Mehmet Kurt Yükselmeye Devam Ediyor

Emret Komutanım, Akasya Durağı ve Bizim Okul dizileri başta olmak üzere yer aldığı bir çok dizi ve sinema filmlerindeki başarılı oyunculuğuyla isminden sıkça söz ettiren başarılı oyuncu Mehmet Kurt, son filmi Parayı Bulduk filminde yine farklı bir karakterle sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Filmdeki en dikkat çeken karakterlerden birini canlandıran oyuncu, her rolün üstesinden başarıyla gelebileceğini bir kez daha kanıtlamış oldu.

Akademi Ödülleri’nin Kısa Tarihi – 2

Sistemi Yenilemek

30’ların perdesini açan Oscar’lı film, Lewis Milestone imzasını taşıyan All Quiet on the Western / Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque’ın yayınlandığı dönemde yankılar uyandıran romanından uyarlanmıştı. Savaş felaketini son derece dramatik bir anlayışla gözler önüne seren yönetmenin, özellikle belgeselci bir yaklaşım yeğleyerek yer verdiği siper görüntüleri, sonraki dönemlerde savaş sineması adına örnek oluşturmuştu; ancak filme verilen ödülün Hollywood’un anti-militarist bakış açısına örnek teşkil edebileceği iddiası -en azından sonraki dönem göz önüne getirildiğinde- gerçekçi sayılamazdı.

1931, genel eğilimlerin belirginleşmesi adına kritik bir yıldı. Aday filmler arasında yer alan Public Enemy ve Little Caesar, gangster/suç sinemasının erken dönem klâsikleri arasında yar alıyordu. İki film de, 1930’ların başlarında, Amerika’da içki yasağı döneminde suç dünyasında yaşanan bir yükseliş ve düşüş öyküsüne odaklanmaktaydı. Gerçekçi gözlemlere dayanan ve dönem eleştirisi barındıran bu yapımlar, binlerce yerliyi yok etme pahasına uygarlığı yaratan öncülerin serüvenleri kadar renkli değildi kuşkusuz(!). Akademi, ABD Kongresinin 1889 yılında aldığı karar uyarınca Oklahoma topraklarını çiftçi ve göçmenlere bağışlaması üzerine harekete geçen göçmenlerin öyküsüne odaklanan Cimarron’u En İyi Film ödülüne değer bulmuştu!

Sonraki yıl gösterime giren bir başka suç serüveni Scarface: The Shame of a Nation / Yaralıyüz, Greta Garbo’nun varlığı dışında hiçbir anlam ifade etmeyen Grand Hotel’e kaybedecekti. Bu, sisteme güveni boşa çıkarma çabası taşıyan gerçekçi öykülerin ikinci sınıf melodramlar karşısında alacağı ilk yenilgi olmayacaktı!

Dönem; aşk (It Happened one Night / Bir Gecede Oldu – 1934, Gone with the Wind / Rüzgar Gibi Geçti – 1939), iyimserlik (You Can’t Take it With You / Para Beraber Gitmez – 1938), macera (Mutinty on the Bounty / Gemide İsyan – 1935) gibi öyküler ve yeni çiftler aracılığıyla (Clark Gable & Claudette Colbert, Jean Arthur & James Stewart) bunalımı hafifletmenin yollarını ararken, özenle yaratılan vitrini bozmaya çalışan yaramaz çocuklara da rastlanmıyor değildi (Modern Times / Modern Zamanlar – 1936.); ancak Akademi’ye göre pek çok sinemaseverin adını hatırlamakta dahi güçlük çektiği The Great Ziegfeld, çok daha başarılı bir yapımdı ve o saçma “komünizm paranoyasını” kaşıyıp duran bu küçük adamı dikkate almak yersizdi!

30’lar, biraz da Frank Capra’nın içi doldurulamamış hümanizminin, aykırı sesleri boğduğu bir dönem olarak hafızalara kazınacaktı.

Kuşkudan Destana

Hitchcock imzası taşımasına karşın, sanatçının olgunluk dönemi göz önüne alındığında vasat bir film olan Rebecca’nın, The Grapes of Wrath / Gazap Üzümleri gibi eskimeyecek bir klasiğe yeğlenmesiyle açılan 40’lar, aslında sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden olan Orson Welles’in çıkışını müjdelemesi açısından kayda değerdi. Ne var ki yedinci sanatın anlatım olanaklarını yerle bir eden ve yeni bir çağın kapılarını aralayan 1941 yapımı Citizen Kane / Yurttaş Kane, biraz da filmin teşhir ettiği basın imparatoru Hearst’ün kampanyası sonucu göz ardı edilmişti. Akademi’nin 1942 tercihi daha da acıklıydı. Birçok eleştirmen tarafından “savaşa çağrı yapan, duyguları sömürücü basit bir propaganda filmi” olarak nitelendirilen Mrs. Miniver (Yönetmen: William Wyler), Aristokrat bir İngiliz ailenin, 2. Dünya Savaşı sırasında yok olmaya yüz tutan yaşamlarına odaklanıyordu. Ne var ki, kararlarını “Nazi tehdidine karşı kamuoyu baskısı oluşturmak” olarak açıklayan üyeler, bu kez de Lubitsch’in To be or Not to be / Olmak ya da Olmamak adlı başyapıtını ıskalamışlardı. Anti-militarist sinemaya armağan ettiği birçok sahne ile akılda kalan film, -The Great Dictator ile birlikte- Alman faşizmine en sıra dışı darbeleri savuran yapımlar arasında yer alırken, Miniver, nadiren hatırlanacaktı.

1944’ün gözde filmi Oscar’lara da damgasını vuran Leo McCarey’nin Going My Way / Yoluma Giderken, New York’taki bir Katolik kilisesine atanan genç papaz Chuck O’Malley’nin maceralarını anlatıyordu. Günümüzde, Bing Crosby’nin performansı sayılmazsa “sıradan” olarak nitelendirilebilecek film, Hollywood’un en başarılı dönemlerinden birinde şaşırtıcı olarak öne çıkarılmıştı. Bu kez, kara filmin doruk noktalarından olan Double Indemnity / Çifte Tazminat dışarıda bırakılmış, western tarihinde yeni bir sayfa açan The Ox-Bow Incident adaylığa dahi değer bulunmamıştı. (Öncülerin ülke yaratma çabaları veya yerlilerle olan mücadelelerini konu alan 40’ların westernlerinden kesin bir dille ayrılan bu film, uygar Batı’nın (!) linç yaklaşımına keskin bir bakış atmakta ve olasılıkla 2. Dünya Savaşı atmosferinin kahramanlık destanlarıyla uyuşmamaktaydı!)

Wyler’ın, Miniver’ın ardından savaş sonrasındaki toparlanış esnasında uyum sorunu yaşayan savaş gazilerini rehabilite çabaları The Best Years of Our Lives / Hayatımızın En Güzel Yılları – 1946 adlı filmde karşılığını bulacak; kuşkucu yaklaşımı ve karamsar yapısıyla topluma güvensizlik aşıladığından olsa gerek, Akademi’nin her daim burun kıvırdığı film noir, kendini yenilemeye devam edecekti (The Big Sleep / Birleşen Kalpler, The Postman Always Rings Twice / Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, Notorius / Aşktan da Üstün).

Soğuk Savaş Yıllarında

Joseph L. Mankiewicz sinemasının doruk noktalarından olan All About Eve / Perde Açılıyor, 50’lerin perdesini açmıştı açmasına; ama tiyatro dünyasında yaşanan bu hırslı mücadelenin, Sunset Boulevard’dan daha başarılı olduğunu iddia etmek olası değildi. Hollywood’u konu alan filmler içinde en alaycı ve en saldırgan filmlerden olan Sunset Bulvarı, sessiz sinemanın kraliçelerinden biriyken, sinemanın sese kavuşmasının ardından bir kenara fırlatılan Norma Desmond’un tuhaf öyküsünü perdeye taşıyordu. Oscar dağıtan seçkin üyeler, filmin gösterime girdiği dönemde ayyuka çıkan eleştirilerden etkilenmiş olmalılar; zira bir kez daha ‘yanlış ata’ oynamışlardı! Soğuk Savaş’ın miladı sayılabilecek bu dönem, Akademi Ödülleri’ni de etkileyecek ve 50’li yıllarda hatalı kararlar tavan yapacaktı.

1951 yapımı Vincente Minnelli müzikali An American in Paris / Paris’te Bir Amerikalı, Method Kuramı’nın en başarılı örneklerinden olan A Streetcar Named Desire / Arzu Tramvayı’nın önüne geçmişti (Üstelik o yılın bir başka dikkat çeken yapımı da George Stevens’ın Theodore Dreiser’ın ünlü An American Tragedy adlı eserinden uyarladığı A Place in the Sun / İnsanlık Suçu idi!). Bir yıl sonra, görkemli filmlerin babası Cecil B. DeMille’in, seyircinin gözünü boyamaktan öte bir anlam taşımayan filmi The Greatest Show on Earth, McCarthy dönemini ironik biçimde mahkûm eden High Noon / Kahraman Şerif’in gölgesinde kalmasına karşın ödüle uzanacaktı. Üyeler, bu kez de John Ford, Howard Hawks ve John Wayne’den oluşan derin Amerikan korosunun “Böyle western mi olur?” serzenişlerinden etkilenmişti.

İki savaş filminin öne çıktığı 1953 Oscar’larında yapılan tercihler, “Akademi’nin Eğilimleri” kavramının altının doldurulmasına olanak tanıyacaktı. Zinnemann’ın Pearl Harbor baskınını fon alan melodramatik öyküsü From Here to Eternity / İnsanlar Yaşadıkça, Billy Wilder’ın bir toplama kampında kurtuluş mücadelesi veren askerleri konu edinen Stalag 17’yi saf dışı bırakacaktı. (Wilder’ın filminde masum kişinin casus ilan edilmesi, yine McCarthy dönemine dair üstü kapalı bir gönderme niteliği taşımaktadır.) Benzer bir durum 1957’de de ortaya çıkacak; yine iki savaş filmi, The Bridge on the River / Kwai Köprüsü ve Paths of Glory / Zafer Yolları, Oscar’lar için yarışacak ve kazanan; kuşkusuz askerlik kavramını tartışmaya açan Kubrick olmayacaktı!

Gerçeklikten kaçışın sinemasal zeminde teorize edilmesinin diğer bir karşılığı olan müzikallerin büyük başarıya kavuştuğu 50’ler Gigi’de somutlaşırken, çemberin dışında kalan yapımlar arasında Rebel Without a Cause / Asi Gençlik – 1955, 12 Angry Men / 12 Kızgın Adam – 1957, Touch of Evil / Bitmeyen Balayı – 1958 bulunuyordu. Perde, dönemin din sosuna batırılmış süper kahramanı Ben Hur ile kapanıyordu.

Büyük Değişim

60’ların daha ilk adımında, önceki onyılın memnuniyetsiz kuşağının isyana evrilmesine az bir zaman kala, Oscar’ın geleneksel ruhuyla tezat oluşturan The Apartment / Garsonyer, içerdiği vahşi kapitalizm eleştirisiyle hak ettiği ödüle uzanıyordu. Hemen sonra gündeme gelen Robert Wise’ın West Side Story / Batı Yakasının Hikâyesi, sıradan bir müzikal olmanın ötesine geçerek, gençlik sorunları ve Yeni Dünya’daki göçmen algısını yansıtmaya çalışıyordu. Yine de umutlanmak için erkendi.

Bernard Shaw’ın Pygmalion adlı oyununun yeni uyarlaması anlamı taşıyan My Fair Lady’nin, Kubrick klasiği Dr. Strangelove’u gölgede bırakması, 1964 Oscar’ları hakkında derin şüphelerin oluşmasına yol açacaktı. Üç yıl sonra, Norman Jewison’un, tek özgün tarafı ana karakterlerden birinin siyahî bir oyuncu olması olan In the Heat of the Night / Gecenin Sıcağında adlı filmi, sistem ve ödül işbirliğini somutlaştırması bakımından önem taşıyordu. Oyunu beyazların kurallarına göre oynayan Sidney Poitier’nin Virgil Tibbs karakteri ile akılda kalan bu film, her ne kadar liberal bir bakış açısına sahip olup, Martin Luther King’in öldürülmesinin hemen ardından gösterime girse de devre dışı bıraktığı filmler kadar önem arzetmiyordu. Arthur Penn’in ana akım sinemanın geleceğine yön veren Bonnie ve Clyde’ının yanı sıra, Mike Nichols’ün The Graduate / Aşk Mevsimi de 1967 Oscar’larında ödüle değer bulunmamıştı.

Değişime direnmeye kararlı görünen Akademi, sinema tarihinin en başarılı bilim-kurgu filmlerinden olan 2001’i es geçmiş, Polanski imzalı Rosemary’s Baby’i dikkate almamış, Blake Edwards-Peter Sellers iş birliğinin en parlak örneği olan ve ikinci Sunset Boulevard vakası gibi duran The Party’i ise adaylığa dahi uygun görmemişti. Kazanan, Charles Dickens’ın klasik eserinden uyarlanan bir müzikaldi: Oliver!

1969 ise Oscar Tarihi’nin en anlamlı değerlendirmelerinden birinin gerçekleşmesi adına önem taşımaktaydı. 60’ların ortalarından itibaren ciddi biçimde kabuk değiştiren Hollywood; aykırı insan öykülerini muhalif bir tavırla ele alırken, bu atılımın doruk noktalarından birkaçı bu yıla rastlayacaktı: Peckinpah’ın bir süredir etrafında gezindiği temaları belli bir bütünlük içinde sunma olanağı bulduğu westerni The Wild Bunch / Vahşi Belde adaylar arasında yer alıyordu. Türde bir dönemin sonunu işaret eden bu yapımın yanı sıra, Easy Rider gibi 68 kuşağının manifesto filmlerinden biri, Bunalım Dönemi ve bir rüya eleştirisi olarak nitelendirilebilecek Sydney Pollack’ın They Shoot Horses, Don’t They / Son Gerçek: Atları da Vururlar, toplamın önemli parçalarıydı. Oscar’ın sahibi ise adeta dönemin isyancı ruhunun kısa bir süre sonra karanlığa gömüleceğini işaret eden Midnight Cowboy / Geceyarısı Kovboyu oldu. James Leo Herlihy’nin romanından uyarlanan eser, parlak cilasının ardında korkunç bir sefalet gizleyen New üzerine gerçek bir başyapıttı. İki usta oyuncunun (Dustin Hoffmann & Jon Voight) görkemli yorumları, doğaçlama diyaloglar, çürümeye yüz tutan kentin ‘arka’ sokakları ve Andy Warhol ile Paul Morrisey gibi aykırı figürleriyle film, 60’lar sinemasının özeti ve en önemli olaylarından biri anlamına geliyordu. (Akademi’nin X-Rated bir filmi cesur bir kararla ödüllendirmesinin ardında, Gregory Peck’le birlikte yaşanan değişimin bulunduğunun altını çizelim.)

İdeolojiler Çapışırken

Five Easy Pieces / Beş Kolay Parça ve M.A.S.H. / Cephede Eğlence gibi önceki dönemin izlerini takip eden filmler bir yana, 70’li yıllar biyografik bir filmle yola çıktı: Patton / General Patton. Filmin yarı militarist söylemi, usta oyuncu George C. Scott’ın varlığı ile bir parça törpülense de, 1971 adayları bu yönelimin bir tesadüf olmadığını kanıtlayacaktı. Başına buyruk, adaleti sağlama bahanesiyle kişisel yöntemlere başvuran faşizan polislerin temsilcisi The French Connection / Kanunun Kuvveti, Dirty Harry / Kirli Adam’la birlikte bu dönemin simge filmlerinden oldu. Akademi ise iki yıl önceki radikal kararından dolayı özür dilercesine, bu eğilimlerin anti tezini sunan A Clockwork Orange / Otomatik Portakal’ı göz ardı edecek, paranoya dalgasının habercilerinden Klute / Fahişe’yi ya da Altman’ın eski bir kiliseyi geneleve dönüştürmeye çalışan kahramanları McCabe and Mrs. Miller’ı yok sayacaktı. “Yaramazlık, bir yere kadardı!”

Aslında bütün bu olup bitenler, Kennedy’nin iktidara gelmesinin hemen ardından; Füze Krizi, Domuzlar Körfezi Çıkarması, Siyah Hareketi, Vietnam, Latinlerin Başkaldırısı, Suikastlar ve 68 Çığlıkları başlıklarıyla irdelenebilecek bir sürecin sonunda, sistemin kendini onarmaya başladığının somut göstergeleriydi. Biraz da bu yüzden, 70’ler, önceki on yılın başkaldırı hareketleri ile gelecek dönemin yeni sağ politikaları arasında bir çarpışma alanını oluşturacak, bundan en fazla etkilenen ise yedinci sanat olacaktı.

İki Godfather’ın (mafya ve meşruiyet ilişkisi göz ardı edilmeden) başarısı bir kenara bırakıldığında, 70’li yılların Oscar’a uzanan yapımları, ibrenin muhafazakarlara doğru kaydığının işaretleri arasında sayılabilir. Rocky, her ne kadar göçmenlerin sorunlarına ve sisteme tutunabilme çabalarına değiniyor gibi görünse de, çalışanın sınıf atlamayı başarabileceği gibi sığ bir metne sahipti. Annie Hall – 1977, Woody Allen’ın zekâsını en iyi yansıtan yapımların başında yer alıyordu; ancak burada da orta sınıf aydınlanmacı bireyin temsiliyeti, sosyalleşmeyi sağlayamamış, ilişkilerinde başarısız ve tek dostu psikologu olan Alvy’e terk ediliyordu. Kramer vs. Kramer / Kramer, Kramer’e Karşı – 1979, tıpkı bir yıl sonra gösterime girecek olan liberal Robert Redford’un Ordinary People / Sıradan İnsanlar gibi özgür kadına esaslı bir darbe indiriyor, kutsal ailenin çatısını örme görevini erkeğe havale ediyordu.

Gerçek kırılma ise Vietnam merkezli iki film arasında yaşandı. Olguya farklı cephelerden bakan iki filmden Coming Home / Eve Dönüş’ün hümanizmi, Akademi’ye yeterli gelmemişti. Savaşa soğuk baktığını iddia etmesine karşın, satır aralarında Vietnamlılara ırkçı bir yaklaşım barındıran Cimino’nun The Deer Hunter / Avcı’sı, 78 Oscar’larında En İyi Film seçildi. Bir süreç sona ermiş, sistem kendini emin ellere teslim etmişti. Bu dönem, Ronald Reagan’ın ortaya çıkışıyla bambaşka bir hüviyete bürünecek; yayılmacı ABD politikalarının en büyük destekçisi yine Hollywood olacaktı.

(16 Şubat 2017)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

Sadi Çilingir Yazıyor: Geçmişin İzleri

Kapanma öncesinde son işletmecisinin Avşar Film olduğu Beyoğlu Lale Sineması’nı Cemil Filmer, Fitaş Sineması’na rakip olarak açmış, daha sonra Lâle Film sahibi Rahmi Akçaoğlu’na devretmiştir. Marlon Brando’nun Baba’(Goodfather), tam 12 hafta kuyruk yapmış seyirciye gösterildi. Caddeden gelip geçenlerin kuyrukta bekleyen sinemaseverlere ne kuyruğu olduğu konusunda sorular sorduklarını; devasa bir bez afişin, pasaj girişinin … Devamı… »

Çok Kişilikli Bir Kevin

Doğaüstü olayları öne çıkartan Hintli yönetmen M. Night Shyamalan, gerçeklikte olan şizofreninin en derinine yerleşmiş çok kişilikli bir insanın kişiliklerinin mücadelesini gerilimli bir dille yansıtıyor.

Pensilvanya’nın Philadelphia şehrinde. Kevin Wendell Crumb, “Denis” karakteriyle Claire’in babasının yerini aldıktan sonra üç genç kızı bayıltarak Claire, Casey ve Marcia’yı bilinmeyen bir mahzene götürüyor. Her şeyi önceden ayarlamış. Claire ve Marcia bu cehennemden hemen kurtulmak isterken, Casey bu tuhaf adamın ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Belki de onun ruhundaki yangını hissediyordur. Geriye dönüşlerle çocukluk anları zihninden düşen Casey’nin de ruhunda ateşler yanıyor.

1970’te Hindistan’da doğan Hintli yönetmen M. Night Shyamalan, 1999’da Hollywood’da “The Sixth Sense-Altıncı His” gizem yüklü gerilimini çekti. Bruce Willis’le de yolları kesişti. 2000’de “Unbreakable-Ölümsüz”, 2002’de “Signs-İşaretler”, 2004’te “The Village-Köy”, 2006’da “Lady in the Water-Sudaki Kız”, 2008’de “The Happening-Mistik Olay”, 2010’da “The Last Airbender-Son Hava Bükücü”, 2013’te “After Earth/Dünya-Yeni Bir Başlangıç” ve 2015’te “The Visit-Ziyaret” filmleri buralara da uğramıştı. Shyamalan’ın 2017 yapımı sinemaskop “Split-Parçalanmış”, dissosiyatif kişiliği şaşırtıcı ve yaratıcı bir görsellikle beyazperdeye yansıtabiliyor.

Parçalanmış çoklu kişilikler gerçekten şaşırtıcı ve gerçek anlamda zihin karıştırıcı. Şizofreninin derinliğinde yer alıyorlar. Sinema tarihinde bu psikolojik bozuklukla ilgili filmler var. İçlerinden heyecan ve şaşırtan bir filmi fark ettik. Richard Fleicher’ın 1968 yapımı renkli sinemaskop “The Boston Strangler-Boston Canavarı” filmi hemen öne çıkıyor çoklu kişiliklerde. Bu yeni kara film tarzındaki yapıt, Gerold Frank’ın eserinden uyarlanmış. Filmde Tony Curtis (DeSalvio), Henry Fonda (Bottomly) ve George Kennedy (Dedektif DiNatale) gibi büyükler oynuyordu. 1960’ların başında 13 kadını öldüren Albert DeSalvio üzerine korkutucu bir filmdi bu. “İpek Çorap Cinayetleri” adı verilmiş bu cinayetlere. Polis, önceden farklı kişilerin cinayetleri işlediği sanmış. Sonradan dissosiyatif biri olduğu anlaşılan DeSalvio’nun işlediği anlaşılmış. İşte Shyamalan’ın Kevin karakteri de DeSalvio gibi birbirinden çok farklı kişilikleri bir bünyede toplamış.

Tedavisi sürerken…

Psikolog Dr. Karen Fletcher, Kevin’i tedavi ediyor. Kevin’in “Barry” karakterinden e-posta aldıktan sonra Kevin elinde dosyayla Karen’i ziyaret ediyor. Moda çizimleri yapan Kevin’in zihnindeki kişilikler de mücadele veriyor. En tehlikelisi olan “Denis”, “Patricia”yla diğer kişilikleri ele geçirmeye çalışıyorlar. Karen, hemen olmasa da “Denis”in baskın hale geldiğini fark ediyor. Kevin’in tam 23 kişiliği var. Adı anılanlar “Orwell”, “Hedwig”, “Jade” ve “Yaratık…” İçlerinde en uysal olan kişilik “Hedwig”di sanki Kevin’in. Ama en yok edici olanıysa “Yaratık”tı.

Beklenmedik ve şaşırtıcı…

Öncelikle filmin ikinci yarısıyla beraber merak duygusu ve gerilim yükseliyor. Aslında şizofren Kevin’in kişilikleri dışında çok az anda fark ediyorsunuz. Belki de fark edilemiyor. Zihinden “flaş” gibi dökülen anlarla Kevin’in korkusunu ve bu korkuyla sığındığı kişiliklere anlam verilebilir belki. İnsan psikolojisi derin, karmaşık ve şaşırtıcıydı. Kimi bilim insanları şizofreni, otizm, asosyallik ve çekirdek aile yakın kuzenlerimiz Neandertal insandan bize, yani “homo sapiens”e geçtiği söyleniyor. Neandertaller, yaklaşık 30 bin yıl önce soyları tükendi. Onlara “Avrupalılar” deniyor. Onlar da alet yapıp avlanıyorlardı. Mağara duvarlarına resimler çizdiler. Eti ateşte pişirdiler. Ama bizden farklılıkları sosyal olmamalarıydı. Çok az grup bir arada yaşıyorlardı. Avrupa’da buz çağı yaşandığı zamanlarda av hayvanları azalmıştı. Küçük hayvanları avlamıyorlardı. Açlık ve soğuk onların soyunu tüketti. Buz çağı öncesi bir dönem, onlarla karşılaştık, gen aktarımı oldu. Bizden onlara geçenler yararlı olamamış ki, yok olup gittiler. Ama onların geni bize aktarılmış. Psikolojik olanları günümüzde hayatın tam içindeydi. Ama bazı bilim insanları da asla neandertallerle karşılaşılmadı diyor. Neandertal insanın yaptığı ayakkabı gibi ayakkabı yapamadık, hâlâ. Onları küçümsememeli, saygı duyulmalı.

Shyamalan’ın bu filmindeki görsellik gerçekten heyecan verici. Özellikle Kevin’in sığınağı mahzen. İnsan gotik bir eserin içindeymiş gibi hissediyor bu anlarda. Mekânların soğukluğu da perdeden çıkıp geliyormuş gibi. Fonda duyulan yavaş tınıları Kevin’in öteki kişiliklerden bir anlık dinlendiği an gibi sanki. Filmdeki üç genç oyuncuya övgü gönderirken, elbette birçok kişiliğe bürünen James McAvoy’u da unutmamalı. Filmin bitiş anında küçük de bir sürprizi olduğunu hatırlatmalı. Son jeneriğin de yaratıcı olduğunu belirtmeli.

Parçalanmış (Split)
Yönetmen-Senaryo: M. Night Shyamalan
Müzik: West Dylan Thordson
Kurgu: Luke Franco Ciarrocchi
Görüntü: Mike Gioulakis
Oyuncular: James McAvoy (Kevin), Anya Taylor-Joy (Casey), Haley Lu Richardson (Clair), Betty Buckley (Dr. Karen), Jessica Sula (Marcia), Izzie Coffey (Çocuk Casey), Sebastian Arcelus (Casey’nin Babası), Brad William Henke (John Amca), Neal Huff (Claire’in Babası), Rosemary Howard (Kevin’in Annesi), M. Night Shyamalan (Jai), Bruce Willis (David)
Yapım: Universal (2017)

(16 Şubat 2017)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Ali Erden Yazıyor: Legolu Batman Neşe Saçıyor

Batman yine döndü. Bu defa Legolu olarak beyazperdeyi kuşatıyor. Hem de üç boyutlu. Lego oyuncakları 1949’da Danimarka’da icat edilmiş. Filmde espriler gerçekten güçlü. Bunda Türkçe seslendirmenin de gücünü belirtmeliyiz. Aslında bu şahane esprileri çoğu çocuk anlayamayabilir. Daha çok ergenlik çağı çocukları için bu “Batman”e giriş filmi. İçinde çocuğu yaşatan büyükler de keyif alabilir bu filmden. 1943’te … Devamı… »

2. Kısa Film Kolektifi Festivali’nde Tayfun Pirselimoğlu ve Emin Alper’le Kolektif Muhabbetler Heyecanı

10 Şubat’ta başlayacak ve birbirinden renkli etkinliklere imza atacak olan 2. Kısa Film Kolektifi Film Festivali kapsamında Türkiye’nin en önemli yönetmenleriyle gerçekleştirilecek söyleşilerde sinemaseverler bir araya gelecek. Sinemaseverler Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde 17 Şubat Cuma günü saat 19:30’da Zeynep Özbatur Atakan moderatörlüğünde Tayfun Pirselimoğlu‘nun Kısadan Uzuna söyleşisine, 18 Şubat Cumartesi günü saat 16:30’da ise Zeynep Ünal moderatörlüğünde düzenlenecek yönetmen Emin Alper’in söyleşisine katılabilecekler.

2. Kısa Film Kolektifi Festivali’nde Tayfun Pirselimoğlu ve Emin Alper’le Kolektif Muhabbetler Heyecanı yazısına devam et

Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Jüriler Belli Oldu

Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenen ‘Ulusal Uzun’ film yarışması jürisinde yer alacak isimler belli oldu. Jüri başkanlığını Onur Ünlü üstlenecek. Jüride ayrıca yazar Emrah Serbes, oyuncu Nihal Yalçın, akademisyen Prof. Dr. Hasan Akbulut ve yapımcı Olena Yershova’da yer alacak. Jüri, En İyi Film ve En İyi İlk Film Yönetmeni de dahil olmak üzere çeşitli dallardaki ödüllerin hangi filmlere gideceğine karar verecek.

Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Jüriler Belli Oldu yazısına devam et