Alberto Manguel Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı kitabıyla İstanbul’da

Okurlarını kitapların, kütüphanelerin, okuma ve yazma eylemlerinin tavan aralarında, dehlizlerinde yolculuğa çıkaran Alberto Manguel, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan ve kitapçı raflarında yerini alan son kitabı Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı: Bir Biyografi ile Yapı Kredi Kültür Sanat’ın konuğu oluyor. Birçok eseri Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan ünlü yazar ve çevirmen, 23 Eylül 2026 Çarşamba günü 17:00’de Beyoğlu Kitabevi’nde kitaplarını imzalayacak, 19:00’da Yapı Kredi Kültür Sanat’da, çevirmen ve sinema yazarı Kutlukhan Kutlu moderatörlüğünde Alberto Manguel, İlyada ve Odyyseia’yı Anlatıyor söyleşisi yapılacak.

Alberto Manguel Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı kitabıyla İstanbul’da yazısına devam et →

Hélène Cixous’dan İktidarın ve Öznenin Kuruluşuna Dair Radikal Bir Sorgulama: Medusa’nın Kahkahası

Hélène Cixous’nun kadınları kendi bedenleri ve arzularıyla yazmaya çağıran, kadının susturulmuş tarihine karşı yeni bir dil ve yazı icat etmeyi savunan sarsıcı denemesi Medusa’nın Kahkahası, iktidarın ve dilin yapısını da kökten sorgulayan radikal bir manifesto. Feminist kuramın temel başvuru kaynaklarından biri kabul edilen kitap, Eylül ayında Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alıyor. Bu deneme, psikanalizden yapısöküme, edebiyattan toplumsal cinsiyet çalışmalarına uzanan geniş etkisiyle, cinsiyet, kimlik, dil ve özgürlük üzerine yürütülen tartışmaların en canlı, en kışkırtıcı ve en yaratıcı metinlerinden biri olmayı günümüzde de sürdürüyor.

Hélène Cixous’dan İktidarın ve Öznenin Kuruluşuna Dair Radikal Bir Sorgulama: Medusa’nın Kahkahası yazısına devam et →

Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde Açılışın Ardından İkinci Gün Geride Kaldı

Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin ikinci gününde 9 film seyirciyle buluştu. Ayvalık seyircisi bilhassa Emin Alper imzalı Kurtuluş gösterimine büyük ilgi gösterdi. Gösterimin ardından yapımcılar Nadir Öperli ve İrem Akbal, oyuncular Berkay Ateş, Feyyaz Duman ve Naz Göktan seyircilerin sorularını yanıtladı. Festivalde yapılan gösterimlerin yanı sıra birçok paralel etkinlik de gerçekleştiriliyor. Bu yılın ilk önemli etkinliği ise Kent Hafızası başlıklı konuşma oldu.

  • Basın Bülteni
  • İkinci günden görüntüler için tıklayınız.
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde Açılışın Ardından İkinci Gün Geride Kaldı yazısına devam et →

Senle de Olmuyor Sensiz de: Charlie & Harper

Hatırlar mısınız, çok yıllar önce şirin mi şirin bir şarkı vardı Güzin ile Baha’nın söylediği: “Olamam ki olamam ben senle de sensiz de…” Genç âş(ı)kların uzlaşmaz çelişkisini dillendiriyordu… Tom Dean’ın Mac Eldridge ile çektiği Nick Robinson (Charlie) ve Emilia Jones’in (Harper) aralarındaki lise yıllarından başlayan ve süreç içerisinde birkaç kez denenen aşklarını anlatan duygusal ve bir o kadar da merak uyandıran filmi “Her Şeye Rağmen”. (Filmin adının çevirisine de değinmek gerekir… Bizde Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibi örnekleri var böylesi “büyük” aşkların… Peki neden farklı bir ad koymayı tercih etmiş dağıtımcı?) duygusal ve güçlü bir görsellikle, başarılı oyunculuklar filmi taşıyan temel unsurlar. Bir de müzik kuşkusuz; izlerken anlayacaksınız.

Film, “nostaljik kişilik misiniz” sorusuyla başlıyor. Bir an fırtınalar kopuyor kafanızda… Ne anlamda diye soruyorsunuz kendinize. Film akıyor ama siz hâlâ o sorunun yanıtı peşindesiniz. Sözcüğün anlamını tartıyorsunuz (filmi anlamak amacıyla), geçmişe özlem, hüzün, güzellikler, tutku, geri dönüşler geliyor aklınıza. Haydi hayırlısı…

Kafa, kavga ve gönül birlikteliğinin sonucunda mutluluk doğar (ya da bana öyle geliyor). Filmde uyumlu iki kişi var, tutkulu oldukları da belirgin ama bir türlü yürümüyor. Birinin beklentisiyle diğerinin itirazı çelişkinin temeli aslında. Okulu bitirince şef (aşçıbaşı) olmak isteyen Harper ile ne yapmak istediğini bilemeyen, daha doğrusu karar veremeyen Charlie’nin arasında gelişen aşk, ne yaparsanız yapın büyü(ye)mez geliş(e)mez. Birinin önerisi diğerine baskı gibi gelecektir… Ayrılık istenmese de kesindir. Ta ki, ikinci bir buluşmaya kadar. Bir güzel yanı var… ikisi de bıraktıkları yerden başlıyorlar, ne kırgınlıkları kalmış ne beklentileri ne de özlemleri… Ama ikisi de genç, ikisi de kendi başına buyruk olma sevdasında ve ister istemez “kavga” (?) yeniden başlıyor. Sonunun hayal kırıklığı yaratmasına rağmen, film dokunaklı, etkileyici ve duygusal bir eser. Sadece hikâyenin içeriği değil, olay örgüsünün yapısı da ‘nostalji’yi, kaçınılmaz olarak cevapsız kalan bir özlemi iletiyor.

Bunuel, “Bir filmde bir şey iki kez görülürse başka bir anlam taşır” diyor(du). Nostaljik kişilik sorusu yinelenince yeni soru işaretleri büyüyor kafanızda. Sahi, Harper ile Charlie arasındaki aşktan başka bir şey mi? Sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik, kültürel sorunlarla barınma, beslenme, sağlık gibi temel hakları bile elde edemeyen gençlerin başka bir anlam yükleyecektir ister istemez.

“Hele bir başlayalım, günü gelince çözüm bulunur” diye başlayan ilişkiler, yürümediği gibi romantizmini de yitiriyor zamanla. Evliliklerin vazgeçilmezi olan “kavga” (şiddetten söz etmiyoruz kuşkusuz) giderek çekilmez oluyor ve ilişkiyi yaralıyor, hem de derinden. Birbiriyle uyumlu gidemeyen ilişkiler biterler, ama asıl amaçlanan geriye dönüp bakıldığında karşılıklı sevgiyi de saygıyı da yitiriyor. Muhakkak ki, içerilerde bir yerde bir boşluk, bir güzellik, bir heyecan, bir umut kalıyor.

(22 Eylül 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Hasip ile Nasip

Özgür Bakar’ın yönettiği ve Toygan Avanoğlu, Didem Balçın, Alper Kul, Barış Başar, Mekin Sezer ile Taner Ayyıldız’ın oynadığı Hasip ile Nasip, 16 Ekim 2026’da CGV Mars Dağıtım dağıtımıyla Greenart Group tarafından vizyona çıkarıldı.
Hasımlar’da belediye başkanlığı yıllardır Hasip’le Nasip arasında sırayla el değiştirir. Ama çocukluk aşkları Perihan kasabaya döndüğünde üçüncü bir aday ortaya çıkınca, iki eski dostun kurduğu düzen bozulur. Koltuğu ve Perihan’ın kalbini de kazanmak isteyen Hasip ile Nasip, kasabayı birbirinden beter seçim vaatleriyle karıştırır. Seçim günü yaklaşırken ikiliyi ve tüm kasabayı kahkahalarla dolu bir macera beklemektedir.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Hasip ile Nasip yazısına devam et →

Ahmet Ümit’ten Toplumsal Çürümüşlüğün Beslediği Suç ve Onun Felsefi Doğasına Edebi Bir Bakış: Roma’nın Beş Günü

Ahmet Ümit, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak olan son romanı Roma’nın Beş Günü’nde, okuyucularını klasik müzik ile arkeolojinin iç içe geçtiği bir şehrin sokaklarında heyecanın hiç eksilmediği cinai uzun bir maratona davet ediyor. Roma’nın kuruluş yıldönümü olan 21 Nisan günü, Tiber nehrinde siyah bir kayığın içinde iki erkek cesedi bulunur. Cesetler tamamen tüylerinden arındırılmış, çıplak bedenleri gül kokulu bir pudrayla kaplanmış ve cenin vaziyetinde karşılıklı olarak kayığın zeminine yatırılmıştır. Roma’nın kurucuları olan Romulus ve Remus’u temsil eden bu iki kurban, ardı ardına işlenecek zincirleme cinayetlerin başlangıcıdır. Roma’nın Beş Günü 01 Ekim’den itibaren kitapçılarda yerini alıyor.

Ahmet Ümit’ten Toplumsal Çürümüşlüğün Beslediği Suç ve Onun Felsefi Doğasına Edebi Bir Bakış: Roma’nın Beş Günü yazısına devam et →

Ayvalık Uluslararası Film Festivali Başladı, Kahve İçen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları Ödülü, İsimsiz Eserler Mezarlığı’nın Yönetmeni Melik Kuru’ya Verildi

Seyir Derneği tarafından Ayvalık Belediyesi işbirliğiyle yapılan Ayvalık Uluslararası Film Festivali, Büyük Park Amfitiyatro’da düzenlenen açılış töreniyle başladı. Kurukahveci Mehmet Efendi’nin ev sahipliği yaptığı açılış töreninde, Kahve İçen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları Ödülü’nün sahibi de açıklandı. Alin Taşçıyan, Berkay Ateş, Cem Kaya, Elif Ergezen ve Pelin Esmer’den oluşan seçici kurul, ödülü İsimsiz Eserler Mezarlığı filminin yönetmeni Melik Kuru’ya verdi.

  • Basın Bülteni
  • Birinci günden görüntüler için tıklayınız.
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Ayvalık Uluslararası Film Festivali Başladı, Kahve İçen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları Ödülü, İsimsiz Eserler Mezarlığı’nın Yönetmeni Melik Kuru’ya Verildi yazısına devam et →

Hepsi Gerçek: Anlatanadam İbrahim Türker’den Hafızanın İzinde Gülümseten Hikâyeler

Hikâyelerini sahnede anlatmaya alışkın olan İbrahim Türker, bu kez okurla sayfalar üzerinden buluşuyor. Türker’in gerçek yaşamından yola çıkan öykülerini bir araya getirdiği Hepsi Gerçek, Destek Yayınları etiketiyle yayımlandı. Çocukluk anılarından mahalle hayatına, yazlık kasabalardan aile içindeki unutulmaz anlara uzanan kitap; geçmişe mizah, ve hüzünle bakıyor. Türker, yaşandığı anda büyük görünen ancak yıllar sonra küçülen olayların bıraktığı izleri anlatırken, hafızanın gerçeği nasıl yeniden büktüğünü de hikâyelerinin merkezine taşıyor. Yazarın “artırılmış gerçeklik” olarak tanımladığı anlatım biçiminde anlatıcının dokunuşuyla yaşananların bıraktığı etki görünür hale geliyor.

Hepsi Gerçek: Anlatanadam İbrahim Türker’den Hafızanın İzinde Gülümseten Hikâyeler yazısına devam et →

Balyoz ve Özgürlük / Tavuk

György Pálfi’nin kategorilere sığmayan sıra dışı son denemesi ‘Tavuk / Kóta’yı izlerken ve yazarken gençlik yıllarımızda rol modelim olmuş rahmetli Onat Kutlar’ı anmadan edemedim. Yazının başlığı da onun 15 Ocak 1983’te kaleme aldığı ve daha sonra ‘Yeter ki Kararmasın’ adlı kitabında yer verdiği makalesinden alınmadır. Kutlar sözlerine, 70’li yılların devrimci gençlerinin ortalıktan çekilmesi ya da işkenceler altında trajik yok oluşunun ardından bir soruyla başlar ve bu soru eski Yugoslavya vatandaşı yönetmen Aleksader Ilić’in 1977 yapımı kısa başyapıtı ‘Balyoz / Malj’ ile buluşur.

Kutlar şöyle devam eder: “‘Balyoz’ bize çağdaş (!) yöntemlerle her gün çok sayıda civciv üreten bir işletmeyi gösterir. Üzerinden binlerce civcivin geçtiği geniş bir bandın iki yanında ‘kapo’ları andıran seçici kadınlar durur ve sağlam (!) civcivleri ayırırlar. Bozuk, sakat veya ölü olanlar bantta bırakılır ve az ilerde yumurta kabuklarıyla karışık olarak bir varile dökülürler. Bantın üzerinde sapsarı, birer küçük ışık yumağı gibi yavrular, yaşamak için seçilmeyi beklerken, birden bir kara civciv görünür aralarında. Sapasağlamdır ama kurala uygun değildir. Acımasız bir el iterek bant üzerinde bırakır onu. Yürüyen bant üzerinde uçuruma doğru sürüklenen yavru kurtulmak için geriye doğru hızla koşar. Eller yeniden iter onu. Bu umutsuz çaba küçük civciv yumurta kabukları ile birlikte varile düşene kadar sürer. Sonra üzerine, varilde çok yer kaplamasın diye, düzenli aralıklarla işleyen bir balyoz iner. Ancak filmin sonu umutsuz değildir: avluda, arabalara yüklenmek için bekletilen varillerden birinde kimsenin farketmediği bir kıpırtı görülür. Kara civciv, yumurta kabuklarının arasından başını çıkarır ve özgürlüğüne doğru hızla yol almaya başlar.”

Festival anılarımızda özel bir yeri olan ‘Hıçkırık / Hukkle’ (2012) ve ‘Taxidermia’ (2006) ile gönüllerimize girmiş olan Macar sinemacı, halen otokrat bir idareyle yönetilen Macaristan’da değil de, Almanya ve Fransa ile birlikte yapımı fonlayan Yunanistan’da, Yunan oyuncularla ve Yunanca çektiği yeni filminde, eski Yugovlavya’nın artık hayatta olmayan usta sinemacısından devraldığı bu kısa ancak benzersiz mirasın izinde hikâyenin sonrasını anlatıyor. Öykünün ana karakteri olan kara civciv yumurtadan çıktığında, bu defa nasıl olduysa gözden kaçıyor. Ancak nakliye tırında sürücünün ‘bizim patron bunu almaz’ diyerek, cin bakışlı kara tavuğu lezzetli bir çorba yapılmak üzere karısına götürmeye karar veriyor. Bir mola anında çöplükte yiyecek arayan

kuşların izini sürerken firar eden kahramanımız, önce üretim tesisindeki hapislikten, sonrasında kesilmekten kurtulmuştur belki ama dışarısı binbir tehlikeyle doludur. Onu marketin içine kadar kovalayan aç tilkiden son anda kurtulur ve gün doğduğunda ilk kez ayak bastığı uçsuz bucaksız yollarda dünya ahvali ile yüz yüze gelir. Bir gösteri yürüyüşü sırasında öfkeli protestoculara, copları ve kalkanları ile engel olmaya çalışan polisler arasında kalır. Mısır yüklü bir kamyonun kasasında karnını doyurur. Kırlık alanda solucanların peşinde tarla faresi ve tepedeki alıcı kuşla rekabete girer. Ve nihayetinde, siyah bir bekçi köpeğinin ağzında epeyce bir hırpalandığında sahile nazır mekânın sahibi yaşlı adamın (Yannis Kokiasmenos) koruması altına girer.

Kara tavuk burada yeni bir düzen içindedir. Hayati tehlikelerden uzaktır belki ama büyücek bir kümesin içine tıkılı kalmış durumdadır. Kümes sakinlerinin zorbalığına maruz kalır önce. Yumurtaları her sabah düzenli olarak toplandığından üreme arzusunu da ertelemesi gerekecektir. Lakin gözü hep dışarda, bir kez tatmış olduğu özgür hayattadır. Kümesten kaçma yolunu bulduğunda yine yakalanıp dört duvar arasına girmek zorunda kalır. Şaşkın bakışlarıyla mekanda yaşayanların kavgasına gürültüsüne; yaşlı adamın kızının (Maria Diyakopanayotou) işi beyaz eşya kaçakçılığından insan kaçaklığına döndürmüş olan sevgilisi (Argyris Pandazaras) ve ortaklarının kirli oyunlarına tanıklık eder. Sahilden botla alınan göçmenler ile kara tavuğun benzer kaderi arasındaki paralelliğe ise bizler şahit oluruz. Kara tavuğumuzun herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı bu acımasız dünyada bir yudum mutlu olma şansı olacak mıdır, orasını da filmi izleyecek olanlara bırakalım.

Aradan geçen 20 küsur yıllık zaman içinde, özgürlük ateşinin sönmediği genç sinemasını hep korumuş olan, her eserinde daha iyi bir dünya özlemini dile getiren Pálfi, kategorilere sığmayan bu çizgi dışı denemesinde Hollywood’daki benzerlerinin aksine ‘robot modeller’, bilgisayar ya da yapay zekâ destekli bir müdahale olmaksızın gerçek tavukları oynatmış. Özel eğitmenleriyle çalışan ve son jenerikte adlarına da yer verilen 8 ayrı tavuğun performansı, usta görüntü yönetmeni Giorgos Karvelas’ın yakın planları, Ozu usulü öznenin göz hizasından çekimleriyle son derece gerçekçi kılınmış. Pálfi’nin müzik kullanımı da hayli çeşitli ve sürükleyici. Macar besteci Szabolcs Szöke’nin tınıları, mekân ile özdeşleşen Yunan popüler müziğinden ezgilere karışıyor. ‘Nilüfer’den ‘Ta Uzak Yollardan’ sözleriyle dinlediğimiz şarkının aslı olan ve özgün bestecisi Manolis Agelopoulos tarafından yorumlanan ‘Tu Mavra Matia Sou’ ya da Maurice Ravel’in ünlü ‘Bolero’sunun The Swingle Singers yorumu, tavukların ve tüm ezilen canlıların trajikomik hallerine eşlik ediyor.

(21 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yapı Kredi Yayınları’nda Son Çıkanlar: 17 – 18 Eylül

Yapı Kredi Yayınları, 17 – 18 Eylül’de Alberto Manguel’in Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı: Bir Biyografi, Christopher Isherwood’un Akşam Vakti Dünya, Burcu Pelvanoğlu’nun Halef Asaf: Türk Resim Sanatında Bir Dönüm Noktası, J. K. Rowling’in Potter Cep Kitapları: Dobby, ve Potter Cep Kitapları: Hagrid, ve Sibel Şengül’ün Beri Bak Çocuk adlı kitaplarını yayınlıyor. İlk kadın ressamlarımızdan Hale Asaf, Osmanlı’nın son dönemlerine ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına rastlayan kısa ve sıradışı hayatında İstanbul’da, Paris’te, Berlin’de ve kısa bir süre de Bursa’da yaşadı, çalıştı, az sayıda ama etkileyici eserler üretti.

Yapı Kredi Yayınları’nda Son Çıkanlar: 17 – 18 Eylül yazısına devam et →

Ferhan Baran Yazıyor: Bilinmeyen / İçimdeki Yabancı

Mayıs ayında Cannes’da dünya prömiyerini yapan Arthur Harari imzalı ‘İçimdeki Yabancı / L’Inconnue’ fantastik sinemanın gözde ‘beden değiştirme’ teması üzerine inşa edilmiş. Film, 40’lı yaşlardaki fotoğrafçı David Zimmerman’ın (Niels Schneider) Paris sokaklarının dünü ve bugününü karşılaştıran antolojik çekimleriyle açılıyor. Aynı gece ressam arkadaşının maskeli balo partisi eşlikli resim sergisine katılan David’in, eğlencenin doruğunda peşinden … Devamı…»

Ferhan Baran Yazıyor: Derin Devletin Kanlı Oyunları: Saldırı

Adam Wingard imzalı ‘Saldırı / Onslaught’ bir western atmosferinde açılıyor. Issız çölün ortasındaki ilk sahnede, eski ordu mensubu keskin nişancı Celeste’i (Adria Arjona) içi boşaltılarak korkunç ve gülen yüzler şeklinde oyulmuş Halloween bal kabaklarına atış talimi yaparken izliyoruz. Derken tepede beliren askeri helikopterin silah seslerine karışan gürültüsü genç kadını Ortadoğu’da savaştığı dehşet anlarına … Devamı…»

Tarık Akan, 10. Ölüm Yıl Dönümünde Bakırköy’de Anılacak

Sinemamızın unutulmaz sanatçısı ve Özel Taş İlkokulu ve Ortaokulu’nun kurucusu Tarık Akan, 16 Eylül Çarşamba günü vefatının 10. yılında ailesi, öğrencileri, öğretmenleri, velileri, sanatçı dostları ve Bakırköy halkının katılımıyla düzenlenecek etkinliklerle anılacak. Sanat ve kültür hayatına kazandırdığı onlarca unutulmaz film, ilerici düşünceleri ve eğitim alanındaki öncü yaklaşımıyla hafızalarda yer edinen Akan’ın insani ve düşünsel değerleri, kurucusu olduğu Özel Taş İlkokulu ve Ortaokulu’nun kültür ve ilkelerinde yaşatılmaya devam ediyor.

Tarık Akan, 10. Ölüm Yıl Dönümünde Bakırköy’de Anılacak yazısına devam et →

Video Oyunu ile Sinemanın Parlak Evliliği / Resident Evil

Video oyunlarının sinema uyarlamaları ve bitmez tükenmez devam filmlerine pek sıcak bakmadığım bilinir. 20 küsur yıllık tarihi olan ‘Resident Evil’in yeni sürüm beyazperde uyarlamasını ilk duyduğumda burun kıvırdığımı da hatırlıyorum. Ancak yönetmenlik koltuğunda Zach Cregger adını görünce filme kayıtsız kalmam mümkün olmadı. Zira, 1981 doğumlu oyuncu ve yazar / yönetmenin sinema dünyasında ilgiyle karşılanan 2022 yapımı çalışması ‘Barbarian’ın, Hitchcock’un ‘Sapık / Psycho’sundan esinli ilk bir saatlik bölümünün usul usul yükselen gerilim duygusunu çok sevmiştim. Cregger, geçtiğimiz yıl adaylık listelerinde yıldızı parlayan ve Amy Madigan’ın parlak yorumuyla Oscar heykelciğine uzanan ‘Silâhlar / Weapons’ ile başarısının tesadüfi olmadığını da kanıtladı. Grimm kardeşlerin ürkütücü masallarının izini süren karmaşık yapıyı çoklu karakterlerin farklı bakış açılarından aktarma yolunu seçen ‘Weapons’, gecenin bir yarısında evlerinden çıkarak karanlığa karışan tam 17 çocuğun hikâyesinde, şeytani bir gücün elinde en masumların dahi öldürücü silâhlara dönüşebildiğini anlatıyordu.

Cregger bu defa markalaşmış bir video oyununun küllerinden yepyeni ve yaratıcı bir evren yaratmaya soyunmuş. Oyunda temel öykü, hükümetle işbirliği halindeki tekinsiz Umbrella Corporation eliyle tehlikeli virüsler ve biyolojik silâh deneyleri yapılan Raccoon City’de beklenmedik bir biçimde ortaya çıkan zombi salgınları ve buna karşı verilen yaşam mücadelesini anlatır. Cregger serinin önceki bölümlerinde yer almış karakterleri bir kenara bırakmış ve yepyeni, özgün bir hikâye kurmuş.

Buz gibi bir gece yarısı St. George hastanesine gelen medikal kuryeye bölge dışındaki Raccoon City’ye acilen götürülmek üzere yeni bir sipariş öneriliyor. Gecenin geç saatinde sıcak evine dönmek varken karlı buzlu yollarda bir teslimat daha almaya gönlü olmayan ama iki misli ücret teklif edilince işi kabûl eden Bryan (Austin Abrams) giderek bastıran tipinin izinde yol alırken, kız arkadaşı ile mesajlaşmalarından derdinin büyük olduğunu anlıyoruz. Film boyunca yüzünü hiç görmeyeceğimiz Michelle hamiledir ve bebeği dünyaya getirip getirmemek konusunda ısrarla Bryan’ın fikrini öğrenmek ister. Bir yandan yolla cebelleşirken öte yandan hayati bir mesele karşısında çaresiz ve ürkek kalan genç adam gecenin ıssızında aniden yola çıkan bir kadına çarpar. Kaza sonrası olay yerinden uzaklaşmayarak karın üzerindeki kan izlerini takip eder ve yaralı kadını arabasına koyarak hastaneye götürmek için harekete geçer. Hiç konuşmayan yaralının bakışları ve davranışları bir tuhaftır. Derken devriye polis olaya el koyar. Bryan olayı anlatır, memuru ikna eder, ancak ikisinin de bilmedikleri, değişim geçirmekte olan yaralı kadının kurban değil çevresindekileri yok etmeye hazırlanan bir yaratık olduğudur. Bundan sonrası Bryan’ın tek başına hayatta kalma mücadelesi üzerinedir, ancak her ne olursa olsun kendisine teslim edilen yüksek öncelikli teslimatı adrese ulaştırmalıdır.

Zamanında ‘Resident Evil’ müptelâsı olduğunu ifade eden yönetmen Cregger, video oyununu kendi arzu ettiği biçimde oynamak istemiş. Buradan yola çıkarak Bryan karakterini, konsolun başına geçen şahsının oyun esnasında vermiş olduğu reaksiyonlar üzerinden geliştirmiş, serinin askeri donanımlı güçlü kuvvetli karakterleri yerine, ufak tefek, çelimsiz, kendi halinde vatandaş tiplemesini yaratmış. Üstelik, değişmekten, olgunlaşmaktan korku duyan genç adamın çocuk sahibi olma konusunda endişelerinin bir ölçüde kendi kişisel kaygılarıyla da örtüştüğünü itiraf etmekten de çekinmiyor. Daha öncesinde eline doğru dürüst silâh almamış genç kurye öylesine akıl almaz tuzaklara göğüs germek, öylesine ürkünç oluşumlarla mücadeleye etmek zorunda kalıyor ki, bir an şöyle bir dönüp olan bitenin gerçek mi ya da düş mü olduğu konusunda tereddüt etmekten kendini alamıyor.

Ve Cregger bu atmofer içinde, serinin kadim hayranlarının tepkisini de göze alarak, kendi olağanüstü evrenini kuruyor. Film bir an bile hız kesmiyor. Genç sinemacı tek gecede tam zamanlı geçen hikâyesinde, sadece 90 dakikalık bir süre içinde izleyiciyi bir hız trenine bindiriyor ve finale kadar indirmiyor. Fazla kan revandan rahatsız olanları uyarmak isterim ancak Cregger’in sinema duygusu sinmiş pırıl pırıl yaratıcılık içeren sahne düzenlemelerine, tıpkı ustası Hitchcock misali hınzır mizah unsurlarını başarıyla eklemlediğini belirtmek isterim. Radikal bir biçimde beyazperdeye yeniden aktarılan, korku – gerilim sinemasının son dönemdeki zirvelerinden biri olan ‘Resident Evil’, karla kaplı Prag sokaklarının kan gölüne dönüştüğü ya da Raccoon hastanesinin doğum koğuşundaki mahşeri sekanslarda ustalığını kanıtlayan Darius Wolski’nin CGI destekli dehşetengiz set tasarımları, Hays ve Ryan Holladay biraderlerin gerilimi tetikleyen tekinsiz müzik çalışmalarıyla sivriliyor.

Bitirirken, ‘Silâhlar’da polisten kaçan uyuşturucu müptelâsı rolünde tanıdığımız Abrams, ana karakter Bryan’ın insani ölçekteki tüm şaşkınlığını başarıyla veren harika bir oyun çıkardığını es geçmeyelim. Bir Dustin Hoffman ışığı gördüğüm genç oyuncuyu, Ekim ayı içinde gösterime girecek olan ‘Balina Düşüşü / Whalefall’da babasının cenazesini okyanustan çıkarmak için dalış yaptığı sırada devasa bir balina tarafından yutulan, memeli deniz hayvanının karnında kısıtlı bir oksijenle yeni bir hayatta kalma mücadelesi veren dalgıç Jay Gardiner olarak izleyeceğimizi müjdeleyelim.

(18 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com