İhsan Taş, 3. Filminde 3 Kuşak Oyuncuyu Bir Araya Getirdi

İhsan Taş, 3. sinema filminde yine 3 kuşak oyuncuları bir araya getirdi ve daha önceki projelerinde olduğu gibi yeni filminde de Yeşilçam emektarlarına yer vererek, emektar oyuncuların yüzünü bir kez daha güldürdü. Daha önceki röportajlarındaki “Emektar oyuncularımıza sahip çıkalım” sözünü tekrarlayan yönetmen İhsan Taş “Film çektiğim sürece, bütün projelerimde emektar oyunculara yer vereceğim.” vaadini bir kez hatırlattı.

Ali Erden Yazıyor: Yirmi Yıl Sonra Şehirde Olanlar

Film, tırnak içindeki “Rent Boy”u atmış ve şimdi 46 yaşında olan Mark Renton’un Amsterdam’da sağlıklı yaşam için fitnes salonunda çocukluk anları gözünün önünden geçerken yere yığılıyor birden. Şimdi o eski yere, Edinburgh’a geri dönüyor. Annesi ölmüş. Babası koca evde yapayalnız. Annesi kendi odasını hep dönecekmiş gibi hazır tutmuş. Mark, Amsterdam’da evliymiş bu yıllar boyunca. Öte tarafta “Spud” Murphy, yıllar içinde evlenmiş, … Devamı… »

Oscar Törenlerindeki Zarf Hatası Twitter’a Damga Vurdu

ABD’de dün gece dağıtılan Oscar ödül törenine, sadece ödülü kazananlar veya şık oyuncular değil En İyi Film Ödülü’nde verilen isim açıklanması damga vurdu ve sosyal medyayı salladı. Twitter’ın verilere yer verdiği @TwitterData hesabına göre, sosyal medyada en çok konuşulan isim sunucu Jimml Kimmel oldu. İkinci sırayı alan En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülünü kazanan Viola Davis’i; En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü alan Emma Stone takip etti.

Oscar Törenlerindeki Zarf Hatası Twitter’a Damga Vurdu yazısına devam et

Oscar Törenine Moonlight Damgası

Geçtiğimiz günlerde düzenlenen 89. Oscar Ödül töreninde En İyi Film ödülünün önce yanlış açıklanması ile Oscar tarihinin en ilginç ve en çok konuşulan anlarından birine sahne olan gecede Moonlight (Ay Işığı), En İyi Film dahil 3 ödül kazandı. Vizyondaki 2. haftasında çok beğenilmesi sebebi ile seyirci sayısı ilk hafta sonuna göre düşmeden devam eden Moonlight En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve En İyi Uyarlama Senaryo dallarında Oscar heykelini kucakladı. Film, bir büyüme hikâyesini anlatıyor. Bu hikâyenin merkezinde Miami’de yoksul bir mahallede büyüyen Chiron adlı bir çocuğun hayatının üç farklı dönemi ve kimliğini keşfetme çabalaması var.

Aile ile Helâlleşmek

Xavier Dolan’ın anne ile ilişkisi sinemaya adım attığından beri gündemdedir. Kanadalı gencecik sinemacı 2008 yılında ilk filmini çektiğinde 19 yaşındadır. ‘Annemi Öldürdüm / J’ai Tué Ma Mère’ adını taşıyan bu otobiyografik deneme yönetmenin 15-16 yaşlarını sıcağı sıcağına perdeye taşır. Başrolde bizzat kendisinin yer aldığı terapi niteliğindeki bu ilk film, genç Hubert’in ergenlik acıları, mesafeli annesiyle yolunda gitmeyen ilişkisi ve eşcinselliği ortaya çıktığında yatılı bir okula gönderilişinin hikâyesini şaşırtıcı bir beceriyle aktarır. Klasik ödipal rüzgârların estiği bu ana oğul ilişkisinde aşk ve nefret, şiddet ile duygusallık yan yanadır. Anneye olan derin aşkı Guy de Maupassant’ın sözcükleriyle dillendirir Dolan: ‘Biz annemizi tanımadan severiz, bunun ne denli derin bir sevgi olduğunu ‘son hoşçakal’da idrak ederiz’.

Gençlik enerjisi perdeden taşan 2014 yapımı bir önceki çalışması ‘Mommy’ ile ergen yaşta delikanlı ile annesinin hikayesine kaldığı yerden devam eden sinemacı, geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nden Jüri Büyük Ödülü ile dönen ve bizde de gösterimi süren son filmi ‘Alt Tarafı Dünyanın Sonu / Juste La Fin Du Monde’ ile aynı sulara dönüyor, otuzlu yaşlarının başındaki Louis’nin annesi ve ailesiyle uzun bir aradan sonra biraya geldiği kısa günü perdeye taşıyor.

1995 yılında AIDS hastalığından hayata veda etmiş Fransız yazar Jean-Luc Lagarce’ın aynı adlı oyundan yola çıkmış bu kez. 34 yaşındaki oyun yazarı Louis ölmek üzeredir. Metnin adı, ana karakterin dünyanın sonuna yaklaştığını ifade eder bir yandan. Öte yandan onun içinden çıktığı aileyi ve küçük kasabayı dünyanın bir ucu olarak gördüğünü düşündürtür. Hayatını ve eşcinselliğini özgürce yaşamak için büyük kente kaçmış genç adam, tüm korkularına rağmen 12 yıllık yokluğunun ardından ailesini ziyaret etmeye gitmektedir. Annesi ve diğer aile bireyleriyle son kez yüzyüze konuşmak, böylece hem kendine, hem onlara ömrünün sonuna dek hayatının efendisi olduğunu göstermek illüzyonu içinde olduğunu düşünür. Açılış jeneriğinde ‘Home Is Where It Hurts’ şarkısında ‘aile ocağı canımızın yandığı yerdir’ diye haykırmaktadır Camille. Oysa biliriz ki reddettiğimiz ailemizden kaçarken çatışmalı evimizi, koparmak istediğimiz aile bağlarımızı sırtımızda birlikte götürürüz. Aileyi reddediş bir mutsuzluk kaynağı olarak kanamaya devam eder hep. Louis’nin (belki de düşünde gerçekleşen) bu son ziyaret, ana rahmine dönüş arzusu taşır. Ailesiyle helâlleşmelidir ölmeden önce.

Mommy’de anne Diane aralarındaki ilişkiyi oğluna şöyle açıklar filmin bir yerinde: ‘Anneler oğullarını sevmeyi hiç bırakmaz. Bundan sonra tek ihtimal seni daha çok sevecek olmam’ diyor ve ilave ediyor ‘ancak sen beni giderek daha az seveceksin, doğal düzen böyle işliyor. Belki birgün beni sevmeyi bırakabirsin ama sen hep benim önceliğim olarak kalacaksın’. Louis’nin deli dolu annesi benzer sözleri tekrarlar: ‘ haklısın seni anlamıyorum ama seni çok seviyor olduğum gerçeğini hiçbir şey değiştirmeyecek’.

Bu kısa ziyarette fırtınalı diyalogların ardındaki hüznü duyumsarız. Louis üç kelimeden ibaret cevapları ve sessiz gülüşüyle onları dinler. Kendisini çok az tanımış kız kardeşinin hayranlık yüklü özlemine tanık olur. Kendinden büyük taşralı ağabeyin öfkeli itirazını usulca kabullenir. İlk aşkının anılarıyla yüklü eski yatak şiltesine sarılır, banyo havlusundaki sabun kokusunu içine çeker. Tarumar olmuş eski bağ evlerini ziyaret etmeyi içine atar. Saatin içine sıkışmış guguk kuşu misali kıstırılmışlığını hayal eder.

Ergen Steve’in ruhunun ve bedeninin uzantısı haline gelmiş bir enerji patlaması halinde yol alan ‘Mommy’de, oğlunun sağlık sorunları bir yana parasal olarak da zor durumda bulunan orta alt sınıftan annenin ve kabına sığamayan oğulun sıkışmışlığını çok yerinde bir buluşla 1:1 kare format tercihiyle perdeye yansıtmış olan sinemacı, bu kez ağırlıklı olarak yakın planları tercih ediyor. Perdede görmeyi çok özlediğimiz Nathalie Baye dışında Vincent Cassel, Marion Cotillard, Léa Seydoux ve Louis’de taze César ödüllü Gaspar Ulliel’den oluşan Fransız sinemasının rüya kastı tam bu noktada devreye giriyor ve bu hüzünlü veda sonatındaki mükemmel yorumları göz kamaştırıyor.

(06 Mart 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com