Cinedergi 26 Yayında

Cinedergi’nin 26. sayısının öne çıkan başlıkları, “Sinema hayattan da büyüktür” diyen Juliette Binoche, Off Karadeniz filmiyle Nur Dolay, en genç cadı Damla Sönmez, sinemanın yeni jönü Mert Fırat ve Amerika’da yaşayan İrem Altuğ. Oyuncu Colin Farrell ve Miley Cyrus bu sayının portre konukları. Ali Ulvi Uyanık’ın görsele dayanan köşesi İşte O An, Türk sinemasının nabzını tutan Sindrella, Kerem Akça’yla DVD köşesi ve Seray Şahiner ile Teşrifatçı, eleştiri, vizyon, pek yakında, albümler, kitaplar, hepsi ücretsiz sinema dergisi Cinedergi’nin yeni sayısında.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Cinedergi 26 Yayında yazısına devam et
  • Sinema-TV Yıldızlarımızı Sarıp Sarmalayan “Alaturka Menajer” Terörü

    “Sayın Ali Murat Güven, İstanbul – Türkiye,
    Çalıştığınız gazete adına özel bir söyleşi yapmak istediğiniz aktör
    Robert De Niro, halen Londra’daki bir sette yeni filminin çekimleriyle uğraşmaktadır ve önümüzdeki dört aylık çalışma programı bütünüyle doludur. Fakat, bu süre geçtikten sonra görüşme talebinizi yenilerseniz, başvurunuz tarafımızdan tekrar değerlendirilecektir. En iyi dileklerimle… – Bryan Lourd / Robert De Niro adına / Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu”

    Yukarıdaki mesajı, 2007 yılında, ABD’nin en büyük ve de popüler sanatçı ajansı olarak bilinen Creative Artist Agency’den, kendisiyle Yeni Şafak adına özel bir röportaj yapmak için yıllardır yanıp tutuştuğum Robert De Niro’nun efsanevî menajeri Bryan Lourd’dan almıştım. Hâlâ da e-posta arşivimde saklarım bu belgeyi…

    De Niro’yu sizlere uzun uzadıya anlatmaya zaten gerek yok; fakat o Brian Lourd ki yalnızca anılan sanatçı değil, Hollywood’u Hollywood yapan kadın-erkek her kim varsa mutlaka portföyünde bulunan, yeryüzünün tartışmasız en ünlü (aynı zamanda da en pahalı!) menajeri… Bunun da ötesinde, kadrosunda görev yaptığı CAA’nın yönetici ve ortaklarından biri… Şöyle bir bakalım, müşterileri arasında kimler varmış bu karizmatik yıldız avcısının:

    George Clooney, Brad Pitt, Robin Williams, Arnold Schwarzenegger, David Duchovny, Helen Hunt, Oprah Winfrey, Tom Cruise, Sean Penn, Madonna, Naomi Watts, Natalie Portman, Penelope Cruz, Jimmy Fallon, Matthew McConaughey, Krystle Luther, Taraji P. Henson, Peter Jöback…

    Evet; bana, yani ABD’nin ellide biri büyüklüğündeki bir doğu ülkesinden “Robert De Niro ile görüşmek istiyorum” diye mesaj gönderen bir sinema yazarına bu cevabı, yukarıdaki türden müşterilere sahip olan bir adam gönderdi. Bunu yaparken de “Kim sallar Türkiye’yi” falan demedi. Ki benzer içerikteki somut ve nazik cevapları daha başka Amerikalı-Avrupalı sanatçıların menajerlerinden de almışlığım vardır. Emin olunuz, işi biraz sıksaydım, olayın iyice peşine düşseydim, o dönemlerde hem yönettiği hem de yan rollerinden birini üstlendiği “İyi Çoban” (The Good Shepherd) filmini çeken De Niro’yla mutlaka görüşür, görüşürken de eline bir Yeni Şafak tutuştururdum. Fakat, görüşmemizin bir kaç ay sonraya kalması tez canlı bir adam olarak hevesimi kırdı, ben de bu sevdadan vazgeçtim.

    Şimdi, sizlere bu hikâyeyi neden anlatmış bulunuyorum?

    Meslekte yeterince kaşarlanmış bir gazeteci ve sinema yazarı olarak, Türkiye’de sinema, televizyon ve sahne yıldızlarıyla medya arasındaki köprüleri kurma (!) görevini üstlenen “menajerlik müessesesi”nin uzun yıllardır nasıl da keyfî ve laçka bir düzen içinde ilerlediğini gayet iyi bilirim. Fakat, mayıs ayının başlarından bu yana Cine5 kanalında hazırlayıp sunmakta olduğum “Sinema Meclisi” programının konuk davet etme süreci, söz konusu iş alanının ülkemizde ne denli döküntü bir görünüme sahip olduğunu biraz daha yakından müşahade etmemi sağlarken, bana da şimdiye kadar yaşadıklarıma rahmet okutan yepyeni deneyimler kazandırdı.

    İnanılmaz tutum ve davranışlara sahip “publicity” uzmanlarıyla (!) dolu bu piyasa… Cep telefonlarını açmayan, açsa da sekreterine açtıran, bir biçimde kendilerine ulaştığınızda ise sizinle gayet yüzeysel ve laubali konuşmalar yapan, “Ben sizi arayıp bilgi vereceğim” dediğinde bir daha asla geri dönmeyen, e-postalarına cevap verme alışkanlığı kazanamamış, sanatçısını medya mensupları ve hayranlarıyla buluşturmaya değil “buluşturmamaya” yeminli tipler ortalıklarda son derece pişkin tavırlarla “Ben menajerim” diye dolanıp durmaktalar…

    Çok net söylüyorum; bu kişilerin ne iş ahlâkı, ne de aslî hedefe ulaşma noktasında batı tipi bir menajerlik mantığıyla uzaktan yakından hiç bir ilgileri/ilişkileri yok. Çünkü Amerikalı-Avrupalı bir menajer, kendisine bağlı bir müşteriyi radyoya, televizyona, yazılı basına ve dahi internete taşıyabildiği ölçüde işinde başarılı sayılır; piyasadaki saygınlığını da sergilediği performansla artırır. Bizim alaturka menajerler ise bunun tam tersine, sanatçılarını toplumdan ve medyadan gizledikleri ölçüde iş yapmış olduklarını sanıyorlar!

    Hele de Yeşilçam’ın klasik dönem yıldızlarının önemli bir bölümüne “tulum” sistemiyle menajerlik yapan pek meşhur bir hanım şahsiyet var ki, onunla herhangi bir bağlantı kurmayı Allah düşmanımın başına vermesin!

    Bir kere, kendisiyle bizzat görüşmeniz hemen hemen imkânsızdır. Açtığınız her telefona 20 yaşlarındaki sekreteri bakar! Bu ülkede neler olup bitiyor; televizyonda, radyoda, yazılı basında, internette yükselen değerler kimler, sanatçısını size gönderdiğinde elde edeceği artılar ve eksiler neler… Bütün bunlar umurunda bile değildir mâlûm kişinin. Ne medya ne de sinema dünyasından gerçek anlamda haberi olmadığı için, “sanatçı parlatma”yı topu topu bir “Beyaz Show”, bir “Seda Sayan”, bir de Okan Bayülgen’in -konuklarından 15 kat daha fazla konuştuğu, zaman zaman da onları alenen bozduğu- “Makine”li, “Kral”lı kuşluk vakti programlarına göndermek sanır. Kendisine mesaj attığım sabah Kanal D’de bir canlı yayına konuk olduğunu gördüğüm sinema aktristi bir müşterisinin “uzunca bir süredir İstanbul dışında olduğunu, aylarca da gelmeyeceğini, bu yüzden program konukluğu teklifimizi üzülerek reddettiğini” söyleyecek kadar da pervasız bir yalancıdır. Dahası, bir başka sinema editörü arkadaşımız, bu konuşmadan topu topu beş-altı gün sonra, aynı sanatçıyı teke tek yakaladığı bir telefon görüşmesinde onu kolayca iknâ ederek kendisiyle bir internet söyleşisi yapmıştır!

    Sırf, gördüğümüz bu kaba-saba muameleler yüzünden, Cine5’de kendileri için 3 saat ekranda kalacakları özel “saygı bölümleri” yapmayı planladığımız bir çok kıdemli Yeşilçam yıldızını konuk etmekten vazgeçtik. Çünkü, Türk medyasının yıllardır ağzından iki cümle alabilmek için evinin kapısında nöbet tuttuğu Cem Yılmaz’ı toplam iki dakikalık dostça bir görüşme sonucunda yayına konuk edebiliyorken, en son filmlerini 20 yıl önce çekmiş emekli aktör ve aktristlere telefonda bir merhaba demeyi bile başaramıyoruz!

    İçimi acıtan şey şu ki, menajerleri onları çatır çatır “harcarken”, bu sanatçıların büyük bir bölümünün ise durumdan haberleri bile olmuyor. Kendilerinin cep telefonlarına ulaşıp birebir görüşmeler yapmayı başarabilsem, hiç bir zaman vazgeçmediğim o tatlı dilim ve güler yüzümle muhataplarımın yüzde 99’unu programıma konuk edebileceğimden adım kadar eminim. Fakat, ne yazık ki çoğunlukla bu noktaya kadar ilerleyemiyor, iletişimi provoke eden “menajer terörü”nü aşamıyoruz.

    Bir de bundan daha kötüsü var ki o da menajerliğini ailesinden kişilere yaptıran tamamen “eski moda” yıldızlar… Bu, bizim gibi iyi niyetli adamlar için tam anlamıyla felâket bir durum; çünkü böylesi taleplerimizde “çakma menajerler” olaya “Aman, ne gereği var şimdi televizyona falan çıkmanın, akrabam zaten yeterince tanınıyor, iyisi mi hiç üzülüp yorulmasın, paşa paşa evinde otursun” şeklinde baktığından dolayı, direkt “red” yiyoruz. Bu tür amca oğlu/dayı kızı tipler ne meslek ne de eğitim olarak PR işinden gelmedikleri için, ciddi bir telefonlaşma, yazışma, söylediği saatte geri dönüp bilgi verme gibi huyları da hiç yok; bütünüyle “Nuri’nin kardeşi Emin” ya da “Cüneyt’in oğlu Hakan” sistemi üzerinden ilerliyorlar.

    Geçenlerde, her saniyesiyle kendisine adanmış özel bir program yapmayı nicedir hayâl ettiğimiz; bunun için de yıllarını Türk sinema tarihine vermiş iki değerli araştırmacı, “Yeşilçam Hatırası” adlı internet sitesinin kurucu-editörü Mesut Kara ve yine “Yeşilçam” adlı zengin içerikli bir başka sitenin kurucu-editörü Erhan Işık’la birlikte tam üç hafta boyunca peşinden koşturup durduğumuz kült bir aktörün yakınları bizleri tek kelimeyle kanser ettiler. En sonunda teslim bayrağını çektik ve bu sanatçıyla televizyonculuk tarihimize geçecek bir “tribute” bölümü yapma fikrimizi kesin olarak rafa kaldırdık.

    Böylesine ilgisiz, sevgisiz ve hoyrat tavırların, o sanatçının bir posterini, bir lobi fotoğrafını, kamuoyunca az bilinen bir filmini gün ışığına çıkartabilmek için kendini helak eden bizim gibi sinema tarihi meraklılarını ne denli hırpaladığını izah etmeye gerek duymuyorum. Yalnızca şu çok iyi bilinsin ki kırılıyoruz, hem de çok kırılıyoruz.

    Dünyadaki bütün “fan”ler gibi, Türk toplumunun da filmleriyle, televizyon dizileriyle, şarkılarıyla, kitaplarıyla kendilerine yıllar yılı unutulmaz anlar yaşatmış olan kültür-sanat insanlarıyla arada sırada çeşitli vesilelerle buluşup hâlleşme hakkı vardır. Bu tür kitlesel buluşmaların en sağlıklı yöntemi ise medya organlarıyla yapılan yazılı, sözlü ve görüntülü söyleşilerdir. İnsanlar, böylesi kalıcı kayıtlar sayesinde sevdikleri sanatçıların duygu dünyalarını daha bir yakından tanır, önceden hiç bilmedikleri bazı özelliklerini fark eder ve onları eskisinden çok daha fazla severler.

    Halkın “sanatçıyı zirvelere taşımak”tan doğan bu hakkı rahatça kullanmasını sağlayabilmek için de medyayla o yıldızın arasına despot birer saray muhafızı gibi dikilmiş bulunan menajerlerin ne yapılıp edilip eğitilmesi, aralarından özellikle bazılarının -yukarıda dile getirdiğim döküntü davranışlarından vazgeçmelerini sağlamak üzere- en seri biçimde “evcilleştirilmeleri” gerekiyor.

    Hiç debelenmeyin ve tafra yapmayın. Biz medya mensupları yoksak, siz de yoksunuz çünkü…
    Tıpkı Âşık Veysel’in o güzelim türküsünde dediği gibi:

    “Güzelliğin on para etmez / Şu bendeki aşk olmasa”

    (07 Haziran 2010)

    Ali Murat Güven
    Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü

    alimuratg@yahoo.com

    Uzak Ufuklar

    “4 boyutlu film izlemek için Singapur’a gittim” desem inanmayın. Çünkü Singapur’a gitme sebebim oğlumu ziyaret etmekti. 12 saat süren uçak yolculuğunu nasıl yapacağız derken sevgili Kayhan Kırmızıgül’ün Hong Kong Türk Filmleri Festivali daveti imdadımıza yetişti. Festival kafilesiyle birlikte uzun uçak yolculuğunu şen şakrak ve neşeli bir şekilde atlattık. Hong Kong’ta farklı ve çok güzel festival günleri geçirdikten sonra sevgili oğlumun çalıştığı Singapur’a avdet ettik. sadibey.com Singapur’a gider de sinemaları ziyaret etmeden olur mu, olmaz tabiki. Oğlum da hatırı sayılır bir sinemasever olduğundan önce beni Singapur’un en lüks sineması Golden Village Sineması’na götürdü. Doğal olarak filmler burada da dünya ile aynı anda gösterime girdiğinden ilk olarak Pers Prensi: Zamanın Kumları’nı seyrettik. Herhalde sinemanın ulaştığı en son nokta şu anda Golden Village Sineması’ndaki konfor. Koltuklar yatıyor, ayaklarınızı uzatabiliyorsunuz. Yan tarafınızda küçük bir masa, film başlamadan çerez, tatlı, yemek siparişi bile verebiliyorsunuz. Filmin belirli zamanlarında garsonlar sessiz bir şekilde istediklerinizi getiriyorlar, çömelerek servis edip yine sessizçe dışarı çıkıyorlar. Getirilen yiyecekleri sesli veya sessiz olarak yemek tabiki seyircinin efendiliğine kalmış. Yani sinema ne kadar lüks olursa olsun buralarda da haşır huşur yemek yeme meraklısı seyirci var.

    Kısacası kim derdiki Sadi Bey 4 gözle beklediği (hakikaten 4 göz, çünkü Sadi Bey gözlüklüdür) Pers Prensi: Zamanın Kumları’nı Çinçe altyazılı ve İngilizce izleyecek. Netekim onuda yaptım. Sevgili eşim aksiyon filmlerini pek sevmese de artık Jake Gyllenhaal’ı Mahsun Kırmızıgül’e benzettiğinden mi filme pür dikkat kesildi, yoksa orijinal Jake Gyllenhaal’i çok beğendiğinden midir nedir filmi İngilizce sözlü ve Çince altyazılı izlerken, yarıya yakın bir yerlerinde “Film çok güzel, biz bu filmi izleyelim” demesin mi? Desin. “Hanım, zaten izliyoruz ya” dedim, gülüştük. 15 Haziran gibi İstanbul’a döndüğümüzde filmin gösterimi sürüyorsa Türkçe altyazı ile bir kez daha izleyeceğiz. Türkiye’deyken insan farkedemiyor, hani bazen Türkçe altyazıların kötü basılmasından falan şikâyet ederiz. Neredeyse perdenin üçte birini kaplayan Çince altyazıları görünce, “Aman dedim Türkçe olsun da, silik basılmış altyazı olsun” diyesim geldi.

    Singapur’un havası aşırı nemli ve çok sıcak. Gün içinde neredeyse dışarıda duramıyorsunuz, o nedenle insanlar devamlı klimalı alışveriş merkezlerinde dolaşıp duruyor. Şehir çok temiz, caddelerde ilâç için tek çöp bulamıyorsunuz. Koskoca, 7 milyonluk şehirde toz olmaz mı? Yok. Keza şehirde toprak göremiyorsunuz, her taraf yemyeşil. Kaldırım inşaatlarında çıplak toprak üzerine branda geriyorlar. Adam neredeyse ormanın içini bile park gibi düzenlemiş ve bakımlı hale getirmiş. Hemen her gün yağmur yağıyor. Yağmur, bırak “bardaktan boşanırcasına”yı, sanki gökyüzünden şellâle (Semir Aslanyürek) şeklinde iniyor. Bu yazıya oturduğum 06 Haziran sabahı yarım saate yakın yağmur yağdı. Hani bu yağmuru alıp Afrikaya yağdırsan Büyük Sahra çölünü sularsın, o kadar yani. Burasını gören Türkler “Elin oğlu cehennemi cennete çevirmiş, biz ise cennet ülkemizi cehenneme çeviriyoruz” dermiş, hakikaten öyle. Gözünü sevdiğim Türkiye’nin havası, suyu, güneşi, yağmuru hepsi yeteri kadar ve dengeliymiş, oradayken farkedilmiyormuş.

    Uzakdoğuda en önemli mesele yemek. Hong Kong’a giderken Kayhan Kırmızıgül arada sırada “Abi kaşarlı tost var, ister misin?” diye boşuna takılmıyormuş. Doğru dürüst yemek yiyemedik diyebilirim. Markette, şurada burada, bizim ülkede de satılan uluslararası marka yiyecekler bile insana 40 yıllık dost gibi geliyor. “Coca Cola’yı bile sevesim geldi” diyeyim de siz anlayın.

    4 boyutlu sinema ve filmi görmek Singapur’un turistik adası Santosa’da kısmet oldu. Cine Blast adlı sinemanın 2 adet, farklı 4 boyutlu salonu var. İlk salonda 25 – 30 kişilik grubu önce küçük bir salona aldılar. Duvarlarında acemice çizilmiş, kızılderili kabilelerinin totem resimleri gibi resimler falan var. Sol üst taraftaki TV ekranında olayı anlatan kısa bir film gösterilmeye başlandı. Salonun karşımıza gelen kısmında, aşağıdan yukarıya doğru yükselen dumanın üzerine de aynı görüntü aksettirildi. Gümbür gümbür bir müzik eşliğinde tanıtım filmini ayakta izlerken, sükûtu hayale uğrar gibi oldum. Kişi başı 30 doları boşuna verdik diye hayıflanırken ışıklar yandı, başka bir salona alındık. Salona girdik, tam uzay üssü gibi. 6 kişilik localarda emniyet kemerli otomobil koltukları gibi koltuklar var. 3 boyutlu gözlüklerimizi taktık. Biraz sonra film başladı. Film olaya uygun özel bir film. Kütükler ormanın tepelerinden, nehirden sürüklenerek, vadilerden geçerek, yükselerek, alçalarak aşağıya doğru savrularak gidiyor. Biz seyirciler -afedersiniz- kütük pozisyonundayız. Oturduğumuz koltuklar bir öne, bir arkaya, sağa sola, filmdeki görüntüyle eşleşmiş bir şekilde savrulup duruyor. Keyifli bir 15 dakika geçirdik. Doğal olarak başlangıçtaki kanaatim değişti. Budur, derken ara oldu ve diğer salona geçtik.

    Diğer salondaki film, Karayip Korsanları filminin bir çeşit parodisi gibi ve yine 3 boyutlu. Gözlüklerimizi taktık, kamera açık denizdeki korsan gemisine doğru zoom yaparken denizdeki dalgalarla birlikte salonun solundan, sağından rüzgâr esmeye başladı. Gemiye çıktık, kaptan tayfalara yumruğu sağdan yapıştırdıkça koltuğa sağdan bir darbe geliyor, soldan yapıştırdıkça soldan bir darbe geliyor. Gemi yanaştı, korsanlar hazine aramak için ormana daldılar. Orman bu, yolları otoban gibi dümdüz değilki, korsanlar koşarken çukara da düşüyor, ağaç dallarına da çarpıyor. Onlar çarptıkça bizim koltuklarda da aynı darbeler. Bir ara filmdeki çalıların arasında sürüngenler dolaşır gibi oldu. Salonda çığlıklar başladı. Koltukların altından hava püskürtmesiyle ayaklara sürünen birşeyler var gibi efekt yapıldı. Biraz sonra korsanın birisi nehire düştü, perdedeki sıçrayan suyla beraber salonun tavanından üzerimize su zerrecekleri döküldü.

    3 boyutlu ve 4 boyutlu filmlerin seyri zevkli, fakat arada sırada seyredilebilirler kanaatindeyim. Henüz hiçbir başka boyutlu filmin 2 boyutlu normal filmin yerini tutacağını sanmıyorum. 4 boyutlu sinemanın yakında ülkemizde de yaygınlaşmaya başlayacağını, malzemelerin pazarlanma çalışmalarına başlandığı duyumunu aldım. Yurtdışında ise 5 boyutlu sinema çalışmaları da geliştirilmekteymiş. Hayırlısı olsun. Bundan 20 sene önce salonda film seyrinin tarihe karışacağı, sinema salonlarının tatlı bir anı olarak hafızalarda yerini alacağı söylenirdi. Sadi Bey ise taa o zamanlardan salonda film seyrinin yerini hiçbir şeyin tutayacağını ve hiçbir zaman sona ermeyeceğini söylerdi. 20 sene geçti hâlâ salonlarda zevkle film seyrediyoruz ve seyredeceğiz. Baksanıza Emek Sineması’nın yıkımını bile durdurduk. Ne güzel.

    (06 Haziran 2010)

    Sadi Çilingir

    sadicilingir@sadibey.com

    Ölüm Zili

    Yoon Hong-Seung’un yönettiği ve In-Sook Choi, Da-Geon, Sung Jin ile Yi-Seul Kang’ın oynadığı Ölüm Zili (Gosa – Death Bell), 02 Temmuz 2010’da Duka Film dağıtımıyla Düet Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Gosa, kolejlere girmek için her Koreli öğrencinin vermesi gereken bir sınavdır. Okulun en başarılı yirmi öğrencisi seçilerek özel bir sınıfta toplanır ve sınav için çalıştırılmak istenir. Ders video gösterimi ile başlamışken aniden görüntü gider ve sırası boş duran arkadaşları, hızla su dolan bir akvaryum içinde ekrana gelir. O sırada bir ses, akvaryuma çizilmiş olan sorunun zamanında çözülememesi durumunda arkadaşlarının öleceğini söyler.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • IMDb
  • Ali Ulvi Uyanık Yazıyor
  • Easy Rider, Siyam Balığı ve Mavi Kadife Filmlerinin Ünlü Oyuncusu Dennis Hopper Hayata Veda Etti

    Prostat kanseri olan 74 yaşındaki sevilen aktör Dennis Hopper, 29 Mayıs 2010 Cumartesi sabahı 08:15’de California’daki evinde hayata veda etti. Marjorie Mae ve Jay Millard Hopper’ın oğlu olan Dennis Lee Hopper, 17 Mayıs 1936′da, Kansas’da doğdu. Bir çiftlikte büyüyen Hopper’ın annesi cankurtaran eğitmeni, babası ise postane yöneticisiydi. San Diego’daki Old Globe Theatre’da ve New York’daki Actors Studio’da eğitim aldı. Sinemaya James Dean ile 1955’te çekilen Asi Gençlik’te oynayarak başlayan Hopper, 1969’da hem çektiği, hem de oynadığı Easy Rider ile üne kavuştu. (Haber: Serpil Boydak.)

  • Basın Bülteni
  • Dennis Hopper fotoğrafları için tıklayınız.
  • Arka Pencere Dergisi, Cannes Film Festivali’nden Bildiriyor

    Arka Pencere Dergisi 31. sayısının kapağını 63. Cannes Film Festivali’ne ayırıyor. Derginin yazarlarından Burçin S. Yalçın, bizzat katıldığı bu seneki festivalin perde arkasını yazıyor. Sinema tarihinden bir klâsiğin incelendiği Aşktan da Üstün sayfalarında, bu hafta John Boorman’ın 1967 tarihli şaheseri Dönüşü Olmayan Yol ele alınıyor. Çok Bilen Adam köşesinde okunabilecek vizyon filmi eleştirileri şöyle: Pus, Şrek: Sonsuza Dek Mutlu ve Frozen. Derginin son sayısı, yine bir Hitchcock alıntısıyla nihayete eriyor: “Hayatta gerçekten sevdiğim tek aktör Cary Grant’tir!”

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Arka Pencere Dergisi, Cannes Film Festivali’nden Bildiriyor yazısına devam et
  • 3. Documentarist – İstanbul Belgesel Günleri, Konuklarını Evlerde Ağırlıyor

    22 – 27 Haziran’da düzenlenecek olan 3. Documentarist – İstanbul Belgesel Günleri dünyanın dört bir yanından gelen konuklarını evlerde ağırlamaya hazırlanıyor. Kültür Bakanlığı’ndan ve İstanbul 2010′dan bu yıl da destek alamayan etkinliğe 3 hafta kala küçük bir gönüllü grubu, festivali konsoloslukların verdiği küçük katkılarla düzenlemeye çalışıyor. Bu konukların bir kısmı, kendi ülkelerinde göstermek üzere Türkiye’den belgesel seçmeye gelen festival yöneticileri ile Türkiyeli sinemacılarla işbirliği olanakları yaratmak için yeni projeler arayan yapımcılardan oluşuyor.

  • Basın Bülteni
  • Documentarist hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • 1. Çanakkale Troia Film Festivali, Dünyanın En Büyük Sinema Veri Tabanı IMDb.com’da

    İnternet ortamında dünyanın en büyük sinema veri tabanı olarak bilinen IMDb – Internet Movie Data Base, 15 – 19 Eylül 2010 tarihleri arasında Çanakkale’de gerçekleştirilecek olan 1. Çanakkale Troia Film Festivali’ne yer verdi. alexa.com web sitesinin verilerine göre dünyanın en çok tıklanan sitelerinden biri olan ve günde 7,5 milyon kişi tarafından ziyaret edilen IMDb – Internet Movie Data Base yetkilileri festivali tüm dünyaya duyuracaklarını festival yönetimine yazılı olarak bildirdi.

  • IMDb sayfası için tıklayınız.
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.