oda’nın İzinde” belgeselinin yapımcısı ve yönetmeni Bingöl Elmas, filminin Kültür Bakanlığı tarafından kabul edilmemesine karşı onurlu bir duruş sergiliyor. Bakanlık, destek adı altında verdiği parayı geri istemiş, Elmas da hemen ödemiş, hem de faiziyle birlikte (Sahi, Bakanlık yardım ve desteklerini filmin tesliminden sonra yapıyor, geçen zamanda enflasyonun erittiklerini hiç mi hiç düşünmüyor; “nas” da olsa, keser hep kendine yontuyor).

Kapadokya’da, Rumlarla Türkler (hatta Ermenilerle Yahudiler de iç içe yaşarken, Cumhuriyet öncesi ve hemen sonrasında her şey değişmiş. Şair, ressam Kostas Meliadis kendi evini şiir buluşmalarına açmış. İnsanlar ona şiir yazdırıp duvara resmettiriyorlarmış. Gerçekten de tablo niteliğinde, estetik değeri yüksek şiirler ve tablolar var. Mübadeleyle (on binlerce insan Yunanistan’a, oradan da Türkiye’ye gönderilmiş) eski mekânlar kendi kaderine terk edilmiş. Yerel rehber hem çevre atkivisti, gazeteci Mükremin Toprak, bu evlerin, yaşam hafızaları olduğu bilinciyle tek tek fotoğraflamış ve korunması için canla başla çalışmış.

Bingöl Elmas, bir tarihi değerin göz göre göre yok edilmemesi için hem Mükremin Toprak’ın anlatımıyla bu şiirli odayı tarihi ve doğal güzelliğiyle belgelemek istemiş. Kültür Bakanlığı, “Şiirli Oda’nın İzinde” belgeselini onaylamış ve destek vermiş. Uzun ve meşakkatli (film çekimi gerçekten zaman ve zemin gerektirir, sosyal ve ekonomik olarak her türlü zorlar insanı.

İyi de Kültür Bakanlığı, neden verdiği desteği hem de faiziyle geri almış? Bingöl Elmas, “Ben herkesin, hatta kendilerinin de bildiği gerçekleri anlattım” diyor. Filmin ilk montajlanmış halini izledim, ne teknik eksiklik ne de politik bir sataşma var; alabildiğine başarılı bir çalışma… Madem teknik bir eksiklik yok, Bakanlık verdiği kararı neden çiğnemiş? Çünkü o güzelim Kapadokya’da yol yapımı için buldozerler, ekskavatörler, büyük tonajlı kamyonlar vızır vızır çalışıyor. Görmemek için siyasi kör olmak gerekiyor ya; böyle söylenemediği için “titiz ve ince bir çalışma” yaptıklarını söyleyen yetkililerin kendilerini korumak amacıyla böyle davrandıklarını anlıyoruz.

Oysa adı üstünde Kültür ve Kültür Bakanlığı, diğer ilgili bakanlıkları da yanına alıp yeni yapılaşmaları ve yol yapımıyla birlikte yıkılmaya doğru hızla ilerleyen peribacalarını korumak için Bingöl Elmas’a teşekkür etmeli. Sanıyorum, Orwell’in kendisiyle özdeşleşen o sözünü bilmiyorlar.

Kurmaca film ile belgeseli ayırt eden belirteç; filmin duyguya ve düş(ünce)lere dayalı bir anlatımı varken… Belgesel, var olanı ortaya koyar ve “haber” verir. Bu çerçevede, Bingöl Elmas’a, bakanlık yetkilileri telefonda (yazılı verebilirler mi, istesek), “Senaryonuzda sapma var” demişler… Bu ne demek? Sadece ve sadece gerçekleri anlatan belgeselin yasaklanması ve/veya sansürlenmesi için bir fırsat demek.

Onlarcası var da, …haydi kendimden örnek vereyim: “Gelincik” filmimde (docudrama) bir topal çekirgeye rastladık. O topal çekirge filmin akışını etkiledi, çünkü aklımıza gelmemiş (çekirge bulabilir miydik, hele topalını hiç) bir anlam yarattı. Geleneksel deyişle filmi kurtardı.

İkincisi…

George Orwell, birlik olmanın, birlikte çalışmanın ve başarmanın çok daha kolay ve güçlü olduğunu anlatıyor (o çok bilinen “1984”te de, “Hayvan Çiftliği”nde de “Selam Olsun Katalanya’ya”da da…)

Bizde “birlik” var da yok… Hiçbir sektörde olmadığı kadar “Meslek Birliği”miz, iki sendikamız, bir federasyonumuz var, ancak hemen hiçbiri (Sine-Sen dışında) konuyla ilgili parmaklarını bile kıpırdatmadı. Gözlerini kapayınca bir şey olmamış olmuyor; bugün ona, yarın sana gelecek, ama o zaman yanında kimseyi bulamayacaksın demek gerekir, bu sinemayı geliştirmeyi sözde hedefleyen meslek birliklerine… Sadece onlara mı, üniversitelere, güzel sanatlar fakültelerine, akademisyenlere hatta kanaat önderlerine kadar herkese.

Gün dayanışma günüdür

Bingöl Elmas’ın yanında olmalı, kamuoyunu bilgilendirerek bu tür yasaklama, sansür ve ekonomik engellemelere karşı durmalıyız. Sinemacı olarak da, bu alanda yer alan biri olarak da, hatta sıradan bir insan olarak da bu itirazı yükseltmezsek yarın çok daha kötülerini sürecekler önümüze.

Belgeselcilerin yanındayız.
Bingöl Elmas’ın yanındayız.
“Şiirli Oda’nın İzinde” gerçekten başarılı bir belgeseldir, desteklenmesini istiyoruz.

(07 Ağustos 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Bir Çocuk Filmi: Hayvan Çiftliği… Büyükler İçin de

“1984”te ve “Selam Olsun Katalonya’ya”da totaliter rejimlerin ve tek adamların çorak dünyasını edebi bir dille yazan George Orwell, vicdanın, entelektüel ve siyası düşüncesini şekillendirdiği bir öykü anlatıyor “Hayvan Çiftliği”nde.

Hayvan Çiftliği (Animal Farm), bir politik hiciv. 1945 tarihli olmasına karşın, bugün için de geçerli ve sanki birebir aynısı yaşanıyor. Yönetmen Andy Serkis, Nicholas Stoller’ın senaryosundan animasyon formatında yorumlanan filmde, eserin temelindeki politik eleştiri korunurken, canlı görsel dili ve dinamik karakter tasarımlarıyla her yaştan izleyiciyi kucaklayan bir sinema deneyimi sunuluyor.

Kitabı oku(ya)mamış olanlar vardır; ancak el altında tutulması gereken bir roman “Hayvan Çiftliği”. Sadece belli bir ülkenin, belli bir siyasal iktidarın değil, bütün egemen erkin neyi, niye ve ne kadar yapabileceğini seriyor gözler önüne…

Orwell, hepimizin bildiği gibi “metafor” kullanmayı seven, ayrıntılara dikkat eden, en ince ayrıntısına kadar her şeyi titizlikle okura aktaran bir yazar. “Hayvan Çiftliği”nde, başlatıp da engellerle karşılaştıkları, başarıp başar(a)madıkları okura kalmış eşitlik ve özgürlük taleplerini(n ne kadar gerçekçi olduğunu) anlatıyor. Çiftlik sahibi baskıcı insan yönetimine karşı eşitlik ve özgürlük talebiyle çiftlik hayvanlarının daha adil bir dünya kurma umuduyla başlattığı bu isyan, gücün tek bir grupta toplanmasıyla zamanla kendi otoriter rejimini yaratır.

Günümüzün en gözde sloganlarından “Kurtuluş yok tek başına / Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!” hayvanların da dilinde… (Günümüzdeki iktidarlarla ne kadar da benzeşiyor değil mi? Ukrayna – Rusya, Filistin – İsrail, İran – ABD savaşı, borsa ve emtialar üzerinden sürdürülen kâr amaçlı satış gerçekleştirme, petrol taşınmasını engelleyemeye çalışan modern korsanlık…cBuna bir de ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel sorunların her geçen gün daha bir artmasıyla yoksullaşan halkların barınma, beslenme, eğitim, sağlık gibi temel haklarından bile yoksun kalmaları da eklenmeli…)

“Hayvan Çiftliği”, bir animasyon, buna bağlı olarak da çocukların seveceği bir tarz; büyüklerin de izlemesi, onların hayata (özellikle ırkçı, milliyetçi ve göçmen karşıtı) bakışını değiştirebilir. Filmin merkezinde giderek yozlaşan gücünü baskı ve hileyle korumaya çalışan iktidar ve sistem eleştirisi yer alıyor.

(06 Ağustos 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Patriyarka Bir Kaktüs Tarlasıdır / İyi Erkek Yok

76. Berlin Film Festivali’nin açılış filmi olan ‘İyi Erkek Yok / Kabul Jan – No Good Men’ çok hoş hazırlanmış ‘çiçek açan kaktüsler’ animasyonu ile açılıyor. Pakistan asıllı tanınmış şarkıcı Nazia İkbal’in Peştuca dilinde okuduğu ‘Chup Chup’ adlı ritmik parçanın eşlik ettiği bu şen açılış hayli beklenmedik ve şaşırtıcı geliyor önce. Öyle ya, bugün en koyu taassubun hüküm sürdüğü Afganistan’dan gelen bir filmde savaşın hüküm sürdüğü çok daha karanlık bir hikâye ile karşılaşmayı bekliyorsunuz.

Önceki filmleri bizdeki festivallere ulaşmamış olan Afgan asıllı saygın yazar/yönetmen Şahrbanu Sadat imzalı hikâye, Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinden hemen önceki günlerde geçiyor gerçi, ancak bugünkü denli beter olmasa bile, patriyarkal sosyo-ekonomik düzende ikinci sınıf vatandaş addedilen kadınların durumu hiç de parlak değildir. Kabil’de bir haber kanalının tek kadın kameramanı olan Naru Ahmadi (Şahrbanu Sadat), bir yandan işe yaramaz kaba saba kocasından boşanmaya, bir yandan da erkek egemen medya düzeninde kendine yer bulmaya çalışmaktadır. Gündüz kuşağı kadın programlarında görevlendirilen genç kadın, bilirkişi olarak programa çağrılan adamların kadınları bir süs ve üreme objesi olarak tarif ettiği yorumlara daha fazla dayanmak istemez, 4 yıllık deneyimini de öne sürerek eleman eksikliği olan haber programlarında çalışma talebini iletir.

Kabil TV’nin tanınmış haber sunucusu ve yorumcu Kudret Kadiri (Enver Haşimi) mizojinist bir yaklaşımla ‘bana gerçek bir kameraman gönderin’ sözlerini sarfeder önce. Yokluktan kabul ettiği Naru ile ilk çalışmasında da sorunlar çıkar ama genç kadın yılmaz. Sevgililer Günü hakkında kadınlarla yaptığı sokak röportajları ve bir toplu tecavüz vakasında kadın kurbanlarla yakın görüşmeleri ile sivrilir ve deneyimli haber sunucusunun takdirini kazanır. Ana ocağına dönmüş olsa bile, velayeti için mücadele verdiği üç yaşındaki oğlundan ayrı kalmamak için kocası ile ile nikahını sürdüren, üzerindeki baskının arttığı bu adaletsiz dünyada iyi erkek olmadığından emin olan Naru, Kadiri’nin işin ötesine geçen ilgisi ve beklenmedik bir aşkın filizlenmesiyle sarsılacaktır.

Sadat, Taliban ayaklanmasında muhabir olarak yaptıklarından yola çıkan bu üçüncü uzun metrajında hem yönetmen hem oyuncu olarak göz kamaştırırken, teokratik baskıya güçlü bir şekilde ses çıkaran film , mizah yüklü bakışıyla siyaset ile aşkı harmanlıyor. Naru ile kadın arkadaşları, ‘kadınlar bir çiçektir, her doğumda bir yaprağı düşer, bol bol makyaj yapın’ tarzı aşağılamalara, ‘erkeklerin canı cehenneme’ düsturuyla veryansın ederler. Dayak, hakaret, ev işi ve çocuk bakımından ibaret bir kafeste yaşamaya isyan ederken, Amerikan vatandaşı Leyla’nın (Fatima Hassani) TV stüdyosuna getirdiği vibratör ile eğlenirler.

Sadat’ın ifadesiyle ‘patriyarka bir kaktüs tarlası gibidir’. Naru ve arkadaşları ‘iyi erkek yok’ deseler de, filmin ön jeneriğindeki anime kaktüsler de çiçek açmaz mıdır; ataerkil düzende yetişmiş Kadiri’lerin arasından kadınlara saygılı, duyarlı erkekler çıkmaz mıdır. Zorba kocasının tehdidi ve aniden beliren aşk arasında sıkışan Naru’nun hikâyesini izlerken Hollywood tarzı bir romantik hikâyenin büyüsüne kapılıverir gibi oluruz bir an. Ama burası Afganistandır. Önce Rusya’nın sonra Amerika’nın iliklerine kadar sömürdüğü ve bataklığa çevirdiği bir coğrafyadır. ABD’nin askerlerini ülkeden çekeceği 2021 yılının Nisan ayı geldiğinde, ataerkil sistemin getirdikleri ile boğuşmanın ötesinde, en temel demokratik hakkın esamesinin okunmadığı, yığınların ülkeyi terketmek için havaalanlarına koştuğu günde, Afganistan gerçeği ile yüzleşiriz. Naru ile Kadiri’nin büyülü aşkı ‘Casablanca’nın ünlü finalinden daha hüzünlü olacaktır.

Taliban’ın gölgesindeki bir ülkede aşkı, özgürlüğü ve kadınların gündelik direnişini romantik komedinin alışık olduğumuz sınırlarını tersyüz ederek anlatan bu güzel filmi kaçırmayın. Türkiye prömiyerini 45. İstanbul Film Festivali’nde yapan, Haziran ayında Kadıköy Sineması’nda gerçekleşen ve geliri ‘Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’ne bağışlanan özel gösterimiyle sinema seyircisinin kalbini kazanan yapım halen MUBI’de gösterilmektedir.

(01 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Deliliğin Kanadında Üç Gün

Modigliani, (heykellerinde de tabii) uzun boyunlu resimleri ve gözleri çizmemesiyle bilinen dışavurumcu bir sanatçı. O dönemin koşullarında (film 1916’da Paris’te üç günü anlatıyor) alabildiğine bohem yaşayan, deliliğe varacak denli gündelik yaşama aykırı üç ressam ve bir gazeteci / eleştirmeni bir araya getiriyor. Johnny Deep, gerçekten farklı, bir o kadar güçlü, mizahi yanı da olan, sinema tarihine göndermeleriyle ilgi çeken bir film yapmış.

Üç gün dediğiniz nedir ki! Göz açıp kapayıncaya kadar geçer… Söz konusu Modi ve arkadaşları (ressam Maurice Utrillo, Chaïm Soutine ile sevgilisi gazeteci eleştirmen Beatrice Hastings) olunca hem heyecan hem merak hem de mizah dolu, sanki bir ömür izliyoruz. Modigliani’nin hayatı, resimleri, çalışmaları, özellikle ressamlar ve sanat çevreleri açısından alabildiğine ilgi çekici bulunur. Birçok sinemacı, hatta tiyatrocu, müzikalci onun yaşamını anlatan bir yapıt için can atmıştır. Bu filmin de tarihi, 1970’lere kadar gidiyor zaten. Resimleri ilginçtir ama asıl kısa süren -35 yaşında ölmüş- yaşamı ilgi çeker.

Yıkım yaratımın ta kendisidir!

İnsan o denli yoksul, o denli vurdumduymaz, o denli serseri nasıl yaşanabileceğini düşünemiyor bile. Savaş yıllarıdır, askere gitmek (George Orwell, “Selam Olsun Katalonya’ya” -Can Yayınları- izlenimlerini anlattığı kitabında insanların ucunda ölüm bile olsa askere gitmelerini açlıktan kurtulma, hem sadece kendilerini değil, ailelerini de kurtarma düşüncesi nedeniyle olduğunu yazar) aslında kurtuluştur. Zaten Utrillo da niyetini açıkça söyler… Soutine nevrotik kişiliktir, resimleri alabildiğine çarpıcıdır… Sevgilisi Beatrice Mondi’yi sever ve onun resimlerini satacağına inanır. Paraları yoktur, bazen eskiz karşılığı şarap alır, birlikte içerler, bazen birbirlerini korurlar her türlü tehlikeden. Zor yaşam sürseler de hiç yüksünmezler. Mondi, resminin 5.000 Frank ettiğini söyler, oysa galericiler ve koleksiyonerler 50 Frank vermeyi bile reddeder. … bilirsiniz işte, resimler ressamları öldükten sonra değer kazanırmış. Kaldı ki, mezar taşında “Zafere ulaştığı anda ölüme yakalandı” yazar Modigliani’nin.


Johnny Deep, gerçekten başarılı. Oyuncular da (bu arada, Modigliani’nin hayatını film yapmak isteyen -hatta telifini ödeyip haklarını alan- ilk sinemacılardan Al Pacino da filmde yer alıyor) çok başarılı. Aklıma, Johnny Deep, acaba hep kamera arkasında mı olsa sorusu takılı kaldı.

(27 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Yazdığım Her Şey Sana Dair / Hayatımın Şarkısı

‘Bir şarkı hayat kurtarır mı?’

John Carney’nin önceki filmlerini izlediyseniz bu soruya yanıtınız evet olacaktır. İrlandalı yazar yönetmen 2006 yılında bir Sundance klasiği olan ilk uzun metrajı ‘Once’ ile radarımıza girmiş, aynı yıl filmden Glen Hansard ile Markéta Irglová eseri ‘Falling Slowly’ En İyi Film Şarkısı dalında Oscar’a kadar uzanmıştı. 1972 doğumlu sanatçının 90’lı yılların başlarında bir rock grubunun üyesi olduğunu biliyoruz. Nitekim Carney’nin maalesef bize ulaşamayan sonraki filmleri ‘Sing Street – Şarkı Sokağı’ (2013) ve ‘Flora and his Son – Flora ile Oğlu’nda (2016) hep müzik sevdasının birleştirdiği büyük aşklar ve dostlukların hikâyesi üzerinedir.

Yaz mevsiminin güzel bir sürprizi olarak sinemalarımıza düşen taptaze son filmi ‘Power Ballad / Hayatımın Şarkısı’ yönetmenin çizgisinde yeni bir sayfayı, bu defa daha farklı bir etkileşimin örneğini haberliyor. Öykünün kahramanlarından Rick Power (Paul Rudd), gençlik yıllarının yıldız olma hayallerini çoktan geride bırakmış, 40’lı yaşlarda Amerikalı bir rock şarkıcısıdır. Dublin turnesi sırasında aşık olup evlendiği karısı Rachel (Marcell Plunkett) ve taze ergen kızı Aja (Beth Fallon) ile birlikte mütevazı bir yaşam kurmuş, İrlanda taşrasında yaşı kemale ermiş arkadaşlarıyla kurduğu grupla düğün müziği yaparak hayatını kazanmaktadır.

Adamımız ‘Bride & Groove’ adını verdikleri grubuyla yakınlardaki bir malikane düğününde sahne aldığı gece damadın yakın dostu, eski ‘boy band’ şarkıcısı Danny Wilson (Nick Jonas) ile karşılaşır. Daha doğrusu, düğün sahibinin nazik ricası üzerine genç adamla birlikte düet yaparlar. Stevie Wonder’ın ölümsüz hiti ‘I Wish’de o denli ahenkli bir birliktelik yakalarlar ki, farklı jenerasyondan iki müzisyenin diyaloğu davet sonrasında da sürer. İkili Danny’ye tahsis edilmiş lüks süitte gün ağarıncaya kadar müzik üzerine sohbet eder, çalar söylerler. Umutları, müzik kariyerlerindeki özlemleri üzerine konuşurlar. Carney’nin müzik tutkusuyla birleşen yüreklerin çarpıntısını bir kez daha duyarız.

Rick ununu elemiş, eleğini asmıştır ama 27 yaşında artık geçmişin yıpranmış ‘Boyband’ şöhretini aşması gereken Danny’nin ününü tazelemeye, insanları cezbedecek yeni bir hit şarkı bulmaya şiddetle ihtiyacı vardır. Kurt prodüktörünün (Jack Reynor) ifadesiyle lüks malikanesini, arabalarını, hatta menajerini kaybetmemek için buna zorunludur. Genç adam jamming gecesinden kalan ezgilerle piyanosunda sörf yaparken aradığını bulur. Rick’in ‘yalnızca tek bir kız için kaleme aldığım’ dediği ‘seni tanımasam nasıl şarkı yazardım’ sözleriyle başlayan şarkısına, kulak misafiri olan kız arkadaşı da hayranlıkla onay verince Danny harekete geçer. Filme özgün adını veren bu zarif ballad beklenenin ötesinde ilgi görür. Şarkı 500 milyonu aşan tıklama ile herkesin dilinde dolaşırken Danny kaldığı yerden yeni bir zirveye doğru yol almaya başlar. Yıllar önce yazmış olduğu şarkıyı bir AVM’de çalınırken ilk kez işiten Rick garip duygular içerisindedir. Şarkıyı kendine mal eden Danny şan şöhrete ulaşıp, solo kariyeri hızla yükselirken, Rick hem maddi hem manevi hakkını almak için bu işin peşini bırakmama ve gruptan arkadaşı can dostu Sandy (Carney ile birlikte senaryonun da ortağı olan Peter McDonald) ‘Zümrüt Ada’ İrlanda’dan Los Angeles’a uzanan yol serüveninde hakkını arama kararı alır.

Carney son filminde sıcak ezgilerle inşa edilen dostluk ve sevgi bağlarının ötesine geçerek müzik endüstrinin acımasız çirkin yüzünü göstermek; güçlünün güçsüzün üzerinden geçtiği bir yarış alanına dönmüş olan gösteri dünyasının ikiyüzlü yapay dünyasını sergilemek istemiş. Buna rağmen bu bir ‘intikam’ filmi değil. O büyülü gecede kafalar iyiyken görmüş geçirmiş rock şarkıcısı ile kurduğu ilişki Danny için de öylesine unutulmazdır ki, gecenin sabahında 1952 model vintage gitarını emektar düğün şarkıcısına hediye olarak bırakmıştır. Ancak rekabetçi endüstride ince duygulara yer yoktur. Prodüktörünün dikte ettiği biçimde Rick’in aramalarına asla yanıt vermeyecek, ‘o basit ezgiyi uluslararası bir hit şarkıya dönüştürmek o kadar kolay mıdır’ söylemine sığınmayı seçecektir.

‘Hayatımın Şarkısı’ Temmuz sıcağında ruhları serinleten, günlük hırs ve ihtirasların ötesinde, tüm olumsuzluklara rağmen kalbe dokunan gerçek müziğin yaraları onaracağı duygusunun bir kez daha altını çizen bir güzel Carney filmi olarak izlenmeyi hak ediyor. Rick’in talihine benzer bir biçimde Hollywood cangılında beklediği yerlere gelememiş Paul Rudd ile 90’lı yılların başlarında Jonas Brothers’ın yeni yetme üyesi olarak çok genç yaşında şöhreti tatmış Nick Jonas’ın gerek tekli, gerek düet performansları gerçek hayatlarından kurgulanmış bir belgesel tadında hayranlıkla izleniyor.

(23 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tüm Cihanı Yakmak / Odyssey

Antik Yunan şairi Homeros’un bundan 29 asır önce kaleme aldığı ‘Odysseia’ destanı, salt bir macera öyküsü olmanın ötesinde, insanın evrene meydan okuyuşunu, aklın gücünü ve hayatın anlamını arayışı işleyen derin bir felsefi metindir. Metninin yoğunluğu ve karmaşıklığı ilkçağdan beri bilginleri şaşırtmış olan hacimli eser, destan içinde destan, masal içinde masal, ozan içinde ozan yapısıyla insanın insan-üstü, insan-dışı varlıklarla ilişkilerinde yeni anlam ve imgeler arar. Batı uygarlığının ilk romanıdır. Gerek karakterlerinin, gerek kurgusunun modern romana yakınlığıyla bütün dünya edebiyatını ve de bir asırdan beri var olan sinema sanatını yakından etkilemiştir. Nitekim çağdaş okur ve izleyici metni hacimli bir romana, aksiyon yüklü bir filme benzetir.

Konusuyla, kuruluşu ve kurgusuyla bir filmi andıran eser yedinci sanatın yüzyılı aşkın serüveni boyunca gerek sinema filmi, gerekse epizodlar halinde televizyon dizilerine kaynaklık etmiştir. Bunlardan en bilineni, Carlo Ponti ve Dino de Laurentiis yapımcılığında İtalyan sinemacı Mario Camerini’nin başrollerde Kirk Douglas ve Silvana Mangano’yu oynattığı, ülkemizde ‘Kral Ülis’in Maceraları’ adıyla gösterilmiş 1954 yapımı ‘Ulysses – Ulise’dir. Yakın bir tarihte ise yine bir başka İtalyan yönetmen, Uberto Pasolini, Ralph Fiennes – Juliette Binoche ikilisini bir araya getirdiği 2024 yapımı ‘Dönüş / The Return’de Odysseus’un maceralarla dolu uzun yol serüvenini bir kenara bırakarak, görmüş geçirmiş savaşçının evine, Ithaca’ya dönüşünü beyazperdeye taşımıştır.

Günümüz Amerikan sinemasının önde gelen isimlerinden Christopher Nolan’ın ‘Odysseia’ tutkusu üzerine çektiğini ifade ettiği ve devasa bir reklam kampanyasıyla bu yazın hiti olarak dünya sinemalarıyla aynı anda bizde de piyasaya sunulan ‘Odyssey – The Odyssey’, 3 saatlik uzunluğu ile bugüne kadar yapılmış en hacimli uyarlama olarak dikkat çekiyor. Nolan’ın sinema teknolojisinin en taze nimetleriyle kotardığı yapım, ‘büyünün yaşamın parçası olduğu yıllar’ ön yazısıyla açılıyor. Antik Yunan’ın Ithaca adası krallığındayız. Tarihçi ozan ‘bir yüz, bir filo, bir savaş, bir fikir, bir hile’ sözleriyle, krallığın sarayında toplanmış güruha yitik komutan Odysseus’un (Matt Damon) Truva seferini anlatmaktadır. Kralın Truva seferi için Ithaca’dan ayrılışının üzerinden tam 20 sene geçmiştir. Savaş biteli 10 küsur yıl olmuş, bir çok Truva gazisi Sparta’ya dönmüş ancak Odysseus’tan haber alınamamıştır. Başsız kalan Ithaca halkı denizden gelecek tehlikelere karşı ordu kurarak güvenliği sağlayacak bir kralın gelmesini beklemektedir. Odysseus’un sadık eşi Penelope (Anne Hathaway) ve artık bir delikanlı olmuş olan oğlu Telemachos (Tom Holland) saraya postu sermiş Ithaca ve çevre ada kentlerden taliplerin izdivaç ısrarına daha ne kadar dayanabilecektir.

Homeros’un ana karakteriyle bu noktada, hafızasını yitirdiği son 7 yılda ona yoldaşlık yapan Calypso’nun (Charlize Teron) adasında karşılaşırız. Yorgun savaşçı uzaklarda bir evi olduğunu hissetmektedir. Calypso’nun ‘hatırlayınca ya mutsuz olursan’ ikazına rağmen geçen yılların anıları birer birer kafasında belirmeye başlar. Antik Truva seferi, Yunan kralı Agamemnon’un (Bennie Safdie) kardeşinin eşi Helena’nın (Lupita Nyong’o) kaçırılması bahane edilerek, boğazlara ve ticaret yollarına hakim olma niyetiyle başlamıştır. Kuşatma yıllar alır. Sonrasında Odysseus’un parlak fikriyle inşa edilen tahta atın içinde saklanan askerler, barış adağı olarak Truva halkına sunulan devasa yapı ile birlikte şehrin surlarını aşar ve tarihten çok iyi bildiğimiz Truva kenti yağması başlar.

Nolan bu kadim metni emrine sunulan tüm imkânlar ve son sürüm sinema teknolojisi ile çekmiş. Aksiyon sinemasına ‘art house’ dokunuşları yapmak suretiyle hem geniş kitleleri hem de eleştirmenleri memnun etmeye çalışmış. Odysseus ve adamlarının Truva sahilinde mahsur kalışı, İtilaf Kuvvetleri askerlerinin ‘Dunkirk’deki tedirgin bekleyişine benziyor. Devasa Truva atının sahildeki görüntüsü Franklin J. Schaffner imzalı 1968 tarihli özgün ‘Maymunlar Cehennemi / Planet of the Apes’in final sahnesini akla getiriyor. Nolan finale doğru, filmin şahikası konumundaki kritik Truva kuşatması bölümünün ikinci perdesine dönüş yaptığında, yakıp yıkılan kentin manzarası karşısında Odysseus’un kendisiyle hesaplaşmasını öne çıkarıyor. Katliama herkes ortak olmuştur ama Yunan askerlerinin barış adağı içi asker dolu tahta atın içinde kente sokulması kendi fikridir. Ve Truva’yı yakıp yıkmak aslında tüm cihanı yakmakla eş değerdedir. İletişimin kıymeti bilinmemiş, ölçüsüz zafer kutlamalarıyla kadınlar, çocuklar insafsızca katledilmiş, Zeus yasası hiçe sayılarak halkların en büyük değeri olan kutsallık bozulmuştur. Bronz çağın her yerde çökmeye başladığının işaretiyle Nolan bu noktada çağımıza gönderme yapar. İnsanoğlunun doymak bilmeyen hırsının bugün Filistin’de, Ukrayna’da ve dünyanın dört bir yanında yaşananları karanlık bir çağın iz düşümleri olarak düşündürür.

Homeros’un destanında hayli rolü bulunan Tanrılara pek yer vermeyen, savaş gazisi ile melez tanrıça Athena’nın (Zendaya) kısa karşılaşmalarıyla yetinen Nolan, günümüzde ‘uzun ve maceralı yolculuk’ anlamında da kullanılan ‘Odyssey’ kelimesinin hakkını vermiş. Odysseus’un Poseidon’un oğlu tek gözlü dev Polyphemos ile karşılaştığı ve onu zekâsıyla alt ettiği sekans ya da ölüler ülkesi Hades’te geçen bölümler bir korku film çekmeye niyeti olduğunu ifade eden sinemacı için iyi bir ön alıştırma gibi duruyor. Kralın serüvenleri arasında benim açımdan başı çeken bölümün Kirke’nin adasında yaşananlar olduğunun altını çizmeliyim. Hollywood’da pek kıymeti bilinmemiş İngiliz oyuncu Samantha Morton’ın Oscar adayı olmasını dilediğim müthiş bir performansla canlandırdığı görmüş geçirmiş cadı kadının, ‘erkekler iştahlarının kurbanı olur, adamlarının sahte gerçek yüzünü gör’ diyerek gözü dönmüş bir şekilde yiyeceklere saldıran Odysseus’un tayfalarını domuza çevirdiği sahne ‘beden korkusu / body horror’ antolojilerine girecek denli etkileyici.

Bitirirken, Fas, İtalya, İzlanda, Yunanistan, İskoçya’da çeşitli doğal mekânlarda çekilmiş olan filmin görkemine büyük katkısı olan iki ustadan söz etmek isterim. 70 mm versiyonu ülkemizde izleme şansımız olamadı ama, İsviçre asıllı görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema’nın ıssız ve yalnız peyzajları, İsveçli besteci Ludwig Göransson’un Truva halkına yaktığı dokunaklı ağıtı ve vurmalıların şaha kalktığı aksiyon sahnelerindeki müzik çalışmasının tüm övgülere layık olduğunu vurgulamak isterim.

(19 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Mitoloji Sinemanın da Atası: Odyssey

Mitolojik öyküler, güncellenebilirliğiyle yaşamın her anına, her alanına uyar. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel… her ne anlatırsanız, hepsinin temeline yerleştirebilirsiniz mitolojiyi. En çok da metaforlar için geçerlidir bu temellendirme. Hem zaten değil mi ki bir metafor (eğretileme), asıl söylemek istediğinizi kimseyi ürkütmeden, kimseyi üzmeden ya da sevindirmeden anlatmanın yoludur. Şiirde, öyküde, heykelde, müzikte, dansta, mimaride de eğretilemelerle yepyeni duygular yaratan yapıtlar meydana getirebilirsiniz.

Christopher Nolan, çok gerçekçi ama aynı oranda karmaşık zaman algılarını, felsefi paradoksları ve büyük ölçekli epik hikâyeleri ana akım sinemada gişe rekorları kıran filmlere dönüştüren bir yazar / yönetmen… Öykünün içinden geçiyor, kokluyor, dokunuyor ve izleyiciye ne oranda ulaşabileceğini saptayabiliyor. Tabii ki, zor öyküler seçiyor kendine… Tabii ki, zorluk onu engellemek yerine daha bir azdırıyor, başarıya odaklanmasını sağlıyor. Hiçbir şey yapamazsa yeni formatta (70 mm) film yaptırıyor (bilinen bir format olsa da, pelikül kullanımının azalmasıyla negatifler da tükendi; varsa yoksa dijital). “Şeytan tüyü var” dedikleri Christopher Nolan olmalı… Oppenheimer’da 70 mm pelikül denedi, başardı. Odyssey’de IMAX kamera denedi, yine başardı. “Blimp kamera” (sağır kamera) bizde çok az kullanılan, neredeyse bilinmeyen bir kamera. Kamerayı, ses geçirmeyen bir kutuya yerleştiriyorsunuz hem hacmi büyüyor hem kullanımı zorlaşıyor hem de emek harcatıyor, haddinden fazla.

Başarılı mı?

Christopher Nolan, kuşkusuz çok başarılı bir yazar / yönetmen. Hazırlıklarını çok iyi yapıyor… Filmi, daha baştan kafasında çekiyor ve hazırlıklarını ona göre tamamlıyor. İdealist diyebiliriz Nolan’a; kurgusal hikâyeyi mümkün olan en sağlam bilimsel temellere ve insan psikolojisine oturtarak gerçekçi bir his yaratığı gerçeğini kabul etmeliyiz. Sadece oyuncularda değil, sette (öncesinden sonrasına kadar, tümüyle), mekânda, kamerada, müzikte, seste, dijital efektlerde de ne istediğini bilen, istediğinin de yerine getirilebileceğinin farkında olan ve onu isteyen biri…

Başarısının kanıtı…

Kameradaki filmden stüdyodaki montaj olanaklarına kadar birçok isteğinin yerine getirilmesini sağlayan (sadece Oppenheimer ve Odyssey bile yeterli) filmleri ve gişe başarısı başarısının kanıtı kuşkusuz.

Birçok ülkede, altı ayda, 91 çekim gününde tamamlanmış Odyssey, 640 bin metre film kullanmış. Onca çekimin montajını varın siz düşünün… Set kurulumu, dekor ve kostüm tasarımı / yapımı / kullanılması büyük zaman ve para demek… Filmin sadece bir sekansında görülen Truva atından 9 adet yapılmış.

Mitolojik başarı sayılır mı?

Bir yıl önce Uberto Pasolini’nin The Return’ünü (Dönüş) izledik. İki ayrı yönetmenin iki ayrı yorumu olsa da öykü aynı. Homeros’un bu başyapıtı, sadece sinemada değil, sanat disiplinlerinin tümünde farklı yorumlarla çıkıyor karşımıza… hem zaten, değil mi ki, bir senaryodan beş yönetmen, beş ayrı film çıkarır denir.

Pasolini, sanki, Homeros’un ruhuna, yalınlığına, sakinliğine daha bir sadık kalmış. Nolan ise, hep yaptığı gibi kendi Odyssey’ini çekmiş. İkisi de çok başarılı (Pasolini’nin filmini de sevmiştim: https://sadibey.com/2025/01/23/sinema-mitolojiyi-yeniden-yorumluyor-donus/).

Diğer her şeye ek olarak 35 farklı boyutta bronz gong, insanın içini titretiyor; gergin hava yaratan müziğiyle de bir adım öne çıkıyor Nolan’ın filmi.

Hep yineliyorum, edebiyat imaj yaratır; film imajın imajıdır. İki filmde iki imaj izliyoruz… İki filmi karşılaştırmalı okumanın, iki yönetmenin yorumunu ele almanın, iki filmi de irdelemenin gerekliliğine inanıyorum.

(17 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Ataerkil Kültür: Ceza

İran’ın muhafazakâr kültürü, yaşamı belirliyor. Bizde, mahalle baskısı olarak tanımlanan o tutuculuk İran’da çok daha yoğun ve alabildiğine erkek egemen.

İki çocuklu bekâr bir anne olan Mahnaz’ı (Parinaz Izadyar) merkeze alan film, aslında tam bir dram; evlenmek istediği Hamid (Payman Maadi), çocuklu biri olduğunun bilinmesini istemediği için oğlu ve kızını eski kaynanasının evine bırakır. Kız isteme töreninde ise kız kardeşi Neda’yı (Arshida Dorostkar) görünce, gönlü ona kayar. Mahnaz’ın oğlu Aliyar (Sinan Mohebi) yaramaz ama kafası çalışan bir çocuktur. Anneannesinin ödevini yapmak için rüşvet alır, aldığının küçük bir kısmını kardeşine verip hem kendi ödevini hem de anneannesininkini yaptırır. Okuldan kaçıp kumar oynar. Ağzı iyi laf yaptığından, sevimlidir ve kimse ona kızamaz, annesinin birlikte çalıştığı bir hemşireye aşıktır ve hiç de gizlemez.

Sıradan bir film öyküsü gibi gelse de ipucunu baştan verdik. Kapalı kültürde büyükanne ve babalar “ceza” vererek terbiye etmeyi tercih ederler. Şairin şiirce dediği gibi -“erken öten horozun başını keserler / bitmek tükenmek bilmez ki başın kesile kesile”- hiçbir ceza işe yaramamıştır, kaldı ki, filmde olduğu gibi çok daha büyük ve onulmaz yaralar açabilir.

Saeed Roustayi’nin filmi, iniş ve çıkışlarla dolu; kimi zaman izleyiciyi bıktıracak denli fazla ama Doğu kültürünü bilenler için gerekli. Filmi iki bölüm olarak ele alabiliriz. Birinci kısmında, çocuklu bir kadınla evlenmek istemeyen bir erkeğin yaşadıkları ve yaşattıkları. Alabildiğine yalın ve anlaşılır. İkinci bölümdeyse trajik bir durumun arkasından izleyerek değil yorumlayarak katılıyorsunuz filme. Karakterlerin de savrulduğu bu bölümde, ister istemez, siz de dengenizi yitiriyorsunuz. Unutulmaması gereken bir şey: toplumsal durum ya da mahalle baskısı. Acaba konu komşu ne der diye yaşayamayan insanların yurdudur Doğu. Mahnaz’ın adım adım çöküşünü izleriz. Sosyal ve ekonomik baskılar, izleyiciyi bile etkiliyor; kaldı ki, karakterler tam da göbeğinde yaşıyor. Filmin psikolojisi gerçekten etkileyici. Oyuncuların başarılılığını söylememe bile gerek yok. Aliyar’ın okuldan uzaklaştırılmasında erkek egemen bakışın önemini hemen anlıyoruz. Ancak okul müdürü, çocukların gözündeki kararlılığı görünce geri adım atıyor. Bu bir başka açıdan bir anlamda çöküş, ama asıl çöküşü Mahnaz yaşıyor.

“Bunca çöküşten sonra hayatın geri kalanı yaşamaya değer mi?” sorusuyla çıkıyorsunuz salondan. Sonrası sizin yorumunuz ve önemli olan da o.

(15 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Kadınlar ve Çocuklar / Ceza

İran sinemasının bizde fazla tanınmayan bağımsız sinemacılarından Said Rustayi’nin geçtiğimiz yıl Cannes’da Altın Palmiye seçkisinde yer almış son çalışması ‘Ceza / Zan va Bache’ yaz sezonunun önemli filmlerinden biri olarak gösterimine başlıyor. Rustayi ilk uzun metrajından başlayarak aile kurumu üzerinden kendi toplumunu neşter altına yatırır; sistemi, bürokrasiyi, adaletsizliği, kadınlara söz hakkı tanımayan geleneksel patriyarkal düzeni eleştirir. Bu yüzden de İran İslam Cumhuriyeti’nce sık sık engellenmiş, hapis cezası ile yargılanmış ve film çekmesi uzun yıllar engellenmiştir.

Aile kurumu üzerinden yaşadığı toplumun fotoğrafını çeken sinemacının 2016 yapımı ilk uzun metrajı ‘Sonsuzluk ve Bir Gün / Abad va Yek Rooz’, babanın göçmüş olduğu, yaşlı ve hasta anneleriyle aynı yoksul evi paylaşan dördü kız 7 kardeşin hikâyesi üzerinedir. Uyuşturucu müptelâsı ortanca kardeşin fakirhaneye getireceği belaları savmakla mücadele eden aile bireyleri, abi Murteza’nın (Payman Maadi) işlettiği küçük market ve kızların günübirlik işleriyle ayakta kalmaya çalışır. Yakınlarını bu derin yoksulluktan kurtarmak için zengin bir Afganlıya varması istenen Sümeyye (Perinaz İzadyar) ailenin dipten çıkması için kendini feda edecek midir.

Yönetmenin 2022’de Cannes ana seçkisine alınmış olan bir önceki filmi ‘Leyla’nın Kardeşleri / Barādarān-e Leilā’ benzer düşkünlükte bir aileyi ele alır. Yaşlı babanın ve onun uydusu konumundaki annenin dediğinden çıkmayan işe yaramaz dört erkek kardeşin ortaklaşa çalışacakları mütevazı bir işletmeyi hayata geçirmek için didinen Leyla, Sümeyye’den daha isyankâr, ataerkil örf ve adetlere karşı direnen genç bir kadındır. Her iki film de kurulu düzenin çağ dışılığını acımasızca eleştirir, yoksulluğun acımasız resmini çizer ancak finaller umut yüklü bir çözüm sunmaz. Genç insanların, genç kadınların engellemelere ve darbelere direnmeye güçleri yetecek midir?

Rustayi’nin bizde ‘Ceza’ ismi uygun görülmüş son filminin özgün ismi Farsça ve İngilizce dillerinde ‘Kadın ve Çocuk’ anlamına geliyor. Yine bir ailenin öyküsünü izliyoruz ancak bu defa hikâye yaşlı anneleri ile birlikte yaşayan iki kız kardeş üzerinden ilerliyor. Kocasını erken yaşta kaybetmiş, 14 yaşındaki oğlu Aliyar (Sinan Mohebi), 8 yaşındaki kızı Neda (Arshida Dorostkar), 25 yaşındaki kız kardeşi Mehri (Soha Niasti) ve arşiv görevlisi olarak çalışan yaşlı annesi (Fereshteh Sadre Orafaiy) ile birlikte çok katlı bir sitenin üst katında yaşayan hemşire Mahnaz (9 yıl önce Sümeyye’yi canlandırmış olan Perinaz İzadyar bu defa 40’lı yaşların başındaki olgun bir genç kadına hayat veriyor) çalıştığı hastanenin serbest çalışan ambulans şoförü Hamid (Rustayi’nin tüm filmlerinde rol almış olan usta oyuncu Payman Maadi) ile evlilik hazırlığı içerisindedir.

Film, yüz bakımı yaptıran Mahnaz’ın yakın planıyla açılır. Güzeldir, bakımlıdır. Kadınlarla arası pek iyi olan flörtöz Hamid’in deyişiyle ‘ona herşey yakışmaktadır’. Genç kadın Hamid’in aurasından ve iltifatlarından hoşlanır ama evlilik hakkında şüpheleri vardır. Durumu olmayan göçmen hasta yakınlarını geceleri para karşılığı ambulansında yatıran 48 yaşındaki feleğin çemberinden geçmiş adamın evlenmek için çok da uygun bir aday olmadığını bilir. Hastaneden arkadaşı Rana’nın ‘bağımsızlığını ilan etmiştin hani’ dokundurmasına verecek cevap bulamaz, ama yine de bir erkeğin başında olduğu kurulu aile düzenini kendi yuvası için de arzu eder ve sesini çıkarmaz.

Hamid, Tahran dışından eş isteme töreni için gelecek olan anne baba ve görümcenin iki günlük ziyareti için çocukların ve eşyalarının ortadan kaldırılmasını talep eder. Mahnaz bunu da kabullenerek yanlışlarına bir yenisini ekler. Derslerinde çok başarılı ancak ele avuca sığmayan Aliyar tam da bu iki günde sınıf arkadaşlarıyla şehir dışı bir gezide olacakken, okulda yarattığı kaos nedeniyle uzaklaştırma cezası alınca Mahnaz bir hata daha yapar ve çocukları huysuz eski kayınpederinin eline bırakır. Gelin isteme gününde Hamid’in fıldır fıldır gözleri evdeki alımlı kız kardeşe kayıvermiştir. Meri de, belki de çevresinde daha iyi bir seçenek olmadığından, ağzı laf yapan, kadın ve çocuk değil, bir çocuk – kadının peşine düşmüş Hamid’in arzu dolu bakışlarına cevapsız bırakmaz. Mahnaz’ı asıl yıkacak olan çok daha trajik bir gelişme ise yaşlı dedenin evinde yaşanacaktır.

İlk bir saatlik bölümde ana karakterleri ve düzenin mikrokozmosu olarak aile çatısını başarıyla kuran yapımın, seyir düzenini etkileyecek spoiler vermemek adına, filmin çok ağır bir trajediye doğru yol alan ikinci bölümüne dair ayrıntılara girmek istemiyorum. Mahnaz’ın sıra sıra dizilmiş yanlış kararlarının yükünü çekmekte zorlandığını, tüm kuralların erkekler tarafından belirlendiği bir sistemle öfkeyle, kıskançlıkla, intikam hissiyle hatta bir cinayeti göze alarak tek başına mücadele etmeye çalıştığını, oğlunu koruyamasa bile kız kardeşini koruma isteğiyle hareket ettiğini söylemekle yetinelim. Lakin kadın başına ezeli patriyarka ile savaşmak mümkün olacak mıdır. Mahnaz’ın debelene debelene, saçlarını ağırta ağırta öğreneceği gibi Rustayi kurulu düzenin bugünden yarına değişmeyeceğini çok iyi bilir aslında. Lakin, kuralları dikte eden hâlâ erkekler olsa da kadın dayanışması ve kadınlarının eğitiminin ne denli hayati olduğunu vurguladığı çarpıcı finaliyle bu son filminin yine de öncekilerden farklı olarak umut pırıltısıyla sonuçlandırır.

35 yaşındaki İranlı sinemacının ilk filminden bu yana sinema dilini, öykü detaylandırma becerisini ne denli geliştirdiğinin, artık İran’ın en önemli melodram ustası olduğunun kanıtı bu film. Aliyar’ın okul atölyesinde kumar oynattığı sekans, 700 öğrencinin okulda mahsur kaldığı kalabalık sahne başta olmak üzere Adib Sobhani’nin ustalıklı sinematografisi de sağolsun. Tüm Rustayi filmlerinde olduğu gibi kastingin yine son derece başarılı olduğunu vurgulamak isterim. Gelecek vadeden bir çocuk oyuncu olarak Aliyar’ı canlandıran Sinan Mohebi’ye, bir de dramatik anlarda filmle bütünleşen Ramin Kousha’nın müzik çalışmasına ayrıca dikkat çekmek isterim.

(15 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com