Al Pacino Bildiğiniz Gibi…

“Stand Up Guys/Eski Dostlar”, usta aktörleri bir araya getiriyor. Filmde, Christopher Walken ve Alan Arkin’in eski arkadaşlarını oynadığı Al Pacino, bir kez daha suç dünyasında ömür tüketmiş biri olarak karşımızda…

Al Pacino, yeni filmiyle sinemalarda. Suç ortağının adını vermediği için yirmi sekiz yıl hapis yatan Val’i oynuyor. Arkadaşı Doc (Christopher Walken), hapisten çıkınca onu alıyor. Daha sonra da gene eski dostları olan Hirsch ile (Alan Arkin) buluşuyorlar. Filmde, “ER”dan tanıdığımız, en son “The Good Wife”da izlediğimiz Julianna Margulies, Hirsch’ün hemşire kızını oynuyor.

Ama bu seçkin grup içinde bizi en fazla ilgilendiren kişi, Al Pacino. Kendisini on küsur yıl önce İstanbul’a konuk etmiştik. 2001 Ekim’inde Kevin Spacey’nin “III. Richard”a adını veren kralı oynamasından sonra, Pacino da Ocak 2002’de “Venedik Taciri / The Merchant of Venice”in tefeci Shylock’u olarak karşımıza çıkmıştı. İki yıl sonra da aynı karakteri sinemada oynadı. Pacino, yaşıtı starların (Beatty, De Niro, Nicholson) aksine, sahneden hiç kopmamıştır. Shakespeare’ın da yabancısı değildir. Hatta Spacey’nin oynadığı III. Richard üzerine kurulu kısmen belgesel “Looking for Richard” onun ilk yönetmenlik denemesi olmuştu. Aktör filmde hem Richard’ı, hem kendini oynuyordu, Buckingham rolünde ise Kevin Spacey’yi izlemiştik. Spacey ve Pacino, yönetmen David Mamet’in 1992 yapımı “Glengarry Glen Ross”da da birlikte oynamışlardı.

1940, New York doğumlu Alfredo James Pacino, oyunculuğa sahnede adım atmıştı zaten. 1962’de başladı, aşkla devam etti, tiyatro da onun yüzünü kara çıkarmadı. Önce bir Obie (“The Indian Wants the Bronx”), sonra da iki Tony ödülü aldı (“Does the Tiger Wear a Necktie?” ile “The Basic Training of Pavlo Hummel”). Sinemadaki ilk karakterleri, sahnedeki gerçekçi performanslarının kahramanlarını hatırlatıyordu.

Pacino, öfkeye ve şiddete yatkın egzantrik adamlardan kendine bir meslek hayatı örmüştür. Bu karakterler iticidir itici olmasına ama, genelde ahlâkçı bir nüveleri vardır. Gene de sonuçta, Michael Corleone (Godfather dizisi), Tony Montana (Scarface) ve Carlito Brigante’yi (Carlito’s Way) oynayan kişiden söz ediyoruz. Yıllardır kendisini hep siyahlar içinde görmemiz de cabası.

Çok sayıda ödülü arasında Amerikan Film Enstitüsü’nün yaşam boyu başarı ödülü de bulunan Pacino, meslektaşı, hemşerisi ve neredeyse yaşıtı Robert De Niro’yla (o üç yaş daha küçük) birlikte, Metot okulunun en meşhur iki temsilcisinden biri. New York’taki Actors Studio’da daha çok Lee Strasberg ve Charles Laughton’dan ders almıştı. Yıllarla birlikte saçlarının ve kostümlerinin rengi siyahtan griye doğru bir değişim gösterdi ama, kavisli kaşları ve deli deli baktığında hayli korkutucu olan Pacino gözleri hiç değişmedi.

Seyirci olarak Bronx’taki bir tiyatroda “Martı”yı izlediğinde 14 yaşındaydı. İçine kapanık bir çocuktu, çetin bir hayat sürüyordu. Kurtuluşu, Lee Strasberg’in Actors Studio’sunda buldu. Strasberg onu manevi oğluymuş gibi kanadının altına aldı. Pacino o zamanlar depresyon krizleriyle boğuşur, bu yüzden de kendini on sekizinci yüzyıl aktörü Edmund Kean’e yakın hissederdi. Alter egosu Kean gibi, Pacino da esmer ve karanlıktı, çok kısa boylu sayılıyordu. Sahne ona bir Obie, bir Tony getirmişti ama, “The Panic in Needle Park”taki (1971) müthiş canki tiplemesine rağmen, film yapımcıları ondan hoşlanmıyordu.

Francis Ford Coppola ise o sıralar ilk “Baba / Godfather”ı çevirmeye hazırlanıyordu ve herkesin gözü Michael Corleone rolünde olduğu halde İtalyan Pacino’yu istiyordu (tesadüf işte, Al’in büyükannesiyle büyükbabasının doğumyeri de Sicilya’daki Corleone). Yapımcılar aktörden “O cüce Pacino” diye bahsediyordu. İstenmeyen adam olmuştu, her an kovulmaktan korkuyordu. Sonunda Michael Corleone ona ilk Oscar adaylığını getirdi (sekiz tane var, “Kadın Kokusu / Scent of a Woman”la aldı) ve şöhreti bulmasını sağladı.

Metot oyuncuları bazen abartıya eğilimli oluyor ama Pacino kendini dizginlemeyi kabul ettiğinde de, doğrusu emsaline ulaşmak zor olur. Aktör, yeni bir karakteri sıfırdan yaratmayı da, kendi geçmişine dönüp duruma uygun bir mozaik çıkarmayı da bilir. Örneğin, uzun yıllar önce “Arturo Ui’nin Önlenemez Yükselişi” ile sahneye çıktığında, bir simyacı maharetiyle kendi karanlık karakterler galerisinden beslenmişti. Yeri geldiğinde pes perdeden oynamayı da bildiğini (örneğin, Christopher Nolan’ın “Insomnia”sındaki unutulmaz oyunu) bize hatırlatan kişi o değilmişcesine, Arturi Ui için abartılı performanslarından bir bileşim yapmayı tercih etmişti.

Kasıtlı bir abartı, bilinçli bir tercih: Scarface’in uyuşturucu taciri Tony Montana’sından, “Baba”ların Michael Corleone’sinden, “The Devil’s Advocate”in John Milton’ından ve daha nicelerinden oluşan bir bileşim. Ama Ui’de hepsi bir yana, onu “Looking for Richard / Richard’ı Ararken”le yönetmen koltuğuna oturtacak kadar sevdiği oyuna, “III. Richard”a adını veren karakterin melaneti seziliyordu diyorlar. Brecht’in karakterini daha önce başarıyla hayata geçirmiş olan Christopher Plummer (1963) ve John Turturro’dan (1991) daha iyi eleştiriler aldığı da bir gerçek. Bu arada, yönetmenliği “Chinese Coffee” (2000) ve “Wilde Salome” (2011) ile de denediğini belirtelim.

1980’li yıllara iyi başlamamıştı, sorunlu bir dönemdi diyelim. “Revolution” filmi de istediği gibi çıkmayınca, bir süre sinemaya sırt çevirdi. 1989’daki “Sea of Love”a kadar dört yıl film yapmadı. “Julius Caesar”la o dönemde sahneye çıktı. İnsanların onun tiyatroyu tercih etmesini, sinemada yıldızının sönmesiyle açıklamaları aktörü üzüyordu. Tiyatronun böyle bir ışık altında görülmesinden rahatsız oluyordu. Zaten sinemaya döndükten sonra eski günlerini aratmadı.

Sekizinci Oscar adaylığı ve ilk altın heykelciğine de 1992’de kavuştu. Daha önce “The Godfather / Baba” (1973), “Serpico” (1973), “The Godfather: Part II / Baba II” (1973), “Dog Day Afternoon / Köpeklerin Günü” (1975), “…And Justice for All / Ve Herkes İçin Adalet” (1979), “Dick Tracy” (1990), “Glengarry Glen Ross” (1992) ile aday olmuştu. Gene 1992 yapımı “Scent of a Woman / Kadın Kokusu” ona nihayet Oscar ödülünü getirdi. Tony Kushner’in Pulitzer Ödüllü oyunundan uyarlanan HBO mini dizisi “Angels in America”daki avukat Roy Cohn rolüyle de üçüncü Altın Küre’sini aldı.

Belki de geçmişte oynadığı karakterleri bunca iyi muhafaza etmesini, içine kapanmayı seven biri olmasına borçlu. Ona ulaşmanın, geride kalan yılların De Niro’suna ulaşmaktan bile daha kolay olduğu rivayet olunur. Zaten De Niro, Tribeca Festivali’ni düzenlemeye başladıktan sonra hayli açılmış, hatta Cannes’da Jüri Başkanlığı bile yapmıştı. Al Pacino’nun ise “halka açık” biri olduğu söylenemez. Buna karşılık, yeminli bekâr olduğu konusunda hiç şüphe yok. Yetmiş üç yaşındaki aktör, evlenmemeyi tercih etti. Ne var ki bu tercihi, üç çocuğu olmasını engellemedi: yirmi dört yaşındaki Julie Marie (annesi, oyunculuk hocası Jan Tarrant) ile on iki yaşındaki ikizleri Anton ve Olivia (anneleri, Pacino’nun uzun süre birlikte yaşadığı aktris Beverly D’Angelo). Aşklar listesinde ise, Marthe Keller, Diane Keaton, Tuesday Weld, Jill Clayburgh ve Avustralyalı sinemacı Lyndall Hobbs gibi isimler var.

Sade bir hayat sürüyor. Manhattan’da bir apartman dairesine, New York eyaletinde bir eve, beş köpeğe, büyük bir kitap koleksiyonuna sahip. Operayı çok seviyor. Sinemada ise istediği kadar seçici davranabiliyor, iki-üç vahim hata işlemiş olsa da (ona kötü eleştiriler getirip dört yıl sinemadan uzak kalmasına neden olan “Revolution” gibi) genelde iyi seçimler yapıyor. Şöhret yüzünden biraz mahremiyet yitirmiş olsa da, iyisinin kötüsüne denk geldiği görüşünde. Biz ise sinemadaki varlığının devam etmesini istiyoruz. Ne olsa Pacino’yu sık sık İstanbul sahnelerinde görmek zor…

(05 Mayıs 2013)

Sevin Okyay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir