20 Kasım 2009 Haftası

“7 Kocalı Hürmüz”, bir Türk vodvili. Yani hafif bir eser. Bu film, masal gibi tasarlanıp uygulanmış; yazık ki, içinden çıkılamamış bir sakillik örneği olmuş. Masal büyüsü içine girmemizi engelleyen unsurların başında, yuvarlatılmış dış hatların gözümüzün içine sokulması ama bu hoş deformasyonun ayrıntılara uygulanan bir stile dönüşememiş olması geliyor. Sonra, kostümler ‘ucuzcu’, ‘cırtlak’ ve tutucu… Şaşırtıcı şekilde -neredeyse- ‘kabak bir aydınlatma’ (Türk dizileri aydınlatması) mevcut… Ve eserin bütününe, klâs olmaktan çok uzak bir yaklaşım söz konusu!

Âşık olacağı erkeği arayan / bekleyen cazibeli Hürmüz’ün gizli hüznü yok edilip, durum komiklikleri içinde koşturan şımarık kadın öne çıkarılmış, yani iyice yüzeyselleştirilmiş. Seyircinin gülmesini sağlayan ise ‘belden aşağı espriler’ sadece.

Keşke plâstik olmaya çalışıp tuhaf bir temsile dönüşen yapımı, Şehir Tiyatroları sahnelerinde uygulamaya geçirseydi aynı ekip. Hiç olmazsa oyuncular ete kemiğe bürünür, ‘özellikle abartı yükledikleri’ oyunculukları kaba durmaz, sahnede bir anlam kazanırdı. Bir de “gökten herif yağacak” (yani “it’s raining man”) çok eğreti olmuş, bilesiniz.

“Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay”da taptaze aşk üçgeni kalbinizi burkacak: Güzel kız ölümlü olmaktan ölümsüzlüğe adım atmak isterken, 109 yaşını süren ‘genç vampir’ ise biricik sevgilisini korumak uğruna aşkını kalbine gömerek terk edecek onu ve yerli çocuk sahneye çıkarak hem kızı teselli görevini üstlenecek, hem de ‘ateş gibi yanarak’ -zaman zaman- kurt adama dönüşecek. ‘Soğuk’ ve ‘sıcak’ iki erkek oyuncu ile direkt genç kızları hedefleyen hikâye, ulu ormanı da kapsayan muhteşem doğanın içinde, iki kez Oscar adayı olmuş besteci Alexandre Desplat’ın Londra Senfoni Orkestrası tarafından yorumlanan müziklerinin rehberliğinde ilerlemekte… Ve garanti veririm ki, hedef kitlesini genişleterek izleyen herkesi ele geçirmekte.

“Köfte Yağmuru”nda, GDO tartışmasının hararetle yapıldığı şu günlerde, sardalye balığından başka bir ekonomik geliri olmayan ve şimdi artık o da biten küçük kasabasını canlandırmak için, suyu her tür yiyeceğe dönüştüren bir makine icat ederek ‘haddini çok aşan’ sevimli mucidin öyküsünün anlatılması, anlamlı geldi bize… Belki tahmin ettiniz, yine zor bir işe soyunulmuş ve bilgisayar canlandırmasında bir adım daha atılarak, bulutların arasında konumlanan makinenin kasabaya yağdırdığı türlü yiyeceklerin anatomileri, tadını -neredeyse- damağınızda hissedebileceğiniz bir canlılıkta yaratılmış. Bu açıdan çok enteresan bir 3D deneyimi.

“Kurtlar Vadisi: Gladio”, vatanını çok seven, ‘çılgın’ ve ruhsal anlamda soru işaretleriyle yüklü tiplerin, devletin derinliklerindeki birileri tarafından kullanılması ekseninde, yakın tarihin olaylarını -Ergenekon yapılanması denilen süreci de ihmal etmeden- ‘çıfıt çarşısı’ gibi bir senaryo / film ile gündeme getiriyor. Televizyon dizisinin bir bölümü gibi biçime sahip ve bilinenlerin dışında yeni bir teorisi yok! Yabancı bir seyirci izlese doğru dürüst bir şey anlayamaz. Oysa politik sinemanın iyi örnekleri sayesinde, örneğin yakın ABD tarihini -neredeyse- sinemadan öğrendik bizler. Ne olur biraz daha zeki filmler için uğraşılsın.

“Yeni Yıl Şarkısı”, bir edebiyat eserinin, özü kavranıp muhafaza edilerek bir sinema yapıtına, kitap sayfalarındaki sözcüklerin de görsel dokuya nasıl dönüştürüleceğine dair çok önemli bir örnek; oyuncuların 360 derece içinde, bilgisayarlı kameralarla performanslarını yakalama tekniğine dayalı bir animasyon. Kendisi de küçük yaşlarda sefaletle tanışıp çalışmaya başladığı için, yoksulluğu – yoksunluğu ‘içeriden’ anlatan ve Victoria döneminin toplumsal sorunlarını en iyi betimleyen ‘büyük Charles Dickens’ın eseri, ölümün kimseyi affetmediği bu dünyada ‘iyi insan’ olmak üzerine. Jim Carrey’nin 7 rol birden üstlendiği film, yüksek düzeyde sinema yapıtı izlemek isteyen herkes için ideal.

(22 Kasım 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir