Soderbergh’ten Nefes Nefese Aksiyon

Çapraz Ateş (Haywire)
Yönetmen: Steven Soderbergh
Senaryo: Lem Dobbs
Müzik: David Holmes
Görüntü: Peter Andrews
Oyuncular: Gina Carano (Mallory), Channing Tatum (Aaron), Michael Douglas (Coblenz), Antonio Banderas (Rodrigo), Ewan McGregor (Kenneth), Michael Fassbender (Paul), Mathieu Kassovitz (Studer), Bill Paxton (Kane), Michael Anqarano (Scott), Anthony Brandon Wong (Jiang)
Yapım: Relativity (2012)

Amerikan sinemasının yaratıcı yönetmenlerinden Steven Soderbergh’ten aksiyon sinemasına taze dokunuş getiren “Çapraz Ateş” filmi, Amerika’nın politikaları hakkında da ipuçları veriyor.

Mallory Kane, karlarla kaplı New York eyaletinin kuzeyinde Kenneth’i beklerken, restorana Aaron geliyor. Mallory’yle Aaron arasında bir dövüş gösterisinden sonra Mallory, arabası olan restorandaki Scott’la beraber oradan uzaklaşıyor. Seyirci de Mallory hakkında birçok şeyi öğreniyor bu kaçışla beraber. Amerikan hükümeti taşeronlarla işlerini görüyor. Kenneth’in “şirketi”, hükümet ajanı Coblenz’le yeni iş için pazarlık yapıyor. Kenneth, yeni operasyonun başına Mallory’yi getiriyor. Görev, Barcelona’da rehin tutulan Çinli muhalif Jiang’ı kurtarıp Rodrigo’ya teslim etmek. Barcelona’daki operasyon başarıyla gerçekleşiyor. Mallory’ye Dublin’de yeni görev verildiğinde hikâyenin görünmeyen tarafları da ortaya çıkıyor. Dublin’e Studer’in Russborough Evi’ne parti için Paul’le gelen Mallory olayların göründüğü gibi olmadığını fark ediyor ve yeni bir maceranın içinde buluyor kendini burada. Mallory, görünüşte başka bir işte çalışıyor. New Mexico’da yaşayan babası John Kane bir yazar. Mallory, yakın geçmişte Kenneth’le de ilişki yaşamış. Barcelona operasyonunda Aaron’a da ilgi gösteriyor. Aşk, daima onun yakınında. Tıpkı dövüş gibi.

Politik aksiyon…

Amerikan sinemasının önemli ve yaratıcı yönetmenlerinden Steven Soderbergh’in bu filmi sıradan bir aksiyon filmine dönüşebilirdi. Soderbergh, kurguculuktan gelen “zanaatçi” tarafından olmalı, aksiyon sinemasına yeni ve heyecan verici bakış getirebilmiş. Öncelikle filmin kurgusu bu filme değer katıyor. Mallory’nin anlatımıyla yansıyan ilk yarı seyircinin zihnini karıştırıyor. İkinci yarıdaysa geride kalan boşlukları doldurarak her şeyi tamamlıyor. Soderbergh, dövüş sahnelerinde yüksek bir estetik yaratmış. Mallory’nin dövdüğü her erkek kadınları mutlu edecek gibi. Estetik sadece dövüşlerde değil, Barcelona ve Dublin şehirlerinin yansıyışlarında da öne çıkıyor. Yönetmen, kamera açılarıyla seyircilerini bu iki şehrin ruhuna alıyor. Dublin’de, sabahın alacasında peşindekilerden kaçan Mallory’yi “steadicam” kamerayla takip eden yönetmen, şehrin tüm çarpıcılığını da yaşatıyor. Elbette gerilim de üst noktada bu anlarda. Fonda da David Holmes’ın “Dublin Chase” tınıları duyuluyor. Bu filmin müzikleri gerçekten arşivlik. Filmi seyrederken, Amerikan politikaları üzerine de bilgi sahibi oluyorsunuz. Amerikan hükümeti, pis işlerini taşeronlar aracılığıyla görüyor.

Amerikalı genç oyuncu Gina Carano, gerçek hayatında da dövüşçü. Tayland ulusal “Muay Tay” dövüş sporunda da usta. Bu dövüş sporu “kick boksu” çağrıştırıyor. “Çapraz Ateş” filminde birbirinden ünlü oyuncular da neredeyse resmi geçit yapmışlar. Michael Douglas, Ewan McGregor, Antonio Banderas, Michael Fassbender muhteşem performans ortaya koyuyorlar. Bir de Fransızların ünlü yönetmeni Mathieu Kassovitz de Studer karakteriyle arz-ı endam etmiş. Kassovitz’in 1995’te Cannes’da “En İyi Yönetmen” ödülü kazandığı siyah-beyaz “La Haine-Protesto” filmiyle hatırlayabilirsiniz. Zaman zaman oyuncu olarak da görünüyor. Hollywood’un yeni yükselen oyuncularından Channing Tatum, yönetmen Kevin McDonald’ın 2011 yapımı “The Eagle-Kartal” filmindeki Romalı asker Marcus’la öne çıkmıştı. Küçük bir bilgi: Soderbergh, kameramanlığını da yaptığı filmlerinde profesör babası Peter’la kendi ikinci adı Andrew’u birleştirerek Peter Andrews imzasını atıyor.

(13 Nisan 2012)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

31. İstanbul Film Festivali’nde 06 Nisan Cuma

31. İstanbul Film Festivali’nde ikinci haftasonu kapıdayken festival filmleriyle dopdolu bir Cumartesi ve Pazar günü geçirmek için biletlerinizi şimdiden alın. Yönetmen Adrian Sitaru, Atlas Sineması’nda gösterilecek olan İyi Niyetler adlı filminde annesinin hastalığı sonrasında hayatı alt üst olan Alex’in başından geçenleri anlatıyor. Atlas Sineması’nda ayrıca Nefes ve Halit Refiğ’in restore edilmiş ünlü klâsik filmi Gurbet Kuşları gösterilecek. Gün içinde Fitaş 4′te Güzellik, Ormandaki Kulübe; Beyoğlu Sineması’nda At ve Ave; Nişantaşı City’s AVM City Life Sineması’nda basına Cut adlı film gösterilecek.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    31. İstanbul Film Festivali’nde 06 Nisan Cuma yazısına devam et
  • 10. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali Çanakkale’de

    10. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, 07 – 08 Nisan 2012 tarihlerinde Çanakkale Kadın El Emeğini Değerlendirme Derneği ortaklığıyla Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Süleyman Demirel Konferans Salonu’nda Çanakkale’de olacak. Festivalin Çanakkale programında Bir Avuç Cesur İnsan, Kazbek Pilotu, Geriye Kalan, Bedensiz Ruhlar, Zefir ve 70-80-90 Masum Küstah Fettan filmleri yer alıyor. Rüya Arzu Köksal’ın yönettiği Bir Avuç Cesur İnsan’da, Karadeniz’de yaşayanların HES’ler karşısındaki direnişleri gösteriliyor.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    10. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali Çanakkale’de yazısına devam et
  • İstanbul Film Festivali, Sponsor ve Destekçilerine Özel Bir Geceyle Teşekkür Etti

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen 31. İstanbul Film Festivali, festivalin gerçekleştirilmesine katkıda bulunan kurum ve kuruluşlara teşekkürlerini sunmak için özel bir gece düzenledi. Gece, İKSV Mütevelliler Kurulu Başkanı Talat Halman’ın konuşmasıyla başladı. Festival başladığından bu yana gerçekleştirilmesine büyük destek sağlayan T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Müsteşar Yardımcısı Kemal Fahir Genç’e, İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına Başkanlığı adına Prof. Dr. Erman Tuncer’e ve Beyoğlu Belediyesi adına Başkan Ahmet Misbah Demircan’a teşekkür plâketleri verildi.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    İstanbul Film Festivali, Sponsor ve Destekçilerine Özel Bir Geceyle Teşekkür Etti yazısına devam et
  • Köprüden Önce Son Çıkış: Çoğunluk Üzerine…

    Aynı olma dürtüsüyle koşullanmış hayatlar, varlık içinde kapkara yaşantılar, kimliğine sahip çıkamama ve çıkmak zorunda olduğunun da bilincinde olamama durumu. Çoğunluk, çoğunlukla karar vermeye itildiğimiz tercihler üzerine son dönem Türk sinemasından çıkmış modern bir toplum tasviri. Özellikle yaşadığımız coğrafyaya has unsurlar içerdiğini söyleyemem. Bu tarz bir eleştiri filmin başarıyla kotarmış olduğu evrensel dili hiçe saymakla eşdeğer olur. Kozmopolit bir şehirdeki lokal siyasi, maddi ve ahlâki bölünmeler üzerine bir varoluş öyküsü demek daha doğru olur. Anlatılan varoluş da ilerleyen zamanla birlikte paralel bir şekilde zihnimize kazınan yok oluşa göndermeler içeriyor. Çarpık sınıflaşmalar bir ailenin içine giren kamera görüntüleriyle bize gösteriliyor.

    Eğitimin önemi vurgulanıyor eğitimsiz kalmış insanlar üzerinden. Anne karakteri ben nasıl sizin bu kadar duygusuzlaşmanıza izin verdim şeklinde serzenişte bulunurken aslında olayın çok başına gitmemiz gerektiğini vurguluyor. Mertkan, daha askerlik çağında oldukça genç, yönlendirilmeye, güçlü olduğunun hissettirilmesine, kendi kararlarının olmasının ne derece önemli olduğunun ona gösterilmesine ihtiyacı olan bir karakter. Daha doğrusu karakterleştirilmeye oldukça müsait bir tip. Ama anne bir yandan kocasının ve oğlunun duygusuzlaşmasından yakınırken diğer bir sahnede de kendi kararlarını irdelemeye çalışan oğluna babasının verdiği kararın her zaman daha doğru olacağını söyler. İşte bu noktada da ailede çok önemli bir misyonu olan anne prototipi oğlunun çelişkilerinden çoğunluğa ayak uydurmaya çalışan kimliksiz bir bireye davetiye çıkarır. Babadan çok fazla bahsedemem. Baba, oğlunun hatalarına nasıl tepkiler vermesi gerektiğinden yoksun bir karakterdir. Ataerkil toplumun dayatmış olduğu her şeyi oğlu üzerinde uygular. Mertkan babasıyla zayıflamak için yürüyüşe, saunaya gider. Ama ardından yüksek kalorili yiyecekleri sanki bir savaş halindeymiş gibi tüketir. Aslında ne istediğini çok iyi biliyordur fakat kendi içine gömüldüğü ruh hali onu bağırmaktan, isyan etmekten alıkoyar. Böylelikle başkalarının hayatı onun da içine sığmaya çalıştığı bir kalıba dönüşür. Bize içinde bulunduğumuz toplumun dayattığı sorular gelir peşi sıra. Mertkan’ın kendine dert edinmediği bir askerliğe gitme mevzusu gündemdedir sürekli. Zamanla Mertkan da bunun bir sorun olup olamayacağı çelişkisine düşmüş olarak bulur kendini. Bazı tersliklerin farkındadır ama bir türlü anlamlandıramaz ve adını koyamaz. Eline silah alıp düşmanla yüz yüze gelebilmesi ne derece önemlidir? Bunların tamamen mânâsız olduğunu fark edemeyecek kadar uzaktır bulunduğu ortama. Aile ve onun yarattığı dış faktörler bireysel olarak karar verebilme yetimize, isyan duygumuza her şeyin başında engeller koyar ve ben duygusunun gittikçe önemini yitirmesine neden olur. Mertkan da git gide kendisini mahkûm olduğu çıkmazın içinde bulur ama bunun nasıl bir mahkûmiyet olduğunun da farkına varamaz.

    Çoğunluğun çok da suya sabuna dokunmadan siyasi bir kargaşa yaratmak gibi bir derdi de yok. Bu çıkmaza girmeye gayet meyilli senaryo, sonrasında bu konuyla ilgili kendine duvarlar örüyor. Kürt kızı Gül ile şehirli apolitik Mertkan’ın aşkına dönüşmesine izin vermiyor. Boyundan büyük işlere kalkışmayan Seren Yüce ilk filmiyle ırkçılığı daha da bir bizimle, düşüncelerimizle, davranışlarımızla, hissettiklerimizle örtüştürüyor. Söze ve net davranış kalıplarına yer vermeye de gerek kalmıyor böylelikle. Sadeleştirilmiş anlatım dili aslında daha da sertleşiyor.

    Çoğunlukta kalanın azınlıktan farkının olmadığı sonucuna vardırmayı başarmış diyebiliriz yönetmen için. Filme bakışını derinleştiren seyirci bu sonuca kolaylıkla ulaşabilir. Sorunun öteki olmakta saklı olduğu üzerine her sahnede taşları yerine oturtan diyaloglar mevcut. Mertkan’ın işçilere tavrı, babanın oğlunun kız arkadaşı hakkında söyledikleri, taksi şoförüne karşı babanın tavrı, hizmetçi kadının ölümü üzerine gelişen sahnedeki kısa ama bir o kadar uzun olan bekleyiş. Tüm bunlar kendimize çizdiğimiz çemberin dışında olan bitene kayıtsızlaşmamızın birer göstergesi. Hatta kayıtsızlık o kadar içselleşmiş ki artık ailemiz bile o çemberin dışında kalmış. Kendi çemberi içinde benliğini yitirmiş insanlardan oluşan bizin öyküsü bu işte.

    Bartu Küçükçağlayan beklenenin üzerinde bir performans sergiliyor. Film, neresinden tutarsak tutalım öncelikli olarak Mertkan karakteri üzerinde okunması gereken bir portre çiziyor. Aslında Mertkan da herkesi anlatıyor. Bartu Küçükçağlayan son dönemlerde Büyük Ev Ablukada isimli alternatif müzik dinleyicilerine hitap eden bir grubun da solisti. Müzisyenliği için yorum yapmak şimdilik bizim harcımız değil ama oyunculuk konusunda doğru adımlar atmanın peşinde. Esme Madra, Nihal Koldaş da yalın oyunculuklarıyla dikkat çekiyorlar. Settar Tanrıöğen’e de pek lâf edemem. Seviyoruz bu adamı ve artık iyiden iyiye kabullendik. Tüm bunları biraraya getirme başarısıyla bir ilk film öncüsü olan Seren Yüce’yi de açıkçası şimdilik tebrik etmek istemiyorum. İkinci filmini sabırsızlıkla bekliyorum. Tıpkı Özcan Alper’in yutkunma problemi yaşamamıza neden olduğu Sonbahar mucizesinin ardından hissettiğim gibi.

    Çoğunluk, izlenmesi kolay ama hazmedilmesi zor bir film. Ne anladığına ve sana ne hissettirdiğine göre bu iki kavramın yeri de değişebilir tabiiki. Köprüye girmeden önceki çıkışı yakalamamızı bize salık veren film, araya mesafeler koymayalım diyor çoğunluğun sert üslûbuyla. Köprüler geçilmek içindir… Köprüler yıkılmak içindir… Köprüler yeni ufuklara adım atmak içindir… Köprüler farkında olanların yoludur…

    Yönetmen: Seren Yüce
    Oyuncular: Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Esme Madra, Nihal Koldaş
    Senaryo: Seren Yüce
    Yapım: 2010, Renkli, Türkiye

    (13 Nisan 2012)

    Görkem Akgün

    http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

    Ali Vatansever ve Sercan Badur, Klak Sinema Programı’nda

    İlk uzun metrajlı filmi El Yazısı’yla Türk sinemasına bahar havası getiren yönetmen Ali Vatansever ve filmin başrol oyuncularından Sercan Badur El Yazısı’Klak’a anlattı. Sinema tarihinin en çok hasılat yapan filmlerinden, 11 Oscarlı Titanic, geminin batışının 100. yılında yeniden vizyonda, özel görüntüleri Klak Arkası’nda. Ferzan Özpetek ve Cem Yılmaz’ın şahane buluşması Şahane Misafir, Mevsim Çiçek Açtı, Amerikan Pastası: Buluşma, Klak 0 Km’de ön gösterimlerini yapmak için sizleri bekliyor. Gizem Ertürk’ün hazırladığı Klak, 07 Nisan Cumartesi günü 13:20’de Bugün TV ekranında.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Ali Vatansever ve Sercan Badur, Klak Sinema Programı’nda yazısına devam et
  • Alpler: Bir Senaryo Dersi

    29. İstanbul Film Festivali’nde Köpek Dişi’yle tanımıştık Yorgos Lanthimos’u. 2 yıllık bir aradan sonra festivale Alpler filmiyle bu sefer konuk olarak da katılmış oldu. Köpek Dişi’yle bizi koltuklarımıza bir süre çivileyen yönetmenin bu filmini de izledikten sonra artık hiç tereddütsüz bir Lanthimos sinemasından bahsetmek mümkün.

    Bambaşka açılardan farklı okumalara olanak tanıyan anlatım biçimiyle tüm kalıpları alaşağı etmeyi başarıyor yönetmen. Köpek Dişi çok ciddi bir proje olarak önümüze sunulmuştu. Hem görsel hem de işitsel hafızamıza sert bir üslûpla sinyaller yolluyordu. Ekstra diyalog kurgusundaki çarpık ilerleyiş onun sinemasına has bir üslûp doğurmuştu. Ancak böylesine iddalı bir yapımın ardından bizi neyin beklediği de çok ciddi bir sorundu belki de. Ve bu yıl Alpler tüm heybetiyle karşımıza dikilmiş oldu. Hiç şüphesiz bu film, Köpek Dişi’nden bağımsız olarak değerlendirilebilecek bir yapım değil. Bir devam filmi ya da ikileme, üçleme tarzı bir serinin parçası da değil ama Lanthimos sinemasını anlayabilmek açısından peşpeşe değerlendirilmesi elzem yapımlar.

    Köpek Dişi özgürlüğün bile ne olduğunu bilemediğimiz bir dünyayı tasvir ederken Alpler özgür kaldığımızda sınırlarımızın çok daha daraldığını gösteriyor. Aslında özgürlük kavramının bu filmlerin içinde nasıl konumlandığına bakmadan önce Alpler’in derdinden ve çoğu sinema izleyicisinin hazmedemeyişinin temel noktalarından bahsetmek gerek. Alpler, konuyu anlatmaya başladıktan sonra detayları tamamen silerek, birçok noktayı da atlayarak hikâyesindeki belirsizlikleri kuvvetlendiriyor. Bu yüzden belki de birçok kişiye göre özellikle ilk 45 dakikası tahammül edilmesi zor bir filme dönüşüyor. Filmin dinamosunu oluşturan bu bölüm izleyicinin beynindeki boşlukları tamamladığı sürece anlam kazanıyor ve geri kalan bölümünde ne anlatılmak istendiğine de yorum getirebilme şansı sunuyor. İlk 45 dakikanın zorluğu bence yönetmen Lanthimos’un da rahatlığından kaynaklanıyor.

    Öyle bir film var ki karşımızda senaryo iki aşamalı olarak yazılmalı diye düşündürten bir öyküde tek katmanlı bir akış görüyoruz. Filmin diyalog kurgusu başından sonuna kadar tek bir çizgide akıyor. İzleyiciyi rahatsız eden, hiçbir şey algılayamamaya yönelten ya da anlamsız bir bütünmüş hissi verdirten de bu seyir. Gerçeğin ve oyunun sınırlarının çizilmediği Alpler dümdüz diyalog seyriyle seyirciyi ters köşeye yatırıyor yani. Lanthimos’un rahatlığı da tam bu noktada devreye giriyor. Köpek Dişi’ne göre kendini çok daha fazla rahat bırakmış yönetmen. Seyirci üzerinde yaratmak istediği sarsıntıyı Köpek Dişi’ne göre görsel yoğunlukta kullanmaktan ziyade düşünsel bir darbeyle indiriyor kafamıza.

    Maksimum görsel uç noktanın hemşire karakterinin beceriklilik ve güvenilirlik testine tabi tutulduğu sahnede yaşandığını görüyoruz. İşte iki film arasındaki bu net ayrım da seyirciyi ikiye bölebilecek cinsten. Aynı şeyi yaşamayı umut edenlere “Alın size Alpler biraz daha fazla düşünün” diyor yönetmen. Lanthimos iki filminde de önce net bir açıklama getiriyor. Köpek Dişi’nde filmin isminin neden Köpek Dişi olduğu gibi Alpler’de de 4 kişilik bir ekipten oluşan grubun adının neden Alpler olduğu anlatılıyor. Ama iki filmin ismi de tamamen sembolik. Köpek Dişi yerine azı dişi de olabilecekken Alpler yerine Himalayalar da uydurulabilirdi. Bu da ne görmeyi hayal ediyorsak asla emin olmamamız gerektiğini bize gösteriyor.

    Ben senaryonun mucizevi tekdüzeliğinden biraz daha bahsetmek istiyorum. Ama buradaki tekdüzelik kavramının olumsuz bir eleştiri görmesinden öte aksine şaşırtıcı ve risk içeren bir teknik olduğunu hatırlatmakta fayda var. Filmin yarısından sonra hemşirenin annesiyle babasının arasında geçen diyalog bir sonraki sahnelerden birinde hemşire ve babası arasında da tekrarlandı. Tekrarlayan diyalog akışı aslında öğrenilen şeyleri yaşadığımızı vurgulamış olmasıyla âlâkalıydı. İşte şimdi özgürlük kavramına dönüş yapmamızın sırası geldi. Köpek Dişi’nde evin kızının köpek dişini kendi iradesiyle düşürmesinden sonra dış dünyaya çıkışı serbestleşiyordu. Alpler’de ise tamamen özgür bırakılmış bir hemşire karakteri var. Ama bu özgürlük onu başkalarının ölümüne sevinebilecek, bunu ticari bir metaya dönüştürebilecek bir karaktere büründürüyor. Hepsinden öte aileye sırt çevirecek özgürlüğü bile varken bağımlılığı tercih ediyor serbest kalan birey. Özgür olabilmek bunu doyasıya yaşayabilmek de çözüm olamıyor.

    Kieslowski’nin Renk Üçlemesi’nin ilk bacağı Mavi’deki başrol karakterimiz sinema tarihi boyunca bu konuya en etkili parmak basan karakter olmuştur. Yer yer bana Kieslowski’nin özgürleşebilme umutsuzluğunu da hatırlatan Alpler özgürlük, bir yere ait olabilme ve kendini ispat döngüsünde deliliğe doğru seyreden bir yapım. Bireyden yola çıkıp sosyal yozlaşma sorunsalına uzanan anlatım örgüsünde insan denilen şey aslında sadece hareket eden bir canlı, yaratık, belki de bir nesne olarak tanımlanıyor. Zincirleri kırmaya başladığımız an, deliliğe seyrettiğimiz ana tekabül ediyor. O kadar ağır ki bu sorunsalı perdeye yansıtmak. Böylesi karmaşık bir içeriği çok katmanlı bir senaryo kurgusuyla perdeye yansıtmak da çok büyük bir hata olurdu. Lanthimos neyse ki böylesi bir çıkmaza düşmüyor ve öyküyü bulanıklaştırmadan, detaylara inmeden anlatmayı tercih ediyor.

    Alpler eğer sizi içine çekebilirse tüylerinizi diken diken edebilecek bir film. Bir kimlik arayışının öyküsü. Ölüm duygusunun sıradanlaşması, insanların umutsuzluğunun bambaşka çözümlere ihtiyaç doğurmasının tasviri. Lanthimos bu ikinci filminde çok daha rahatlamış gözüküyor. İlk filme nazaran somut anlatımlar, görsel sarsıcı etki yaratacak sekanslar kullanmaktan ziyade düşünsel hafızamıza göndermeler yapıyor. Hemşire karakterinin amaçsızlığa doğru yöneldiği hareketleri, seyirci olarak bizleri de bir hayli rahatsız ediyor. Daha bir yakınımızdaymış hissini de beraberinde getiriyor. Film, başından sonuna kadar izlenmesi çok zor bir anlatım örgüsüne sahip. Sosyolojik bağlamda konuyu kavrayabilme yetisini zorunlu kılıyor. Ya da sıkı bir sinefil olmayı belki de. İzleyin ve görün. Karar sizin.

    Yönetmen: Yorgos Lanthimos
    Oyuncular: Aggeliki Papoulia, Aris Servetalis, Johnny Vekris
    Yapım: Yunanistan / 2011

    (13 Nisan 2012)

    Görkem Akgün

    http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

    Paradoks Film, Türkiye’de Sinema Hukuku ve Telif Hakları Semineri Kapsamında Av. Sabri Kuşkonmaz’ı Ağırladı

    Paradoks Film, 01 Nisan 2012 Pazar günü Kadıköy KargaArt’ta önemli bir ismi ağırladı. Çok yönlü entelektüel bir kimliğe sahip isimlerden Av. Sabri Kuşkonmaz, Türkiye’de Sinema Hukuku ve Telif Hakları konulu bir seminer verdi. Paradoks Film’in kurucusu, felsefeci sinemacı-yazar Metin Gönen’in moderatörlüğünde gerçekleşen sunumunda, Türkiye’de sinema eserleri sahiplerinin hangi haklara sahip olduğu ve bu hakların geçmişten bugüne hangi kanunlarla koruma altına alındığı konularında sinema sektörüne adım atmak isteyen ve sinemaya gönül vermiş katılımcılara çok önemli bilgiler sundu.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Paradoks Film, Türkiye’de Sinema Hukuku ve Telif Hakları Semineri Kapsamında Av. Sabri Kuşkonmaz’ı Ağırladı yazısına devam et