İstanbul Sokaklarında

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Biray Dalkıran “Araf” adlı filmini 2006 yılında gösterime çıkarmıştı; geçtiğimiz günlerde ise “Araf 2”yi çekeceğini duyurdu. Dalkıran’ın “Araf 2”si, farklı bir ifadeyle sinemamızın “Araf 4”ü olacak. Çünkü ilk “Araf”tan sonra Yeşim Ustaoğlu da 2012’de “Araf” adında başka bir kurmaca film çekmişti. Sinemamızın 3. “Araf”ı ise Didem Pekün tarafından belgesel olarak çekildi ve önümüzdeki günlerde başlayacak 37. İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Belgesel Yarışması kapsamında 13 Nisan’da Pera Müzesi’nde ilk gösterimini yapacak. (04 Nisan 2018)

Arkadaşın biri ortama: “İçki ve sigara sahneleri televizyonda neden mozaikleniyor?” diye sormuş. “Mozaikçiler para kazansın diye; malûm, memleket ekonomisini inşaat sektörü ayakta tutuyor.” şeklinde cevap verdim. (07 Nisan 2018)

Film galaları son yıllarda genellikle Levent Büyükdere Caddesi üzerindeki AVM.lerde bulunan sinemalarda yapılıyordu. Son aylarda ise yeni bir moda türedi, şehrin bir o başında, bir bu başında, birbirinden kilometrelerce uzak mesafelerde bulunan yeni AVM.lerdeki sinemalarda yapılmaya başlandı. Son haftalarda Ümraniye Emaar Square Mall’da “Arapsaçı” ve “Can Feda”, Ümraniye Canpark AVM.de “Karımı Gördünüz mü?” filmlerinin galaları yapıldı; önümüzdeki hafta Levent Vadistanbul’da “Arada” filminin galası yapılacak. Bir sinemasever olarak AVM.lerin sponsorluk desteğine sempatiyle baksam da bu oradan oraya savrulmadan dolayı film şirketlerinin itibarlarında bir zedelenme oluşuyor gibime geliyor. Hani sponsor olsam bizim evin teras katında bile gala yapacaklar. Fotoğraf makinesiyle film çekilmeye başlandığı günümüzde bu dahi yadırganmayabilir. Neyse ki İstanbul Film Festivali bu seneki açılışını yine Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde yaptı da zevahiri kurtardı. Beyoğlu’nun zevahirini kurtarma görevi de yarın akşam “Eğreti Gelin Ladik”in galasına ev sahipliği yapacak olan Beyoğlu Grand Pera AVM.ye düştü. (08 Nisan 2018)

Elmadağ’dan Harbiye’ye aheste aheste (sallana, sallana’nın kibarcası) yürüyorum, ince ince yağmur yağmaya başladı. Yürüyüş taş çatlasa 10-15 dakika sürüyor. Hiç istifimi bozmadım, vasıtaya da binmedim, hafiften ıslanarak yürüdüm. Yürürken gelen ilham: Bizde “ahmak ıslatan” da dedikleri yağmura yabancılar “Singin’ in the Rain” (Yağmurda Şarkı) demişler, filmini yapmışlar, Gene Kelly, Donald O’Connor ile Debbie Reynolds’ı oynatmışlar ve sinemalarımızda “Yağmur Altında” adıyla göstermişiz. Modern dünyanın her türlü nezaket, kibarlık, sevgi, saygı ve hoşgörüsünün toplumumuzda da yaygınlaşmasını dilerim, eyyy…. (08 Nisan 2018)

Yeni Türkiye’de sokak şarkıcılığının da suyu çıkmış arkadaş. Fransız Kültür Merkezi’ndeki festival filmi basın gösteriminden çıktım, Galatasaray Yapı Kredi Bankası’nın o güzelim binasındaki festival merkezine yürüdüm. Ben diyeyim dört, sen diyesin beş, o diyesi yedi tane, kadın, erkek, çocuk sokak şarkıcısı sanatını icra ediyor. (Bu arada Mustafa Keser ve “1/4 dört yapraklı yonca” hayranlığımdan istifa ettiğimi belirteyim.) (10 Nisan 2018)

Farkında mısınız, Aşık Veysel’in o muhteşem dizesi her zamana, her mekâna, her duyguya ve her söylemek istenene uyuyor: “Filmin on par’ etmez bu bendeki aşk olmasa.”, “Sineman on par’ etmez bu bendeki aşk olmasa.”, “Şehrin on par’ etmez bu bendeki aşk olmasa.”, “Yolların on par’ etmez bu bendeki aşk olmasa.”, “İktidarın on par’ etmez bu bendeki aşk olmasa.” Ne kadar doğru. Sevmediğimiz her şeyin değeri sıfırdır: “Güzelliğin on par’ etmez bu bendeki aşk olmasa.” (13 Nisan 2018)

İki metro macerası: 1/2- Hacı Osman istikametine gitmek için Taksim’den 10:13’te biniyorum. Turnikelerden geçerken, oradaki iri bay güvenlikçi, ışıklı üst arama kapılarının oradaki ufak tefek bayan güvenlikçiye -aklınca- esprili bir öneride bulundu: “Canın sıkılıyorsa üzerlerini ara.” Tam yanından geçerken, bayan gülerek, “Canım sıkılıyor diye insanlara eziyet edemem.” diye cevap verdi. “Aferim.” dedim. Demek ki neymiş? Akıl yaşta, boyda, posta, cinste, yakışıklılıkta, uzun saçta, kısa saçta, açıkta, kapalıda değil, akıl baştaymış. (13 Nisan 2018)

İki metro macerası: 2/2- Kanyon’da filmimi seyrettim, dönüyorum, Gayrettepe’de inip festivalin Zorlu’daki salonlarında kendimi göstereyim dedim. Kapıdan girerken, güvenlikçi birşeyler söyledi. “Soyunayım mı?” diye sordum. Bön, bön suratıma baktı. Meğer, “Üzerinizde cep telefonu, bozuk para, madeni eşya… ne varsa çıkarın.” demiş. Bendeniz güvenlikçinin sadece “…ne varsa çıkarın.” dediğini duymuşum. Geri döndüm, gönlünü aldım. Koydum cebime, yürüdüm. (13 Nisan 2018)

Gençlik ile yaşlılık arasındaki ince çizgilerden birisi de hitap tarzlarında. Eskiden dolmuşa, minibüse bindiğimizde şoförlere “Sağda indir abi.” diyorduk. Şimdi yaşça hepsini solladığımızdan “Delikanlı inecek var.” diyoruz. Düşünür ne demiş: “‘Zaman geçiyor’ diyorsun; hayııır, zaman duruyor, biz geçiyoruz.” (14 Nisan 2018)

Yıllardır İstanbul’da yaşadıktan sonra hayatlarının bakiyesini diğer kentlerde yaşamaya karar veren insanlarımız genelde giderlerken “İstanbul’u terk ediyoruz”, “İstanbul’dan ayrılıyoruz” gibi, kadim şehrin değerini zedeleyen ve küçümseme çağrıştıran ifadeler kullanıyorlar. Bu doğru değil, çünkü İstanbul’da yaşayanların çoğunun, kendisi, babası veya dedesi başka kentlerden gelmişti. Giden kardeşlerimiz, İstanbul’u terk etmiyorsunuz, İstanbul’dan ayrılmıyorsunuz, “İstanbul’dan geri dönüyorsunuz.” (16 Nisan 2018)

(14 Haziran 2018)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir