Erdem Tepegöz: Bugün Dolmabahçe’nin Yıkılması Nasıl ki Söz Konusu Olamazsa Emek Sineması’nın Yıkılması da O Derece Önem Taşımalıydı

İlk filmi ile Altın Portakal aldı. Yurt içinde ve yurt dışında birçok festivalden ödüllerle ayrıldı. Şu sıralar Zerre’nin gişe heyecanı sarmış durumda O’nu. Çünkü film 12 Nisan Cuma günü vizyona giriyor. Ama sadece buna odaklı yaşamıyor, yeni projesi üzerine kafa yoruyor, sokak sokak gezip fotoğraf çekiyor, röportajdan röportaja koşuyor, bu yoğunlukta yemek bile yemeyi unuturken kimseyi de kırmıyor. Mesaj atıyorum, “Uygunsanız röportaj yapalım’’ diye. 10 dakika sonra cevap geliyor: “Yarın filmin Ankara galası var, bugün öğleden sonra olur.’’ Afallıyorum bir an. Nasıl yani, bu kadar çabuk mu? Hani sıfır ego diye bir şey varsa O da yönetmen Erdem Tepegöz’de var işte… “Benim Altın Portakalım var, bana zor ulaşırsınız.’’ diyenlerden değil O. Neyse uzatmayacağım. Cihangir’de buluşuyoruz, kahve içiyoruz, sohbet ediyoruz ve sizleri de bu keyifli röportajı okumaya davet ediyoruz.

Zerre’nin hikâyesi Tarlabaşı’nın arka sokaklarında doğmuş…

Birkaç yıl önce başka bir proje üzerine yoğunlaşma kararı almıştık. Proje için mekân arayışı içindeydik. Tarlabaşı’nda gezdiğimiz bir evin alt katında Zeynep’e benzer bir kadın yaşıyordu. İlk önce film yapmak gibi bir düşüncem yoktu ama biraz üzerine yoğunlaşınca bütün projelerim rafa kalktı ve Zerre yolcuğum başladı.

Peki kadın ve ailesinin hikâyesi nasıl çıktı ortaya?

O daireyi bize gösteren bir emlâkçı vardı yanımızda. Evin anahtarını almak için alt katta yaşayan bu ailenin kapısını çaldık. Kapı yarım açılmıştı, işte o 10 dakika açık duran yarım kapıdan gördüğüm görüntü beni bu filme doğru itti.

Hiç konuşmadınız yani onlarla? Sadece 10 dakikadan nasıl bu kadar “gerçek” bir iş çıktı ortaya?

Tabi ki filmdeki Zeynep’le gerçek Zeynep arasında çok büyük fark var. Ama temeller aynı. Zeynep’te öyle bir mahallede ve evde mücadele içinde yaşıyor. Beslendiği nokta aynı ama üzerine kurmaca bir dünya kuruldu.

Peki sizin nasıl bir dünyanız var? Zeynep ve Zeynep gibi nicelerinin hikâyesini bu kadar iyi algılamak, sadece onunla kalmayıp sade ve bir o kadar da etkili bir dille beyazperdeye aktarmak kolay değil.

Ben yerel olmayı seviyorum. Anadolu’nun öykülerini de anlatmak istiyorum. Sürekli seyahat halindeyim zaten. Birkaç hafta önce Suriye ve Van’da çekimler yaptık. Onlarca insanla sohbet ettim. Elimde fotoğraf makinem günlerce İstanbul’un dehlizlerinde dolaştığımı bilirim. Ne aradığımı ben de bilmiyorum ama bir şeyler arıyorum. Ve gördüğüm her görüntü, konuştuğum her insan belleğime bir şekilde yerleşiyor. Sonra da bazıları hikâyelerimin kahramanı oluveriyor işte.

Peki Jale Arıkan nasıl Zeynep oldu?

Zeynep karakterinin kim olacağı benim kafamı kurcalayan bir konuydu. Çünkü Zeynep’in hikâyesiydi bu. Sürekli onun yüzünü göreceğimiz bir iş olacaktı. Jale Hanımı bir arkadaşımızın önerisi ile bulmuş olduk. Ve onu gördüğümde “Zeynep’i buldum.” dedim. Jale Hanım kafamdaki Zeynep karakterine o kadar yakındı ki, başka kimseyi düşünmedik bile. Bir de ben filmin kendi oyuncularını oluşturduğunu düşünenlerdenim.

Ama bana göre filmin bir diğer kahramanı da Remzi’dir. O filmin rengiydi bence…

Remzi tiyatro yapıyor. İlk sinema filmi olduğu için heyecanlıydı. Ama birbirimize çok inandık ve sonuç da iyi oldu. Zaten sinema gönülden yapılacak bir iş. Her ne kadar ticari kaygılar yaşansa da hiç kimse bu işi yaparken bir çıkar beklentisi içinde olmuyor, sadece sanatını ortaya koymaya çalışıyor.

Çatalla kapı tamiri çok zekice bir icattı. Ve tüm o karanlık içinde bizi gülümseten bir an…

Zaten Remzi filmdeki umut ışığıydı. O dünyanın içinde ne kadar zorluklarla mücadele etseler de, çatalla bir kapı kilidi yapıp hayata devam edebilmek de çok önemli. Ne kadar karanlık, korkunç, umutsuz gözükseler bile bir şekilde ayakta kalmayı başarıyorlar.

Zerre için, “Fransız filmlerine benziyor.” denildi? Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Benim hoşuma giden bir şey bu aslında. Çünkü Fransız sinemasından ciddi şekilde besleniyorum. Ama özellikle o sinemadan bir akım alıp da onun üzerine inşa etmedim bu filmi. Bunu yapmış olsaydım da bana yanlış gelmezdi. Benzer metaforlar var tabii ki ama tamamen aynı diyemeyiz.

Bence Jale’ye bile bakınca tam bir Fransız Kadını görüyoruz. Çok karakteristik bir yüze sahip…

Aslında hiç bu açıdan bakmadım ama doğru. O hava var onda.

Gelelim sizin film için Malatya Film Festivali’nde koltuk kavgası yapan izleyicilere…

Biz kavga anında içeri girmiştik. Salondaki o insanların yer bulamayışı, oturmak istemeleri ve ayakta izlemeye bile razı olmaları aslında sevindirici bir durum. Çünkü tüm üreticiler, izleyiciler için film üretiyor. Bir film bir insanın hayatında çok şeyi değiştirebilir ben buna yürekten inanıyorum. Zerre girdiği her festivalde salonu dolu olan filmlerden ama gişede nasıl olacak bunu da merak etmiyor değilim.

Gişeden umutlu musunuz peki?

Sebepsiz bir umut var. Neden bilmiyorum ama böyle işte. 16 kopya ile çıkıyoruz zaten. Ne olacağını tahmin ediyoruz az çok. Büyük rakamlar yapamayacağız bu belli. Ama nedense bir umut var. Zaten Zerre’yi yaratmış bir ekip olarak umutsuz olamayız biz.

Peki gişe filmleri? Aynı sinemada aynı anda 2 hatta 3 salonda gösterilen filmler de gördük, görüyoruz.

Etkili film olması benim için çok daha önemli. “Geleceğe Dönüş” de bir gişe filmi baktığınızda ama birçoklarını sinemaya aşık etmiş bir film. Ya da “Vizontele” de bir gişe filmi ama etkili, aynı şekilde “Kelebeğin Rüyası” da…

Sinema sinema dedik. Emek Sineması’nı da konuşmadan bitirmeyelim bu sohbeti. Bir kaç gün önce yaşanılmaması gereken çok çirkin şeyler yaşandı. Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Bunu yapanlar Emek Sineması’nın eski bir fotoğrafına baktılar mı hiç? Orası müze gibiydi. Bir müze nasıl yıkılabilir ki? Bugün Dolmabahçe’nin yıkılması nasıl ki söz konusu olamazsa Emek Sineması’nın yıkılması da o derece önem taşımalıydı. Beyoğlu’nda sinema kalmadı neredeyse. Beyoğlu Sineması zar zor geçiniyor. Bir sinemacı olarak gerçekten çok üzülüyorum. Türkiye’de sinema salonları neredeyse yok denecek kadar az. Pasaj sinemaları ve alışveriş merkezlerinin sinemaları var. Kapısı sokağa açılan bir sinema neresi var? Ben bilmiyorum. Ama Emek böyleydi. Kapısı sokağa açılırdı. Beyoğlu’na açılırdı. Bu cümleler bile ne kadar heyecan verici ama bunun yıkılması, yok edilmesi inanılır gibi değil. Oranın öyle bir ambiansı vardı ki sıradan bir çizgi film bile izleseniz başka bir dünyada gibi olurdunuz. Orası ne olacak şimdi, belki de markalaşmış bir tatlıcı olacak. Ya da başka bir şey. Çok üzücü, gerçekten çok üzücü.

Teşekkürler!

(09 Nisan 2013)

Yeliz Bozkurt
twitter.com/yelizbzkrt

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir