‘Mephisto’yu 40 küsur sene önce İKSV festivalleri henüz ‘Uluslararası İstanbul Sinema Günleri’ başlığı altında düzenlenirken tarihi Emek Sineması’nda izlediğimi ve büyülendiğimi hatırlıyorum. Aradan geçen süre zarfında ikinci kez izleme bulamadığım István Szabó’nun 1981 tarihli başyapıtını, ‘Bir Film’in geçen yıl Ocak ayı başlarında düzenlemeye başladığı 11 filmden oluşan üç günlük film maratonunda, üstelik restore edilmiş gıcır gıcır … Devamı…»
Hafıza Israrcıdır / Gizli Ajan
‘Gizli Ajan / O Agente Secreto’ bir western tekinsizliğiyle açılıyor. Şehir dışındaki benzin istasyonunun yanı başındaki mukavvaların altında ayakları dışarda kalmış bir ceset yatmaktadır. Yakıt almak için duran Marcelo (dört başı mamur performansıyla Wagner Moura) olan biteni sorduğunda maktulün üç gündür o halde bekletildiğini öğrenir. Geçen gece elinde yağ tenekeleriyle gelmiş, istasyonun çalışanı adamı tek kurşunla yere indirmiştir. İstasyon sahibi ‘ateş eden kaçtı, karnaval kalabalığında izini kaybettirdi, polisi aradım ne vakittir kimse uğramadı, ceset de bana kaldı’ diye dert yanmaktadır. Benzinciye yaklaşan polis arabasını görünce sevinecek gibi olur ama federallerin derdi sarı vosvosunda bekleyen Marcelo’yu uyuşturucu arama bahanesiyle didikleyip haraçlarını almaktır. Ön jenerikte belirtildiği üzere 1977 yılındayızdır. Usta yönetmen Kleber Mendonça Filho, otokrat yönetimin Brezilya’yı sustalı maymuna çevirdiği yılların ahvalini köpeklerin kokmuş bedene dadandığı bu dehşetengiz açılış sekansıyla çizer.
Hali hazırda 91 ölü vermiş karnaval tüm çılgınlığıyla sürerken, komünist muhalif olarak aranan Marcelo doğup büyüdüğü Recife, Pernambuco’ya sahte bir kimlikle girmiştir. Karısını yitirmiş olan genç adam geride bıraktığı oğluna kavuşma umuduyla dönüş yapmıştır. Sistem muhaliflerini saklayan 77 yaşındaki Dona Sebastiana’nın (muhteşem Tânia Maria) pansiyonuna yerleşir, sonrasında ilişkide olduğu sistem karşıtı direniş örgütü aracılığıyla devlet dairesinde işe yerleşir. Lakin kısa bir süre içinde peşinde iki acımasız tetikçiyle kentte huzur bulamayacağını farkeder. Artık hedefi oğlu Fernando’yu da alıp ülke dışına çıkmaktır.
Sinema eleştirmenliğinden gelmiş Brezilyalı yönetmen, hayranlıkla izlediğimiz ‘Komşu Sesler / O Som Ao Redor’ (2012), ‘Aquarius’ (2016), ‘Bacurau’da (2019) olduğu gibi güç dinamikleri ve sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi ele almış. Ülkemizin benzer bir süreci yaşadığı 1977 yılının Brezilya’sında ‘duvarların kulağı olduğu ve hareketin şüpheli olabileceği’ bir dönemde geçen filmin hikâyesini mizah, aksiyon ve cüretkâr bir erotizm ile harmanlamış.
‘Gizli Ajan’a giden yol auteur sinemacının önceki filmleri kadar ‘Hayaletlerin Resimleri / Retratos Fantasmas’ belgeselinden geçiyor. İlk kez Cannes’da gösterilmiş olan 2023 yapımı 158 dakikalık bu deneysel çalışmada fotoğraf ve arşiv görüntüleri kullanarak çocukluk yıllarına ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşan Filho, bu defa tamamiyle kurgu, türler arasında sörf yapan ele avuca sığmaz bir sinema aracılığıyla o yılları özlemle anmak, belki de daha etkili bir biçimde yeni kuşaklara tanıtmak istemiş.
‘Aquarius’, Atlas Okyanusu’na nazır sahil kasabası Recife’de para getiren rezidanslar inşa edilmek üzere yıkılmak istenen, filme adını vermiş eski ama görkemli apartman dairelerinden elde kalan sonuncusunu terketmeyip direnişini sürdüren yaşlı Clara’nın (muhteşem Sonia Braga) hikâyesiydi. Filho film gösterildiğinde yaptığı söyleşisinde ‘Bizler mekânımızla bütünleşiyoruz. Anılarımız kimliğimizi oluşturuyor. Tarihi binaları yok ederek birkaç kuşağın kültürünü yok ediyorsunuz, anılarını siliyorsunuz’ şeklinde isyanını dile getirmişti.
‘Gizli Ajan’ adı ve filmin hareketli temposu farklı beklentiler yaratacaktır belki, ancak sinemacı, ‘Samba No Arpège’in kıpır kıpır müziği, rengârenk atmosferi ve cıvıl cıvıllığıyla kaybolup gitmiş bir çağı, tüm baskıya rağmen sıradan insanların umut dolu direnişini yoğun bir nostalji duygusuyla perdeye taşıyor. Bu noktada ülkesinin aynı dönemine, Walter Salles başyapıtı ‘I’m Still Here: Hâlâ Buradayım’ın (Ainda Estou Aqui – I’m Still Here) acı ve hüzünle yoğrulmuş trajik yorumundan farklı yaklaşıyor. Lâkin tüm haylazlığının ardında, globalizasyon sonrası dünya kültür arenasının tek tip hale geldiği çağımız çöllüğünden geçmişin otantik Brezilya’sına, Recife’nin çoktan yıkılmış görkemli sinema salonlarına duyduğu özlemi aynı süreçten geçmiş bizlere de geçirmesini biliyor. Ama ‘hafıza ısrarcıdır’. Filho’nun filmleri yaşadığımız kaotik çağda geçmişimizi kapı dışarı etmek isteyenlere, anılarımızı yok etmeye çalışanlara karşı direnişin savaşçısı olmayı hep sürdürecektir.
(30 Ocak 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com
Kopma Noktası
Gus Van Sant’ın yönettiği ve Bill Skarsgård, Dacre Montgomery, Al Pacino ile Colman Domingo’nun oynadığı Kopma Noktası (Dead Man’s Wire), 27 Şubat 2026’da Bir Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Film, nefes kesici gerçek bir olayı beyazperdeye taşıyor. Tony Kiritsis, 08 Şubat 1977’de Meridian Mortgage Company başkanı Richard Hall’un ofisine girerek onu bir av tüfeğiyle rehin alır. Tüfeğin tetiğinden kendi boynuna bağladığı tel sayesinde, tetik çekildiği anda ikisini de öldürecek bir düzenek kurmuştur. Böylece ülke çapında canlı televizyon yayınında izlenen, gerilimi yüksek bir rehine krizi başlar.
Sarı Zarflar
İlker Çatak’ın yönettiği ve Özgü Namal, Tansu Biçer, Leyla Smyrna Cabas, İpek Bilgin, Aydın Işık, Aziz Çapkurt ile Jale Arıkan’ın oynadığı Sarı Zarflar (Gelbe Briefe – Yellow Letters), 27 Mart 2026′da Bir Film dağıtımıyla Liman Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Ankara’da saygın bir sanatçı çift olan Derya ve Aziz, 13 yaşındaki kızlarıyla birlikte mutlu bir hayat sürmektedir. Ancak son tiyatro oyununun galası sonrasında hayatları devletin keyfi gücüyle altüst olur. Bir gecede geçim kaynaklarını kaybederler. Şimdi ideallerini ve inançlarını yaşamın gerçek gereklilikleriyle uzlaştırmak gibi zor bir görevle karşı karşıyadırlar. Ani işsizlik onların evliliğini de test edecektir.
Kardeş Takımı 3 Sinema Gününde Gişenin Lideri Oldu, 73.775 Kişi Sinema Salonlarına Doldu, Ek Seanslar Açıldı
Çocuklar ve aileler tarafından büyük ilgi gören ve sevilen Kardeş Takımı serisinin final filmi Kardeş Takımı 3, Sinema Günü’nde adeta sinemaseverlerin akınına uğradı. CJ ENM Türkiye ve TAFF Pictures ortak yapımı film, Türkiye genelinde birçok şehirde gün boyu dolup taşan salonlarla rekor sayıda izleyiciye ulaştı. Sinema salonlarının önünde uzun kuyruklar oluşurken, seyircilerin yoğun ilgisi sebebiyle ek seanslar düzenlendi. Bazı salonlarda ise yer bulmak neredeyse imkânsız hale geldi. Aileler, çocuklarıyla birlikte Sinema Günü’nün keyfini Kardeş Takımı 3 filmi ile çıkardı. Yönetmenliğini Bedran Güzel’in üstlendiği filmin hikâyesi ve senaryosu Elif Dede tarafından kaleme alındı.
- Basın Bülteni
- Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
Müzik Umuttur / Kalpten Söylenen Bir Şarkı
Popüler kültür müzik efsanelerinin yaşamları beyazperdeye sık sık aktarılır. Son yıllarda Hollywood’da alevlenen ‘biopic’ modası, bizim yerli şöhretlerin yaşam öyküleriyle ülkemizde de hayli ilgi görüyor. Özgün adını Neil Diamond’ın ilk kez 1972 yılında piyasaya çıkan ‘Moods’ albümünden single olarak piyasaya sürülen aynı adlı şarkısından alan taze vizyon filmlerinden ‘Song Sung Blue / Kalpten Söylenen Bir Şarkı’ sanıldığı gibi efsanevi müzik adamının hayatını anlatmıyor. Buna karşılık Diamond şarkılarını ve sahne duruşunu ‘cover’layan bir ikilinin tutku dolu gerçek birlikteliğini öykülüyor. Hollywood’un çok öne çıkmamış yönetmenlerinden Craig Brewer, Greg Kohs imzalı 2008 yapımı ‘Song Sung Blue’ belgeselini izledikten sonra Diamond tutkusunu bu çok özel hikâye çerçevesinde beyazperdeye taşımak istemiş.
Feleğin çemberinden geçmiş, 20 yıl önce alkolizm batağından kurtulabilmiş Mike Sardina (Hugh Jackman) motor işleri ve yağ değişimleri yapmadığı zamanlarda restoran barlarda sahne alan, her türden pop şarkısı söyleyen emektar bir müzisyendir. Pelerini ya da maskesi yoktur. Amblemi sahne ceketinin sırtına işlenmiş ‘Şimşek / Lightning’ lakabıyla hayatını kazanır. Eşinden ayrılmış iki kocaman çocuğu olan yarı zamanlı kuaför Claire Sengl (Kate Hudson) ise Patsy Cline folk şarkılarıyla sahne alarak ek gelir elde etmektedir. Yolları kesişen Milwaukee’li çift sonuna dek sadık bir aşkla yalnızlıklarını geride bırakırken, yetişkin çocuklarıyla birlikte huzurlu bir yuva kurmayı başarırlar. ‘Nostalji para kazandırır’ düsturuyla sahnelerde insanların ihtiyaç duyduğu, duymayı sevdiği parçaları seslendirirler. Neil Diamond’ın ölümsüz şarkılarıyla hayran kitlesi giderek çoğalan bir ‘tribute group’ olmayı, taklitçi değil tutkulu Diamond yorumcusu olmayı başarırlar. Ancak kaderin beklenmedik planları vardır. Trajik bir kaza Claire’i yatağa mahkum ettiğinde dünya başlarına yıkılır. Ama müzik umuttur. Şarkı söylerken müziğin içinde kaybolmak acıları unutturacaktır.
Brewer’in konvansiyonel bir anlatım tarzını benimsediği biyografik filmi, trajik gelişmeler içeren klasik bir melodramın tuzaklarına düşmemiş. Gerçekten yaşanmış dolu dolu bir hayatın hikâyesinde pes etmemenin, kadercilik batağına saplanmadan yeniden başlamanın heyecanı var. Tutkulu bir aşkın nelerin üstesinden gelebileceğine dair içten bir mesajı var. Bunların yanı sıra mükemmel iki oyuncusu da var. Müzikal yeteneklerini iyi bildiğimiz taze Oscar adayı Hudson ile müthiş partneri Jackman, güzelim Diamond şarkılarını fanlarını coşturacak denli iyi yorumlamış. İkilinin ‘Thunder and Lightning: Bir Neil Diamond Deneyimi’ adı altında sundukları sahne performansları Mike’ın pek sevdiği doğu ezgileri taşıyan ‘Soolaimon’ ile başlıyor. Yönetmenin favorisi ‘Play Me’, Forever in Blue Jeans’, ‘You Don’t Bring Me Flowers’, ‘Cracklin’ Rosy’ ile sürüyor, genellikle coşkunun tavana vurduğu ‘Sweet Caroline’ ile noktalanıyor. ‘Play me’nin güftesine nazire olarak biri güneş diğeri ay, biri söz diğeri melodi olurken, kalpten söylenenler tutkuyu ve umudu yüceltiyor.
(29 Ocak 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com
Kurtuluş
Emin Alper’in yönettiği ve Caner Ci̇ndoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman ile Naz Göktan’ın oynadığı Kurtuluş (Salvation), 06 Mart 2026′da Bir Film dağıtımıyla Liman Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Yıllar önce yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalan Bezari ailesinin köylerine geri dönüşüyle başlayan gerilimi anlatıyor. Bölgede hakimiyet kuran korucu Hazeran Aşireti ile Bezariler arasında patlak veren toprak anlaşmazlığı, kısa sürede güç ve otorite savaşına dönüşür. Film, kapalı bir coğrafyada büyüyen gerilimi ve husumeti, korku ve güvensizlik atmosferi üzerinden, bir köydeki iktidar mücadelesini beyazperdeye taşıyor.
Primat Filmi, Ön Gösterimini Paribu Cineverse Kanyon’da Gerçekleştirdi
Paribu Cineverse, başrollerinde Johnny Sequoyah, Jessica Alexander ve Troy Kotsur’un yer aldığı korku türündeki Primat için 21 Ocak Çarşamba günü saat 21:00 seansında ön gösterime ev sahipliği yaptı. Filmin Paribu Cineverse Kanyon’da gerçekleşen gösterimi, gerilim tutkunları ve sinemaseverler tarafından yoğun ilgiyle karşılandı. Yönetmen Johannes Roberts’ın imzasını taşıyan film, Primat, bir grup arkadaşın huzurlu geçmesini bekledikleri tropik tatillerinin, konakladıkları yerdeki evcil bir şempanzenin kuduz virüsüne yakalanmasıyla bir kâbusa dönüşmesini merkeze alıyor.
- Basın Bülteni
- Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
Primat Filmi, Ön Gösterimini Paribu Cineverse Kanyon’da Gerçekleştirdi yazısına devam et
İlker Çatak’ın Sarı Zarflar’ı, Dünya Galasını Berlin Film Festivali’nde Ana Yarışma’da Yapıyor
Oscar adayı 2023 yılı yapımı Öğretmenler Odası’nın yönetmeni İlker Çatak’ın son filmi Sarı Zarflar (Gelbe Briefe), dünya prömiyerini 12 – 22 Şubat’ta düzenlenecek Berlin Film Festivali’nde yapıyor. Festivalin ana yarışmasında Altın Ayı için yarışacak filmin senaryosunu İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen’in birlikte kaleme kalema aldı. Sarı Zarflar, bir ailenin idealleri ile hayatta kalma arzusu arasındaki yol ayrımına odaklanıyor. Ankara’nın sanatçı çifti Derya ve Aziz’in hayatı, yeni oyunlarının prömiyerinin ardından değişir. Bir anda işlerini ve evlerini kaybeden çift, 13 yaşındaki kızları Ezgi ile birlikte yeni bir hayat kurmak için İstanbul’a yerleşir.
- Basın Bülteni
- Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
Sığınak (Yönetmen: Ric Roman Waugh)
Ric Roman Waugh’un yönettiği ve Jason Statham, Bodhi Rae Breathnach, Michael Shaeffer ile Anna Crilly, Bill Nighy, Harriet Walter, Eugenia Caruso ile Celine Buckens’in oynadığı Sığınak (Shelter), 20 Şubat 2026’da A90 Pictures dağıtımıyla BG Film tarafından vizyona çıkarıldı.
İskoçya’da ıssız bir adada gizemli şekilde yaşamını yalnız sürdüren eski asker Mason, fırtınalı bir günde hiç tanımadığı genç bir kızın hayatını kurtarır. Bu karşılaşma, Mason’un tüm kaderini tamamen değiştirecek ve geçmişinden kaçamayacağını anlamasına ve karanlık sırlarla yüzleşmesine sebep olacaktır. Bir daha hiçbir artık şey eskisi gibi olmayacaktır.
Yardım Çağrısı / Send Help: Kahkaha, Korku ve Yaşama Tutunma Mücadelesi
Sam Raimi ustanın bu kaliteli çalışması, günün her saati ve kalabalık bir grupla izlenebilecek bir yapım. Bu filmde yeri geldiğinde kahkahalarla gülecek yeri geldiğinde korkacak, mideniz bulanacak ve tiksinerek çığlık atacaksınız.
Yardım Çağrısı, filmin yapımcılarından birisi olan yönetmen Sam Raimi‘nin “R-rated” diye isimlendirdiğimiz en çılgın ve özgürce hareket ettiği son derece kötücül bir hayatta kalma gerilim filmi. Çalışanlarını küçümseyen, üsten bakan, işten kovulduğunda patronundan intikam almak için her yolu deneyen filmler yüzlerce kez sinemaya uyarlandı. Ancak; bu film, silik, ezik bir çalışanın hikâyenin ilk sahnesinden itibaren bilerek, isteyerek, planlayarak yaptığı bir intikam hikâyesi değil. Zaman içerisinde yaşanan olaylar sonucu kendiliğinden spontane bir şekilde gelişen bir intikam hikâyesi. Bu nedenle Yardım Çağrısı’nı, diğer filmlerden ayrı bir yere koymak gerekiyor.
Linda Liddle (Rachel McAdams), ünlü bir şirketin Strateji – Planlama departmanında göz ardı edilen, önemsenmeyen ama işini iyi yapan bir çalışandır. Yalnız yaşayan Linda, işten evine geldiğinde sürekli Survivor izleyen, sosyal yaşamına, giyimine ve yediğine – içtiğine dikkat etmeyen salaş bir kadındır. Şirketin sahibi kendisine Genel Müdürlük sözü vermiştir ancak patron ölünce yerine oğlu Bradley (Dylan O’Brien) geçer. Bradley, Linda’yı şirkette istemez ama yardımcısının tavsiyesi ile Tayland’daki bir birleşme toplantısına üst düzey yetkililerle beraber gitmeye ikna olur. Uçakları arızalanıp denize düşer, uçaktan sadece Linda ve Bradley kurtulur. Issız bir adaya çıkıp mahsur kalan Linda ve Bradley hayatta kalma mücadelesi vermeye başlar…
Filmi izlerken taraf tutma konusunda kararlarınız iki isim arasında sürekli değişiyor. Kendinden başkasını küçük gören, aşağılayan, burnu bir karış yukarıda olan patron mu kahramanınız, yoksa bugüne kadar aşağılanmış, pasif, ezik bir şirket çalışanı kadın mı kahramanınız? Survivor yarışması tutkunu Linda, yarışmadan öğrendikleri ve okuduğu makaleler sayesinde ada yaşamına kolayca uyum sağlayarak ayakta kalmayı başarıyor. Ama patron Bradley, Linda gibi yetenekli değil ve bir süre sonra doğa şartları gereği Linda’nın esiri oluyor.
Yıllarca iş yerinde ve yaşamında ezilmiş olan Linda bu adada, son derece çılgın ve çekici bir şekilde delirmiş karakter haline dönüşüyor. Başka bir söylemle özgürlüğüne kavuşup patronluğunu ilan ediyor. Linda’nın bu baştan sona dönüşümünü Rachel McAdams, rahat ve özgürce sergilediği şahane bir oyunla seyirciye geçirmeyi başarıyor. Dylan O’Brien de zengin, sempatik ama sinsi bir karakteri başarıyla canlandırıyor.
Yönetmen, iğrenç mizah, hızlı tempolu aksiyon, bolca iç organ, en kötü anlarda ağızlardan fışkıran sıvılar gibi klasik Raimi özelliklerinin hepsini bu filminde bolca sergiliyor. Görüntü yönetmeni Bill Pope, Filmde oluşan kargaşaya tezat oluşturan parlak ve havadar görünüm kazandırmış. Filmin tuhaf, çılgın cazibesine uyan müzikleri de fena değildi. Kurgusu ise iki saatlik sürenin sıkılmadan hızlı akmasını sağlayacak şekilde kurgulanmış.
Sam Raimi ustanın bu kaliteli çalışması, günün her saati ve kalabalık bir grupla izlenebilecek bir yapım. Bu filmde yeri geldiğinde kahkahalarla gülecek yeri geldiğinde korkacak, mideniz bulanacak ve tiksinerek çığlık atacaksınız.
(28 Ocak 2026)
Nusret Şen
Nusret Şen Yazıyor: Primat / Primate: Çerezlik Tür Eğlencesi
Bu C sınıfı gençlik korku filminde çeşitli unsurlar bir araya getirilip yapıcı bir şekilde birleştirilmeye çalışılmış. Bu birleştirme kısmen başarı sağlasa da paradoksal olarak tüm olay örgüsünün en ilginç kısımlarını seyirciye veremiyor. Çocukluğundan beri sağır ve dilsiz olan ve herkesle işaret diliyle iletişim kuran ünlü bir yazar ve primat araştırmacısı olan Adam (Troy Kotsur), işleri nedeniyle uzak kaldığı kızları Lucy (Johnny Sequoyah) ve Erin’i … Devamı… »
Kötülüğü Analiz Etmek / Nürnberg
Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi ya da bilinen kısa adıyla Nürnberg Mahkemeleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan Müttefik Devletler tarafından büyük savaş suçluları olarak Alman siyasetçiler, askeri yetkililer ve Nazi görevlilerini mahkûm etmek üzere kurulmuştur. ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya’nın ortaklaşa açtığı dava yıkım sonrasında yeniden restore edilen Almanya’nın Nürnberg şehrinde yapıldığı için tarihte bu isimle anılır. Barışa karşı suç (uluslararası sözleşme ve anlaşmaları çiğneyerek savaşı planlama, başlatma ve yürütme), insanlığa karşı suç (sürgün, imha ve soykırım), savaş suçları (savaş hukukunu çiğneme) ve ilk üç maddede listelenen suç eylemlerinin ‘ortak bir plan ve komplo süreci içinde gerçekleştirilmesi’ olarak sıralanan dört ana başlıkta toplanan suçlamalar doğrultusunda yargılama süreci 216 oturum sürmüş, 01 Ekim 1946 tarihinde sonuçlanmıştır.
Bu tarihi davadan farklı oturumlar daha önce bir çok kez beyazperdeye aktarılmıştı. Bunlar arasında en fazla ses getirmiş olanı, mahkemelerden 15 yıl sonra Stanley Kramer’in yönettiği, Burt Lancaster, Stanley Kramer, Hans Rolfe performansıyla Oscar ödülüne layık görülmüş Montgomery Clift, Richard Widmark, Marlene Dietrich, Judy Garland’ın yer aldığı bir yıldızlar kadrosuna sahip ‘Nürnberg Duruşması / Judgement at Nuremberg’dir.
1945 – 46 yıllarının duruşmalarını yeniden gündeme taşıyan ve bu hafta sinemalarımıza uğrayan ‘Nürnberg / Nuremberg’i James Vanderbilt yönetmiş. David Fincher’ın 2007 yapımı başyapıtı ‘Zodiac’ın senaryosunda imzası bulunan Amerikalı sinemacı, Kramer’in izinde yıldız oyuncular kullanarak ve anlatım dili açısından yenilikçi olmayan bir yol izlemiş. Lakin 80 küsur yıl önce yaşanan insanlık ve savaş suçlarından ders alınmadığı ve kötülüğün kendini tekrar etmesinin önünün kesilemediği çağımızda bu tür öykülerin ısrarla ve her şekilde tekrar tekrar gündeme gelmesi hayırlı olmuş.
Vanderbelt’in filmi 07 Mayıs 1945’te başlıyor. Savaş Avrupa’da sona ermiş, Hitler intihar etmiştir. Bezgin bir göçmen kalabalığı Avusturya sınırdan geçmeye çalışırken Amerikalı askerin biri hurdaya dönmüş taşıtın üzerindeki gamalı haçın üzerine işeyerek Nazilere karşı öfkesini dile getirmektedir. Almanya’nın ikinci adamı, Hitler’in sağ kolu Hermann Göring (Russell Crowe) ailesi ile birlikte kaçmaya çalıştığı özel otomobili içinde tam bu noktada yakalanır.
Führerleri gibi kendi canlarına kıymış olan Goebbels ve Himmler gibi isimlerin dışında, Göring dahil ele geçirilen 20 küsur yüksek rütbeli Nazi subayı için hesap verme vakti gelmiştir. Ancak Washington D.C.’de kararsızlık hakimdir. Öncelikle böyle bir dava için hukuki emsal yoktur. 1948’de yeniden seçilmek isteyen ABD Başkanı Truman geri planda kalmayı tercih ederken, Nazileri şımartmak istemeyen Churchill de onların kurşuna dizilmesinden yanadır. Amerikalı yargıç Robert H. Jackson (Michael Shannon) yargısız infaza şiddetle karşı çıkar. Dünya bu adamların ne yaptığını bilmeli, savaş mahkeme salonunda nihayete ermelidir. Ayrıca, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanlar küçük düşürülmüş, ödeyemeyecekleri tazminatlar yüklenerek Batı dünyasına kin ve nefret bilenmişler, ama 20 yıl geçmeden diz çökmüş bir ulus dünyayı fethetme noktasına gelebilmiştir. Şimdi dikkatli davranmak ve Nazileri yargısız mahkûm ederek kahraman olmalarına ve belki de bir 15 yıl sonra bu defa durdurulamaz biçimde geri dönmelerine yol açmamak gerekmektedir.
Nazi subayları bu tartışmaların ışığı altında bir süreliğine Luxembourg’daki Grand Hotel’de misafir edilir. Nürnberg’deki hasar görmüş mahkeme binası restore edildikten sonra 4 ülkeden hakimler atanarak uluslararası dava başlar. Bu zorlu süreçte psikiyatri doktoru Douglas M. Kelly (Rami Malek) öncelikle Göring ile yakın temasa geçerek 70 milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuş, insanlık ve savaş suçlarını kabullenmeye hiç de niyetli gözükmeyen Nazi ileri gelenlerinin güvenini sağlamakla görevlendirilir. Böylece kötülüğü analiz etme ve psikolojik olarak tanımlayabilme şansı bulacak, dava süreci sonrası 1947’de ’Nürnberg’de 22 Hücre: Bir Psikiyatrist Nazi Suçlularını İnceliyor’ başlıklı kitabı yayımlanacaktır.
Göring kendini ele verme konusunda çok dikkatlidir. Hitler’den sonraki en güçlü kişi olmasına, ‘Reich Mareşali / Reichsmarschall’ ünvanı taşımasına rağmen yapılan suçlamaları alaycı bir biçimde geri çeviren Nazi komutanı ile ona yaklaşmak için her yolu deneyen hırslı psikiyatr arasındaki satranç oyununun sonucunu hepimiz biliyoruz, ince detaylar da filmi izleyecek olanlara kalsın.
Vanderbilt bu ibret verici alış veriş öyküsünü benzer filmlerin klişelerini kullanarak eski usul bir anlatımla sergilemiş. Crowe’un star personası, alaycı mizahı Göring’in karanlık ruhunu maskelemiş. Dr. Kelly’nin ihtirası Ramek’in yorumunda sönük kalmış. Tüm bunlar filmin beğeni skalamızda daha yükseğe çıkmasını engelliyor. ‘Nürnberg’ tıpkı Kramer’in filminde olduğu gibi duruşmalar sırasında mahkeme heyetine izlettirilen ‘Holokost’un insanlık dışı görüntüleri perdeye düştüğünde yükseliyor ve tarihin bu korkunç gerçeğiyle yeniden yüzleşmemize vesile oluyor. Ancak günümüzde Gazze’de çoluk çocuk Filistin halkına benzer insanlık ve soykırım suçlarının Dünya’nın gözü önünde üstelik aynı zulmü deneyimlemiş bir halkın evlatlarınca reva görülmesine hiç değinmiyor film. Buna karşılık Vanderbelt günümüz Amerika’sında güç kazanmakta olan faşist zihniyetli bir devlet yapısına dokundurmadan geçmiyor. Bugün dünyanın her yerinde iktidarı isteyen Nazilere benzeyen insanlar olduğunu, bunların Amerikalıların yarısının cesetleri üzerinde yürümekten mutlu olacaklarını, Hitler ya da Göring taklidi mevcut diktatör ya da Trump benzeri diktatör özentilerinin insanları kamplara bölerek nefreti körüklediklerine dem vurmaktan kendini alamıyor. Neticesinde herkes kendi bahçesinin, kendi toprağının derdinde. Tüm bunları düşündürdüğü için ‘Nürnberg’i izlemek gerekiyor.
(28 Ocak 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com
KuirFest, 14. Edisyonunun Afişini Yayınladı
Türkiye’nin ilk ve tek kuir film festivali olan KuirFest, 23 – 25 Ocak 2026 tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecek 14. edisyonuna ait afişini sosyal medya hesaplarında paylaştı. Pembe Hayat LGBTİ+ Dayanışma Derneği tarafından düzenlenen KuirFest, bu yıl da film gösterimleri, performanslar, atölyeler, söyleşiler ve panellerden oluşan bir programla izleyiciyle buluşacak. Çeşitli gösteriler ve etkinliklerin de yer alacağı festivalin sosyal medya hesaplarından yayımlanan festival afişi, şu ifadelerle paylaşıldı: “MüstehcenFest? İffetsizFest? YolluFest? DegajeFest? Pembe Hayat KuirFest, bir kez daha sözün, bedenin ve arzunun etrafına çekilen sınırları yeniden yerinden oynatmaya hazırlanıyor.”
- Basın Bülteni
- Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
KuirFest, 14. Edisyonunun Afişini Yayınladı yazısına devam et
Cinzar
Onur Aldoğan’ın yönettiği ve Tarkan Göller, Sinan Taşkan, Ilgın Şahin ile Uğur Doğan’ın oynadığı Cinzar, 27 Mart 2026’da Cinemoon Dağıtım dağıtımıyla Cinemoon Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Film, İstanbul’da maddi sıkıntılar ve bir tahliye tehdidi altında yaşamakta olan Hasan’ın, hamile kalan kız kardeşi Elif’i korumak için verdiği zorlu mücadeleyi anlatırken, onları sığındıkları köyde giderek artan doğaüstü bir kâbusun içine sürükler. Elif’in eski sevgilisi Murat’la yaşanan şiddetli yüzleşme, Hasan’ın iş ve borç baskısı, babaları Veli’nin geçmişiyle ve köyde dolaşan “cin / define” söylentileriyle örülü karanlık ve korkutucu bir atmosferde birleşir.

















