Aşkın Gözyaşları

Memleketimizde yapılan festivaller içinde önemli bir yere sahip olan Altın Koza Festivali’ne ev sahipliği yapan ve bir zamanlar 200’e yakın sinemanın faaliyette bulunduğu Adana’da 1995 yılının Ekim ayında sadece on adet kapalı sinema salonu vardı. Ola ki bir festival zamanı sizin de yolunuz düştüğünde benim gibi aramakta zorlanmayasınız diye bulundukları yerlerle birlikte yazayım ki daha faydalı olsun: Metro Sineması (Atatürk Caddesi), Galleria Sineması (Fuzuli Caddesi), Arı Sineması (Belediye Caddesi), Sun Sineması (Ziyapaşa Caddesi), Erciyes Sineması (Küçüksaat semti, Ankara’nın Küçükesat’ı ile karışmasın), Arzu Sineması (Vakıflar Sarayı), Özen Sineması (Obalar Caddesi), Nur Sineması (Obalar Cad -Özen ile karşı karşıya-), Set Sineması (İnönü Mahallesi), Lale Sineması (Hürriyet Mahallesi).

Metro, Galleria, Arı, Sun ve Arzu sinemaları Uğur Ünal’a, Nur, Set ve Lale sinemaları ise Yavuz Filmcilik şirketi sahibi Halil Yavuz’a ait, Yavuz sinemalarında kendi şirketinin filmlerini gösteriyor. Özen Sineması memleketimizin en güçlü ithâl firması olan Özen Film’e ait ve Adana bölge bürosu ayni yerde faaliyet gösteriyor. Erciyes Sineması’nın mülkiyeti ise Seyhan Belediyesi’nin.

Nur, Set ve Lâle Sineması’nda seks filmi gösteriliyor. Arzu Sineması’nda ise festivâl zamanına rastlayan 6 Ekim 1995 tarihinde “Dur Yoksa Annem Ateş Edecek” (Sylvester Stallone) ile birlikte “Yasak İlişki” adında bir seks filmi oynuyordu. “Yasak İlişki”nin Meryl Streep ve Clint Eastwood’un oynadığı ayni adlı filmle bir ilgisi yok, ama nasıl yapıldıysa, salon filmi “Dur Yoksa…” ile birlikte programlanmış. Demek ki Adana’da çok değişik seyirci kesimleri de var.

Sun Sineması’nın ilk yapımında parter olarak kullanılan bölümü sonradan mobilya mağazası olmuş, balkonunu salona dönüştürmüşler. Öndeki giriş iptal edilmiş, arka tarafa çıkıntı yapılarak fuaye ve giriş haline getirilmiş. Ne zaman bir kısmı başka faaliyete tahsis edilmiş böyle sinema görsem ve duysam tarif edemediğim bir üzüntüye kapılırım sevgili okurlar. Önceki halini göremediğimden içimi bir sıkıntı kaplar, görenleri ve o halde film seyredenleri nedense şanslı olarak kabul ederim. Adapazarı Yıldız Sineması’nın da kapanmadan önce başına böyle bir şey gelmiş. Galiba önce salonunu başka bir işe ayırmışlar, sonra balkonda süren faaliyet tamamen sona ermiş. Yeni sinemaların açılması bir tarafımı sevindirse de bu gibi değişim olayları öteki tarafımda devamlı bir sızıya vesile olmaktadır nedense. Metro Sineması yenilenince geniş koltuklarını Sun’a takmışlar, sıra aralarından gayet rahatlıkla geçiliyor. Kapanan kışlık sinemalardan bazılarını da şöylece yadediverelim: Ünal, Sular, Güleröz, Lüks, İpek.

Amfiteatr şeklinde yapılmış olan ve festivâl törenlerine kucak açan Galleria Sineması 1992’de faaliyete başlamış. Mülkiyeti belediyeye ait olan sinemanın film sonundaki jenerikleri başlar başlamaz kesmesi küçük bir kusur olarak dikkatimi çekti. Açıldığı gün Şerif Gören’in “Amerikalı”sı dört matine kapalı gişe gösterildi. Galleria Sineması’nda “Speed” (Keanu Reeves/Bu çocuk bana hep Steve Reeves’i hatırlatıyor; hani o masis, herkül filmlerinin gözde aktörü Steve), “Babam İçin”, “Aslan Kral”, “Richie Rich”, “Yumuşak Ten” (Ekrem Bora), “Ruhların Evi”, “Mavi Gök”, “Philadelphia”, “Schlinder’in Listesi”, “Bebek Firarda” çok iş yaptı. “Sevginin Gücü – Leon” önce Galleria’da oynadı sonra Arı’ya gitti, halktan talep gelince tekrar Galleria’da toplam beş hafta gösterildi. “Kesişme” (Richard Gere) iki hafta Metro Sineması’nda yedi hafta Galleria’da olmak üzere Adana’da tam dokuz hafta gösterildi. Ortaokuldan beri makinistlikle uğraşan 29 yaşındaki Trabzon’lu Ali Karadeniz mesleğini Galleria’da sürdürüyor. Ali gösteri sırasında makaradaki filme bakarak kaç dakika kaldığını kestirebiliyormuş. Sırrını sordum, makinada filmin takılı olduğu bobinin kapağında kalan dakika ve metrenin yazdığını söyledi. Bilmeyen hayret ediyormuş, böylece biz de öğrenmiş olduk.

Sular semtinde yirmi yıl önce -sırt sırta olmak üzere- altı tane yazlık sinema varmış. Tesbit edebildiğim beş tanesinin adları şöyle: Sular, Bahar, Köşk-1, Köşk-2, Site. Bu sayılanlar şu anda (1995 Ekim) Adana’da beş adet kışlık sineması olan Uğur Bey tarafından çalıştırılırdı. Gazete kolleksiyonlarını karıştırırsak Sular semtinin yirmi yıldan daha eskilerinde Dünya ve Venüs adlı yazlık sinemaların da çalıştığını görürüz. Perdesi hâlâ duran Sular Sineması yazlık düğün salonu olarak çalışıyor. İbrahim Tatlıses’in “Yalan” filmi Sular’ın yanındaki istasyonda çekildiğinden, iki hafta kapalı gişe oynadı. En son kapanan yazlık sinema Sular Sineması oldu, 1991’de kapandığında iki kişiye film gösteriliyordu. Sular Sineması’nda en çok Kemal Sunal’ın “Davacı”, “Tokatçı” ve “Postacı” adlı filmleri iş yapmış. Hülya Koçyiğit’in Sular Sineması ile ilgili ve yerel TV’de anlattığı hoş bir anısı var, ben de sizlere nakledeyim. Hülya “Zehra” adlı filmi ile Altın Koza kazandığını Isparta’da “Gökçeçiçek”in çekimi sırasında öğrenmiş ve Lütfi Akad’dan zar zor izin almış. Ankara’ya arabası ile gideceğini duyan şöförü jest olsun diye arabayı yıkamak için baraja götürmüş fakat dönüşte kaza yapmış. Hülya başka araba ile Ankara’ya gelmiş. Terslikler genellikle üst üste geldiğinden uçak da altı saat rötar yapınca Adana’ya saat yirmidört sıralarında inmişler. Telâşla gittikleri Sular Sineması’nda kimsenin dağılmayarak kendisini bekler bulduğunu görünce Hülya Koçyiğit çok mutlu olmuş.

Adana’da diğer yazlık bahçeler olarak, Arzu, Yeşilevler, Polat, Mine, Alemdar, Kiremithane, Şahinler ve İpek sinemaları hatırlanıyor. Sadece yerli film gösteren bu yazlık sinemaların hepsi birden çalışmaktaydı. Adana’da büyük olay yaratan Müslüm Gürses’in “İsyankâr” filmi yazlık sinemaların hepsinde gösterildi. Bol bol çekirdek yenilen yazlık sinemalarda bira satma ruhsatı da vardı fakat kışlık salonlarda çekirdek yemek, sigara içmek kesinlikle yasaktı. Burçak Evren’in bir araştırmasına göre 1987 yılında bütün Türkiye’de mevcut 78 adet yazlık sinemanın tam 26 adedi Adana’da bulunmaktaymış. O yıllardaki yazlık sinema bolluğunun önemli sebeplerinden biri iklim nedeniyle yörede yaz mevsiminin çok uzun geçmesidir. TV olayı evelallah her şey gibi yazlık sinemaları da çatır çatır yok ettiğinden şu anda Adana’da yazlık sinema kalmamıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Adana’ya doğru uzanırsak sararmış gazete sayfalarında Türkocağı, Asrî, Elhamra, Alsaray, Tan, Yeni Ünal gibi sinema adları çıkar karşımıza. Çevirin sayfaları, 16 Ekim 1929’da Türkocağı Sineması’nda “Bağdadın Üç Hırsızı”, 4 Ocak 1931’de Asrî Sinema’da “Ben Hur”, 27 Nisan 1938’de Tan Sineması’nda “Tarzan”, 22 Nisan 1956’da Yeni Ünal Sineması’nda “Çıplak Ayaklı Kontes”, 21 Ocak 1958’de Asrî Sinema’da “Devlerin Aşkı” gösterildiğini göreceksiniz. Adana’nın en eski sineması olan Türkocağı Sineması 1931 yılında Türkocakları’nın kapatılmasıyla satışa çıkartılır. Satış yerel basında şöyle ilan edilir:

“Senelik icar bedeli 3500 lira olan, Kuruköprü Han kurbu mevkiinde, 600 metre murrabaı üzerine mebni, dahilen 1000 kişi istiabına kâfi ve fevkalâde sıhhi ve fenni, son sistem sabit sandalyeler ve kanepelerle mücehhez büyük bir salon ve her biri dört kişilik 11 loca ve 150 kişi istiabına göre yapılmış balkon ve muhteşem sahnesi ile sahnenin iki tarafında karşılıklı 4 oda, sahne altında büyük bir depo, muntazam makina dairesi ve büyük sistem motorize dinamo ve fennin icabatına göre tesis edilmiş apayrı dairesiyle, sesli, sözlü, şarkılı olmak üzere son sistem makinasıyla aspiratörlerle mücehhez ve haricen büfe, gişe, metha salonunu havi ve son sistem elektrik tesisatı ile tenvir edilmiş, su tulumbası ve diğer müştemilâtını havi kârgir sinema satılıktır. Müzayede müddeti 20 Teşrinisâni 1931 – 20 Kânunuevvel 1931’dir. Muvakkat ihale günü 20 Kânunuevvel 1931 Pazar günü saat 15’tir. İhale yeri: Şimdiki Halk Fırkası Binasıdır”.

Bir diş hekimi olan Bedri Bey tarafından satın alınan Türkocağı Sineması’nın adı 1931 yılında değiştirildi ve Asrî Sinema adını aldı. İnönü Caddesi ile Ziyapaşa Bulvarı’nın kesiştiği noktada bulunan sinema 80’li yıllarda yıkılarak yerine çok katlı bir iş merkezi yapıldı. Şimdilerde o iş merkezinde alışveriş yapan Adana’lıların dedeleri ve dahi nineleri şöyle ilânlarla davet edildikleri sinemalarda ne güzel filmler izliyorlardı kimbilir:

Asrî Sinema’nın ilanı:
Asrî Sinemada, Suvare: 8.30, Bu Akşam, Fevkalâde Bir Proğram, Halk Mahbubu Artislerin en güzeli ve en fazla sevilen Robert Taylor’un “Mary Novvard – Briam Donlevy” İle beraber en güzel ve en son yarattığı, Tamamen Renkli, KARA SUVARİ, Çölde cereyan eden fevkalâde mevzulu… ihtiraslı ve büyük, Aşk ve macera filmi, İlaveten, Sinemanın en parlak jönprömiyerlerinden Kadınların meftunu Sezar Romero, Erkeklerin menfuru Virinina Gilmore, Beraber çok güzel bir tarzda çevirdikleri, CENTİLMEN GANGSTER-Pek Yakında, Pek Yakında, Unutulmayan hatıralar bırakan büyük filmler yaratıcısı, “Jan Gabin”, BEKLEDİĞİM KADIN Şaheserini Göreceksiniz.

Tan Sineması’nın ilânı:
Görülmemiş bir muvaffakıyetle Tan Sinemasında Gösterilmekte olan Şarkın en büyük mugannisi Abdulvahap’ın Emsalsiz şaheseri AŞKIN GÖZ YAŞLARI, Türkçe Sözlü Ve Arapça Şarkılı Büyük filmi bütün seyredenleri ağlatmaktadır. Bu film senenin en büyük muvaffakıyetini kazanmakta ve takdirler toplamaktadır-Dikkat: Yer bulabilmek için lûtfen erken gelinmesi ve loca istiyen sayın müşterilerimizin de telefonla localarını ayırtmalarını rica ederiz.

Elhamra Sineması’nın ilanı:
Elhamra Sinemasında, İhtiras Fırtınaları, Mümessili: Emil Yanings.
(Antrakt, 55, 57)

Sadi Çilingir

Aşk Üçgeni

Eskiden amele Memo’yu tutar, tek katlı gecekondu yaptırırdık; sonra gecekondular beş kata yükselince amele Memo gitti, yerine inşaat mühendisi Mehmet Bey geldi. Keza eskiden kavunu, karpuzu tarlaya Hüsmen Ağa ekerdi, sonra yeryüzünde ziraat mühendisliği zuhur eyledi, Hüsamettin Bey’in günler süren incelemesi sonrasında “Efendim bu toprakta karpuz ekilebilemez.” kanaatine varıldı. Bilim ilerledikçe insanlar hayatın çeşitli kademelerindeki meseleleri bilimsel temeller üzerine oturtma uğraşına girdiler. Derken bilim mes’elesi son 10-15 yıl içinde memleketimizin sinema alanına da sirayet etti ve okulları açıldı. Okul iyidir, çünkü vatandaşı eğitir. Mesele nereden gelmiştir, nereye gitmektedir, kökünü, temelini öğrenmek iyi bir şeydir.

Gelgelelim geçtiğimiz yaz başında Bilgi Üniversitesi’nde “Halit Refiğ Sinemasında Üçgenler” konulu bir incelemeyi görüntü eşliğinde izleyince bendenizi bir düşünce almıştır. Bundan böyle Halit Refiğ’in filmlerini izlerken “acaba burada hangi üçgeni kullanmış?” deye tedirginlik duyacağımı itiraf etmem gerekir. Neyseki gösteriyi izleyen Halit Refiğ kalkıp: “Ben filmlerimi çekerken böyle şeyler düşünmemiştim; ama yaptığınız incelemeler için teşekkür ederim.” dedi de rahat ettim. Dolayısıyla bundan sonra, üçgen meselesine kafamı takmayacağım, Halit Refiğ filmlerini yine “eski hamam, eski tas” sistemi ile seyredeceğim.

Mevzu nedeniyle bendenizde şu kanaat hasıl olmuştur: Bilim, işi fazla kurcaladığında insanların kafasını karıştırıyor. Halit Refiğ sinemasındaki aşk üçgenleri ile haşır neşir olduktan sonra yaz sonunda “Three to Tango” adlı yabancı film “Aşk Üçgeni” adıyla vizyona çıktı. Notlarımı karıştırırken tesadüfen baktım, meğersem sinemada “Aşk Üçgeni”nden geçilmiyormuş. Sinema, video ve TV.de gösterilen “Aşk Üçgeni”leri şunlardır:

1. “Aşk Üçgeni” sinemada gösterilmiştir. Yücel Uçanoğlu yönetmiş, Ahu Tuğba, Meriç Erkan oynamıştır. Kocası ölünce yüklüce bir mirasa konan bir kadın ile, ona oyunlar çeviren bir adamın öyküsü anlatılmaktadır.

2. “Aşk Üçgeni”nin orijinal adı “Untamed” olup, 1929 tarihinde yapılmıştır. Show TV.de gördüğümüz filmi Jack Conway yönetmiş, Joan Crawford ve Robert Montgomery oynamıştır. Petrol zengini bir kadının fakir bir gence aşık olmasını işlemektedir.

3. “Aşk Üçgeni” (Les Diaboliques), 1954 Fransa yapımıdır. İnterstarda 1993’te birkaç kez izledik. Karısından ve metresinden vazgeçemeyen adamı, karısı ve metresi bir olup öldürmeye karar verirler. Bu filmde Simone Signoret var.

4. “Aşk Üçgeni” (Me and the Colonel). Y. Tarihi: 1958. Oy: Danny Kaye, Curt Jurgens. Prokoszny adındaki bir albayla sevgilisi kaçmak zorundadırlar. Tanıştıkları Polonyalı Yahudi Jacobowsky kaçmaları için onlara yardım etmeye karar verir ancak albayın sevgilisi ona aşık olunca işler karışır.

5. “Aşk Üçgeni” (La Cavaleur), yine bir Fransız yapımı. 1979’da yapılmış, Philippe De Broca yönetmiş, Jean Rochefort, Anne Girardot oynamış.

6. “Aşk Üçgeni” (Patti Rocks), HBB TV.de gösterilen adı sanı duyulmamış, Chris Mulkey ve John Jenkins’ın oynadığı bir film.

7. “Aşk Üçgeni” başrollerinde Matthew Perry ile Neve Campbell oynuyor ve geçtiğimiz Ağustos ayının 11’inde gösterime çıktı. Ve ilginçtir Matthew Perry 25 Ağustos’ta A & P Filmciliğin “Komşum Bir Katil” adlı nefis komedi filminde Bruce Willis ile birlikte yeniden perdelerimize geldi ve sevimli haliyle bir hayli hayran edindi. (Taraftar topladı?)

Yaşamın İçinden

İki kadın yokuş aşağı gidiyorlar. Bir tanesinin hızı aynen fren yapa yapa yokuş inen TIR’a benziyor. Tam yanlarından geçiyordum TIR olanı yanındakine: “Bu ne biçim sokak.”dedi, “insan zor yürüyor.” Her zaman geçtiğim sokağa ne kusur buldular deye gayri-ihtiyari dönüp baktım. Kadının ayağında neredeyse 10 cm.lik sivri topuklu bir ayakkabı var ve yokuş aşağı gidiyor; kabahat yolda değil, açıkça topukta. Kadına: “Hanımefendi siz topuklu değil, burunlu ayakkabı giyerseniz bu sokak çok iyidir.” diyesim geldi. “Sinema Dergisi’yle bu konunun ne ilgisi var.” diyenler için mevzuyu sinemayla irtibatlandırayım: Sinemada sokak meselesi dendiğinde ilk akla gelen film Coppola’nın “Sokaktakiler” adlı filmidir. Her ne kadar orijinal adı “The Outsiders” ve Tom Cruise’ün ilk filmlerinden biri olsada hakikaten sokaklarda geçer, gençlik çetelerinin çatışmalarını anlatır. Eskilere gidersek klâsikleşmiş “Batı Yakasının Hikayesi”ni hatırlatırız. Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye versiyonunu Halit Refiğ “Yasak Sokaklar” adıyla çekmiş idi.

Bu Kadar Akıl Bana Çok Geldi Birazda Size Vereyim

Akıl-1: Büyük alışveriş merkezlerinde açılan sinema salonlarını 1, 2, 3 diye adlandıracağınıza Mavi, Yeşil, Kırmızı diye adlandırın. Vatandaş görmek istediği filmin hangi salonda gösterildiğini bilsin, numara akılda kalmıyor. Büyük salonda görmek istediği filmi küçük salonda seyretmeye zorlamayın. Meselâ bendeniz Cinemascope bir filmi hiç üşenmem Pangaltı’dan Zeytinburnu’na gidip CineCity’nin Gri Salonu’nunda (6. salonda değil) izleyebilirim. Yeni sinemalarımız Capitol, Odeon Cineplex ve CineCity sinemalarının büyük salonları çok hoşuma gidiyor; kelimenin tam mânâsıyla sinemanın tadını varıyorsunuz. Beyoğlu’ndaki Lâle’nin lacivert, Fitaş’ın ve Atlas’ın kırmızı salonlarında da film seyrinin tadına doyulmaz ama onlar klâsikleşmiş salonlarımız olduğu için öncelikli misâli yenilerden verdim. Aldığımız istihbarata göre önümüzdeki sezonda Kadıköy, Kozyatağı, Ümraniye ve Adana’da yeni alışveriş merkezlerinde sinema gibi sinemalar yapılmaktaymış; inşallah onların da salonlarının tavanları yüksek, anfitiyatro koltuk düzeni ve geniş perdeleri olur.

Meselâ benim birden fazla salonlu bir sinema kompleksim olsa, her filmi ilk haftasında CineCity’nin gri salonu gibi olanında gösteririm. Dört filmin gösterime çıktığı hafta her filmi ikişer gün mutlaka büyük salonda göstereceğimi seyirciye duyururum. Fanatik sinemasever büyük, tavanı yüksek ve ferah salonda film seyretmeyi sever. Büyük perdede film seyrederken olayın içine girmiş gibi hissedersiniz, ama aynı olayı TV.de seyrettiğinizde girin bakayım 1.90 boy ve 110 kiloluk ağırlığınızla 50 cm.lik TV ekranından içeri; olmaz tabi ki. Bazı film şirketleri ise filmlerinin kompleksin hangi salonunda gösterileceğini bile belirliyor; mesela sonuncu “Yıldız Savaşları”nın gösterim şartı girdiği büyük salondan altı hafta çıkarılmamasıydı. Ondan sonra altı tane film vizyona girdiyse hiçbiri büyük salonlarda gösterilemedi. Eee yazık değil mi diğer filmlere. Meseleye sinemasever tribününden baktığınızda böyle gözüküyor. Şunu da açıkça belirteyim: “sinema salonunda film seyretme zevki” dediğimiz olgunun birinci sahibi sinemasever ve sinema yazarlarıdır. Sinemacılar ve filmciler bu meselenin ticari sahipleri. Adamın bin kişilik salonu varsa ve gösterdiği film dünyada toplamadık ödül bırakmamış olsa bile seyirci -veya para- gelmezse, iyi film, güzel film hiç umrunda değil, hemen çıkarıyor. Keza o filmin iş yapmaması filmcinin umrunda bile değil, hemen gidip bir TV kanalına satıyor; çünkü o filmden yaptığı zararı diğer sıradan bir avantür veya gerilim filminden çıkarıyor. Tabi bahsettiğim anlayış haricinde olan sinemacı ve filmcilerimiz de yok değil, onlar meselenin “istisnalar kaideyi bozmaz” bölümünü teşkil ediyorlar.

Akıl-2: Efendim Hıdırellez yaz mevsiminin geldiğini belirten bir şenliktir. Doğuda buna Nevruz diyorlar. Daha doğuya ve tarihin derinliklerine doğru gidersek benim bilgi dağarcığıma göre Türklerin Ergenekon’dan çıkışının olduğu gündür ve demir döğerek kutlanır. Hıdırellez milâdi takvime göre 6 Mayıs gününe isabet etmekle beraber Trakya’da Mayıs ayının ikinci pazar günü kutlanır. Evlerde dolmalar, köfteler, börekler, vesaireler yapılır, herkes, cümbür cemaat şehre en yakın ve yeşilliği bol yöreye gider. Akşema kadar, yani gün batımına kadar yenir, içilir, hoplanır, zıplanır, ihtiyar milleti, “ahh-off” çekip gençliğini yad ederken, gençler de ihtiyarlıklarında çekecekleri “ahh-off”lara malzeme tedarik etmekle meşgûl olurlar. Hıdırellez şenliklerinin akılda kalan bir adeti de ateş yakmak ve üzerinden atlamaktır. Bendeniz 1967’lerde Kırklareli’nde iken Saray Sineması’nda “Karaoğlan Altaydan Gelen Yiğit” (Tülin Elgin), Gençlik Sineması’nda “Ahtapotun Kolları” (Hülya Koçyiğit), Yazlık Lâle Sineması’nda “Gladyatörlerin Dönüşü”nü gördüğüm zamanlarda şehrin ileri geleni-geri gideni, ekabiri-ayak takımı, romanı-çingenesi-şoparı (üçüde aynı vatandaşı ifade eder) hiçbir ayırım gözetmeksizin, hıdırellez kutlamalarının yapılacağı pazar günü minibüslere doluşup “dere” diye adlandırılan mesire yerine giderlerdi.

Geçtiğimiz Mayıs ayının altıncı günü tesadüfen açtım Süper Kanal’ı baktım siyah-beyaz bir yerli film oynuyor. Adını tesbit edemedim ama Turan Seyfioğlu, Çolpan İlhan, Ulvi Uraz (Kamil), Mualla Sürer, Ersun Kazançel (Ali), Osman Alyanak, Leman Akçatepe, Ahmet Tarık Tekçe (Rıza), Faik Çoşkun (Bekçi), Turgut Özatay (Nuri Belde) gözüme çarptılar. Filmin bir yerinde “hıdırellez” lâfı geçince filmin tesadüfen yine bir hıdırellez günü TV.de gösterilmesini ilginç bir not olarak kaydederken tanıdık bir şarkı söylenmeye başladı. Candan Erçetin’in meşhur ettiği “Çapkın” şarkısı sanki ikibin yılından kalkmış da geçmişe yolculuk yaparak gitmiş filmin içine monte edilmiş. Sonradan yaptığım araştırma üzerine Candan Erçetin’in bu şarkısını geçmişi araştırarak meydana getirdiğini öğrendim. Ve Candan Erçetin’in memleketi de Kırklareli imiş, iyi mi?

Dam Üstünde

Saksağan-1: Çok sevdiğim bir türkümüz: “Ben kalender meşrebim güzel çirkin aramam, gönlüme bir eğlence isterim olsun.” diye başlar ve “gerdanında bir beni mutlaka olsun” diye sürdürür isteğini. Sinemada bir benzerine “Sonsuz Ölüm” filminde de rastlamıştık. Paul Newman ile Robert Redford’un klâsikleşmiş westerni Butch Cassidy’de Redford’un ağzından evleneceği kadının sade bir hanım olabileceği belirtiliyor fakat peşinden saydığı bir sürü özellik alt yazı olarak geçiyordu. Bendeniz o bölümü tercümanın bir oyunu gibi düşünüyorum, yoksa elin Amerikalısı ne bilsin bizim türkümüzü de, aynı sözleri yazsın. Nedense eskiden beri insanoğlunun dişi bölümündeki yaratıklar, yani kadınlar hep “elma yanaklı, kiraz dudaklı, zeytin gözlü, lepiska saçlı, kalem kaşlı, selvi boylu, kuğu boyunlu, hokka burunlu, ceylan sekişli, kısrak koşuşlu, kedi gibi ürkek, kuş gibi narin, tilki gibi kurnaz, at gibi sert, kelebekler gibi özgür, balık etinde, kalçalar kütür kütür karpuz, vs, vs” diye tarif edilir. Sanki mübarek hanımlar, zerzevat ve mahlûkat bahçesi gibidirler. Yeter artık, doğru dürüst tarif edin şunları yahu.

Saksağan-2: Sinemamızda türkücülerimizle yapılan bir hayli film vardır. En sevdiğim türkücülerimizden Yıldıray Çınar’ı yeni kuşaklar pek bilmez, kendine has bir sesi vardır; yakışıklı olmasa da görüntüsünde izah edilemeyen bir çekicilik vardır ve sanıyorum 40’a yakın film çevirmiştir. Okuduğunuz sayfayı hazırlarken kendi kendimi türkü mırıldanırken yakaladım. Türkü çok bilinen “Odama serdim halı” türküsü; o vesileyle Yıldıray Çınar’ı hatırladım ve: “Anayım anasını satayım.” dedim. Ve türkü söyleme usûlleri üzerine yeni bir keşifte bulundum, okuduğunuz türküyü zinhar heceleyerek ve üstüne basa basa söylemeyin, ayıp oluyor; şöyle: “Od… amaaaa… serdim haliiii, od… amaaa serdim haliii…” Malûmunuz “od” ateş demektir. Dikkatli olun ha.

Saksağan-3: Cinemascope’un Genel Yayın Yönetmeni oluyoruz ya, telefon eden vatandaş santrala daha dergimizin adının ilk yarısını söylerken, yani “sinemas…” derken bendenize bağlıyorlar; telefonu açtığımda -yalandır- “…kop” hecesini duymak şerefi bendenize nail oluyor (bir cehalet örneği, aslında “nasip oluyor” demem lâzım). Zeytinburnu’ndaki CineCity Sinemalarının kokteylli açılışından gelmişim, Haziran sayımızın son kontrol ve tashihlerini yapıyorum, günlerden 26 Mayıs, saat 16 sularında gelen telefonda vatandaşın birisi dedi ki: “Beyefendi ‘sinemaşop’ adında bir dergi çıkarıyormuşsunuz…, vs.” dedi. Cümlenin başı dikkatimi çektiği için devamını yazmadım. “Şop”, malûmunuz sevgili memleketimizdeki kimi sevgili vatandaşlarımızın kullanmaktan zevk aldığı İngi/rkçe diline ait bir kelimedir, İngi/lizce “shop” kelimesinden türetilmiştir. Gittikçe evrenselleşen ve karma bir dil haline gelen güzel Tü/rkçe’mize göre ise “dükkân” mânâsına gelmektedir.

Saksağan-4: Sanıyorum 2 – 3 ay önce “Milenyum Kovboyları – Blade Squad” deye bir film özel Ti-Vi’lerimizden birinde gösterilmişti; Yancey Arias, Kirk Baltz oynuyordu. Bu ay sinemalarımıza gelecek olan “Uzay Kovboyları” da Clint Easwood’un, eski kurtlardan Tommy Lee Jones, Donald Sutherland ve James Garner ile birlikte çevirdiği bir film. James Garner 1970’lerde çok sevilirdi; o yıllarda Ulus Film tarafından sinemalarımızda gösterime çıkarılan “Hızlı Şerif” adlı western-komedi filmi o kadar hoşuma gitmişti ki 4 – 5 kez izlediğimi hatırlıyorum ve o gün bugündür James Garner’a özel bir yakınlık duyarım.

Saksağan-5: Nisan ayında yapılan baskında kaçak DVD ve CD gösteren Cihangir’deki “KOFİKA” namıyla maruf kafeteryanın ilgilileri -aldığım istihbarata göre- filmlerin yasal temsilcilerinden gösterim izni almak için girişimlerde bulunmuşlar. “Bu da kötünün iyisidir” deye duyurayım dedim. Kaçırdığımız filmleri kendilerini riske atarak göstermelerinin sebebini de öğrendim. Neymiş biliyor musunuz? Şuymuş, şu: “Sinema seven öğrenci kesiminden sürekli ‘kaçırdığımız filmleri görmek istiyoruz’ talebi geliyor… muş, kültürel amaçlıy… mış, gençliğin sinemaya kazandırılması düşünülüyor… muş, beş-altı kişinin izleme yapabileceği bir DVD gösterim yeriy… miş, sinema ve reklâm sektöründe oniki yıllık geçmişe sahip olan ve sektörde okul olarak hizmet veren Feşmekan Film’in de teşvik ve desteği var… mış, hâttâ ticari bir amacı yok… muş.” O zaman neye bir kişiden 10 melyon TL alıyorsun yahu? Ayıp değil mi; bizim sinemalarda istediğimiz 3 melyona vatandaş sızlanırken?

Sadi Çilingir

Asansör

Önce Ufak Tefek Bir Taş: Harbiye Ergenekon Cad. başındaki “Salaş Bir Yer”in ışıklı panosunun iki yanına Nişantaşı Mövipleks’in gösterdiği ve göstrcği filmlerin afişleri asılıyor. Bir iki aydır “göstereceği” panosunun bir kanadı hep boş duruyor. Niy’çün? Mega Movie Dergisi’nin eksik sayılarını almak için Özen Film’in Halkla İlişki Müdürü’ne gittim, “Toplantısı var” dediler. İkinci kez gittim, “Yanında biri var” dediler. Üçüncü kez gitmedim, tel. ettim, “Çok yoğun, kabûl edemeyecek” dediler. “Duyun Beni”, Neşe Karaböcek’in (Karaböceğ’in okunur) bir filmidir.

Sonra Gül: “Ağır Roman”ı görmedim. “İstanbul Kanatlarımın Altında” iş yaptı, ama benim kanaatime göre iki yıldız, yani izlenebilir bir film idi. Zat-ı Sadi’m film eleştirmeni olmamakla birlikte Mustafa Altıoklar’ın son zamanlarda eleştirmen milletine verip veriştirmesi nedeniyle ve filmin konusunun dar mekânda geçmesi yüzünden beğenmeyeceğim ve sıkılacağım şartlanması ile “Asansör”ün galasına gittim. Önce Sinema Dergisi’ndeki eleştirmenlerle ilgili teferruatlı açıklamaları okuyunca Altıoklar’a hak verdiğimi belirteyim. Benim anlayışıma göre hiçbir filme izlenemez denemez. Netekim iki sayı önce bizim gazetenin yıldız tablosunda “tek yıldız açıklamasına” izlenemez notu yazıldı; hemen muhalefet şerhimi koydum. “Aakıdişlee” dedim, “Ben tek yıldızı ‘Eh’ manâsına veriyorum, kat’iyyen ‘izlenemez’ diye bir kanaatim yoktur”. Onlarda hemen değiştirdiler.

Adam çuvalla para dökmüş, karda, kıyamette, onlarca, yüzlerce kişi çalışmış; Hıncal Uluç oturduğu sıcak hava püskürtmeli odasında ahkâm kesiyor, “Salkım Hanım’ın Gerdanlığı”na “Salkım salkım dökülen film” diyor. Eee senin yaptığın nedir? Şişik bir lastik peşinden 22 tane adam koşuyor, 3 tane “Siyah Giyen Adamlar”da trafik polisliği yapıyor. Eninde, sonunda, alt tarafı, üst tarafı, yan tarafı, şişik lastiği, yani “Top” Hıncal, iki direğin arasından geçiriyorlar. Gazetelerde yüzlerce adam “Yaz babam, yaz” gayretine giriyor. Sen de bunlardan birisin. Ağa. (“Asansör”e bir sütun yetmedi; devamı haftaya kaldı. Ben ne yapayım?).

Haftanın İncesi: “Poseydon Macerası”nın Cumhuriyet’teki TV tanıtım yazısında “Geçmiş yıllarda TRT TV.de de gösterilen…” diye bir cümle var. Bu film 1973 yılı Aralık ayında sinemalarda gösterildi ve ben Yeni Melek Sineması’nın 2. balkonunda seyrettim. (Üretim Tarihi: 30.11.1999).

Sadi Çilingir

Aç Gözünü

O şarkı hakkındaki en doğru açıklamayı, çıkaran firmanın bir yetkilisi yaptı. Me-aaa-len şöyle dedi: “Kasedi çıkardığımızda baktık satış iyi değil; fısıltı gazetesine ‘hayatı söndüren şarkı’ diye bir haber fısıldadık, satışlar patladı”. Her olayın üstüne mal bulmuş mağribi (araptır) gibi saldıran medyamız sağ olsun hemen: “Sirkeci’de otel odasında kalıyor, hamallık da yapmış idi. Vah vah.” gibi haberler üreterek vatandaşı şarkıcı sınıfına intisab ettirdiler. Büyük bir gazetemizin muuu-habiri kaldığı otele kadar gitti ve yere serdikleri örtü üzerinde peynir ekmek yedi ve -inanın- bunu koskoca gazetede haber diye bastılar. Anladığım kadarıyla 1. Doğuş askere gidince 2. Doğuş olarak bu Murat Kekliği buldular. Şarkının gayri ciddi sözleri şöyledir: “Bu akşam ölürüm, sırf senin için ölürüm, kaaa-busun olur ölürüm.” Eee birader madem benim için ölürsün; o zaman niye kaaa-busum oluyorsun, giderayak beni niye sıkıntıya sokuyorsun?

Anlaşıldığı üzere bu haftaki konumuz intihar meselesidir. Meselenin “toz pembe hayal kuranlar” tarafından ciddiye alınmaması gerektiğini ispat için şimdi konuyu sinema ile irtibatlandırayım.

Biliyorsunuz Woody Allen sinemanın ince mizah yapanlar sınıfındandır. Bir filminde birlikte yürüdüğü arkadaşına derdini döküyor: “Azizim” diyor, “Senaryolar, filmler, vs. bunaldım, streslendim, kafam karıştı, hayattan zevk almaz oldum. Karım bağırıyor, metresim fırçalıyor, sevgilim sitem ediyor. Şurama geldi, ‘kendimi öldüreyim de kurtulayım’ dedim. Olayı gerçekleştirmek için mekân seçimi, felan derken, sonucunu incelemeye aldım. Kendimi öldürürünce eşim ve çocuklarımın çok üzüleceğini düşündüm ve önce onları öldürmeye karar verdim. Sonra eşimi öldürsem kardeşlerinin üzüleceğini düşündüm. İyisimi önce kayınbiraderimi, baldızımı öldüreyim dedim. Baktım ki sırada onların çocukları, arkadaşları… Olacak gibi değil, maliyet gittikçe yükseliyor, kendimi öldürmekte vazgeçtim.”

Woody’ye aynen katılıyorum. Haklıdır. İdama karşı çıkılmasının sebebi de budur. Öldürür ve pişman olursan nasıl geri döneceksin, hey akıllım? O günkü adaletin terazisi meseleyi eksik tartmışsa neee olacak? Hııı? (Üretim Tarihi: 03.02.2000.) Çilingir bir TEMA gönüllüsüdür.

Sadi Çilingir

İstanbul Kanatlarımın Altında

Geçen hafta dediğim gibi Altıoklar’ın “Asansör”üne “beğenmeyeceğim şartlanması” ile gitmeme rağmen çok beğendim. Bu teknik imkânlar sağlandığı sürece önce “Salkım Hanım’ın Gerdanlığı”, sonra “Asansör”, daha sonra da “Kahpe Bizans”ın fragmanlarına bakarsak Türk Sineması’nın geleceği parlak. Önümüzdeki günlerde, peş peşe gösterime girecek yerli filmlerimizi de incelersek, demek ki tren kalktı ve hızlanıyor; “Mayıs Sıkıntısı”, “Kaç Para Kaç”, “Duruşma”, “Romantik”, “Kahpe Bizans” sırasıyla gösterime giriyor.

Altıoklar’ın filminde ses mükemmel, görüntü mükemmel, Arzu Yanardağ mükemmel, Mustafa Uğurlu mükemmel; gidin görün ki hasılat da mükemmel olsun. Anlaşıldığına göre verdiğimiz paralar yine yerli film olarak geri dönecek.

Gala iyiydi, sinema dünyamızın ve diğer dünyalarımızın ekabirleri oradaydı. Özen Film’in 4 salonu da gösterime açmasına rağmen bir çok konuk merdivenlerde ve sandalyelerde filmi sonuna kadar izledi. İki hususu “Baragan’ın Dikenleri” olarak belirteyim. Birisi sinemayı, diğeri TV ve basını ilgilendiriyor.

Biz Sinema Gazetesi elemanları, doğal davetli olduğumuzdan -özel davetiyem olmamasına rağmen- gittim ve girdim. Girişte “1.5 milyarlık özel elektronik kapı” (Temel öyle diyor. Beyoğlu Sineması. Bknz: Müdür) aynen Nasreddin Hoca’nın kapısına benziyordu; başında, kaşında kimse yok. Valizlerimle felan daldım içeri; Bir Allah’ın kulu bile “Hoop hemşerim, nereyesun… Burası Ringo’nun…” falan demedi. Ringo biliyorsunuz Giuliano Gemma’nın kovboy adıdır. (Ali öyle diyor. Gazi Sineması. Bknz: Müdür).

İkincisi “basın” dedim, ama sinemayı da ilgilendiriyor. Yine kendimden örnek vereyim. Galada bizim gazetenin kimlik kartını boynuma asıp dolaştım. İşte buradan izafeten derim ki: “TV ve basıncı arkadaşlar, müessesenizden alacağınız resimli ve tasdikli ve kameraman mısınız, sunucuman mısınız, yazarman mısınız, yazılı kartlarınızı boynunuza asınız. Yoksa şimdi giderim, 50 tane adam bulur, 50 tane kamerayı ellerine verir (yapamam ya), gala, paparazi vs. mekânlarına gönderirim. Size çekecek yer de kalmaz, mahâl de kalmaz. Benim adamlarım uzun boylu olacağından, mikrofoncu kızlarım saksofonlarını da (“mikrofonlarını” olacak) uzatamaz hani. Temam mı mı mı?” (Üretim Tarihi: 30.11.1999.)

Sadi Çilingir

İkimize Bir Dünya

Efendim film şirketi dergisinde editörlük yapmak iki tarafı keskin bıçak gibidir. Hele bir de memleketin tescilli Sinema Yazarları Derneği üyesiyseniz, bıçağın iki tarafı yetmediği gibi üçüncü tarafı da kesebilir. Kültür Merkezi faaliyetleri tanıtımlarını ele alalım. Yazar damarınız kabardığında “nerede film gösteriliyorsa duyuralım” dersiniz, lakin elinize yasayı aldığınızda “kültür merkezlerinin umuma açık yer sayıldığını” ve “yaptıkları VCD-DVD gösterimlerinin telif haklarını ihlâl ettiğini” görürsünüz.

Siz bu sayfada editör olarak, işi gücü sinema eleştirmenlerine giydirmek olan S. Duman ve Hıncal U’ya: “Sinema eleştirmenlerine ne hıncınız var da onların şeyini alıyorsunuz, yani intizarını?” derken, şirket yetkilileri: “Adamlar haklı abi; sinema eleştirmenlerinin hepsi…” derlerse nasıl tepki gösterirsiniz? Keza yıldız tablosundaki 4 yıldızlara kimse ses çıkarmazken, 1 yıldız verilmiş filmler yüzünden “Ne gerek var bu yıldız tablosuna?” dediklerinde, “Eski yıldızları toplayıp Samanyolu yaparlar efendim.” diye çağdaş Nasreddin Hoca’ca cevap vermeye mi çalışırsınız?

Film şirketindeki yaya trafiğine baktığınızda sektördeki sinemacısı, yönetmeni, senaristi, oyuncusu vızır vızır gidip gelmektedir. Şirketiniz, meslektaşlarınıza giydirenler ile iş münasebetine girdiğinden vaziyet tam “aşağı hoh desen sakal, yukarı hoh desen bıyık”tır. Sektör dışından, uzaktan uzağa atıp-tutmak, ahkâm kesmek kolaydır, ama meselenin içine girip kamuoyuna yansımayan güçlükleri gördükçe sinemacılara da, ithâl ve yerli filmcilere de hak verir hale gelebilirsiniz.

Etiler’in konforlu sinemasının sıcak salonunda yumuşak koltuklara kurularak, elinde çayı veya kaaavesiyle filmi izleyen mütebaki yazar, tutup: “Salkım salkım dökülen film” diye masa başından atar. Siz ise filmde 1-2 dakika gözükecek “Mardin sokaklarında atla dolaşma sahnesi için” yapımcısının 40 kişilik ekibi günlerce Mardin’de tuttuğunu öğrendiğinizde, filmin aleyhine konuşanlara -açıkça yazayım- kızgınlık duyarsınız.

Yani netice itibarıyla arkadaşlar, bizler, yani sinema işine kenarından köşesinden bulaşmışlar, seyircisi, yazarı, oyuncusu, sinemacısı, filmcisi -hani şarkının dediği gibi- “ne seninle, ne sensiz” yapamayız. Lâkin tarafların hiçbirinin sus-pus olması da tasvip edilemez. Hayatın kendisi de zaten çatışma değil midir? Elverir ki sinema hayatına sekte vurmayalım; çatışma ve tartışmalardan daima iyi, iyi, iyi filmler çıksın.

Sadi Çilingir

İkili Oyun

Garip 1: Belgesel Festivalinin açılışında Bakan İstemihan Talay sevindirici bilgiler verdi. Eurimages’e 6 milyon frankla iştirak ediyoruz. Bilet rüsumlarının % 75’i -Ocak ayı itibarıyla 100 milyar TL biriken- Sinema ve Müzik Fonu’na aktarılacak. Yıl sonunda bu meblağın 1 trilyon liraya ulaşması bekleniyor. RTÜK gelirinin % 10’unun da aktarılması Bakanlar Kurulunca kabûl edildi. Yasaya “ekran karartma yerine kültür-sanat programları ve belgesel yayınlanması” gibi bir madde de eklenecek.

TV kameraları ilk defa bu etkinlikte salonun sağ tarafında kendilerine ayrılan yerde çalıştılar. Daha önceki çalışmalarda salondaki seyirci ses olarak konuşmacıyı dinler, görüntü olarak da kameramanların popoları ile idare ederdi. Vaziyetin mucidi kameramanların kendileri midir, orasını ben bilemem, sadece dikkat çekici makûl bir harekettir, önce onu belirteyim dedim. Olumsuz olanı ise sunucu Korhan Abay’ın T. C. Kültür Bakanının konuşmasından sonra çıktığı kürsüde öğrencilere öğütler vermesi ve 4-5 dilde teşekkür etmesi idi. Tavrını Kültür Bakanının konuşmasını gölgelemeye yönelik olarak algıladım ve garipsedim.

Garip 2: Haftanın diğer garipliğini de çok ünlü mizah yazarımız Oğuz Aral yaptı. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde yapılan ve Yeşilçam’ın temel taşlarının iştirak ettiği Lütfi Akad ustamıza ayrılan konuşmada kürsüye davet edildiğinde, eline mikrofon almadan ve gür sesinin reklâmını yaparak: “Benim sesimi mikrofonsuz da duyabilirsiniz” dedi ve Halit Refiğ, Sezer Sezin, Atıf Yılmaz, Lütfi Akad gibi ustaların önüne geçerek, -diğer bir ifade ile- “üstatlara arkasını dönerek” sinema konusunda “atdı, tuddu” (son iki kelimeyi Yağmur Atsız’a idhaf ediyorum.) Şu kadar yıllık sinemaseverlik ve yazarlık hayatımda Oğuz Aral’ın sinema ile ilgili herhangi bir faaliyetini duymadığım ve görmediğimden bendeniz bu tavrı, son zamanların popüler filmi “Kahpe Bizans”ın başarısına bağlıyorum. Aral’ın hareketini, “Kahpe Bizans”ın “Türk Sinemasının en çok hasılat yapan filmi” unvanından kendisine de pay çıkarmak olarak görmekteyim. Yoksa yapılan saygısızlığın başka ne türlü bir izahatı olabilir? Bir bilen varsa beri, beri, beri gelsin. (Üretim Tarihi: 29.2.2000, anılan etkinliğin bitiminden 1 saat 40 dk. Sonra.) Çilingir bir TEMA gönüllüsüdür.

Sadi Çilingir

Kahraman Olmak İçin Çok Geç

Hair/Bırak Güneş İçeri Girsin (Gösterim Tarihi: 1982 Kasım): Hollywood, malûm olduğu üzere dünya sinemasının kâbesidir; yeryüzünde sinemada bütün yollar Hollywood’a çıkar. Memleketimizde -benim bildiğim- bir tane meşhuuur film ambargosu vardır ki bu ambargoyu bize “Amerikalılar” koymuşlardı. Ambargo kelime mânası olarak itici bir sözcüktür ama işin gerekçesini araştırırsanız “film vermeme” şeklinde tezahür eden “ambar… go” uygulamasında “Amerikalılar” haklıdırlar. Sanıyorum 1960’larda memleketimizin en büyük film şirketi Fitaş Film memlekete ithâl etmiş olduğu Amarikan filmlerini göstermiş, göstermiş, göstermiş fekat topladığı paralardan “Amerikalılar”a koklatmamış idi; yani getirdiği filmlerin bedellerini ödememişti. Benim bilmediğim ikinci ambargo ise yeni öğrendiğime göre 1976’larda oluşmuş. Öyle oluşunca bizim memleketin sinemaseverleri Henri Charriere’nin yazdığı, Steve McQueen ve Dustin Hoffman’ın başrolünde oynadığı, meşhuuur Amerikan filmi “Papillon”u yani “Kelebek”i İrfan Atasoy’un İrfan Film’inin ithalâtı, Kılıç Film’in işletmesi olarak 1978 Şubat’ında “Fransızca dublajlı kopyasından Türkçe altyazı ile” seyretmek durumunda kalmıştı. İşte tam bu aşamada Metin Arcan, Erol Özpeçen ve Taki Stikopulos’un ortak olduğu MET Film meseleye müdahil oluyor.

Allah rahmet eylesin Erol Özpeçen, Ertuğrul Akyol ve Metin Arcan peş peşe bu dünyayı terk edip gittiler. Medyamızın paparazzi muhabbeti meraklısı muhabir ve haber merkezi ilgilileri daima parlak yıldızların yatak ve sevgili odaları reytingleri peşinde olduklarından iki satır, iki saniye bile olsa sinema dünyamızın bu kayıplarını bildirmediler; en azından bendeniz hiçbir yerde okumadım ve görmedim. İşte aşağıdaki yazı biraz da bu nedenle uzadıkça uzadı:

Bir Kış Masalı (Gösterim Tarihi: Mart 1998): İthâl filmcilerimizden Metin Arcan 10 Ocak 2000 Pazartesi günü Saat 10’da geçirdiği kalp krizi sonucunda vefat etti ve 11 Ocak 2000 Salı günü toprağa verildi. İstanbul, 16 Şubat 1948 doğumlu Metin Arcan film ithâl ve işletmeciliği yanında Avcılar’daki 5 salonlu Standard Sineması’nı işletmekteydi; geçtiğimiz sezonlarda sinemaseverlere “Merhaba Yoldaş”, “Lola”, “Bir Kış Masalı”, “Tılsım” gibi filmleri sunmuştu. Sekiz ay önce sevgili eşini kaybetmiş olan Metin Arcan’ın cenazesinde sevdiklerinin çoğu üzüntülerini, sözleşmişler gibi: “Eşini çok severdi, dayanamadı onun yanına gitti” şeklinde belirttiler. Sinema camiasının neredeyse tümünün bulunduğu “hakkın rahmetine kavuşma uğurlaması”nda Kıbrıs sinemalarından bile gelen çelenkleri görünce “böyle uğurlama her kula nasip olmaz” diye düşünüldü. 1970’ler öncesi ithâl film şirketlerinden Arcan Ticaret’in, sinemacılığa film şirketlerinin gümrük işleri bölümünde çalışarak başlayan Metin Arcan ile sadece soyadı benzerliği olduğunu da bu vesile ile belirtelim. Metin Arcan, yukarıda bahsettiğimiz filmleri A Film adı altında getirmiş ve işletmekteydi.

Bu arada küçük bir “Kaderin Cilvesi”nden bahsedeyim. Cinemascope Dergisi’nin yeniden yapılanması aşamasında: “Sinemamdan İnsan Manzaraları” başlığı altında, sinemanın arka plânında faaliyet gösteren insan portreleri yayınlayalım” önerimi genç patronumuz Pamir Demirtaş fevkalâde makûl karşıladı ve birinci manzara olarak İrfan Atasoy’dan randevu bile aldı. Fakat ilk defa dergi organizasyonunda yer alan bendeniz telâştan iki ayağım bir pabuca girmiş vaziyette dolaşırken Atlas’a ve Müdürü Cevdet Bey’e uğrayıp, vefatını öğrenince ilk yazıyı Erol Özpeçen’e ayırmış olduk. Erol Özpeçen, Metin Arcan, İrfan Atasoy ortaklığındaki Atlas Sineması o zamanlar erotik filmler göstermekteydi, daha sonra İrfan Atasoy’a geçti. Kültür Bakanlığı’na devredileceği haberleri ortaya çıktığında sinemaya Türker İnanoğlu ortak oldu, müdürlüğüne Suphi Oktay getirildi ve düzeyli filmler gösterimi başlayarak bugünlere geldi.

Erol Özpeçen’in izini sürmeye başladım, “Takip” sırasında Metin Arcan’a ve diğer ortak Taki Stikopulos’a ikişer kez uğradım. Taki’ye “Erol Özpeçen’in fotoğrafları için” son uğradığımda: Erol’un filmlerini devrettiği Ertuğrul Akyol’u da kaybettik” deyince, gayri ihtiyari: “Yapma yahu, tüüüh” diye bir lâf çıkıverdi ağzımdan. Ondan sonra Metin Arcan’ın acısı geldi. Metin’in “eller ormanında zor yer bularak kenarından dokunarak bir iki dakika güç verdiğim tabutunun taşınmasına katkıda bulunduğum” cenazesinde yukarıda bahsettiğim gibi neredeyse tüm yapımcı ve ithalâtçılar oradaydı. “Salkım Hanım’ın Taneleri” ile -”Eşkıya”dan sonra- Türk Sineması’nın yeniden canlanmasına büyük katkıda bulunan son günlerin popüler yapımcı ve ithalâtçısı Şükrü Avşar’a yanaşıp, taziyelerimi bildirirken meseleyi anlattım: “Benim adım Sadi’dir, arapçadan gelir, ‘uğur’ demektir, ama peş peşe uğradığımız kayıplara bakınca, uğursuzluk mu getirmekteyim yanaştığım kişilere?” diye sordum. İkimiz de gözlerimizden akacak yaşları zor tutar vaziyetteyiz, Şükrü Bey’in yüzüne hafiften bir tebessüm yayılır gibi oldu: “Aman Sadi” dedi; “Benden uzaklaş o zaman.” diye eklerken: “Salkım Hanım’dan sonra sen bize lâzımsın Şükrü Bey” diyerek uzaklaştım. Neden uzaklaştım başka bir açıdan izah edeyim: Salkım Hanım’dan sonra ortalığı kasıp kavuran “Sarı Gelin türküsünü filme Şükrü Bey koydurmuştur. Okuyan Yavuz Bingöl: “Aslında ben ‘Sarı Gelin’e klip yapmayı düşünmüyordum, ama…” dese de doğu yöremizin ünlü türküsü konulduğu sahneye fevkalâde iyi denk gelmiştir, bendeniz konumuz olduğu üzere üzüntülü zamanlarımda bir de yan tarafımdaki kablolu TV’mde ‘Sarı Gelin’ türküsüne rastlarsam, “Evde Tek Başıma”, işte bu yazıyı yazarken olduğu gibi şakır şakır gözyaşı dökerim gerektiğinde.

Sonsuz Matem (Gösterim Tarihi: 1989 Eylül): Atlas Sineması Müdürü Cevdet Bey’e -haftalık olağan merhabam için- uğradığımda “memleketimizin ünlü ithâl filmcilerinden Erol Özpeçen’in 5 Aralık 1999 Pazar günü vefat ettiğini ve toprağa verildiğini” öğrenmiş oldum. Oğlu Armağan Özpeçen’e ulaşabilmek için MET Film’in günümüzdeki devamı A Film’e üç kez gittim: “Arada sırada bizi arar; herhalde babasının ölüm sonrası işlerle uğraşıyorki, 10 gündür hiç aramadı” demeleri üzerine başka yollar deneyip bilgiler edindim. Bilâhare Armağan’a da ulaşıp fotoğraf, belge ve bilgilerimi çoğalttım.

Erol Özpeçen, İpekçiler’in sahip olduğu Yeni Melek Sineması’nda programcı olarak mesleğe başlamıştır. Fitaş Film’in sahipleri olarak sinema dünyamıza isimlerini kazımış olan İpekçiler’in Yeni Melek ayağını günümüzün başarılı Dışişleri Bakanı İsmail Cem İpekçi’nin amcası Gönen İpekçi yönetmekteydi. Yeni Melek Sineması sahiplerinin kurmuş olduğu Koza Film faaliyete geçince ithâl filmciliğine giren Erol Özpeçen’den: “1980’lerdeki büyük boşluğu doldurdu, piyasayı rahatlattı, herkes ona minnettardır” şeklinde bahsediliyor.

Metin Arcan, Erol Özpeçen ve Taki Stikopulos’un isimlerinin baş harfleri bir araya getirilerek 1970’li yılların ortalarında MET Film kuruldu; daha sonra Metin Arcan, Uğur Terzioğlu ile Standard Film’i, Taki Stikopulos, Galaksi Film’i kurarak ayrıldı, MET Film’i Uğur Terzioğlu’nun yardımıyla Erol Özpeçen devam ettirdi.

MET Film 1975’lerde Türkiye’ye ambargoyu uygulayan “Yedi Büyükler” (Universal, Columbia, MGM, Twentieth Century Fox, Paramount, Universal Pictures) haricindeki “Independet (Serbest) Amerikan Şirketleri”nin filmlerini ve ünlü İtalyan yapımcı Dino De Laurentiis’in filmlerini getirerek piyasayı rahatlattı. İtalya’da yazıhanesi olan Uğur Terzioğlu İtalyan filmlerinin getirilmesinde de Erol Özpeçen’e yardım etti. Dino de Laurentiis’in o yıllardaki iki ünlü filmi “Mandingo/Zincirli Köle” ve Ekim 1979’da sinemalarımızda gösterilen Charles Bronson’lu “Azgın Boğa/White Buffalo/Beyaz Bizon/Sfida a White Buffalo”dur.

Yıl 1984 (kesin değildir, anlatan böyle söylüyor); yeryüzüne sararmış yapraklarla birlikte hüzün getiren Eylül, sinemaseverlere o sene yeni sinema sezonu ile beraber Türkiye’de ilk defa açılan bir sanat sinemasını da getiriyor. Kadıköy Bahariye Caddesine çıkan bir sokakta faaliyet gösteren ve son demlerinde seks filmleri gösteren Kafkas Sineması’nı İrfan Demirkol, Saim Yavuz, İzzet Tozkoparan’ın içinde bulunduğu deli bir gurup devralıp, Moda Sineması adı altında gösterime başlıyorlar. O yıllarda bol miktarda seks, karate ve avantür filmleri sinemaları ele geçirdiğinden piyasa bu girişimin geleceğini pek parlak görmüyor. Moda Sineması’nın göstereceği iyi film parmakla gösterilecek kadar az ve Erol Özpeçen o sıralar avantür filmleri ile geçim sağlamakla birlikte tek tük sanat filmi de getiriyor. Açıyor telefonu Moda Sineması’na, kerhen tebrik ederken: “Çok büyük bir zorluk altına girdiniz arkadaşlar” mealinde bir şeyler söylüyor. Bir müddet sonra MET Film’in bir sanat filmi için istediği 200.000 TL sinemanın bütçesine fazla gelince, Saim Yavuz o sıralar Milliyet Gazetesi adına Fellini’nin “Amarcord”unu getirmiş olan Ülkü Tamer vasıtasıyla Erol Özpeçen’e ulaşıyor ve filmi 100.000 liraya alıyor.

Erol Özpeçen’in müfettiş gibi sinemaları dolaşma merakı da vardır; yaklaşık bir yıl sonra Moda Sineması’na gittiğinde kadın seyircinin bolluğunu görünce sinemacıları tebrik ediyor ve oradan aldığı ilham ile iyi film alımını arttırıyor. “Beyoğlu Emek ve Kadıköy Reks Sinemaları gösterim ayağını” kurarak, “Müfreze”, “Benim Afrikam”, “Sonsuz Matem”, “Şebeke”, “Sokaktakiler”, “Tutku Suçları”, “Aida”, vs. gibi filmleri sinemaseverlere sunmaya başlıyor. Pink Floyd’un “The Wall”unu sırf sanat sinemasına destek olsun diye Ortaköy’ün içerlerindeki eski Barbaros Sineması’nın balkonunda açılmış olan Ortaköy Kültür Merkezi’nde vizyona çıkarıyor. “Hannah ve Kızkardeşleri”nin Schwarzenegger’ın “Yokedici-The Terminator”ünden daha fazla hasılat yapmasına şaşıran Erol Özpeçen’in film ve sinema sevgisi yurtdışına kadar gittiğinden 1989’da UIP’nin Avrupa Genel Müdür Yardımcısı MET Film’in yazıhanesine kadar geliyor ve distribütörlük teklif ediyor. Erol Özpeçen’in UIP’yi red gerekçesini de herkese ibret olsun diye şuraya yazayım da gülmek mi gerek, ağlamak mı gerek hey okur, sen kendin karar ver. Ankara, Adana, İzmir ve Samsun gibi bölgelerde işletme büroları açarak kendi filmlerini işleten ve sinemayı o kadar çok seven Erol Özpeçen’i -haddini bilmez- bölge işletmeci ve sinemacıları 1989’lara gelindiğinde iyice bıktırmışlardır. Bir sinemada gösterilmek üzere Bursa’ya gönderilen film, İstanbul’a bildirilmeden, Yalova, Çınarcık, Balıkesir, Bandırma dolaşıp gelir ve utanmadan sadece “Te-Heeey Sineması”nda gösterdik diye hasılat bildirilirmiş. “Çark böyle döner ve engelleyemezsem sahtekârlığı ben yapıyorum sanırlar” diyerek reddetmiş rahmetli, UIP’yi. Sonra malûm olduğu üzere Brian De Palma’nın Robert De Niro’lu “Dokunulmazlar”ı ile “Amerikalılar” geldiler ve piyasayı düzene soktular. Şimdi bırak gizlice 3-4 ilçede filmi göstermeyi, her matinedeki beleşçi vatandaş adedinin bile limiti var.

1988 yılında Erol Özpeçen’le yapılan bir röportajdan: “Erol Bey, sinemacıları sürekli uyarıyor, kışkırtıyor, eğitiyor. İzmir sinemasının kapkara perdesini kendi cebinden yeniletmiş. Eskişehir’deki sinemacıya aynı şeyi önermiş, adamların onuruna dokunmuş, kendileri perdelerini yenilemişler. İstanbul’da Emek, Reks, Ankara’da Akün sinemalarının projeksiyonlarının, perdelerinin düzelmesinde katkıları var. Gazi’yi ısrar kıyamet boyattırmış, Topkapı Sur’a Dolby takılmasını sağlamaya çalışıyor. Erol Bey, unutulmaz Anadolu anılarını açıyor biraz. Urfa’da günde 7 filmi ‘iftiharla’ oynatan sinemacıyı anlatıyor: ‘Yahu birer buçuk saatten olsa 10 buçuk saat eder. Nereye sığdırıyor bunları?…’ Sinemacılığın çöküşünde asıl suçu sinemacılarda buluyor: ‘Bir derneğimiz var 54 üyeli. İçlerinden Bertolucci’nin 3 filmini sayabilecek veya makina dairesine çıkıp hangi parça nerdedir bilen 3-4 kişiyi geçmez.’

Erol Özpeçen 1994 yılında sinemacılığı tamamen bırakarak Çatalca-Ormanköy’de çiftlik aldı, yerleşti, kendini dine verdi, filmlerini Akyol Film’e devretti.

Kaderin Tokadı (Gösterim Tarihi: Kasım 1971): İkibin yılın bitmesine birkaç gün kala, 27 Aralık 1999 günü de Erol Özpeçen’in filmlerini devralan Erdoğan Akyol’u beyin kanamasından kaybettiğimizi duyunca “cilvesiyle meşhur, KADER denilen” kavrama açıkça öfkelendim, kızdım. Ertuğrul Akyol 2 Şubat 1948’de İstanbul-Şile’de doğdu. Konak Film’de işletmecilik yaparak mesleğe başlayan Akyol daha sonra makinistlik, senkronculuk, salon işletmeciliği (Ortaköy Barbaros) yaptı, kendi şirketi Akyol Film’i kurdu. Vefatına yakın Beyoğlu’ndaki Akademi İstanbul’da senkron ve film işletmeciliği konusunda dersler vermeye başlamıştı.

Akyol Film, Atlas Sineması’nın çıkış kapısının bulunduğu sokakta Soder, Çasod, Filmyön derneklerinin karşısındadır. MET Film gibi, ünlü Fransız filmleri ithalâtçısı Sunar Film’in filmleri, Fitaş, Başaran, Ekran, Sintel, Ulus, Koza, Galaksi ve Konak Film şirketlerinin ünlü filmleri de Akyol Film’in muhafazası altındaydı. Ertuğrul Akyol’un oğlu gemi mühendisidir ve zamanının çoğunu yurtdışında geçirmektedir, sinemacılıkla uğraşmadığından birkaç binle ifade edilen filmleri ne yapacağını bilemez durumdadır. Yabancı film kopyaları neyse de prodüktör Mehmet Karahafız’ın Osmanlı Film’ine ait bütün yerli filmlerin negatifleri de Akyol Film’deydi. Sinemamızın yaptığı “Killing”, “Kızıl Maske”, “Süpermen” gibi filmlerin kitap olduğu ve Cüneyt Arkın’lı “’Dünyayı Kurtaran Adam’ı görmemek olmaz” kanaatine varıldığı bir zamanda Karahafız’ın filmlerine de sahip çıkılmalıdır.

Eski zamanlarda Türkiye’ye filmler şimdiki gibi 50 kopya, 60 kopya, 70 kopya, vs. kopya olarak gelmezdi, getirirdiniz bir kopya, burada negatif aldırır, ondan 5, bilemedin 6 kopya bastırır, gösterime sunardınız. Negatif ve kopyalar gösterim hakkı süresi dolması sonrasında tabidir ki imha edilirdi. Akyol Film’in elindeki iyi film kopyaları muhafazaya devam edilmeli ve “genç sinemasever organizasyonlarına” ücretsiz verilmelidir. Neden olmasın?. Yeter ki azim ve gayret gösterile, filmlere ulaşıla, şunlara bakıla:

Sunar Film’den: “Kaderin Tokadı-Showdown” (John Mills), “Genç ve Güzel-Une Belle Fille Comme Moi” (Bernadette Laffont, Claude Brasseur), Konak Film’den: “Kader Değişmez-The Arrangement” (Kırk Douglas), “Kahramanlar Alayı” (Yön: Robert Aldrich), Ulus Film’den: “İsyan/Kanlı Ada-Queimada/Burn” (Marlon Brando), Harun Film’den: “Tanrıların Arabaları-Chariot Of The Gods” (Eric Von Daniken), Met Film’den: “The Wall”, “Kırmızılı Kadın”, Koza Film’den: “İntikam Meleği” (Raquel Welch).

Metin Arcan, Erol Özpeçen ve Ertuğrul Akyol’un ithâl filmciliğimize büyük katkı yaptıkları, yeni nesil ithâlcilerimiz ve sinema yazarlarımızdan da belli oluyor. Şükrü Avşar, Pamir Demirtaş, Halûk Kaptanoğlu, Yusuf Karabol gibi ithâl filmcilerimiz, Saim Yavuz, Sadi Çilingir, Tunca Arslan, Uğur Vardan gibi sinema yazarları onların getirdiği filmlerle yetiştiler ve bugünlere geldiler. Allah rahmet eylesin, mekânları cennet olsun.

Sadi Çilingir

Herşey Çok Güzel Olacak

Ve olmalı. Her şeydeki güzelliği de sinemacılar ile sinemaseverler gerçekleştirecek. Filmlerde gördüğünüz kötülüklerden ve yanlışlıklardan ibret alın. Hayatta iyi ve doğruyu uygulayan birer sinema misyoneri olun; çevrenizi etkileyin, yeşeren tohumları göreceksiniz. Okumaya başladığınız 3 bölümlü bu haftaki yazımın konusunu böylece açıklamış oldum.

Bölüm 1-Aşkım İçin: Geçen gün “dünyanın en zengin kadını” diye haberini okuduğum Julia Roberts’in yanına Andie MacDowell’ı koy, geç karşılarına bak. Julia belki daha güzel, fakat Andie’nin başka türlü bir cazibesi var. Sinemalarımızın şenlenmesine vesile olan ilk film “Dokunulmazlar”dan bu yana Andy Garcia’ya da özel bir sempatim var. Andie’de yakaladığım sıcaklığı ise nasıldır, hangi filmden beridir, tesbit edemedim. Doğrusu “Aşkım İçin”de birbirlerine çok yakışan iki Andi’yi biraraya getirmeyi ben bile akıl edemezdim.

Aşkım İçin‘i gördüm, çok beğendim; sonra durdum, düşündüm. Bu beğenmemde tarafsız davranabildim mi; hayır, davranamadım. Bakınız izah edeyim. Seyredeceğiniz filmi tercih etmenizi etkileyen nedenler vardır. Sinema Gazetesi’nin saha müşahidi olarak bizim için bu nedenler “film seçme” yerine, “önce hangisini göreyim” şeklinde tezahür eder. Sinema tutkumuz bizi her filmi görmeye mahkûm ettiğinden, ben filmi görme sıralamamı aşağıda bahsedeceğim nedenlere dayandırıyorum. Önce Andy Garcia, peşinden Andie MacDowell, sonra aşk, sonra hanımın tercihi. Eee ne de olsa “serde kazaklık var”; “önce hangi filmi seyredelim” dediğimizde, hemen otoriter tercihim öne çıktı ve buyurdu: “Aşkım İçin seyredilecek”. Başka oyuncularla çevrilseydi filmi çok beğenir miydim, bilmiyorum. Eleştirmek ve tavsiye etmek zor ve bilmece gibi bir iş. Bizim arkadaşların değerlendirmelerine bakıyorum, birinin ak dediğine öteki kara demiş; birisinin tek yıldız verdiği filme öbürü üç yıldız vermiş. Demek ki her filmde bakış açısına göre bir güzellik var. Onun için siz bütün söylenenleri okuyun ve dinleyin, ondan sonra paşa gönlünüze göre istediğiniz filmi seçersiniz. Ama ben yine de söylemeden edemeyeceğim, “Aşkım İçin”i görün; iz bırakmasa da bu serinlemeye başlayan havalarda biraz içinizi ısıtır; bir müddet dünyayı pembe görürsünüz. Eh bu da, deprem, enflasyon, geçim sıkıntısı gibi dertler arasında insana biraz moral aşılar.

Bölüm incisi: “Hayat, dostum, zamanlamadır; doğru bildiğim şeyi yaparım. (Aşkım İçin). (Üretim Tarihi: 4.9.1999).

Bölüm 2-Dava: Film Travolta’nın tek başına kalması ile biterken Tevfik Fikret’in “Hak bildiğin yola yalnız gideceksin” sözünün gereği yerine getiriliyor. Filmin konusu çevre kirliliği sonucu lösemi olan çocuklar, ve hak, ve hukuk, ve adalet olunca bende çağrışım yaptı, Manisa Tarzanı’nı hatırladım. Beş yıl süren dava öncesi Tarzan’ın çocukları zırhlı arabaya konmuş götürülürken, annenin birisinin: “Götürmeyin onları; onlar daha çocuk, çocuk” diyerek arabanın ardından ağlayarak feryat etmesi aklımdan çıkmıyor.

Suç deyince mafya, mafya deyince baba kavramı akla gelir. Bize sorarsanız mecburen önce Yılmaz Güney’in “Baba”sını, sonra -hadi lâtife olsun- Cüneyt Arkın’ın “Babacan”ını hatırlarız. Ama yeryüzünde “baba”, -daha doğrusu İngilizce- “godfather” dendi mi Marlon Brando hatırlanır. Şimdi dikkat edin; suçun zirvesinde oturan adam, çocuklarına (Tarzan’ın çocukları gibi çocuklar, yani öz), ki bu çocukların içinde “Anlat Bakalım”daki Robert De Niro, “Kadın Kokusu”ndaki Al Pacino, “Aşkım İçin”deki Andy Garcia’dan ikisi mutlaka var. Şöyle diyor Hazret-i Brando, Francis Ford Coppola’nın “Baba III”ünde: “Dünyadaki tek servet çocuklardır; sizler benim hazinemsiniz”. Eli ekmek tutana kadar, üniversiteyi bitirene kadar, insanı reşit kılan evliliğe kadar, DOKUNMAYIN ÇOCUKLARIMA; BİR FİSKE DAHİ VURMAYIN. Efendiler. (Üretim Tarihi: 5.9.1999.)

Bölüm 3-Matrix: Kimseye Matrix’in ne olduğu anlatılamaz; kendin görmelisin. (Üretim Tarihi: 7.9.1999).

Sadi Çilingir

Hüdaverdi ile Pırtık

Sinemacılıkta Eylül – Mayıs ayları arasındaki 9 aylık süreye eskiden “sezon” denirdi. Ancak ne zamanki memlekette Amerikalılar, yani Warner Bros. ve UIP 1989’larda temsilcilik açmıştır, yaz mevsiminde de birinci vizyon filmler gösterime çıkmaya başlayınca sezon meselesi ortadan kalkmaya, hayatın kendisi gibi “sinema salonunda yeni film seyri meselesi” sürekli hale gelmeye başlamıştır. Zaman zaman bir kısım zevat Amerikalıların gelişinin sinema sanayiimizi öldürdüğünü, -bizim de içinde bulunduğumuz- diğer bir kısım zevat ise Amerikalıların yeni ve temiz kopyalarla, kapanmakta olan salonlara destek vererek önce yok olmalarını durdurduklarını, sonra yeni salon açılmalarına vesile olduklarını söyler. Nitekim güzel İstanbul’umuzda sıcağın zirveye çıktığı Ağustos ayının 11. gecesinde Mecidiyeköy’deki Odeon Cineplex salonlarına 2 salon daha ilâve oldu ve 7 adede çıktı. Odeon’cuların Kadıköy Bağdat Caddesi ve İstanbul yakasında standarda uygun salon yapılabilecek yerler aradıklarını da sinemaseverlere duyuralım.

Salonlarda serin hava imkânı sağlandığında yaz mevsiminde de birinci vizyon filmlerin gösteriminden randıman alınacak gibi gözüküyor. Neden derseniz, 65 milyonluk ülkemizde dediklerine göre yılda 24 milyon seyirci vardır. Eee bu mübarek insanlar “yaz mevsiminde de film seyredilir” kanaatine varırlarsa salonları doldururlar. Bir zamanlar: “Vatandaşların akın akın gittiği yazlık yörelerde bahçe sineması mı olur, kapalı sinema mı olur, yapın ve birinci vizyon filmleri oralarda da gösterin.” deye atmış idik. Netekim Bodrum, Marmaris gibi yörelerde bu uygulama yapıldı ve iyi de netice alındı. Bendeniz kendi payıma “kış mevsiminin zangır zangır soğuğunda kaloriferli sinemaya girmek” ile “yaz mevsiminin fokur fokur sıcağında serin bir sinema salonuna girmeyi” karşılaştırdığımda, inanın yaz mevsimi daha cazip geliyor. Üstüne üstlük yazın salondan çıktığınızda ortalık güllük, gülistanlık. Bilmem anlatabildim mi? Hem sonra bizim güzel halkımızın son keşfi nedir biliyor musunuz? Büyük alışveriş merkezleri serin hava tertibatlarını mükemmelen çalıştırdıklarından, hanımefendiler sebah kahvaltısına Fetma hanımlara, beş çayına Şehriban hanımlara gitmeyip, sabahları Akmerkez’e, akşamları Capitol’e uğrar olmuşlar. Binaenaleyh oralara kadar gittiklerine göre, serin bir sinema salonuna girerek, cümbür cemaat film de izleyebilirler.

Bildiğiniz gibi Temmuz ve Ağustos aylarında sizlerle beraber olamadık; ama bu değildir ki piyasadan çekildik. Adına “tatil” diyorlar, lâkin hayatın akışında öyle bir şey yok; dergi yayınlanmamakla birlikte meseleyi sizler için sıkı bir şekilde takip ettik ve etmekteyiz. Dergimizin bu sayısı biraz “yaz mevsimi ansiklopedisi gibi” oldu, ama olsun, netice itibarıyla hayatın yansımasıdır. Meselâ 9 Ağustos’ta Beyoğlu Sineması’nda gecikmeli olarak “Kayıp Otoban”ı seyrediyorum, arada fuayeyi dolaşayım dedim. “Arizona Rüyası”nın afişi önündeyken baktım makinist Mehmet Navruz da hava almak için çıkmış, biraz lâfladık: “Ağustos’ta bu seyirci iyi.” dedim. “Çok şükür abi.” dedi. “2-3 kişiye film göstermek hiç zevk vermiyor; salon kalabalık olunca makine dairesinde neşeyle çalışıyorum.” diye de ekledi. Makinist arkadaş bir cümlede “yaşamın manâsını” açıklayıverdi. Meselenin özü, işi severek yapmak, olayı yaşamak. Filmin başı ve sonu önemli değil, önemli olan iki saati heyecanla filmi seyrederek geçirmek.

Bu yaz gösterime çıkan yeni filmlerin çokluğuna bakarsak önümüzdeki kış bomba gibi bir sinema sezonu geliyor haberiniz olsun. Warner Bros.un Mel Gibson’lu “Vatansever”i ile başlayan sezona, bizimkiler de -yani A & P Filmcilik- güzel bir Bruce Willis filmi ile giriş yapıyorlar: “Komşum Bir Katil”. Sevgili patronumuz yan sayfada geçtiğimiz sezonun dökümünü yapmış, bendeniz de yaz süresince gösterime çıkan filmleri bir sayayım dedim: Haziran, Temmuz ve Ağustos’ta tam 41 adet film gösterilmiş. Bu da demektir ki: “Perşembenin gelişi Çarşambadan belli olur.” İnşallah.

Sadi Çilingir