Festival üzerine bu ikinci yazımda, seçimlerinize katkıda bulunacağını umduğum, klasikler ve Altın Lale yarışma seçkisi dışında kalan yapıtlardan oluşan 15 filmlik geleneksel öneri listemi takdim ediyorum.
1- HAYALLER / Drømmer:
Norveçli auteur yönetmen Dag Johan Haugerud’ün “Seks, Aşk, Hayaller” üçlemesinin şubat ayında Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ve FIPRESCI Ödülü ile dönen son bölümü, öğretmenine sırılsıklam âşık olup bu ilk aşkını derin sarsıntılarla yaşayan Johanne’yi izliyor. Duyguları silikleşmeden onları bir şekilde kayda almak isteyen Johanne’nin bu amaçla yazdığı açık yürekli metinleri gören ailesi başlangıçta ortalığı ayağa kaldırıyor. Fakat yazıların edebi niteliği öyle yüksek ki, Johanne’nin annesiyle büyükannesi kendi gerçekliklerine ve hayallerine dönüp bakmayı tercih ediyor. İlgiye değer üçlemenin diğer filmlerinin festivalin retrospektifler bölümünde yer aldığını hatırlatalım.
2- MAVİ İZ / O Último Azul:
Gabriel Mascaro’nun Berlin’den Büyük Jüri Ödülü ile dönen, Amazon’un insanı kucaklayan derinliklerinde geçen yarı distopik masalı bizi özgürlükle direncin yan yana yürüdüğü şiirsel bir yolculuğa çıkarıyor. Brezilya Hükümeti, 80 yaşın üzerindeki herkesi “kendi iyilikleri” için özel kolonilere göndermektedir. Amazon kıyısındaki bir kasabada yaşayan 77 yaşındaki Teresa, durup dururken resmi bir tahliye emri aldığında şaşırır: Yaş sınırı 75’e indirilmiştir. Teresa kendisine dayatılan bu kaderi kabullenmeyi reddeder ve Amazon boyunca, kaçak da olsa özgürlük hayalini gerçekleştirdiği bir yolculuğa çıkar. Brezilyalı yönetmenin İlahi Aşk ve Neon Boğa filmleri daha önceki yıllarda festivalde gösterilmişti.
3- KONTINENTAL ’25:
Romanyalı auteur Radu Jude’un dünyamız ve meseleleri hakkında söyleyecek çok sözü var ve Berlin’de en iyi senaryo ödülü kazanan son filmi de, önceki filmleri Dünyanın Sonundan Çok da Bir Şey Beklemeyin (2023) ve Kaçık Porno (2021) kadar radikal ve beklenmedik sürprizlerle dolu. Bu absürt komedi – dramda, Transilvanya’nın en büyük şehri Cluj’da icra memuru olarak çalışan Orsolya’yı izliyoruz. Orsolya’nın bir gün, bir binanın bodrum katında yaşayan evsiz bir adamı tahliye etmesi gerekir. Ancak beklenmedik bir olay Orsolya’yı önce suçluluk duygusuna boğar, ardından da kendince çözmeye çalıştığı ahlaki bir kriz yaratır. Kontinental ’25, Radu Jude’un alameti farikası olduğu üzere siyaset, ekonomi, ırkçılık, kapitalizm, savaş ve sosyal adalet üzerine şahane diyaloglarla dolu.
4- BUZLAR KRALİÇESİ / La Tour de Glace:
Andersen’in buzlarla kaplı ünlü masalının yeni uyarlaması, Berlinale’de yaratıcı ekibe sunulan ‘Olağanüstü Sanatsal Katkı’ ödülüyle taçlandı. 1970’lerdeyiz. Evden kaçan 16 yaşındaki Jeanne, bir stüdyoya sığınmıştır. Jeanne burada çekilmekte olan Karlar Kraliçesi filminin esrarengiz yıldızı Cristina’nın tuhaf çekiciliğine kendini kaptırır. Set ile perde, film ile gerçeklik birbirine karışırken, oyuncu ile kız arasında karşılıklı bir hayranlık gelişir. Marion Cotillard’ın da rol aldığı ‘Masumiyet / L’Innocence’ ile 2005’te İstanbul Film Festivali’nde Halk Ödülü’nü kazanan Lucile Hadžihalilović’in bu yeni filmi, eşi Gaspar Noé ve Marion Cotillard’ın da aralarında bulunduğu yıldız bir oyuncu kadrosunu bir araya getiriyor.
5- MESAJ / El Mensaje:
Hayvanlarla iletişim kuran küçük bir kız, kızın söylediklerini fal için danışanlara ileten bir kadın, para işlerini halleden bir adam… Bu tuhaf üçlü, Arjantin’de tozlu köy yollarında durmaksızın ilerler. Büyülü gerçekçiliğin her anına sindiği, nefes kesen siyah-beyaz görüntüleriyle tuhaf bir tanıdıklık hissi veren film, hem duygusal hem manevi hem de gerçek bir yolculuk anlatıyor. “Başlangıçta çocukluk hayallerle doludur, ama sonunda bu hayaller paramparça olur. Yetişkinler sihir yapamaz” diyen filmin Venezuelalı senaryo yazarı ve yönetmeni Iván Fund Berlin’de saygın ‘Jüri Ödülü’ne layık görüldü.
6- IŞIK / Das Licht:
Tom Tykwer, uzun soluklu neo-noir TV dizisi Babylon Berlin’in ardından beyazperdeye ve günümüze geri dönüyor. Bu yılın Berlin Film Festivali’nin açılışında dünya prömiyerini yapan filmin merkezinde Engels ailesi var: Tim Engels (Lars Eidinger), karısı Milena, ikizleri Frieda ile Jon ve Milena’nın diğer oğlu Dio. Berlin’de bir apartman dairesinde birlikte yaşayan Engelsler aile bağlarını çok zaman önce kaybetmişlerdir. Aynı evi paylaşsalar da hayatları apayrıdır. Hizmetçi olarak eve gelen esrarengiz Suriyeli göçmen Farrah, beklenmedik bir şekilde bu kopuk aileyi yeni bir yola sokar. Aile fertleri kendilerini ve en derin yaralarını ona açar ama sonunda Farrah’ın kendilerini buluşunun bir planın parçası olduğunu anlarlar. Büyülü gerçekçilik unsurlarıyla bezeli, hem hareketli hem duygusal bu aile dramında Alman usta atmosfer ve görsel dünya kurmadaki ustalığını yeniden gösteriyor. Son olarak geçtiğimiz yıl Kasım ayında İstanbul’da ‘Schaubühne Berlin’ topluluğunun muhteşem temsilinde III. Richard olarak alkışladığımız Eidinger beyazperdedeki ilgiye değer performanslarına bir yenisini ekliyor
7- GELGİTLER İÇİNDE / Feng Liu Yi Dai:
Yirmi iki yıl süren kırık bir aşk hikâyesinin öyküsünü aktarırken, zamanın akışını içgörüyle yansıtan destansı anlatı, hem geçen zamanın çağdaş Çin’i dönüştürüşü hem de yönetmen Jia Zhang-ke’nin filmlerinin zamanla değişimini sergiliyor. Film, Quiao Qiao ile Guao Bin’in 2000’lerin başından günümüze, vuslata ermeyen aşkını öykülerken, auteur sanatçının önceki filmlerinden görüntüleri perdeye taşıyor. Eskiyle yeniyi ustaca bir araya getiren bu şiirsel yapımda, çekilmiş görüntülerin 22 yıla yayılması nedeniyle film boyunca tüm oyuncuların geçen zaman içinde doğal olarak yaşlanmasına tanıklık ediyoruz. Durgun Yaşam, Günahın Dokunuşu ve Kül En Saf Beyazdır filmlerinin ödüllü yönetmeni Jia Zhang-ke’nin 77. Cannes Film Festivali ana seçkisinde yer alan son filmi, Çin’in köklü dönüşümüne yeni bir perspektiften bakıyor ama bunun da ötesinde gençlikten orta yaşa uzanan sağlam bir kadın portresi çiziyor.
8- BOĞULMAK / Sesés:
Locarno’dan en iyi yönetmen ödülü ile dönen Laurynas Bareiša’nın filmi bir aile öyküsü etrafında şekilleniyor. Lukas’ın Uzakdoğu dövüş maçı galibiyetiyle Tomas’ın doğum gününü bir arada kutlamak isteyen iki kız kardeş, hafta sonu kır evinde ailelerini bir araya getiriyor. Yakındaki gölde yüzüp dinlenen,yiyip içip her aile gibi paradan konuşurlarken aniden, çocuklardan birinin başına çocuklardan birinin başına feci bir şey gelince herkes sarsılacak ve bundan sonra hiçbir şey aynı kalmayacaktır. Filmin hem yönetmenliğini hem de görüntü yönetmenliğini üstlenen Litvanyalı sinemacı, hem zaman hem de mekân algısıyla oynayarak izleyicisini sürekli konfor alanının dışına iterken filmin karakterlerinin duygusal yükünü de git gide artırıyor. Filmin Locarno’da tüm kadroya takdim edilen ‘En İyi Performans’ ödülünü aldığını, Litvanya’nın Oscar adayı olduğunu not olarak düşelim.
9- MERHAMET / Miséricorde:
‘Cannes Prömiyerleri’ kapsamında gösterilen bu sürükleyici komedi – dram, Fransa’nın Ardèche bölgesinde, tablo gibi güzel bir köyde geçiyor. Film, bir cenaze için memleketine dönünce kendini gizemli olaylar ve entrikalarla örülü bir ağın içinde bulan Jérémie’yi izliyor. Köylülerden birinin kaybolması, tehditkâr bir komşu ve niyetini açık etmeyen bir rahip yüzünden, genç adamın güya kısa ziyareti sürprizlerle dolu bir maceraya dönüşüyor. Yapıtlarında arzuları, dile getirilmemiş gerçekleri ve insan doğasının karmaşıklığını deşmeyi tercih eden Alain Guiraudie’nin önceki filmleri ‘Dimdik Ayakta / Rester Vertical’ ve ‘Göldeki Yabancı / L’Inconnu du Lac’, geçmiş yıllarda festivalde gösterilmişti. Yapımcıları arasında yönetmen Albert Serra’nın da bulunduğu bu son filmi için “kendi hikâyemi evrenselleştirmenin bir yolu olmak üzere bu filme ilk gençlik duygularımın çoğunu kattım.” diyor Fransız yönetmen.
10- LANETLİLER / The Damned:
Cannes Film Festivali’nin ‘Belirli bir Bakış’ seçkisinden En İyi Yönetmen Ödülü ile dönen yapım, İtalyan sinemacı Roberto Minervini imzesını taşıyor. Yıl 1862, kış sert geçmektedir. Amerika’da iç savaş amansızca sürerken kuzeyli Birlik Ordusu, gönüllü bir bölük askeri, henüz keşfedilmemiş sınırdaki uç batı bölgelerine gönderir. Zaman ilerledikçe görevlerinin niteliği değişen askerler, kamp hayatının tekdüzeliği zihinlerini bulandırır, bir yandan zorlu doğa koşullarına bir yandan da hep kendini hatırlatan düşman tehdidine katlanırken, davaya inançları da sarsılmaya başlar. Savaşın gözden çıkardıklarının izini olağanüstü görüntüler fonunda süren film, görünmez bağlar, şüpheli ahlâki ilkeler, korku ve belirsiz bir yazgıyla birbirlerine bağlı isimsiz bir grup adamı mercek altına alan savaş karşıtı bir anti – Western.
11- MOTEL DESTINO:
Variety eleştirmenlerince geçtiğimiz yıl “Cannes’ın en seksi filmi” seçilen yapım, Body Heat’i anımsatan yoğun bir erotik gerilim, oyuncularının zorlu performanslarıyla önce çıkan bir “tropikal kara film”. Filme adını veren Motel Destino, Brezilya’nın kuzeydoğu sahilinde yol kenarında bir seks motelidir. Başarısız bir vurkaçın ardından buraya sığınan Heraldo, motelin kurulu düzenini ve oteli işleten dengesiz Elias ile karısı Dayana arasındaki dengeyi bozar. 2022’de Dağların Denizcisi ile İstanbul Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Brezilyalı sinemacı Karim Aïnouz’un bu son filmi, göz alıcı neon dünyasıyla hem anlatısını hem de erotik gerilimini canlı tutuyor.
12- AY / Mond:
Irak doğumlu Avusturyalı yönetmen Kurdwin Ayub’un Sonne’nin ardından çektiği Locarno’dan Jüri Özel Ödülü ile dönen ikinci uzun metrajı, izleyicinin beklentileriyle sürekli oynayan, gayet hareketli, “yumruk gibi” bir film. Yarışmalı profesyonel kariyerinin sonuna gelmiş olan dövüş sanatçısı Sarah, Ürdün’de süper zengin ve biraz da karanlık bir ailenin üç kızına bir süre dövüş eğitimi vermesi için teklif alarak Avusturya’daki küçük kasabasından ayrılıyor. Başlangıçta tam hayallerindeki gibi görünen bu iş fazla zaman geçmeden Sarah’yı tedirgin etmeye başlıyor. Ders vereceği genç kadınlar dış dünyadan kopuk yaşamakta ve sürekli gözetim altında tutulmaktadır. Sporla da pek ilgileri yoktur sanki. Peki öyleyse Sarah neden işe alınmıştır?
13- BAYRAKLARIN ALTINDA GÜNEŞ / Bajo Las Banderas, El Sol:
Juanjo Pereiera’nın yönettiği, Berlinale 2025’in Panorama seçkisinden Fipresci ödüllü belgesel, tarihin en uzun süre iktidarda kalan liderlerinden Alfredo Stroessner’in diktatörlüğünün iç yüzünü göz ardı edilmiş görüntüler aracılığıyla açığa çıkarıyor. Paraguay’ı 35 yıl boyunca demir yumrukla yöneten Stroessner diktası 1989’da sona ermiş ve rejimin belkemiği olan görsel – işitsel arşivler kendi haline bırakılmış. Haberler, TV yayınları, propaganda filmleri ve gizliliği kaldırılmış belgelerden oluşan bu arşiv yolculuğu, cuntanın hizmetinde medyanın iktidarı nasıl şekillendirdiği, hafızayı nasıl kontrol edip çarpıttığını, karanlık mirasın hâlâ izlerini taşıyan Paraguay örneği üzerinden neşter altına yatırıyor.
14- EN VAHŞİ. HAYVANDA BİLE. /Kein Tier. So Wild.:
Saf kötülüğün portresini çizen Shakespeare’in III. Richard trajedisi bambaşka bir bakış açısıyla beyazperdede. Arap asıllı soylu York ve Lancaster sülalelerinin, yıllardır Berlin sokaklarında süren mücadelesi kanlı bir çete savaşıyla sona erer. Galip gelen ailenin en küçük kızı Rashida’nın niyeti herkese, her şeye hükmetmektir ve bu amaçla ailesinin erkeklerine karşı komplo kurmaya başlar. Tahtı ele geçirmek için, Berlin yeraltı dünyasının tartışmasız patronu olana kadar entrikalar çevirmeli; kardeşlerini, yeğenlerini, dostlarını ve düşmanlarını öldürmelidir. ‘Berlin Alexanderplatz’ın 2020 yapımı çağdaş uyarlaması ile alkışladığımız Burhan Qurbani’nin son filmi dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yaptı.
15- ÖLÜ ELMASTAKİ YANSIMA / Reflet Dans Un Diamant Mort:
Yetmişli yaşlarını devirip hayatının son demlerini Fransa’nın güney kıyılarında lüks bir otelde huzur içinde tüketen John D. güneşlenen komşusunun cazibesine kapıldığında, 60’lı yıllarda hızlı bir casus olarak bu sahillerde geçirdiği çılgın anları hatırlar. Bu hoş kadın bir gün apansız ortadan kaybolunca John D. geçmişiyle yüz yüze gelmek zorunda kalır. Yoksa eski düşmanları, onun bu cennet gibi dünyasını yıkmak için geri mi dönmüştür? Berlin Film Festivali’nde prömiyerini yapan, aksiyon ve kan dolu, yıllar arasında bol atlamalı yapım, 1960’ların Avrupa yapımı ucuz casusluk filmlerine, James Bond ve giallo filmlerine dur durak bilmeyen bir saygı duruşunda bulunuyor. Belçikalı sinemacı çift Hélène Cattet ve Bruno Forzani, daha önce yönettikleri Amer, Bırakın Bronzlaşsın Cesetler, Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi filmleriyle tanınıyorlar.
(02 Nisan 2025)
Ferhan Baran
[email protected]