György Pálfi’nin kategorilere sığmayan sıra dışı son denemesi ‘Tavuk / Kóta’yı izlerken ve yazarken gençlik yıllarımızda rol modelim olmuş rahmetli Onat Kutlar’ı anmadan edemedim. Yazının başlığı da onun 15 Ocak 1983’te kaleme aldığı ve daha sonra ‘Yeter ki Kararmasın’ adlı kitabında yer verdiği makalesinden alınmadır. Kutlar sözlerine, 70’li yılların devrimci gençlerinin ortalıktan çekilmesi ya da işkenceler altında trajik yok oluşunun ardından bir soruyla başlar ve bu soru eski Yugoslavya vatandaşı yönetmen Aleksader Ilić’in 1977 yapımı kısa başyapıtı ‘Balyoz / Malj’ ile buluşur.
Kutlar şöyle devam eder: “‘Balyoz’ bize çağdaş (!) yöntemlerle her gün çok sayıda civciv üreten bir işletmeyi gösterir. Üzerinden binlerce civcivin geçtiği geniş bir bandın iki yanında ‘kapo’ları andıran seçici kadınlar durur ve sağlam (!) civcivleri ayırırlar. Bozuk, sakat veya ölü olanlar bantta bırakılır ve az ilerde yumurta kabuklarıyla karışık olarak bir varile dökülürler. Bantın üzerinde sapsarı, birer küçük ışık yumağı gibi yavrular, yaşamak için seçilmeyi beklerken, birden bir kara civciv görünür aralarında. Sapasağlamdır ama kurala uygun değildir. Acımasız bir el iterek bant üzerinde bırakır onu. Yürüyen bant üzerinde uçuruma doğru sürüklenen yavru kurtulmak için geriye doğru hızla koşar. Eller yeniden iter onu. Bu umutsuz çaba küçük civciv yumurta kabukları ile birlikte varile düşene kadar sürer. Sonra üzerine, varilde çok yer kaplamasın diye, düzenli aralıklarla işleyen bir balyoz iner. Ancak filmin sonu umutsuz değildir: avluda, arabalara yüklenmek için bekletilen varillerden birinde kimsenin farketmediği bir kıpırtı görülür. Kara civciv, yumurta kabuklarının arasından başını çıkarır ve özgürlüğüne doğru hızla yol almaya başlar.”
Festival anılarımızda özel bir yeri olan ‘Hıçkırık / Hukkle’ (2012) ve ‘Taxidermia’ (2006) ile gönüllerimize girmiş olan Macar sinemacı, halen otokrat bir idareyle yönetilen Macaristan’da değil de, Almanya ve Fransa ile birlikte yapımı fonlayan Yunanistan’da, Yunan oyuncularla ve Yunanca çektiği yeni filminde, eski Yugovlavya’nın artık hayatta olmayan usta sinemacısından devraldığı bu kısa ancak benzersiz mirasın izinde hikâyenin sonrasını anlatıyor. Öykünün ana karakteri olan kara civciv yumurtadan çıktığında, bu defa nasıl olduysa gözden kaçıyor. Ancak nakliye tırında sürücünün ‘bizim patron bunu almaz’ diyerek, cin bakışlı kara tavuğu lezzetli bir çorba yapılmak üzere karısına götürmeye karar veriyor. Bir mola anında çöplükte yiyecek arayan
kuşların izini sürerken firar eden kahramanımız, önce üretim tesisindeki hapislikten, sonrasında kesilmekten kurtulmuştur belki ama dışarısı binbir tehlikeyle doludur. Onu marketin içine kadar kovalayan aç tilkiden son anda kurtulur ve gün doğduğunda ilk kez ayak bastığı uçsuz bucaksız yollarda dünya ahvali ile yüz yüze gelir. Bir gösteri yürüyüşü sırasında öfkeli protestoculara, copları ve kalkanları ile engel olmaya çalışan polisler arasında kalır. Mısır yüklü bir kamyonun kasasında karnını doyurur. Kırlık alanda solucanların peşinde tarla faresi ve tepedeki alıcı kuşla rekabete girer. Ve nihayetinde, siyah bir bekçi köpeğinin ağzında epeyce bir hırpalandığında sahile nazır mekânın sahibi yaşlı adamın (Yannis Kokiasmenos) koruması altına girer.
Kara tavuk burada yeni bir düzen içindedir. Hayati tehlikelerden uzaktır belki ama büyücek bir kümesin içine tıkılı kalmış durumdadır. Kümes sakinlerinin zorbalığına maruz kalır önce. Yumurtaları her sabah düzenli olarak toplandığından üreme arzusunu da ertelemesi gerekecektir. Lakin gözü hep dışarda, bir kez tatmış olduğu özgür hayattadır. Kümesten kaçma yolunu bulduğunda yine yakalanıp dört duvar arasına girmek zorunda kalır. Şaşkın bakışlarıyla mekanda yaşayanların kavgasına gürültüsüne; yaşlı adamın kızının (Maria Diyakopanayotou) işi beyaz eşya kaçakçılığından insan kaçaklığına döndürmüş olan sevgilisi (Argyris Pandazaras) ve ortaklarının kirli oyunlarına tanıklık eder. Sahilden botla alınan göçmenler ile kara tavuğun benzer kaderi arasındaki paralelliğe ise bizler şahit oluruz. Kara tavuğumuzun herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı bu acımasız dünyada bir yudum mutlu olma şansı olacak mıdır, orasını da filmi izleyecek olanlara bırakalım.
Aradan geçen 20 küsur yıllık zaman içinde, özgürlük ateşinin sönmediği genç sinemasını hep korumuş olan, her eserinde daha iyi bir dünya özlemini dile getiren Pálfi, kategorilere sığmayan bu çizgi dışı denemesinde Hollywood’daki benzerlerinin aksine ‘robot modeller’, bilgisayar ya da yapay zekâ destekli bir müdahale olmaksızın gerçek tavukları oynatmış. Özel eğitmenleriyle çalışan ve son jenerikte adlarına da yer verilen 8 ayrı tavuğun performansı, usta görüntü yönetmeni Giorgos Karvelas’ın yakın planları, Ozu usulü öznenin göz hizasından çekimleriyle son derece gerçekçi kılınmış. Pálfi’nin müzik kullanımı da hayli çeşitli ve sürükleyici. Macar besteci Szabolcs Szöke’nin tınıları, mekân ile özdeşleşen Yunan popüler müziğinden ezgilere karışıyor. ‘Nilüfer’den ‘Ta Uzak Yollardan’ sözleriyle dinlediğimiz şarkının aslı olan ve özgün bestecisi Manolis Agelopoulos tarafından yorumlanan ‘Tu Mavra Matia Sou’ ya da Maurice Ravel’in ünlü ‘Bolero’sunun The Swingle Singers yorumu, tavukların ve tüm ezilen canlıların trajikomik hallerine eşlik ediyor.
(21 Eylül 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com





