Kategori arşivi: Yazılar

18 Nisan 2008 Haftası

“Vahşi Zarafet”, parlak bir sanayi devi ailenin içindeki çözülmeyi, çürümeyi ve ruhsal çalkantıları tavizsizce resmediyor: Son yılların en aykırı ve ayrıksı filmlerinden; gitmeden önce sinemada izlediğiniz tüm ensest ilişkileri unutun, şoke olacaksınız!

“Macera Adası” gibi gayet iyi eğlendiren ve kendine güvenmeyi vurgulayan bir aile serüveninde Jodie Foster’ı görmekten ziyadesiyle mutlu olduk: Evet doğru; her gün, her yeni kararımızla cesaretimiz tekrar tekrar sınanmakta!

“Kesinlikle, Belki”, “yaşamın sürprizlerle yüklü hattında yüreğin aktığı kişilerle ilgili plânlar mı / tercihler mi yapmalı yoksa yazgının rehberliğinde akışına mı bırakmalı?” sorusunu sürekli soranlara: Küçük kızına annesiyle serüvenini anlatırken bile kendisini yeniden keşfeden kahramanla birlikte, aşkla ilgili öğrenmenin sonunun olmadığını bir kez daha anlayacaksınız.

“Horton”a gidiniz ve bundan böyle çevrenizi mikroskop altına alınız ve de düşününüz ki, dünyamız da evrensel bir mikroskop altında belki: Bu enfes bilgisayar animasyonu, kendi dışındakileri görmeye / duymaya çalışmanın, onları anlamanın ve sözünden dönmemenin erdemleri üzerine (artık pek azaldı değil mi?)!

“Gece ve Pisiler”, gecenin gizemli ve büyülü dünyasına davet ederken bizi, masalların / resmin / sinemanın düşlerle flört eden büyük ustalarından esinlerle enfes bir çizgi evreni yaratmış: Korkularıyla yüzleşmeye hazır ve görsel sanatlarla ilgili herkes için mükemmel bir yapıt.

“Âşıklar”, doğadaki kusursuz varlıkların yani hayvanların flört, aşk, üreme, anne – baba olma serüvenlerini sabırla ve çok ilginç görüntülerle sunarken, biz ‘zayıf güçlüler’i yani insanları bir kez daha uyarıyor aslında: Varlığını sürdüren yaklaşık on milyon türden sadece bir tanesiyiz ve taklit ettiğimiz hayvanları yok etmeye devam ediyoruz!

(11 Nisan 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bülent Ufuk mu?

Sinemamızın ilk starı Ayhan Işık’tır. 1951’de Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan filminin hemen ardından oynadığı Kanun Namına büyük bir çıkış yapar, film de sinema tarihimizde bir kilometre taşıdır. Ama bu filmle star olan, Işık’tan evvel sinemamızın jön’lerinden olan ve bu nedenle de -eskilerin tabiri ile- Işık’a tekaddüm eden Bülent Ufuk vardır. Işık’tan önce Ufuk… Bülent Ufuk ilk filminde başrol oynayarak sinemaya başlar: Çakırcalı Mehmet Efe (Faruk Kenç / 1950). Bu film süre bakımından standartlardan uzun olduğu için Çakırcalı Mehmet Efe ve Çakırcalı Mehmet Efe Nasıl Vuruldu adlarıyla iki bölüm olarak gösterime çıkarılmıştır. Ve iki yıl sonra Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi (Faruk Kenç) adıyla devamı çekilmiştir. Bu devam filminde de Bülent Ufuk oynamıştır.

50’li yılların oyuncusu Ufuk, film sayısının giderek arttığı, bu nedenlede her yıl aralarına yenilerinin eklendiği yıllardaki oyuncular arasında çalışmalarını uzun süre sürdürmedi. Oyunculuğu bırakan Bülent Ufuk 1970’li yıllarda tekrar sinemaya dönecek ve filmlerde aralarla -artık baş rol olmayan- roller alacaktır. Şerif Gören ile Yılmaz Güney’in yönettiği İbret (1971) filminde yıllar sonra tekrar perdede gördüğüm Bülent Ufuk’u hemen tanımamış, yeniden oyunculuğa dönüşünü değerlendirmeyi, kim olduğunu çözdükten sonra yapabilmiştim. Sinema seyirciliğimin ilk yıllarının bu oyuncusunu, yeniden beyazperdede görmek heyecan verici idi.

Sinemamızın yaşayacağı daha başka serüvenler vardı, bir kısım oyuncular aradan çekiliyor, yerlerine değil ama sinema ortamına yeni oyuncular geliyordu. Bir gün sinema ortamının yeni yerleşim merkezi Erol Dernek Sokak’ta, Bülent Ufuk’un seti tamamen terk ettiğini -yaşam da bir film seti, yaşadıklarımız hep, kimsenin seyredemeyeceği bir film değil mi?- öğreniyorum. Yalova’da yaşamını yitirmiş.

Yeşilçam’ın bir “dalı” daha kırıldı. Ama “çam”ın daha kolları bitmedi…

(13 Nisan 2008)

Orhan Ünser

Beyoğlu Sineması

Birkaç yıldır kendi kendini idare eden Beyoğlu Sineması, artık sabit giderlerini ödeyemez hale geldiği için, -eğer bir çıkış yolu bulamazsak- bu yazı çıkaramayacağından, Temmuz’da Beyoğlu Sineması’nı kapatma kararı aldık.

10 Aralık 1989 tarihinde Halep Pasajı’ndaki dükkânları kiralayıp, yıkıp, sinema yapmamız, gazetelerde, “Yıllardır sinemalar kapatılıp pasajlar yapıldı. Şimdi pasajı sinema yapıyorlar!” şeklinde haber oldu. Gerçekten Beyoğlu Sineması’nı yoktan yapmıştık, yaratmıştık. Çok gururlanmıştık.

Beyoğlu Sineması’nda; 19 yıl boyunca, Güney Amerika’dan Avustralya’ya, İran’dan Kanada’ya kadar çeşitli ülkelerin sinemalarından örneklerle program yapmaya gayret ettik. Bu yüzden, sinemayı yaptığımız yıldan beri İstanbul Film Festivali’nin aralıksız gösteri yaptığı salonlardan, Eurimages’ın Türkiye’de desteklediği ilk sinemalardan biri olduk.

Küreselleşen dünyanın ekonomik yapısından, serbest ekonominin kurallarından haberdarız. Dolayısıyla; sinemanın Türkiye’nin sosyal dünyasındaki yerinden, İstanbul’daki sinema seyircisinin yaşam tarzından, hayat ritmindeki değişimden, bakkalların – kasapların akibetinden, korsan cd satışlarından, sinema kelimesi yerine “hom teatır” demenin sosyal bir farklılık yarattığını düşünenlerden, uzun uzun sözetmek mümkün. Örneğin Sürgün filmini teveden seyretmekle sinema salonu perdesinde seyretmek arasındaki farkın estetik dünyamız üzerindeki etkileri üzerine de yazabiliriz. Ama bunları tekrar dile getirmek, ne üzüntümüzü azaltır, ne de bildiğiniz şeyleri tekrarlamak, Beyoğlu Sineması’nın bugünkü durumunu değiştirir.

Üzüntümüz kadar güçlü olan korkumuzdan söz etmek isteriz.

Beyoğlu Sineması ilk olacak. Sırada Emek var Alkazar var, Yeşilçam Sineması var. Anadolu sinemalarının hali, başka bir konu. Görünen o ki; Hollywood filmlerini eksiksiz izleyebileceğiz. Kimilerini de ABD’lilerle aynı anda. Ama sadece onları izleyebileceğiz. Mihalkov’un 12′si sadece festivalde gösterilebilecek. Gus Van Sant’ın Paranoid Park’ının seansları iptal olacak. Sürgün’ü, koskoca İstanbul’da iki haftada 600 kişi izlemeyecek. En sonunda, bu filmler ithâl edilmeyecek. Yapılan Türk filmleri de, gösterime girebilmek için, “iş yapan” örnekler gibi olacak.

Bu tek renklilik, kâbul edilebilir değil. Ama direnme gücümüz kalmadı.

(10 Nisan 2008)

Temel Kerimoğlu – Baha Serter

11 Nisan 2008 Haftası

“Sokağın Kralları”, “Melekler (!) Kenti” LA’deki polislerin ‘kirliliğini’ öykülerken, suç yoğun her yerde bunun kaçınılmaz olduğu gerçeğini düşünmenizi ve dehşete kapılmanızı sağlıyor: Çatışma sahnelerinin sahiciliği inanılır gibi değil!

“Lanetli Topraklar”, bir tür kendini yok etme psikozunu çarpıcı bir sinemayla yansıtan, şiddeti yüksek bir ‘açık hava korkusu’: Genç insanların, onlara saldıranlardan çok kendi kendilerine zarar vermeleri, akıllıca bir buluş!

“Annemler Tatilde”, 1970 yılında Dünya Kupası’nı ‘kazanan’ Brezilya’nın, ne yazık ki, anneleri tatile çıkmak (!) zorunda ve babaları da hep geç kalan, bazen de hiç gelmeyen çocuklarına çektirdikleri yüzünden aslında ‘kaybeden’ olduğunu, öyle sade ancak öyle etkileyici anlatıyor ki: Hani bu tür sinema yapmaya çalışanlar varsa, tam bir ders!

“Ana Kuzusu”, her dul insanın -evlâdından gayrı- bir eşe ihtiyacı olduğunu ve her çocuğun da ‘büyüyerek’ ebeveyninin mutluluğuna destek olması gerektiğini, seçkin bir güldürü anlayışıyla vurguluyor: Bu kaliteli mizahta, gerçekten de klâs bir oyuncu kadrosu yer almış.

(09 Nisan 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Ümit Ünal: “Ara”, Benim Kuşağımın Otobiyografisi

Ümit Ünal ile son filmi Ara üzerine söyleşi gerçekleştirdik. Aslında başarılı yönetmen söyleşi öncesinde biraz çekingendi. Çünkü hem Altın Portakal gerginliği hem de filminin basındaki yanlış tanıtımları kendisini ve filmin oyuncularını oldukça üzmüş.

Bir de küçük bir dipnot: Ara’yı izlemediyseniz veya tekrar izlemek istiyorsanız ikinci bir gösteriminin olabilme ihtimalini müjdeleyelim. Ara mutlaka izlenmesi gereken, ayakları yere çok sağlam basan bir Türk filmi.

Ara’nın senaryosu nasıl oluştu, neleri gözlemlediniz?

Eski eşimle birlikte yaşadığımız bir evimiz vardı. O evde yaklaşık 6-7 sene oturmuştuk. Orayı boşaltıp yeni bir eve geçerken boş eve şöyle bir bakmıştım. Çünkü o ev eşimle ilk oturduğumuz evdi. Bir evde ve tek bir mekânda bir ilişkiyi tüm boyutlarıyla anlatabilir miyim diye düşündüm. Fikir ilk o zaman oluştu yani.

Kendi geçmişinizi araladınız diyebilir miyiz?

Tamamen olmasa da otobiyografik unsurlar var. Bire bir hikâyedeki gibi bir şey yaşamadım. Kendi hikâyelerimden parçalar, arkadaşlarımın hayatlarından anekdotlar… Tabii en büyük kısmını da hayal gücümle şekillendirdiğim bir hikâye anlattık. Tüm bunları da bir evin içine sığdırdık.

Bir ev de 4 kişinin hayatlarının kesişmesi olarak tanımlayabilir miyiz?

Hem öyle hem de tek bir evin içinde sadece 4 kişinin hayatını değil yaklaşık 30 yıllık değişim sürecini anlatamak istedim. Aynı zamanda bu insanların değişememesini anlatmak…

Arada kalmış insanları anlatmak yani…

Evet, 4 karakterin hepsi de bir şekilde arada kalmış insanlar. Bir tanesi milletler arasında kalmış. Diğeri geçmişinin değerleriyle yani asıl olmak istediği şeyle bugün olduğu şeyin arasında kalmış. Öteki cinsel ikilemleri arasında kalmış. Diğeri de sevgilisiyle kocası arasında kalmış insanlar.

Otobiyografik özelliklerden sıyrılıyor mu böylece film?

Ben Ara ile kuşağımın dertleri üzerine yoğunlaştım. Şu an 40’lı yaşlarının başında olan bir kuşağın otobiyografisi demek daha doğru olacak sanırım.

Filmde kapitalist sisteme de göndermeler yapılıyor, bu değişim sürecinde sistemin sizin kuşağınıza etkisi neydi?

Temelinde o var evet. Çok mütevazı ailelerden gelip, 80’li yıllarda gençliğini geçiren insanlar var filmde. Türkiye’deki değişimle birlikte hızlı bir şekilde tüketmeyi öğrendiler. Daha çok para kazanma hırsına büründüler. Daha arsız, doyumsuz oldular. Kaybetmek büyük bir ayıp gibiydi… Ama ruhları aynı hızla değişemedi.

Sonra ruhları da değişti ve sisteme ayak mı uydurdular?

Kimisi kendisini bir şekilde kandırdı, alıştırdı, ayak uydurdu, adına ne derseniz artık. Ama yine de bir noktadan sonra tabii insanlar kendilerine dönüp “Ne olduk biz” demeye başladılar. Kimisi karşılaştığı boşluğu aşkla, seksle ya da daha çok parayla gidermeye çalıştı. Kimisi kendisini uyuşturucuya, alkole, dine verdi. Bir şekilde bir şeylere tutunmaya çalıştılar. İntihar edenler oldu. En kötüsü, en acısı…

Filmde Ümit Ünal’ı Ender karakterinde mi gördük?

Evet, Ender benim olmamış halim. Eğer ben Güzel Sanatlarda değil de İktisatta okumuş olsaydım bu yaşlarda muhtemelen Ender gibi biri olacaktım. Benim hayatımı kurtaran bu oldu.

Dünya banka hesaplarımızdan ibaret değildir. Her insan kendini bir yere ait hissetmek ister. Ben de sanat dünyasına, sinemaya aitim. Akıl sağlımı bu dünyaya borçluyum. Yani artık ne kadar kurtulduysa. (gülerek)

Ümit Ünal ile sohbet ederken Harold Pinter’dan bahsetmemek olmaz, filmde yine ona olan hayranlığınız göze çarpıyor…

Harold Pinter çok çok büyük bir yazar. Tüm oyunlarına hayranım. Filmde esin kaynağı olan İhanet adlı oyunu da 4 kişinin arasındaki ihanet üzerine kuruluydu. Benim için büyük bir ilham kaynağıydı.

Filmin kurgusu da alışılmışın dışında 1998 ve 2008 yılları arasında gidip gelen karışık bir yolculuğa çıkıyoruz…

İnsanlar artık hep aynı şeyleri görmekten sıkıldı. Giriş gelişme sonuçlardan… Ben bunu oyun olsun ya da değişiklik olsun diye yapmadım. Bu film için olması gereken buydu. Zıtlıkları vurgulamalıydım. Yani Erdem Gül’e ben seni hiç aldatmadım derken bir sonraki sahnede onu nasıl aldattığını gösterebilmeliydim.

Türkiye’de alternatif film çekmek oldukça zor ama siz bu konuda biraz şanslısınız değil mi?

Benim şansım çok genç yaşta ilk senaryomun filme çekilmiş olması. (Teyzem, 1986 Milliyet Gazetesi Senaryo Yarışması’nda Birincilik Ödülü aldı ve Halit Refiğ tarafından filme çekildi.) Ardından da peş peşe senaryolarım filme çekildi. (1986 – 1993 yılları arasında sekiz senaryosu filme çekildi.) Türk sinemasının en canlı olduğu dönemlerdi yani. Hayatımın bir dönemini sadece sinema yaparak geçirdim diyebilirim.

Sonraları başka işlerle uğraştığınız dönemler oldu mu?

İster istemez başka şeylerde yaptım. Türk sinemasının canlılığını yitirdiği dönemlerde reklâm yazarlığı yaptım. Bir şekilde hayatımı devam ettirmek zorundaydım.

Bundan sonra sizi senaristliğinizin yanında yönetmen olarak da daha çok görecek miyiz?

Öyle umut ediyorum ben de. Mayıs ayında çekimlerine başlayacağımız bir filmimiz var. Yapımcısı Hakan Karahan. Hasan Ali Toppaş’ın Gölgesizler isimli kitabından uyarlanacak. Geçtiğimiz Ağustos ayından beri onun üzerinde çalışıyorum.

Özgür çalışabiliyor musunuz? Yapımcı ya da film şirketleri tarafından kısıtlandığınız ya da değiştirmek zorunda olduğunuz şeyler oluyor mu?

Tabii ki tamamen kendi istediğin standartta bir film yapmak çok zor. Çünkü filme para yatıran yapımcının kafasında da bir takım formüller, ticari beklentiler var. Kimse sadece sen tatmin ol diye bir filme para yatırmaz. Önünü de görmek zorunda. En başta yapımcıyı ikna etmek çok önemli. Kendi adıma söylemek gerekirse; ben imkânlarımla kendi yapmak istediğim şeyleri yapmak istiyorum. O kafadan yapımcıları bulmaya çalışıyorum ya da onlar beni buluyor. Ama zor iş hem de çok zor…

Seyirciden memnun kaldınız mı?

Bazı projeler vardır kafadan ticari ilgi uyandırır. Aylarca reklâmları döner. Ara çok çok küçük salonlarda 18 kopyayla girebildi. Yani sadece sanat filmi kabûl eden salonlarda gösterildi. Çok geniş kitlelere ulaşamadı tabiiki.

Normal mi karşılıyorsunuz bu durumu?

Evet; bunda şikâyet edecek bir şey yok. Son zamanlarda çok tartışılan Recep İvedik ile karşılaştırmak gerekirse şöyle açıklayabilirim: TV.de başarılı olmuş bir oyuncu. Komik de. En popüler karakteriyle çıkıyor insanların karşısına. Asıl o filmin iş yapmaması sürpriz olurdu. Aile boyu gidilebilecek bir film. TV’dekinin aynısını yapıyor. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Bu çok açıklanabilir bir durum.

Bizim gibi tam oturmamış sektörlerde sinema çok riskli. Çok bölünmüş bir seyirci var. Yani ben Babam ve Oğlum’a giden 4 milyon ile Recep İvedik’e giden 4 milyonun aynı 4 milyon olduğunu düşünmüyorum.

Bizde çizgiler daha keskin değil mi?

Kesinlikle. Yani dünyada Recep İvedik gibi bir film 15 milyon yapar diyelim. Ara gibi bir film de 1 milyon yapar. Türkiye için söyleyelim; Recep İvedik’e 4 milyon kişi geliyorsa Ara’ya da 4 yüz bin kişi gelebiliyor olmalıydı. Anormal olan şey bu.

Ara yurt dışında gösterime girecek mi?

Henüz böyle bir anlaşmamız yok ama umuyoruz.

Filmin Konusu

Ender (Erdem Akakçe), kendi şirketi olan bir tekstilcidir. Şişmanca ama yakışıklı bir adamdır. Orta halli bir memur ailesinden gelir. Gül (Selen Uçer), anne tarafından yarı Fransızdır. Ender’in sevgilisidir. Hiç bir iş yapmaz. Aileden biraz zengindir. Zevk için Ender’in şirketinde tasarımcı olarak çalışmaktadır. Veli (Serhat Tutumluer), Ender’in ortağı ve işletme fakültesinden arkadaşıdır. Sakin, içine kapalı bir adamdır. Çok yakışıklıdır. Sade ama çok şıktır. Orta halli bir asker ailesinden gelir. Selda (Betül Çobanoğlu), Veli’nin karısıdır. Ender’in ise çocukluktan arkadaşıdır. Sesi güzeldir, konservatuarda okumuştur. Ama belli bir iş yapmamaktadır. Selda kocasının ortağı ve en yakın dostu Ender ile cinsel ilişkiye girer. Gül ile Veli de birbirleriyle sevişerek aldatma eylemini gerçekleştirmektedir. Eşler, aldatıldıklarının farkında olmalarını rağmen görmezden gelmeyi tercih etmektedirler. Aldatılmanın oluşturduğu sendromlar bir süre sonra hepsinin hayatını karartacaktır. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 47. sayısında yayınlanmıştır.)

(30 Mart 2008)

Gizem Ertürk

04 Nisan 2008 Haftası

“Tabanca”, zeki ve düzenbaz gangsterin, rakibini alt etme mücadelesine koşut egosuyla mücadelesini öykülerken, yasadışı sert adamları anlatan film kalıplarını bilincin derinliklerine inerek değerlendiriyor: Kişiliğin farklı yapılarını kullanan tuhaf bir ‘kara film’ olduğunu kabûl etmek gerekir.

“Ölümcül Oyun”, iki erkek egosunun zekâ ve düzenbazlığa dayalı savaşımını konu alan enfes oyunu bir ‘çıkış noktası’ olarak kullanıp anlamsız bir teknolojiyle yorumlamış; yazık ki 1972 yılında çevrilmiş filmin yakınından bile geçememiş: Bu yılın en büyük düş kırıklığı!

“Kıyamet Öyküleri”, iyice çıldırmış yakın gelecekte olabilecek en aşırı gelişmelerle ABD’nin güneyini hallaç pamuğu gibi atan, Cumhuriyetçi politikalar karşıtı, keskin bir bilim kurgu: Sinemada bir kez izledikten sonra, karmaşıklığın esas tadını dvd’de alacaksınız!

“İkili Oyun”, Almanların, gerilim, şüphe, entrika içeren filmleri İngilizce dilinde ve Amerika kıtasında çekmemeleri gerektiğini gayet net ispatlayan, etkisiz / gereksiz film: Reklâm estetiğini andıran, çok net ve hijyen görüntü çalışması dikkat çekebilir.

“Bakış Açısı”, bir olayın birçok katmanı olabileceğinden ve gerçeğe ulaşabilmek için de bunları görebilmemiz gerektiğinden hareketle, somut biçimde ‘gördürüyor’: Bu filmin dinamizmi ve kompleks kurgusu kolay unutulur cinsten değil!

“Arkadaşım Tilki”, doğayı ve bir hayvanla iletişim kurmayı keşfeden küçük kızın hikâyesinde, en önemli sinin ‘koşulsuz özgürlük’ olduğunu yineliyor: Gerçekleştirilmesi çok büyük sabır ve zahmet gerektiren bu çalışmayı izleyen ‘ceset giyici kadınlar’, inşallah, yüreklerinde pişmanlık duygusuyla salondan çıkmıştır.

(01 Nisan 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Richard Widmark

Sadece sinema seyircisi idik o zamanlar, çocuktuk. Sinemada yalnız filmin kahramanları vardı, esas oğlan ile sevgilisi genç kız. Ama filmlerde başka şeylerde vardı, henüz farkında olmadığımız. O zamanlar filmleri tanıtmak için el ilânları dağıtırlardı, onları biriktirirdim, bir de artist fotoğrafları. Tabii bunlar yabancı oyunculardı, yerli oyuncuların kartpostalları çok sonraları piyasaya çıktı. Hep yanımda taşıdığım bu artist resimlerinin (oyuncu fotoğrafları) en üstünde, o zaman en beğendiğim oyuncu olurdu, bu ise bir süre Alan Ladd oldu. Ondan sonra da yerini başka biri almadı, merak zaman içinde tavsadı.

Filmlere giderken öncelikle oyuncularına baktığımızdan, herkesin kendince favori olarak tuttuğu oyuncular, toplam olarak 8 – 10 kişilik bir grup oluşuyordu. Bu arada benim için hiçbir zaman birinci sıraya çıkmasa da Richard Widmark her zaman değişik bir tip olarak kalmış, hiç üçüncüden aşağı inmemişti. Geriye doğru bakınca, ilk kez, pek bir şey çağrıştırmayan, sadece askeri bir doktoru oynadığı, salgın hastalık çıkan bir gemide geçtiğini sandığım, herkese ilâç zerk ettiği bir film olarak No Way Out’u (Can Düşmanı) hatırlıyorum. Arada başka bir çok filmi var tabii ama siyah / beyaz bu filmden sonra renkli ve cinemascope bir film olarak Hell and High Water’da (Denizaltı Cehennemi) oynadığı denizaltı kaptanı rolü bizim evde bir olaya neden olmuş ve ağabeyim ile kuzenim (teyzemin kızı) arasında -hiç bitmeyen- kaptanlık mücadelesi yıllarca sürmüştü. Ağzını çarpıtarak gülüşü ve oldukça yakışan kaptan rolü ile bu film benimde unutulmazlarım arasına girmiştir. Hele hele Prangalı Mahkûm filminde mısır püskülü gibi sarı saçları ile tek başına verdiği mücadele ile favorim olmuştu ama eninde sonunda bir serüven filmi idi.

Yıllar sonra sinema serüvenlerimiz devam ederken evimize televizyon girdi, yerli dizilerin henüz başlamadığı (veya çok az olduğu) günlerde TRT -yanılmıyorsam- Perşembe günleri dönüşümlü olarak dört dizi yayınlıyordu. Başrollerinde popüler Hollywood oyuncularının oynadığı bu birbirinden değişik dizilerde kimler yoktu ki. Bir Tony Curtis, bir George Peppard, bir Robert Wagner / Eddie Albert ikilisinin yanı sıra Richard Widmark da ilerlemiş yaşına rağmen, tutuklama yaparken söylemesi gereken sözleri gözlüğünü takıp ancak okuyabilen ama tuttuğu her şeyi de çözümleyen komiser Madigan tiplemesi ile yine gönlümü fethedecekti.

Yukarıda değinildiği gibi daha bir çok film -daha da önemli filmler– var ama yine de her filmin sonunda The End yazıyor. (Bertrand Tavernier’in filmlerinin sonunda FIN yazmadığını fark ettiğimde çok hoşuma gitmişti ve anımsadım Yılmaz Güney’in Umut filminin sonunda da SON yazıyordu, umut yazıyordu.)

Ve bir gün bir gazete haberi, eli şırıngalı doktor, denizaltı kaptanı, kişisel savaşını veren kahraman, dahası cowboy-lar, kuzeyli subay-lara (mavi urbalı), varan sadist katil–lik* ile başlayan sinema serüveninde bir gün boş film geçmeye başlar, bir yıldız aramızdan ayrılmıştır ama alttaki makarada unutulmaz görsel anılarımız, tekrarlanabilir durumda durmakta. Tekrar keyfine varmak elimizde.

(01 Nisan 2008)

Orhan Ünser

Yumuşak, Naif, Masalsı Bir Film: “Peri Tozu”

İlk uzun metrajlı filmininin vizyona girmesini heyecanla bekleyen nadir kadın yönetmenlerimizden Ela Alyamaç’la Peri Tozu’nun vizyona girmesinin yaklaştığı bir dönemde bir araya geldik. Oyuncularının seçiminden, kostümlerine, filmin müziklerinden, oyuncuların motivasyonuna kadar her şeyiyle kendi ilgilenmiş. Kadın eli değmesi mi dersiniz yoksa aşırı titizlik mi bilemiyorum ama kendi içinde bir dünya yaratmış Deniz ve Cem’den…

Türkiye’deki sinemaseverler sizinle ilk kez tanışacak, heyecanlı mısınız?

Oldukça heyecanlıyım. Çok güzel beklentilerim var. İnşallah her şey güzel olur.

Amerika’da çektiğiniz ödüllü kısa filmleriniz var, bunlardan bahseder misiniz, neleri anlattınız filmlerinizde?

Everything isimli bir kısa filmim vardı. Orada ölen kocasını son bir defa görebilmek için bir melekle anlaşma yapan bir kadını anlattım. Little Girl Blue ise iki insanın ilişkisi üzerineydi. Birbirlerini çok ilginç bir şekilde bulup (bu Peri Tozu’nda da var) atıldıkları macera ile ilgiliydi.

Okul yıllarınızda hayalini kurup, kısa film olarak çektiğiniz konuları Peri Tozu’nda bir araya getirdiğinizi söyleyebilir miyiz?

Evet, bu bir düşün gerçekleşmesi. Uzun metraj film çekmek gerçekten çok zor, büyük bir sorumluluk gerektiriyor.

Amerika’da yaşıyorken Türkiye’ye gelip film çekmek büyük cesaret, nasıl karar verdiniz?

Bu tamamıyla benim Türkiye’ye dönme kararı vermemle âlâkalıydı. Yurt dışında her şey daha kolay işliyor, doğru. Oturmuş bir sistem var. Bizim ülkemizde de en güzel ekipmanlar mevcut ama bizim sistemimiz problemli olduğu için her şey daha zorlaştırılıyor.

Bundan sonra Türkiye’de mi yaşayacaksınız?

Burası benim ülkem ve burada yaşamam kadar doğal bir şey olamaz. Ancak şimdi evet diyorum ama kapıdan çıkarsınız tüm hayatınız değişir. O yüzden hiçbir şey için çok da kesin konuşmamak gerek.

Adaptasyon sorunu yaşadınız mı?

Yaşadım ama ufak tefek şeyler. Zaten Amerika’dayken de tatillerde hep geliyordum.

Kadın yönetmenleri pek fazla göremiyoruz. Bir kadın yönetmen olarak özellikle dikkat ettiğiniz noktalar var mıydı?

Ben normalde çok detaycı bir insanımdır. Bu kadın olmamla ne kadar âlâkalı bilmiyorum. Oyuncularımın giydikleri kıyafetlere çok önem verdim. Yani yeni alınmış gıcır gıcır şeyler olmamalıydı, yaşamışlığın izleri olmalıydı giysilerde. Cem nasıl bir t-shirt giyer, İpek nasıl müzik dinler, bu detaylar çok önemliydi. Şarkı sözlerini de yazdım. Çünkü bazen sözlerle anlatamayacağınız şeyleri müzikle anlatırsınız.

Şarkı sözlerini de yazmak başından beri plânladığınız bir şey miydi?

Hayır, müziklerle birlikte şarkı sözlerini de Emre Dündar yapacaktı. Emre; “O kadar güzel diyolaglar yazmışsın ki şarkı sözlerini de sen yazmalısın” dedi. Bu benim için çok gurur vericiydi.

Oyuncuları nasıl seçtiniz?

O işin en uzun kısmıydı. Oyuncu seçimi konusunda ekstra titiz davrandım. Herkesle birebir görüştüm. Çok da keyifli geçti.

Seçmelerden aklınızda kalan bir anekdot var mı?

İnsanlar en yakın arkadaşlarıyla birlikte geliyorlardı. Amerika’da asla böyle bir şey olmaz. Hatta böyle bir görüşmeye gidecekseniz en yakın arkadaşınızdan bile saklarsınız bunu. Ama burada arkadaşı da şansını denesin diye bana rica edenler bile oldu. Bu beni gerçekten çok şaşırttı.

İpek Değer ve Mehmet Ali Nuroğlu’nu seçerken sizi hangi yönleri etkiledi?

Asla rol yapmamalıydılar. Gerçek Deniz ve Cem’i arıyordum. Onları İpek ve Mehmet’te buldum.

Oyunculuklarını biliyor muydunuz? Her iki oyuncu da dizilerden tanıdığımız yüzler…

İpek’i İkinci Bahar’dan biliyordum. Mehmet’i ise Çemberimde Gül Oya’da çok kısa izleyebilmiştim. Ama onları seçmemdeki asıl etmen seçmelerdeki performansları oldu. İpek ve Cem benimle birlikte yaşıyormuş gibiydi. Her an kapıdan içeri girecek kadar gerçektiler. Meselâ bir arkadaşım vapurda bir kız görmüş. Sabah kahvaltısında cips yiyormuş. Bana telefon açıp dedi ki: “Deniz aynen böyle yapardı.”

İnsanlar Peri Pozu’nda ne bulacak?

Peri Tozu’nda, masallara ve masal kahramanlarına inanan genç bir kızın (Deniz), insanlara güvenmeyen ve hayatla arasına bir duvar örmüş bir çocuk (Cem) ile tesadüfler sonucu birbirini bulmasıyla aralarında geçen aşk hikâyesini anlatıyorum. İçinde çok güzel bir dostluk da var. Her şey çok yumuşak ve naif… İnsanların çok mutlu bir şekilde sinemadan çıkacaklarına inanıyorum.

Pasta ve kurabiye yapımında çok iyi olduğunuzu duyduk…

Sertifikalı pastacıyım. Sinemadan sonra ikinci aşkım diyebilirim. Pastalarım ve kurabiyelerim meşhurdur. Birisi sabah 03:00’te “Elâ hadi pasta yap.” dese asla üşenmem, yaparım.

ELA ALYAMAÇ KİMDİR?

Ela Alyamaç, 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Ortaokulu Nişantaşı Işık Lisesi’nde bitirdikten sonra liseyi İsviçre’de Leysin Amerikan School’da tamamladı. Üniversite eğitimini Kaliforniya’daki Chapman Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. Film ve televizyon prodüksiyon eğitimi alırken uzmanlık alanını yönetmenlik ve senaryo yazarlığı olarak belirledi. Öğrenimi sırasında çektiği Everything ve Little Girl Blue adlı kısa metrajlı filmler Amerika’daki çeşitli film festivallerinde gösterildi. Everything, Laguna Beach Film Festivali’nde en iyi kısa film ödülünü aldı. Little Girl Blue filmi Chapman Üniversitesi’nde En İyi Film adayları arasına girdi ve yönetmen Marion Knott Scholar Ödülü’ne lâyık görüldü. Ela Alyamaç, mezun olduktan sonra Los Angeles’da çeşitli belgesellerde ve televizyon programlarında çalıştı. Peri Tozu, yönetmenin ilk uzun metrajlı filmidir. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 45. sayısında yayınlanmıştır.)

(25 Mart 2008)

Gizem Ertürk (Zeynep Günay ile Birlikte)

Yeşilçam ’08

Fıkra bu ya: Ülkenin liderine bir resim galerisi gezdiriliyormuş, devasa boyutlu bir tablonun önüne gelinmiş, bir şövalyenin bir canavar ile kavgasını gösteriyormuş resim. Lider uzun uzun bakmış, tanıtımı yapan kişi ile bir süre konuşmuşlar, yürüyüşlerine devam ederlerken lider birden durmuş: “Bu da ne?” Devasa tablonun yanında nerede ise kaybolmuş küçük, bir takım -hatta kısmen çürük- meyvelerin resimleriymiş bu. Lideri gezdiren kişi, “Bir resim bu, ama bakın sizin bile dikkatinizi çekti.” demiş.

Şimdi, geçen Pazartesi “Yeşilçam Ödülleri”nin l.sinin töreni yapıldı, ödüller sahiplerini buldu. Ödüllendirmenin formatı çok cazip. 01.01.2007 ile 31.12.2007 tarihleri arasında gösterilen “yerli” filmlerin, oldukça kalabalık sektör çalışanları arasında yapılan değerlendirmesi sonunda üst sırada yer alanlar ödüllendiriliyor. Bir soru: Bu yıl kaç yerli film gösterime girdi, bunu belirlemek her halde zor değil. Peki bu filmlerin listesi değerlendirilmeye katılanlara duyuruldu mu ve bu filmlerin hepsi bu değerlendirmeyi yapanlar tarafından seyredilmiş miydi? Değerlendirme iki aşamalı, ilk değerlendirmeyi yapanların belirlediği, her branştan beş film ikinci değerlendirmede tekrar oylanıp sonuç alınıyor. Her iki değerlendirmeyi yapanların tüm filmleri görmelerinin olasılığı ne kadar. Bu bir festival değil, filmler bir yıl içinde farklı zamanlarda gösterime giriyor. Bir film yılın ilk günlerinde (01.01.2007), bir diğeri değerlendirmenin yapılmasından iki ay öncesinde… (24.12.2007). Filmlerin bir kısmı büyük tanıtımlarla ve çok sayıda sinemada ve peşi peşine devam eden haftalarda veya değişen sinemalarda farklılaşan haftalarda gösterilirken bir kısmı çok az sayıda -bazen tek- sinemada bir hafta gösteriliyor. Değerlendirmeyi yapacakların bir kısmını oluşturacak basın elemanları filmleri tanıtım gösterimlerinde izleme olanağı bulurken sektörün diğer elemanları filmleri farklı yollarda izleme olanağı bulacaklardır. Hangi yoldan olursa olsun, herkesin her filmi görme olasılığı yok. Sonra değerlendirmeyi yapan kişilerin sektör çalışanları olması nedeni ile bazı filmlerle yakın veya uzak ilişkilerinin olması kaçınılmaz. Branş elemanları (müzikçi / görüntü yönetmeni / senaryocu / oyuncu / yönetmen / yapımcı / … ) kendi branşlarının dışında da değerlendirme yapacaklardır, bu normaldir, yani değerlendirmeleri “branşla” sınırlandırmak haklı bir yöntem olmaz. Birde filmlerin şu veya bu nedenle popüler olması böyle geniş katılımlı bir değerlendirmede herhalde etkili olacaktır. Bu şekilde yapılan bir değerlendirmede, herhangi bir festivalde söz konusu olacak kriterler konulması da olası değildir. Yine de başlayan yeni bir şenliğimize hoş geldin deriz.

Tören gecesi konuşan organizasyonun önde gelen destekçisi Beyoğlu Belediye Başkanı, organizasyonun giderek gelişeceğini belki uluslararası bir format olacağını söyledi. Adı Yeşilçam Ödülleri olan uluslar arası bir şenlik. Yıl içinde gösterilen “yabancı” filmler de ayrı bir kategoride mi değerlendirilecek?

Yukarıdaki fıkranın bu yazı ile ilgisi nedir bilmiyorum, araştırılacak bir konuda değil ayrıca.

(27 Mart 2008)

Orhan Ünser

28 Mart 2008 Haftası

“Babam Romulus”, Büyük Savaş sonrası bir tür ‘yitik’ olan göçmen kuşağı insanlarından baba ile küçük oğlunun, çok özel bir kadın olan annenin problemli ‘arayış’ında verdikleri zorlu sınavı, acımanın ve merhametin en anlamlı hallerinde anlatıyor: Avustralya’nın geniş doğasında 1960 ve takip eden yaz aylarında Avrupa’dan göçmüş insanların sevgi arayışları, sizi tuhaf bir kaybolmuşluğun içine sürükleyecek.

“Kalpazanlar”, “soykırımın ortasında, sadece bir duvar kalınlığı mesafede ırkından insanlar öldürülürken katillerle işbirliği mi yapardın, yoksa…” sorusunu vicdanlara yerleştiren, ahlâksal ikileme düşüren, yaman bir film: Yabancı Film Oscar Ödülü’nü hakkıyla almış yani.

“Kesişme”, tamamen yabancısı olduğunuz bir ülkede kaçak çalışıp yaşamanın nasıl bir şey olduğunu adım adım, sakince ve içli bir tonda öykülüyor: Gerçekçi, neredeyse yarı belgesel gibi.

“Özgürlük Savaşçısı”, biraz “Yıldız Savaşları”ndaki Jedi felsefesinden, hafif “The Matrix” stilinden ve baskın biçimde “Yüzüklerin Efendisi”nden esinlenmiş bir video oyun uyarlaması olsa da, iki savaş sahnesindeki kusursuz aksiyon / mükemmel kurgu için bile izlenebilir: Sertliğinin 13 yaş alt sınırına göre ayarlanmış olduğunu anımsatmakta yarar var.

“Tanrının Vadisinde” Irak işgâli sürerken çekilmiş sağlam anti – militarist filmlerden, her sahnesi incelenebilecek bir sinema başyapıtı: İzlemek zorundasınız; çocuklarınızı anlamsız savaşlara sürüp birer ‘yaratık’ haline getirmemek insanlık göreviniz olduğu için!

(27 Mart 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Ankara Film Festivali’ne Açık Mektup

Sayın Festival Yetkilileri,

Türkiye’de bir film festivali düzenlemenin ve bunu sürdürmenin meşakkatli bir iş olduğu, özellikle Ankara Film Festivali’nin ne tür mali zorluklarla yapıldığı hepimizin malûmu. Öte yandan sağlıklı bir festival organizasyonu için dev bir bütçeye sahip olmanın da yeterli olmadığını başka örneklerden biliyoruz.

Yine de izninizle, oraya filmini vermiş bir belgeselci olarak, 19’uncu yılına gelmiş bir festivalin mali sıkıntılarla pek de açıklanamayacak hallerini eleştirme hakkımı kullanmak ve bazı temel beklentilerimi dile getirmek istiyorum.

Öncelikle bir noktanın altını çizeyim: Ankara Film Festivali’nin yerli belgesellere üç ayrı bölüm ayırıp olabildiğince geniş yer vermesi takdir edilecek bir şeydir. Tabi o filmlere ve yaratıcılarına, festivalin kenar süsü ve daha kötüsü gereksiz bir yük muamelesi yapmamak kaydıyla…

Filmlerimizin ödüllendirilmesi elbette bizi sevindirir; ama sırf bir yerlerde ödül alsın diye film yapanımız yoktur herhalde. Biz belgeselciler filmlerimizi, ödül toplasın diye değil mümkün olduğu kadar seyredilsin ve tartışılsın diye yapıyoruz. Bu nedenle en azından kendi filmlerimizin festivaldeki gösterimine davet edilmeyi, hadi onu geçtik gösterim gün ve saatinden haberdar edilmeyi, yönetmen olmasa bile film ekibinden birilerine -sözgelimi filme konu olan karakterlere- gösterime katılma olanağının tanınmasını, bunu da festivalin organize etmesini bekliyoruz.

Bir festivali festival yapan şeyin böylesi bir katılımcılık olduğuna inanıyorum. Beş yıldızlı otellerde ağırlanmaktan, kırmızı halılarda yürümekten söz etmiyorum elbette. Ama ne yalan söyleyeyim, her yıl İstanbul’dan kaldırdığınız ‘festival treninde’, üçüncü mevkide bile olsa belgeselci ve kısa filmcilere yer ayrılmamasını garipsemiyor değilim.

Yine, biz filmlerimizi ‘yarışma filmi’ olarak yapmıyoruz. Bu nedenle festival gösterim çizelgesinde, bütün belgesellerin “Belgesel Film Yarışması” etiketli tek bir sepet içinde sunulmasından rahatsızlık duyuyoruz. Filmlerimiz kendi adıyla anılsın, festival gösterim çizelgesinde bu adla yer alsın, seyirci de “gidip bir yarışma filmi izleyeyim, artık bahtıma ne düşerse” mantığıyla değil hangi belgeseli izleyeceğini bilerek salona gelsin istiyoruz. (Bilmem ki çok mu şey istiyoruz? Çünkü bu toptancı yaklaşım, ne yazık ki diğer festivallere de egemen…)

Filmlerimizin, seçici kurula izleme kopyası olarak gönderdiğimiz DVD’den değil gösterim kopyasından (Betacam, DigiBeta, vb.) seyirciye sunulmasını, dünyanın her yerindeki festivallerde olduğu gibi, festivaldeki ilgili birimin kopya trafiğini takip ederek bizden bu kopyaları zamanında talep etmesini bekliyoruz.

Son olarak; festivalin başka hiçbir etkinliğine katılmamayı garantilemek istercesine, sadece ödül töreni için 6-7 saatliğine çağırdığınız konukların hiç değilse ulaşım planını emrivaki yapmadan, karşılıklı teyit ederek oluşturmanın asgari bir organizasyon gereği olduğunu düşünüyorum.

Festivalin hiçbir aşamasına katılımımı beklemeyen, jüri kararları günler öncesinden belli olduğu halde beni son dakikada arayıp “şu saatte gelip şu saatte dönmemi” şart koşan, başka da bir seçenek tanımayan festivalinizin ödül törenine gelemeyeceğimi, sırf ödülümü teslim almak üzere orada arz-ı endam etmenin benim için ne yazık ki bir şey ifade etmediğini bildirmek istiyorum. Yine de eğer töreninize katılsaydım ve kısa bir konuşma yapma olanağım olsaydı, bu hakkımı yukarıda sıraladığım eleştirileri dile getirmek için kullanırdım.

Sizlere keyifli ve sorunsuz bir kapanış töreni diliyorum.

Saygılarımla,

Necati Sönmez / Yönetmen / “İbret Olsun Diye”

(24 Mart 2008)

Filmler Yarış Atı Değildir

Ülkemizde ilk film yarışması 1948’de yapılmıştır. 1917’den başlayan film üretimleri asıl artışını 50’li yılların başlaması ile gösterecektir ama ilk yarışma film üretimlerinin daha az sayıda olduğu bir yılda yapılmıştır. Bundan sonraki yıllarda yapılan farklı yapılardaki yarışmalarda o yılların öne çıkan filmleri yarışmıştır ama, 1964 yılında Antalya Film Festivali (Altın Portakal) başlayana kadar yerleşik bir yarışmamız yoktur. Behlül Dal’ın girişimleri sonucu başlayan Altın Portakal giderek Yeşilçam’ın yaz tatili olmaya dönüşmüş, bu arada “film yarışması”da yapılmış ve zaman zaman sonuçlar tartışmalar doğurmuştur.

Yarışmaya katılan film sayısının giderek artması, ön eleme düzenini ortaya getirmiş, tartışmaların bir kısmı da bu aşamada başlamıştır. Elemelerde başlayan tartışma sonuçlarda da devam edince ortaya garip tutumlar çıkmıştır. Geçtiğimiz yıllarda Tanju Gürsu Köpekler Adası filmi ile “En İyi Oyuncu” ödülünü alınca ortaya garip bir tartışma başlatılmıştı. Gürsu’yu Müşfik Kenter seslendirdiği için ödülde O’nun da payı olduğu görüşü ortaya atılmıştı. Burada bir soru akla gelmeli hemen, o yıldan önce (tabii sonra da) Antalya’da ödül alanların kaç tanesi acaba kendisini seslendiriyordu? -Çünkü o yıllarda tüm filmlere dublaj yapılıyordu.- Bu tip festivallerde seçici kurullar, başlangıçta kendilerine bir takım kriterler belirlemelidirler ki; değerlendirmeler onlara göre yapılsın. Bunların yeteri kadar belirlenmemiş olması veya yarışmaya katılanlarca bilinmemiş (anlaşılmamış) olması tartışmaların nedeni olmaktadır. Film festivalleri kendilerine belirli bir konuyu seçebilirler; bu başlangıçta belirlendiği için başvurularda bu dikkate alınacaktır ve ön elemenin eleştirilerini önleyecektir. Benim bildiğim kadarı ile Antalya’da böyle bir kıstas yok (varsa bu benim cahilliğim). Bunun için geçen yılki yarışmadan önce yapılan ön elemede yaşanan “eleme tartışmasını” belirleyecek önceden belirlenmiş objektif kıstaslar olamadığından sadece seçici kurulun değerlendirmeleri tartışılmış oluyor.

50’li yıllardan sonra sürekli artan yapılan film sayısı 70’li yılların başında 300 ulaşmıştı (1972 de 299) O yıllarda yapılan yarışmalara 200’ü aşkın film içinden katılımlar oluyordu, 80’li yıllardaki krizden sonra bu sayı hızla düştü, şimdilerde giderek film sayısı her yıl artıyor, fakat bu 30’lu sayıları pek geçmiyor. Bu kadar filmin bir kısmı da piyasada hiç görülmüyor, ortaya çıkan filmlerde ülkemizde yapılan -hemen- tüm yarışmalara katılıyorlar. Bu yarışmaların bir kısmında ön eleme olmayabilir; yarışmada yarışan filmler farklı seçici kurullar önüne çıktığında ise -aşağı yukarı aynı filmler- farklı şekilde değerlendirilebiliyor, bu ise farklı tartışmalara olanak veriyor.

Geçen yıl Antalya ön seçici kurulu tarafından elenen Ümit Ünal’ın Ara filmi bu yıl İstanbul Festivali’nde yarışacak. (Yani bir yarışa alınmadı, diğerinde var). Bunun gibi başka filmlerde vardır, olacaktır, gelecek yıllarda da olacaktır.

Festivaller hep olacak, birinde kazanan diğerinde -belki de yarışamayacak veya- değerlendirilmeyecek, bunu seçici kurul “takdiri” olarak kabûl etmek gerekir. Tabii eleştiri hakkı her zaman mahfuzdur. Son Antalya’ya katılan filmlerin hepsini görmedim, ama bu gün (23.3.2008) gördüğüm Ara’nın o filmler arasında olmuş olmasını dilerdim, -bilinmez- belki seçici kurulun ”portakal”larından birini alabilirdi. Yarışmalı festivaller bir değerlendirme ile sonuçlanır, yoksa her hangi bir amaçla yapılan toplu film gösterimlerinden farkı kalmaz ama seçici kurul kararlarının değişken olduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Tamamen farklı koşullarda yapılan filmlerin, farklı seçici kurullar önünde “yarıştırılıp” bazen aynı sonuçlara bazen de farklı sonuçlara ulaşmak olasılığı -her ikisinde de- vardır. Sonuçtan tartışma çıkartmak, filmleri de -film değil- yarışmacı (yarış atı) olarak değerlendirmek (eğer yapılıyorsa) doğru olmaz sanırım.

(23 Mart 2008)

Orhan Ünser

Anime

O zamanlar karton film (cartoon) diyorduk. Sinemalarda filmlerden önce böyle kısa metraj Walt Disney kaynaklı, bu tarz filmler oynuyordu. Sonraki yıllarda böyle cartoon’ların uzun metrajlıları da sinemalarımız perdelerine yansıdı (Leydi’nin Aşkı). Bu arada cartoon’un daha genel adlandırılması ile animasyonun bir bölümü olduğunu öğreniyorduk. Walt Disney dışında, hatta ABD dışında da animasyonlar yapıldığı, zaman içinde edindiğimiz bilgiler oldu. Çok farklı yapılanmalar (teknik) gösteren bu animasyonlar, içerik olarak da farklılık gösteriyordu. Televizyonun gelmesi ile animasyon alanında Japon’ların farklılıklarına tanık olduk. Japon animasyonunun biri bitip biri başlarken, tekniğinin de farklılığını fark ettik. Şimdilerde Susan J. Napier’in Anime (ES Yayınları – 2008) kitabından Japon animasyonuna başka bir boyuttan tanıklık ediyoruz.

Anime, adı Japon animasyonu anlamına geliyor, öncelikle. Geçmişi de hayli gerilere gidiyor. Manga denilen çizgi-roman geleneğinden kaynaklanan anime, televizyon dizileri ve sinema filmleri olarak geniş bir pazara (öncelikle iç “Japonya” ve ABD’de) sahip. Napier bir anime uzmanı olarak, türü değişik boyutları ve ağırlıklı olarak ele aldığı bir takım örnekleri ile inceliyor.

Filmlerde kahraman olarak kadın tipleri öne çıkıyor, ülkemizde animasyon ile pek bağdaştırılamayacak cinsellik ağırlık kazanıyor, insan formatında (veya değil) değişik türden canlılar olaylara karışıyor (kahraman oluyor), farklı etkilerle cins değiştirmeler (kadın / erkek, erkek / kadın) sıradan olaylar. Dünyanın sonu / mahşer, farklı dünyalar ile ilişkiler, uzay, Japon tarihi, İkinci Dünya savaşı (atom bombası – Hiroşima / Nagazaki ) ve sonrasının Japon toplumuna etkileri farklı yorumlara konu oluyor.

Asıl ilginç olan, anime alanında uzmanların çoğunluğu; bir anime uzmanı olan kitabın yazarı Susan J. Napier anime uzmanı olarak pek çok isme gönderme yaparken, bunların bir kısmının da anime bir kısım alt konularında da uzmanlaştığını görüyoruz. Bunu kıskandığımı itiraf etmek isterim. Şimdiye kadar en fazla gişe hasılatı yapan Japon filminin (normal sinema filmleri de dahil) animasyon olması konusu ise, türün sinemamızdaki yerini düşündürüyor insana. Evvel Zaman İçinde (1951 Yön: Turgut Demirağ – Resim Direktörü: Yüksel Ünsal) hem de uzun metrajlı olarak yapılmasına rağmen, Hollywood stüdyolarında kaybolup gitmesinden sonra, animasyonun devam etmemesi, kısa metraj ve ağırlıklı olarak reklâm filmlerinde kalması ise sinemamızın bir gerçeği. Sinemamızın bir başka gerçeği de çizgi roman kaynaklı normal sinema filmleridir. Çizgi romanları dizi veya film olarak sinemaya uyarlamayan sinemamız, bunları normal (gerçek kişilerle) sinema filmi olarak yapmıştır. (Cicican / Bedri Koraman – Ertem Göreç – 1963, Hüdaverdi – Pırtık / Sezgin Burak – Lale Oraloğlu – 1971, tek film olarak çekilirken, Tarkan / Sezgin Burak, Malkoçoğlu / Ayhan Başoğlu, Kara Murat / Rahmi Turan, Karaoğlan / Suat Yalaz, dizi filme olarak çekilmişlerdir.)

Anime, türün çok sayıda örneğini inceleyen, bu arada türün ülkesinde gösterdiği çeşitlilikleri anlatan, sinemanın ne boyutlarda inceleme ve araştırma konusu yapıldığı hakkında ip uçları veren bir kitap. Bu kitabın, şimdiye kadar yayınladığı 58 kitabın tamamının sinema (ve türevleri) konusunda olması ile ülkemizde bir ilki gerçekleştiren bir yayınevi (ES Yayınları) tarafından yayınlanması ise ülkemizin ilklerinden birini oluşturuyor.

(23 Mart 2008)

Orhan Ünser

21 Mart 2008 Haftası

“Anestezi”nin özünde, dehşete düşüren bir bilimsel gerçeği çıkış olarak kullanıp entrika içeren bir gerilim içerse de, anne – oğul arasında oluşan ve benzeri olmayan sevgi – fedakârlık ilişkisi var: İstemezsiniz değil mi, ameliyat masasında hiç hareket edemeden ve ağzınızı dahi açamadan, operasyonun tüm ayrıntılarını, örneğin göğüs kafesinizin kesilmesini aynen hissetmeyi!

“Banka İşi”, zevk veren entrikalar ile çevrelenmiş banka soygununu, öncesi ve sonrası ile öyle usta işi bir kıvamda sunuyor ki: Heyecan verici bir seks kaçamağının zincirleme olaylara yol açarak bir dizi hayatı nasıl değiştirdiğine inanamıyorsunuz ama gerçek işte!

“Juno”, günümüz sinemasının en özgün genç kız karakterlerinden birini yaratırken, 16 yaşında hamile kalmanın belirsizlikleriyle mücadelede “şefkat” sözcüğünün anlamını yeniden düşündürtüyor: Zeki bir senaryo kuşkusuz, ancak “pembe”lik dozu biraz fazla kaçmış!

“Paranoid Park”, amatör patencinin boğucu hikâyesini izleyeni boğarak anlatıyor: İlla görecekseniz telef olmaya da hazır olun!

“Uçurtma Avcısı”, hepimizin hayatında ödememiz gereken bir kefaret olduğuna dair ‘iç sorgulama’ yapmamızı sağlayan, insan özgürlüğünün değerine dair, hüzünlü, hem de çok hüzünlü bir film: Unutmayın, vicdanları kanayanlar için hiçbir zaman geç değildir, haksızlıkları telafi etmenin bir yolu daima bulunur!

(19 Mart 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Yeşilçam Masalı

Kimi iyi, kimi kötü karakterleriyle, çoğunlukla mutlu sona ulaşan maceralarıyla, damakta eskiye özlemin o kekremsi tadını bırakan siyah-beyaz görüntüleriyle, bir masal, Yeşilçam. İşte bu yüzden, Yeşilçam Masalı koydum R – 1’de yayınlanan belgesele. Çocukluğumun kahramanlarıydı tüm o karakterler. İnanılması güç şartlarda film yapmaya çalışan yönetmenlerin ve oyuncuların gerçeği kadar, annemin elinden tutup biraz ürpererek girdiğim karanlık sinema salonlarında, boğazıma düğümlenen gözyaşlarının, attığım belki de ilk bilinçli kahkahaların, kafamda dönüp dolaşan ilk soruların ve beyazperdede olmadığı zamanlarda gökteki yıldızların yanında olduğunu düşündüğüm yıldızların anısı da, temel taşları oldu aslında bu programın. Çünkü Yeşilçam, bir anlamda, yakaladığım andan itibaren tabii, benim kişisel tarihim. Tıpkı çoğu insanın olduğu gibi. Hangimiz kendini içten içe o karakterlerden biriyle özdeşleştirmedi? Kemal Sunal’a bakıp kahkahalar atmadık mı? Turist Ömer’e gülerken bir yandan da gözümüzden süzülen yaşları elimizin tersiyle silmedik mi? Erol Taş’tan korkarken, Kadir Savun’a sarılmak istemedik mi? Adile Naşit, bir kuşağın annesiydi. Onlar bir aileydi. Bizim de parçası olduğumuz, kocaman bir aile…

İşte, tüm bu duygu ve düşüncelerle oluşmaya başladı Yeşilçam Masalı projesi. Önce Yeşilçam ve Türk sineması hakkında bugüne kadar yazılmış ne kadar kitap varsa aradım. Kitapçılarla yetinmedim, arkadaş kütüphanelerini karıştırdım, olmazsa olmaz sahafları dolaştım… Ardından İstanbul Radyosu’nun arşivi taradım. Türk sinemasına dair ulaşabildiğim ne kadar röportaj, ses kaydı varsa topladım. Geçmişe dair ses kayıtları ve belgeler için Mimar Sinan Üniversitesi’ne ve TRT Televizyonu için Türk Sinema Tarihi belgeseli hazırlamış olan Profesör Doktor Sami Şekeroğlu’na ulaştım. Sonunda sıra, şu an hayatta olan Yeşilçam emekçilerine geldi. Kimi, küskündü, konuşmak istemedi. Kimi, o parlak, şöhretli günlerinde olduğu haliyle, sesiyle kalmak istedi anılarda. Kimine programın süresi az geldi, anlatacak o kadar çok şey vardı ki, sığamamaktan korktu dar zamanlara. Ama çoğu da, gözleri kimi zaman dolu dolu, kimi zaman şaşkınlıktan kocaman olmuş, kimi zaman da kahkahalar atarak onlara mikrofon uzatan bu genç kadını, yani beni, kırmadı, yüreğini açtı. Kimler yoktu ki mikrofonun arkasında? Ediz Hun, Göksel Arsoy, Temel Gürsu, Jeyan Mahfi Tözüm, Arif Keskiner, Erol Büyükburç, Parla Şenol, Giovanni Scognamillo, Burçak Evren, Agâh Özgüç, Ülkü Erakalın, Tomris Oğuzalp, Rüştü Asyalı, Yusuf Kurçenli, Muzaffer Hiçdurmaz…

Röportajlar tamamlanınca, ortaya bir başka soru çıktı. Program nasıl işleyecekti? Dinleyeni sıkacak ve programı tekdüzeliğe sürükleyecek kronolojik bir anlatımdan özellikle kaçındım. Sonunda da Türk sinemasının türlerine göre işlemeye karar verdim. Tüm okuduklarım, topladığım belge ve kitaplar, hafızamda kalanlar, yaptığım röportajlar, elde ettiğim eski ses kayıtları ve tabii duygularım bir araya geldi ve belgeselin Yeşilçam’ın Masal Filmleri başlıklı ilk bölümünün kurgusu tamamladım. Bu bölüm dinleyiciyle buluştuğunda takvimler 4 Temmuz 2007 Çarşamba gününü göstermekteydi.

25 dakikalık bu kısacık ama gerisinde uzun çalışma saatleri barındıran program, Yeşilçam Masalı, o günden sonra tam 6 ay boyunca her Çarşamba dinleyiciyle buluşmaya devam etti. Bu yolculuğun tam 26 durağı vardı: Müzikaller, şarkıcı filmleri, komediler, devam filmleri, melodramlar… Kısacık tarihine binlerce film sığdırmış Yeşilçam’ın el atmadığı tür yok gibiydi. Aralarından bir seçim yapmak bile başlı başına bir işti aslında.

Ve her masal gibi Yeşilçam Masalı da bitti. Aralık ayının son Çarşambası, arkasında yorgun, ama içi sızlayan bir yapımcı bırakarak veda etti dinleyiciye.

Ama bugün, geri döndü. Yanında, emeğin ve çalışmanın ödülüyle. Ne mutlu bana ve Türk sinemasının sevgili emekçilerine…

(14 Mart 2008)

Gülay Oktar Ural