30 Nisan 2010 Haftası

“Yeşil Bölge”, insan ahlâksızlığının ayyuka çıktığı pis ve karmaşık felâketler olan savaşlardan bir savaşa, hâlâ sonuçlanamamış ABD’nin Irak’ı işgâline dair, o kadar da karışık olmayan bir gerçeği net biçimde söylediği için, dürüst: Irak’ta kitle imha silâhları olmadığına dair kesin bilgiler, işgâle kılıf hazırlamak isteyen ‘birileri’ tarafından gizlenmiş; sonra yapılan tüm aramalarda da bir ‘oyun’ sergilenmiştir! Paul Greengrass – Matt Damon’ın yeni işbirliğinde, bu gerçeğin vurgulanması, bir defa daha, canlı ve dramatik hallerin kalp atışlarını hareketli kamerasıyla kaydeden yönetmen ile canlandırdığı Amerikan ordusu astsubayında sıcak saatlerin içinde koştururken vücudundaki / duygularındaki tüm değişimleri hissettiğiniz oyuncunun müthiş sinerjisiyle etki alanı oluşturuyor. Tabii 100 milyon dolarlık bütçenin sağladığı olanakları ve kadroları da unutmayalım.

“Parlak Yıldız”, şiir ile sinemanın birleşiminden damıtılmış, iki yılı kaplayan bir aşkın ‘ruhsal anatomisi’: Duyularınız ve duygularınız için! Biliyorsunuz aşk marazadır; yoksa sanata konu olmazdı. Bu aşkın tarafları ise, zamanının ilerisinde bir giysi tasarımcısı / yaratıcısı olan Frances “Fanny” Brawne ile yaşamı boyunca üç kitap yayımlayan ve 25 yaşında kendini kötü bir şair sanarak ölen John Keats (1795 – 1821). Jane Campion, pek az sevinç, pek az neşe içeren ama hep yoksunluğa, değer bilmezliğe, sefil durumlara, çevredekilere çarpan ve gururla beslenen bu aşkı anlatırken, fiziksel, psikolojik, sosyal acılarla kıvranarak güçlenen, aşkın kimyası içinde de olgunlaşan kadınlarından birini daha unutulmaz kılıyor. 19. yüzyıl başlarında Londra kırsalında geçen filmin, kostüm ve yapım tasarımı açısından da hayranlık uyandıran bir çalışma olduğunu vurgulamak gerek!

“Kıyamet Melekleri”nde, Tanrı’nın insanlardan umudu kesip ‘final’ için görevlendirdiği ‘mahşer günü’ meleklerinden, ‘patron’un isteklerini sorgulamadan yerine getiren Gabriel ile insanoğlundan umudunu kesmediği ve yaratıcının ‘ihtiyacı olan’ı vermek için son çocuğu doğuracak olan genç kadını -hem de ıssız bir otoyolun üzerindeki lokantada- bulan Michael çatışacaktır! Yani, geniş ve açık arazideki bu küçük yerde, bir tür zombi gibi saldıran insanlarla kuşatılmış bir avuç karakterin öyküleriyle aksiyonu iç içe sunarken, ‘epey uçmuş bir film’. Seyirlik tabii; fakat “Gün Batımından Şafağa”dan “Terminator”e kadar uzanan esin kaynakları denli sürükleyici olamıyor. Çünkü ‘kendi mantığı içindeki inandırıcılık’, büyük lâflar edip küçük bir serüven özelliği taşımasından ötürü bir türlü sağlanamıyor. Gidecek film bulamadığınızda başvurunuz!

“Beyaz Bant”ta, Michael Haneke, 1. Dünya Savaşı arifesinde, Almanya’nın Protestan köylerinden birine -öğretmenin anlatımıyla- odaklanarak, bireysel ve kitlesel şiddetin oluşmasındaki köklere uzanıyor; sinemanın laboratuvar koşullarında kanıtladığı bir tez sunuyor. Çocuklarını ruhsal / fiziksel cezalandırma yöntemiyle ve sınıfsal farklılıkların altını çizerek eğiten (!) püriten ikiyüzlülüğün ‘ürünleri’, failleri meçhûl bazı şiddet olayları olarak geri döndüğünde, bizleri, sonuçları bugün de tüm insanlığı etkileyen iki büyük savaşın nedenlerini ama asıl önemlisi, günümüzün tekinsiz insanlığını anlamaya yaklaştırıyor. Kuşkusuz, sinema sanatının ne olduğuna dair en değerli örneklerden: Biçimi, hikâyenin lâfzına uygun ve oyuncular, siyah – beyaz görüntülerdeki doğal ışıklar denli o döneme, o yere aitler. Bu filmin her sahnesine dair ilgili disiplinlerce (sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji…) okumalar, değerlendirmeler, analizler de önem kazanacaktır.

“Beni Unutma”da, bağımsız – ‘dağınık’ genç erkekle cazibesi doğallığında genç kadın tanışır; ikisi de geçmişte en yakınlarından birini trajik biçimde kaybetmiş ve ikisi de bu ölümlerin silinemez ruhsal etkisiyle hayata zaman zaman isyan etmektedir… Aşk gelişir aralarında; sorun yaşadıkları aileleri yüzünden kopacak gibi olsa da, evet, bu ilişki sağlamdır. Ve devam ederken… Gelen felâket, ‘bu aşk için’ pek de sürpriz değildir! İnsan için mutluluk anları, uzun ve acı bir yaşamda ne kadardır ki zaten? Peki ya kısa bir hayatta? Bazen tüm mutluluk bu kısa süreye sığar, değil mi? Yumuşak sayılabilecek ve doğru yerlerde çetrefilleşen öykülemede, seyirci tamamen kendisiyle yüzleşecek. Filmden geriye de, binlerce filmde aktarıldığı gibi, yaşama önceliğinizde sevdiklerinizle geçireceğiniz zamanlardan daha önemli hiçbir şeyin olmadığı gerçeği kalacak. Çünkü ölüm de, en az sevmek kadar gerçek!

“Aşk Çeşmesi”, ‘gönül ilişkileri başarısız genç kadın, Roma, büyü, onu aniden kuşatan dört erkek, New York, yakışıklı gazeteci’ sözcüklerinin bir güldürü içinde yer almasının ve yönetmenin de, ‘Marvel Comics’ karakterlerini (“Daredevil”; “Ghost Rider”) sinemaya uyarlayan Mark Steven Johnson olmasının ilginç geleceği seyirciye yönelik… A sınıfı bir yapım! İzlemesi denli unutması da kolay: Kafasını rahatlıkla boşaltmak isteyenler için tercih nedeni olabilir.

(28 Nisan 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir