İki Dil Ya da Bir Bavul

Alternatif ya da kolektif sinemanın önemli bir merhaleye geldiği Türkiye’de, genç ve gelecek vaad eden isimlerin başarılı yapımlara imza atması, toplumsal sinema adına büyük umutlar yaratıyor. Kürtler üzerindeki asimilasyonun ilkokul sıralarındaki tohum halinin mercek altına alındığı “İki Dil Bir Bavul” filmi, bu “insanlık suçu”nu tüm boyutlarıyla hafızalara kazıyor.

Geçtiğimiz yıl Altın Koza Film Festivali’nde ödül alan “Sonbahar” filminin yönetmeni Özcan Alper, “Hepimiz Yılmaz Güney’in paltosunun altından çıktık” demişti. Evet, Güney’in paltosunun altından çıkanların sinemaya önemli bir bereket kazandırdığı ve önemli yapımlara imza attığı bir yılın ardından bu yıl da ‘paltoyu’ üzerinde tutanlara yenileri ekleniyor. Bunlardan ilki “İki Dil Bir Bavul” filminin yönetmenleri Orhan Eskiköy ve Murat Özgür Doğan oldu. Kurmaca mı, belgesel mi, yoksa uzun metraj sinema filmi mi olduğu tartışmaları devam ededursun, ‘İki Dil Bir Bavul’ Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı asimilasyonu beyazperdenin karşı konamaz gerçekçiliğiyle masaya yatırıyor. Bunu yaparken objektiflik çıtasını aynı noktada sürdüren yönetmenler, şapka çıkarılacak bir yapıma imza atıyor.

Genç bir öğretmenin deneyimleri anlatılıyor

Üniversiteyi bitirir bitirmez doğunun ücra bir köyüne öğretmen olarak atanan genç bir öğretmenin ilk öğretmenlik deneyimlerini ve Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarının ilkokul sıralarında asimilasyon canavarının kollarında ilerleyişini çarpıcı şekilde işleyen film, kullandığı dilin yalınlığı, günlük yaşama hiçbir şekilde müdahale edilmeden çekilmesi ve politik kaygılardan uzak bir objektiflikle çekilmiş olması sayesinde son derece tutarlı bir yol tutturuyor.

‘Hakkari’de Bir Mevsim’ filmini hatırlatıyor

Oyuncu kadrosunun tamamı amatör olan film, öğretmen Emre Aydın’ın öyküsü itibariyle Ferit Edgü’nün onca ödül almış ‘O / Hakkari’de Bir Mevsim’ isimli harikulâde kitabını hatırlatıyor. Zira hiç bilmediği, elektrik ve suyu durmadan kesilen ve günlerce gelmeyen, kış koşullarının sabır taşını çatlattığı ve yalnızlık duygusunun çaresizliğe döndüğü bir uzak diyara atanan öğretmen Emre, hayata dair tüm ezberlerini unutmak zorunda kalır. Yalnız başına bu köyde çocuklara eğitim öğretim vermeyi, dahası Türkçe öğretmeyi müfredat gereği uygulamaya gelen Emre öğretmen, bir dil öğretirken bir diğer dili unutturmaya çalıştığının farkında değildir. Eğitim sistemindeki asimilasyon ruhunu eril bir zorunlulukla küçücük bedenlere giydirmeye çalışan genç öğretmen, bu idealist tutumu karşısında Zülküf ve Rojda’nın ironik tutumlarıyla karşılaşır. Görüntü ve ses konusunda son derece doğal bir yöntem izleyen Eskiköy ve Doğan ikilisi, ışık tuttukları bu Kürt köyündeki orijinal yaşamın renklerini olduğu gibi izleyicinin karşısına taşımalarıyla izleyiciye alışılmışın dışında hoş bir belgesel tadı yaşatıyor. Yönetmenler, öğretmen karakterini gerçekten öğretmenlik yapan Emre Aydın’a, öğrencilerin tamamını da yine Aydın’ın kendi öğrencilerinden seçmesi sayesinde ortaya sinema adına mutluluk veren başarılı bir yapım çıkarıyor. Küçük bütçeyle büyük yapımlara da imza atılabileceğini de kanıtlayan iki yönetmenin çekimler sırasında doğal ayrıntılara kamerayı eğmesi de filmin güncel tutarlı olmasını sağlıyor.

Her Kürt çocukluğunu buluyor

Filmi izleyen hemen her Kürdün kendi çocukluğunu bulduğu ve hepimizin aslında kültür ve dil asimilasyonuna nasıl bedeller ödediğimizi sinema büyüsüyle konuşturan filmde dikkat çeken önemli noktalardan biri ise ‘suyun akıp yatağını bulması’. Öyle ki öğretmen yeni bir dili öğretmek için ana dili unutturma mecburiyetiyle çırpınsa da, Zülküf, Rojda ve diğerleri okulun kapısından çıktıkları andan itibaren kendi Kürdî siluetlerine geri dönerler. Her karesinde büyük emekler verildiği okunan ‘İki Dil Bir Bavul’ Başbakan Erdoğan’ın Almanya gezisi sırasında söylediği ‘Asimilasyon insanlık suçudur’ gerçeğinin bu topraklarda hangi ölçeklerle uygulandığını da kanıtlıyor bir anlamda. Filmin Altın Koza Ulusal Uzun Metraj Yarışma Bölümü’ne alınmış olması da festivalin bir tabusunu yıkıyor. Öyle ki uzun metraj yarışmasına belgesel ya da kurmaca yapımlar alınmıyor. Ancak ikilinin başarı grafiği filmi klâsik belgesel görünümden kurtarıyor. Uzun metraj, belgesel, kurmaca ilkelerinin tümünden yararlanan ama hepsini aşan bu film son 10 yılda Türkiye’de çekilmiş sayılı yapım arasındaki yerini alıyor. Ve de Yılmaz Güney’in paltosunun altından çıkmaya devam edenlerin bu ülkenin yakın geçmiş siyasi tarihini aydınlatmaya devam edecekleri mesajı veriyor.

(14 Haziran 2009)

İsmail Yıldız

16. Altın Koza Film Festivali Başlıyor

Altın Koza Film Festivali, 16. kez sinemaseverlere ‘merhaba’ diyor. 14 Haziran’a kadar devam edecek olan festival kapsamında Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Akdeniz Ülkeleri Uluslararası Öğrenci Filmleri Yarışması yapılacak. Festivalin Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması’nın jüri başkanlığını dünyaca ünlü yönetmen Nuri Bilge Ceylan üstleniyor. Oyuncular Özgü Namal, Meltem Cumbul ve Bulut Aras ile senarist ve yazar Füruzan, yönetmen Özcan Alper, görüntü yönetmeni Uğur İçbak ve müzisyen Mazlum Çimen jüride görev yapacak diğer isimler.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Savaşmadan Aşk Olmuyor

    Günümüz sineması aşkı anlatabilir mi? Modern insan aşktan yoksun mu? Romantizm dünyayı terk mi etti? Teknolojinin başdöndürücü gelişimi eski zamanlardaki ritüelleri ortadan kaldırdığından olmalı aşk da modern insana ayak uydurdu ve her şey hızlandı. Aşk, hızı kaldırabilir mi? Günümüz sinemasında modern insanın aşklarının peşine düşmüş yönetmenleri de var. Bu yazıda günümüz sinemasının aşkları üzerinde dolaşıyoruz işte.

    Fransız yönetmen Xavier Giannoli’nin “Quand J’etais Chanteur-Şantör” filmini gördüğümüzde, günümüz sinemasındaki aşk filmlerini düşünmeye başlamıştık. Unutulmaz aşk filmi olarak, kimilerinin aklına Arthur Hiller’ın yönettiği 1970 yapımı “Love Story-Aşk Hikayesi”, kimilerinin de aklına Michael Curtiz’in 1942 yapmı “Casablanca-Kazablanka” filmi geliveriyor hemen. Giannoli’nin “Şantör” filmi, günümüzde romantizmin “hafif”lediğini fısıldıyordu. Romantizm, eski şarkılarda kaldı diyordu sanki. Günümüzde de içten ve sıcak aşklar olabilir mi? Dünya sineması içerisinde dolaşınca kadın ve erkek arasındaki bu en derin duyguyu, insanın içine sıcaklık veren bir anlatımla beyazperdeye aktaran filmler de var, hâlâ… Ama yine de bir sorun var. Günümüzün yaşam koşulları, her şeyi hızlandırıyor. Aşk da bunlardan biri. Her şey olması gerektiği hızda değil de, epey hızlı gelişiyor. Belki de bu yüzden aşkın derinliği yansımıyor hayata. Aslında teknoloji, aşkın kendi doğal aşamalarını ortadan kaldırdı. Belki de en büyük dert bu.

    İçine kapanık insanlar

    Günümüzün sineması, 1990’larda ve 2000’lerde, yoğun olmasa da aşk filmlerine uzak kalmadı. Öncelikle Avrupa ve Uzakdoğu sinemaları. Önce, Polonyalı büyük usta Krzysztof Kieslowski’nin iki filmi üzerinde durmak gerekiyor. “Musa’nın On Emri”nden yola çıkılarak çekilen “Dekalog” serisi içerisindeki 1990 yapımı “Krotki Film o Milosci-Aşk Üzerine Küçük Bir Film”, aşk duygusu üzerine önemli bir filmdi. Genç sütçü Tomek (Olaf Lubaszenko), Magda’ya (Grazyna Szapolowska) platonik aşık oluyordu. Magda da, Tomek’in kendisine tutkusunu anlamaya çalışıyordu filmde. Kieslowski’nin 1994 yapımı “Trois Couleurs: Rouge-Üç Renk: Kırmızı”, aşk ve kader üzerine en büyük filmlerden biriydi. Emekli yargıçla (Jean-Louis Trintignant) genç avukatın kaderleri bütünleşirken, genç avukat Auguste’ün (Jean-Pierre Lorit) farkına bile varmadığı güzel manken Valentine’le (Irène Jacob) yolları birbirleriyle kesişiyordu finalde. Valentine ve Auguste, birer aşk kırgınıydılar. Film bittikten sonra Valentine’le Auguste’ün büyük bir aşk yaşayacağını anlıyordu seyirci. Çünkü onlar birbirleri için doğru insanlardı. Modern melodram filmlerinin unutulmaz yönetmeni Fransız Claude Sautet’nin 1992 yapımı “Un Coeur en Hiver-Ayazda Bir Yürek”i, çok güçlü bir aşk filmiydi. Elle keman yapan ve tamir eden Stéphane usta (Daniel Auteuil), içine kapanık olduğu için güzel Camille’in (Emmanuelle Béart) kendisine gönderdiği aşkı alamıyordu. İçine kapanık bir insanın ruh halini çok iyi yansıtan filmde birçok insan kendini Stéphane’da bulabiliyordu. Hong Konglu usta Wong Kar-Wai’nin aşk üzerine iki unutulmaz filmi de sinemaya ve aşka armağan belki de. İlki, 1994 yapımı “Chongqing senlin-Chungking Ekspresi…” Hikâye, iki bölümde yansıyordu bu filmde. Birinci bölümde sivil polis 223 (Takeshi Kaneshiro), büfede çalışan kıza sırılsıklam aşık oluyordu, ama içine kapanık olduğu için ona kendini fark ettiremiyordu. İkinci bölümdeyse Faye (Faye Wong), resmi giyimli polis 663’e (Tony Leung) aşık oluyordu. Polis, onun farkında değildi elbette. Kar-Wai’nin 2000 yapımı “Hua yang nian hua-Aşk Zamanı”na, modern sinemanın en önemli aşk filmi deniliyor. 2000’li yıllarda, romantizmi yaşatan aşk filmleri geldi yoğun olmasa da. İtalyan sinemasının önemli yönetmen ve oyuncularından Roberto Benigni’nin yönettiği ve oynadığı 2005 yapımı “La Tigre e La Neve-Kar ve Kaplan”, bir erkeğin bir kadına duyduğu en büyük aşklardan birini anlatıyordu. Aşkı için Irak cehennemine bile gidiyordu şair Attilio de Giovanni. Ama, Fransız sineması romantizmi hiçbir zaman bırakmadı. Stephane Brize’nin 2005 yapımı “Je ne suis pas la Pour Etre Aime-Aşkın Dansı”nda geç kalan bir aşk anlatılıyordu. Ellili yaşlarının başındaki Jean-Claude’la (Patrick Chesnais) otuzlu yaşlarındaki hüzünlü Françoise (Anne Consigny) arasında yeşeren aşkı anlatıyordu film. Elbette aşkın dansı tangoyla beraber. Karakterlerinin ruh halleriyle buluşan dingin anlatımlı “Aşkın Dansı”, aşkın hiçbir dönemde insana uzak bir duygu olmadığını fark ettiriyordu. Güney Koreli usta Kim Ki-duk’un filmlerinde de modern zamanlardaki aşklar yansıdı. Ki-duk’un 2004 yapımı “Bin jip-Boş Ev”, aşkın varoluşu gibiydi. Genç, boş bulduğu evlere giriyor ve geceyi boş evde geçiriyordu. Kimsenin olmadığını sandığı bir eve girdiğinde onunla karşılaşıyordu. Gençle genç kadın yıldırım aşkıyla vuruluyorlardı birbirlerine. Genç kadın, babası yaşında zengin bir adamla evlendirilmiş ve adam genç kadını sürekli aşağılıyordu. Bir dolu trajedi yaşansa da aşk kazanıyordu. Ki-duk’un 2005 yapımı “Hwal-Yay”da da tutku vardı. Ama bu sefer, kıza aşık olan dedesi yaşındaki bir adamdı. Kızı büyüten yaşlı adam, kız on sekizine geldiğinde evlenmeyi hayal ediyordu. Kızı, karadan uzakta balıkçı motorunda yaşatıyordu ihtiyar. Yaşlı adam, geçimlerini sağlamak için, açıkta balık avlamak isteyen müşterileri motora getirince kız, orada kendi yaşına yakın bir gence aşık oluyordu. Ama, bu filmde aşkın trajedisi vardı. Yine Ki-duk’tan bir aşk filmi daha var. 2006 yapımı “Shi gan-Zaman” filminde, genç kadın sevgilisinin kendi yüzünden sıkıldığını düşünüyor ve ortadan kayboluyordu. Sonra yüzüne estetik ameliyat yaptırdığını öğreniyor seyirci. Geride kalan sevgili, aşkın bunalımlarını yaşıyordu. Nuri Bilge Ceylan’ın 2006 yapımı “İklimler”, aşkın mevsimlerini anlatıyordu. Bir adamla genç bir kadının biten aşkı üzerine açılan filmde yaz ayında aşk bitiyordu. Sonbaharda biraz özgür kalan erkek, kışın onu arıyordu. Peşinden Ağrı’ya gitmesine rağmen Bahar’ı yeniden hayatına katamıyordu. Japon yönetmen Isao Yukisada’nın 2004 yapımı “Sekai no Chûshin de, ai o Sakebu-Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum” filmi, neredeyse “Aşk Hikayesi”nin Japon uyarlaması gibiydi. Kasabaya dönen genç adam, yıllar önce lösemiden ölen lise aşkını hatırlıyordu. Geriye dönüşlerle bu büyük aşk melodramatik bir dille perdeye yansıyordu. Çağan Irmak’ın modern dünyadaki aşkı iyi anlatan “Issız Adam” filmi de hatırlanmalı.

    Adamın ıssız adası

    Alper, çılgın kalabalıkların içerisinde yalnız bir genç adam. Ada, kalbi kırık bir genç kadın. Alper, mutsuz ve bağlanmaktan korkuyor. Tek bağlandığı şeyse eski plâklar. Ada’ysa, kendine zaman ayırmayı ve eski şeyleri seviyor. Kitaplar, mekânlar onu etkiliyor. Yönetmen Çağan Irmak, sinemaskop yansıttığı filminde Alper’in ruhunun içine girdiği gibi Beyoğlu’nun da ruhunun içinde dolaşıyordu kamerasıyla. Adının da yaratıcı ve zekice olduğu “Issız Adam”, iyi yazılmış, iyi yönetilmiş ve iyi oynanmış, görsel ve iç dünyası zengin bir filmdi. Bu film, Alper’le güzel Ada’ya adanmış asri zamanlar meseli gibiydi. Kadınlara bağlanmak anlamında uzak duran Alper, sahafta gördüğü Ada’ya tutuluveriyordu. Sonunda su yolunu buluyor ve bir aşk doğuyordu bu çılgın kalabalıkların şehrinde. Alper, hep acelesi olan ve zihni karışık biri. Ada’ysa sakin ve durgun. Alper, hayatın ayrıntılarını göremiyor; yemekler hariç. Ada’ysa ayrıntılara anlam katıyor. Bu birbirlerine uzak yaradılıştaki insanın aşkı büyük bir aşkın kıyılarında dolaşıyor hep. Ama, Alper kendisine bir armağan Ada’nın değerini bilemiyor. Bu ayrılık belki de en büyük acısını ayrılmak isteyene veriyor. Ada, final bölümünde şu monoloğu söylüyor içinden Alper’e: “Sen dizime yattın, ben bir hikâye anlattım ve sen büyüdün…” Michel Fugain’in 1972’de söylediği Fransızca “Une Belle Histoire” şarkısı da bu filme çok şey katmıştı. 1970’lerde büyük yorumcu Tanju Okan, Modern Folk Üçlüsü ve Nilüfer’in vokalleriyle “Kim Ayırdı Sevenleri” diyerek okumuştu bu şarkıyı. Michel Fugain, “C’est un beau roman/ C’est une belle histoire/ C’est une romance d’aujourd’hui/ Il rentrait chez lui, là-haut vers le brouillard/ Elle descendait dans le midi, le midi” diyordu bu muhteşem şarkının girişinde. Yani, “Bu güzel bir roman/ Bu güzel bir hikâye/ Bugünün romantizmi/ Orada, sise doğru evine giriyordu/ O öğlene doğru iniyordu öğlen” diyordu. Filmde Semiramis Pekkan, Nil Burak ve Ayla Dikmen’in 70’lerden gelen şarkıları da duyuluyordu fonda. Semiramis Pekkan’ın filmin ön jeneriğinde duyulan “Bana Yalan Söylediler”le Ayla Dikmen’in son jenerikte duyulan “Anlamazdın” şarkıları insanı gerçekten çarpıyordu. Gerçekten fonda duyulan tüm şarkıları filmin ruhuyla buluşturabilmişti yönetmen. Melodramın çekici tuzaklarına düşmeyen bu film, final bölümünde insanın boğazını düğümleniyordu. Herhalde bu da aşkın gücündendi. Filmde Semiramis Pekkan’la Ayla Dikmen’in söylediği şarkıların aranjman olduğu da belli oldu sonraları. Semiramis Pekkan, Porto Rikolu Jose Feliciano’nun “The Gypsy” parçasını Türkçe sözlerle okumuş. Ayla Dikmen de Arjantinli şarkıcı Leo Dan’ın “Una Calle Nos Separa” şarkısını yine Türkçe sözlerle okumuş. Ama, gerçekten de iyi okumuşlar.

    Elbette günümüz sinemasında aşkı anlatan filmler var ve günümüzde birçok şey gibi aşk da gerçekçi yansıyor çoğu zaman. Francis Ford Coppola’nın caz ve gangster yıllarını anlattığı 1984 yapımı “The Cotton Club-Caz Dünyası”nda bir aşk usulca gösteriliyordu seyirciye. Dansçı siyahi Sandman Williams’la melez Frances’in aşkı her şeyi anlamlaştırıyordu. Coppola, aşkı almak için savaşmak gerek diyordu. Williams da öyle yapıyordu.

    (14 Haziran 2009)

    Ali Erden

    Moskova da “Kara Köpekler Havlarken” Dedi

    T. C. Kültür Bakanlığı destekli 2009 yapımı Kara Köpekler Havlarken, 19 – 28 Haziran tarihleri arasında düzenlenen 31. Moskova Film Festivali’ne katılıyor. Yönetmenler Mehmet Bahadır Er ve Maryna Gorbach filmin gösterimi için Rusya’ya davet edildi. Filmin Ukraynalı görüntü yönetmeni Sviatoslav Bulakovskyi de Moskova Film Festivali’ne katılacak. Rus ve Ukraynalı dağıtımcılardan yoğun ilgi gören film, yönetmenlere yeni filmlerini Ukrayna’da çekme teklifi almalarını sağladı.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.