Anadolu Üniversitesi 12. Uluslararası Eskişehir Film Festivali

Anadolu Üniversitesi 12. Uluslararası Eskişehir Film Festivali, 01 – 11 Mayıs 2010 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor ve 01 Mayıs Cumartesi günü Anadolu Üniversitesi Sinema Anadolu’da saat 18:00’de yapılacak açılış töreni ile başlıyor. Festivalin Onur Ödülleri bu yıl Cemal Süreya’nın tarifiyle “İpek yolundaki Süpermenimiz”, Türk Sineması’nın star oyuncusu Cüneyt Arkın ile sinemamızın zarif prensesi Zuhal Olcay’ın olacak. Sinemaya Emek Ödülleri ise Türkiye’de kısa film denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Hilmi Etikan ve sinema camiasının yardımsever kişiliği ile tanıdığı Sadi Çilingir’e verilecek.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Diğer haberler, yüksek çözünürlüklü fotoğraflar ve gösterilecek bazı filmler hakkında geniş bilgilere haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Anadolu Üniversitesi 12. Uluslararası Eskişehir Film Festivali yazısına devam et
  • Sisle Kuşatılmış Gizemin Ortasında

    Beyaz Bant (Das Weisse Band)
    Yönetmen-Senaryo: Michael Haneke
    Kurgu: Monika Willi
    Görüntü: Christian Berger
    Oyuncular: Christian Friedel (Öğretmen), Leonie Benesch (Eva), Ulrich Tukur (Baron), Ursina Lardi (Barones), Burghart Klaussner (Papaz), Rainer Bock (Doktor), Carmen-Maja Antoni (Ebe), Josef Bierbichler (Kahya), Ernst Jacobi (Anlatıcı)
    Yapım: Almanya-Avusturya-Fransa-İtalya (2009)

    Büyük usta Michael Haneke’nin “Altın Palmiye” kazanan “Beyaz Bant” filmi, kuzeydeki bir Protestan köyünde Alman kültürünün genlerindeki karamsarlıkla yoğrulmuş şiddet duygusunun ruhuna tanıklık ettiriyor.

    Bu siyah-beyaz filmin hikâyesi, 1913 – 1914 arasında kuzeyde, Saksonya’da Almanya’da bir Protestan köyünde geçiyor. Uzun adı “Das Weisse Band – Eine Deutsche Kindergeschichte – Beyaz Kurdele – Bir Alman Çocuk Hikâyesi” olan “Das Weisse Band – Beyaz Bant”, Protestan bir köy üzerinden Alman toplumundaki adalet duygularını perdeye yansıtıyor. Şiddet, suç, gizem, ahlâk ve ikiyüzlü durumların peşine düşen büyük usta Michael Haneke, bu filmiyle 62. Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” kazanmıştı. Sinemaseverleri, “buz soğukluğunda” filmleriyle tedirgin eden Haneke, “Beyaz Bant” filmiyle de aynı duyguları yaşatıyor. Haneke bu filminde, yaşlı terzinin yaşlı dış sesiyle hikâyesini anlatıyor seyircisine. Geçliğinde kuzeydeki o köyde koro müziği öğretmeni olan yaşlı ses, o günü, o kazayı hatırlıyor sisler çökmeye başlamış zihniyle. Olayları tam olarak çözümleyemese de, 1. Dünya Savaşı öncesi bu köyde zihninde kalanları aktarıyor sesiyle yaşlı adam. Görünürde sessiz ve sakin bu köyün ruhunun içinde neler dolaşıyordu? Yüzleri gülmeyen çocukların aralarındaki sırlar neydi? Masumiyet, saflık ve sevgi bu kuzeyli köye uğramış mıydı hiç? Muhafazakâr ahlâkın sinsiliğini ve ikiyüzlülüğünü yansıtan Haneke’nin bu filmi, her şeyi yaşlı sesin zihninde kalanlarla yansıtmaya çabalamış. Gerçekten perdede görünmeyen bir sis var. Kamera, o görünmeyen sisin içinde dolaşarak gizemlerle kuşatılmış ortak sırları aralamaya çalışıyor. Yaşlı sesin anlatıkları bitse bile seyircinin zihni yine de karışıyor finalde. Bu dingin anlatımlı filmde görünmeyen sis gibi kaos da var.

    Gizemlerin içinde…

    Güneşli bir bahar gününde köyün doktoru, toprak ağası Baron’dan ödünç aldığı atıyla hızla köye girdiğinde at bir şeye takılır ve doktor hastanelik olur. İncelemeler sonucunda atın ayağı bir kordona takılmış ve doktor yere düşerek yaralanmıştır. Bu kordonu kimin döşediğini kimse bilmiyor köyde. Bu gizem sürerken, Baron’un kereste fabrikasında köylü bir kadın ölür. Ardından Baron’un lahana tarlası talan edilir. Papaz ve ailesi, öğretmen ve dadı Eva, ebe ve “down sendromlu” oğlu Karli, Baron Armin ve ailesi öne çıkıyorlar hikâyede. Doktor hastaneden köye döndükten sonra hikâye de az da olsa anlamlaşmaya başlıyor. Doktor, köyün ebesiyle yıllardır ilişkide olan biri. Sonunda yaşlandığı için belki de ebeyi aşağılıyor ve ebeden uzaklaşıyor. Doktorun karısı, ebeyle kocasının arasındaki bir sırrı bildiği için mi ölmüştür birkaç yıl önce. Yetişmekte olan bir kızı ve küçük bir oğlu olan doktor, kara filmlerdeki karakterler gibi gizemleri anlamlaşmaya başladıkça hikâye de anlamlaşmaya başlıyor. Ama, yine de çocukların gizemi boşlukta kalıyor gibi. Aslında yönetmen, isteyerek bazı şeyleri boşlukta bırakarak seyircisini de zihinsel olarak hikâyeye katmak istiyor. Belki de yönetmen, boşlukları seyircilerin algılarının doldurmasını istiyor. Bu hikâyede, bazı şeylere tanık olan köyün öğretmeniyle Baron’un bebeğine dadılık yapan güzel Eva arasında aşk da öne çıkıyor gizemlerin içinden. Polisiyelerin tadındaki gizemler gibi sırların ortasına düşerken, bir toplumun sosyopsikolojisini de anlamaya çabalamalı belki. Köyde aileler geniş. Ailelerin çok çocukları var. Yoksulluk içindeki köylüler daha çok Baron’a muhtaçlar. Çünkü onun uçsuz bucaksız tarlalarında ve kereste fabrikasında çalışıyorlar. İşsiz kalırlarsa aileri de aç kalabiliyor. Bu yüzden Baron’a tam bir itaatkârlar. Baron’un lahana tarlasını talan ettiğinden şüphelendiği çiftçi (Branko Samarovski), ailesine bakamadığı için kendini asıyor utanç içinde. Köylülerin muhtaç olduğu Baron, despot bir yapıda. Barones (Ursina Lardi) bile Baron’un sert kişiliğine dayanamıyor ve köyü terk edip memleketi İtalya’ya gidiyor bir süreliğine. Köyde, papaz disiplinli bir insan. Papaz, saflığa ve iyiliğe metafor yapan beyaz kurdeleleri çocuklarına takıyor. Onlara güveni tam olduktan sonra kurdeleleri çıkartıyor. Köyün öğretmeni sessiz, müziğe yakın, yalnız ve aşkı bulduğunda hemen peşinden gidiyor. Ya doktor? Tuhaf ve gizemli olaylardaki şiddet sanki bir ritüel gibi. Büyük usta Haneke, bu filmi için, “Şiddetin her türününün kökeni (dini, siyasi ve doğal) hakkında” demişti. Bu toplum Nazileri böyle yaratmıştı içinden. Alman Protestanlığının diktatörlüğünün ortaya çıkmasında bir rolü var diyor Haneke. Alman ruhu, karamsar ve karanlık dehlizlerin ortasında. Bu kültürel genler onları kadere benzer bir melodramın içine itiyor sürekli. 1. Dünya Savaşı patladıktan sonra Haneke de hikâyesini burada sonlandırıyor.

    (28 Nisan 2010)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Cinebonus Sinemaları’nda Opera ve Bale Sezonu Başladı

    Avrupa’nın en prestijli opera ve bale gösterileri, Cinebonus Sinemaları perdelerine geliyor. Opera ve bale gösterilerini HD görüntü ve Surround ses kalitesiyle Cinebonus Sinemaları salonlarına taşıyan Mars Entertainment Group, 21 ülkede 200’ü aşkın sinema salonunda izleyiciyle buluşturulan bu eserleri Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün de desteği ile ilk kez altyazılı olarak Türk izleyicisinin beğenisine sunuyor. Cinebonus Sinemaları’nda opera sezonu 29 Nisan’da Verdi’nin Simon Boccanegra operası ile başlayacak, Mayıs ayında Carmen ve Fındıkkıran opera ve bale gösterileriyle devam edecek.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü afişlere haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Cinebonus Sinemaları’nda Opera ve Bale Sezonu Başladı yazısına devam et
  • Kara Köpekler Havlarken, Bulgaristan’da

    Başrollerini Erkan Can, Cemal Toktaş ve Volga Sorgu’nun oynadığı Mehmet Bahadır Er ile Maryna Gorbach’ın yönettiği, Kara Köpekler Havlarken, Türk sinemasını uluslararası platformda başarıyla temsil etmeye devam ediyor. Film, Nobel Edebiyat Ödüllü Elias Canetti Vakfı tarafından Avrupa Birliği üyesi kırk kişilik bir araştırmacı grubun izlemesi için Bulgaristan’a davet edildi. Halen sinemalarda gösterilmekte olan film, düzenli bir yaşam, evlilik, sosyal garantiler gibi naif hayalleri olan otoparkçı iki gencin şehrin acımasız gerçekleriyle yüzleşmesini, güçlü ve dinamik bir dille anlatıyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • 30 Nisan 2010 Haftası

    “Yeşil Bölge”, insan ahlâksızlığının ayyuka çıktığı pis ve karmaşık felâketler olan savaşlardan bir savaşa, hâlâ sonuçlanamamış ABD’nin Irak’ı işgâline dair, o kadar da karışık olmayan bir gerçeği net biçimde söylediği için, dürüst: Irak’ta kitle imha silâhları olmadığına dair kesin bilgiler, işgâle kılıf hazırlamak isteyen ‘birileri’ tarafından gizlenmiş; sonra yapılan tüm aramalarda da bir ‘oyun’ sergilenmiştir! Paul Greengrass – Matt Damon’ın yeni işbirliğinde, bu gerçeğin vurgulanması, bir defa daha, canlı ve dramatik hallerin kalp atışlarını hareketli kamerasıyla kaydeden yönetmen ile canlandırdığı Amerikan ordusu astsubayında sıcak saatlerin içinde koştururken vücudundaki / duygularındaki tüm değişimleri hissettiğiniz oyuncunun müthiş sinerjisiyle etki alanı oluşturuyor. Tabii 100 milyon dolarlık bütçenin sağladığı olanakları ve kadroları da unutmayalım.

    “Parlak Yıldız”, şiir ile sinemanın birleşiminden damıtılmış, iki yılı kaplayan bir aşkın ‘ruhsal anatomisi’: Duyularınız ve duygularınız için! Biliyorsunuz aşk marazadır; yoksa sanata konu olmazdı. Bu aşkın tarafları ise, zamanının ilerisinde bir giysi tasarımcısı / yaratıcısı olan Frances “Fanny” Brawne ile yaşamı boyunca üç kitap yayımlayan ve 25 yaşında kendini kötü bir şair sanarak ölen John Keats (1795 – 1821). Jane Campion, pek az sevinç, pek az neşe içeren ama hep yoksunluğa, değer bilmezliğe, sefil durumlara, çevredekilere çarpan ve gururla beslenen bu aşkı anlatırken, fiziksel, psikolojik, sosyal acılarla kıvranarak güçlenen, aşkın kimyası içinde de olgunlaşan kadınlarından birini daha unutulmaz kılıyor. 19. yüzyıl başlarında Londra kırsalında geçen filmin, kostüm ve yapım tasarımı açısından da hayranlık uyandıran bir çalışma olduğunu vurgulamak gerek!

    “Kıyamet Melekleri”nde, Tanrı’nın insanlardan umudu kesip ‘final’ için görevlendirdiği ‘mahşer günü’ meleklerinden, ‘patron’un isteklerini sorgulamadan yerine getiren Gabriel ile insanoğlundan umudunu kesmediği ve yaratıcının ‘ihtiyacı olan’ı vermek için son çocuğu doğuracak olan genç kadını -hem de ıssız bir otoyolun üzerindeki lokantada- bulan Michael çatışacaktır! Yani, geniş ve açık arazideki bu küçük yerde, bir tür zombi gibi saldıran insanlarla kuşatılmış bir avuç karakterin öyküleriyle aksiyonu iç içe sunarken, ‘epey uçmuş bir film’. Seyirlik tabii; fakat “Gün Batımından Şafağa”dan “Terminator”e kadar uzanan esin kaynakları denli sürükleyici olamıyor. Çünkü ‘kendi mantığı içindeki inandırıcılık’, büyük lâflar edip küçük bir serüven özelliği taşımasından ötürü bir türlü sağlanamıyor. Gidecek film bulamadığınızda başvurunuz!

    “Beyaz Bant”ta, Michael Haneke, 1. Dünya Savaşı arifesinde, Almanya’nın Protestan köylerinden birine -öğretmenin anlatımıyla- odaklanarak, bireysel ve kitlesel şiddetin oluşmasındaki köklere uzanıyor; sinemanın laboratuvar koşullarında kanıtladığı bir tez sunuyor. Çocuklarını ruhsal / fiziksel cezalandırma yöntemiyle ve sınıfsal farklılıkların altını çizerek eğiten (!) püriten ikiyüzlülüğün ‘ürünleri’, failleri meçhûl bazı şiddet olayları olarak geri döndüğünde, bizleri, sonuçları bugün de tüm insanlığı etkileyen iki büyük savaşın nedenlerini ama asıl önemlisi, günümüzün tekinsiz insanlığını anlamaya yaklaştırıyor. Kuşkusuz, sinema sanatının ne olduğuna dair en değerli örneklerden: Biçimi, hikâyenin lâfzına uygun ve oyuncular, siyah – beyaz görüntülerdeki doğal ışıklar denli o döneme, o yere aitler. Bu filmin her sahnesine dair ilgili disiplinlerce (sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji…) okumalar, değerlendirmeler, analizler de önem kazanacaktır.

    “Beni Unutma”da, bağımsız – ‘dağınık’ genç erkekle cazibesi doğallığında genç kadın tanışır; ikisi de geçmişte en yakınlarından birini trajik biçimde kaybetmiş ve ikisi de bu ölümlerin silinemez ruhsal etkisiyle hayata zaman zaman isyan etmektedir… Aşk gelişir aralarında; sorun yaşadıkları aileleri yüzünden kopacak gibi olsa da, evet, bu ilişki sağlamdır. Ve devam ederken… Gelen felâket, ‘bu aşk için’ pek de sürpriz değildir! İnsan için mutluluk anları, uzun ve acı bir yaşamda ne kadardır ki zaten? Peki ya kısa bir hayatta? Bazen tüm mutluluk bu kısa süreye sığar, değil mi? Yumuşak sayılabilecek ve doğru yerlerde çetrefilleşen öykülemede, seyirci tamamen kendisiyle yüzleşecek. Filmden geriye de, binlerce filmde aktarıldığı gibi, yaşama önceliğinizde sevdiklerinizle geçireceğiniz zamanlardan daha önemli hiçbir şeyin olmadığı gerçeği kalacak. Çünkü ölüm de, en az sevmek kadar gerçek!

    “Aşk Çeşmesi”, ‘gönül ilişkileri başarısız genç kadın, Roma, büyü, onu aniden kuşatan dört erkek, New York, yakışıklı gazeteci’ sözcüklerinin bir güldürü içinde yer almasının ve yönetmenin de, ‘Marvel Comics’ karakterlerini (“Daredevil”; “Ghost Rider”) sinemaya uyarlayan Mark Steven Johnson olmasının ilginç geleceği seyirciye yönelik… A sınıfı bir yapım! İzlemesi denli unutması da kolay: Kafasını rahatlıkla boşaltmak isteyenler için tercih nedeni olabilir.

    (28 Nisan 2010)

    Ali Ulvi Uyanık

    aliuyanik@superonline.com

    KargART’ta Söyleşi ve Film Gösterimi: İnsan Hakları İçin İlk Adım

    KargaART’ta 23 Nisan Cuma günü 19:00’da İnsan Hakları İçin İlk Adım başlıklı söyleşi yapılıyor. İletişim Eğitmeni Cansu Susam ve İnsan Hakları Eğitmeni Can Vodina’nın katılacağı söyleşiyle birlikte İnsan Hakları İçin İlk Adım projesi kapsamında çocukların çektiği kısa filmlerden oluşan toplam 1 saatlik gösterim yapılacak. İnsan Hakları İçin İlk Adım projesi kapsamındaki Haklı Televizyon Projesi; Uluslararası Af Örgütü, Maltepe Üniversitesi, İstanbul Marmara Eğitim Vakfı ve Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi tarafından, insan haklarını koruma mekanizmalarını güçlendirmek amacıyla oluşturuldu.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    KargART’ta Söyleşi ve Film Gösterimi: İnsan Hakları İçin İlk Adım yazısına devam et