Kategori arşivi: Yazılar

14 Mart 2008 Haftası

“Cengiz Han”, 13. yüzyılın başından itibaren kısa sürede dünyanın en büyük imparatorluğunu kuran Moğol kağanının şahsında, insanoğlunun saf hallerini/erdemlerini yakalıyor: Doğası gereği kan dökerek güçlenirken adalet ve dürüstlükten şaşmamak gibi, ruhun özgürlüğünün esas olması gibi güçlü temalar, bu sağlam dokulu filmin değerine değer katmış bulunuyor.

“Günahkârlar”, cinsellik denli karmaşık/içinden çıkılamaz olan ‘cinsel suçlar’ dünyasından bir gerilim olarak, suçluları kontrol eden bir görevli olan başkarakterinin (ve çaylağının) peşinde, güvende olmadığınızı iliklerinize kadar hissettiren olaylara dalıyor: Sevdiğiniz birinin, örneğin evlâdınızın her an bir cinsel suça kurban gidebileceğini, bir film vasıtasıyla düşünmek bile yeterince korkunç!

“Meleğin Sırları”nda, dil öğreneceğine sert hayatı öğrenerek ‘çöken’ Türk kızının LA’deki yürek burkan öyküsü o kadar kötü yorumlanıyor ve o kadar ‘akmamakta direniyor’ ki, tarifi imkânsız: Sevgili yazar arkadaşımız Nadir Öperli’nin gayet isabetle belirttiği gibi, “bu filmin jenerikleri bile zor akıyor”!

“Spiderwick Günceleri”, babalarının terk ettiği üç çocuk ile annenin dramının karanlık bir fantastik dünyanın içinde şekillendiği ve çevremizi, daha da önemlisi iç dünyalarımızı ayrıntılarıyla görebilme yeteneğinin kalplerimizden geçerek kazanıldığına dair hikâye: Dikkat çekerim, küçüklerden çok büyüklerin izlemesi gerek.

(12 Mart 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Hayattan Korkma, Bir İnsan Filmi

Baskül Ailesi ve Uy! Başuma Gelenler gibi sevilen dizilere imza atmış başarılı yönetmen Berrin Dağçınar’la 07 Mart’ta gösterime giren filmi Hayattan Korkma’yı ve sinemayı konuştuk. Dağçınar’a göre Hayattan Korkma öncelikle insanı anlatan bir film.

Başrol oyuncuları arasında Zeki Alasya, Tarık Papuçcuoğlu ve Hakan Boyav’ın da bulunduğu Hayattan Korkma, televizyon dizilerinin deneyimli yönetmeni Dağçınar’ın ilk sinema filmi. Yapımcı Sevda Kaygısız’ın da zaman zaman katıldığı ve daha çok Hayattan Korkma’yı konuştuğumuz sohbetimizde Dağçınar sinemaya dair düşüncelerini de bizimle paylaştı. Berrin Hanım’ın tıpkı filmine yansıttığı gibi hayata hep umutla ve gülümsemeyle baktığını da burada belirtmem gerekiyor.

İsmail Türkmen: Baskül Ailesi başta olmak üzere sevilen televizyon dizilerini yönettiniz. Hayattan Korkma sizin ilk sinema filminiz. Filme geçmeden bu konuyu sormak istiyorum. Dizi ve film yönetimini karşılaştırır mısınız?

Berrin Dağçınar: Aslında temelde aynı. Prensipleri aynı. Fakat şöyle bir fark var. Dizi haftada bir bölümün çekildiği ve rutine giren bir iş. Ve hatalarınızı bir sonraki bölümde çabucak telâfi edebilirsiniz. Ama sinema filmi öyle değil. Bir kere yapılıyor ve yaptıklarınızdan dönüş pek kolay değil. Onun için her aşamasında çok daha fazla dikkat istiyor. Film yönetmeninin her şeyi baştan iyi plânlaması gerekiyor.

İsmail Türkmen: O halde dizi çeken her yönetmen sinema filmi de yapabilir mi?

Berrin Dağçınar: Genel anlamda öyle. Fakat meselâ ben bir film yaptım diye kendimi bir sinema yönetmeni olarak görmüyorum tabii ki. Ancak sinemanın şöyle bir farkı da var. Bir filmi 50 kişi izlese hepsinin de kendine has yorumları oluyor. Halbuki dizi öyle değil. Alışkanlık yaratıyor, karakterleri benimsetiyor. Ve izleyen herkes aşağı yukarı benzer gözlerle bakabiliyor.

İsmail Türkmen: Bunun nedeni nedir sizce?

Berrin Dağçınar: Çünkü dediğim gibi diziler alışkanlık yaratıyor. İzleyici, karakterlerin ne yapacağını biliyor bir süre sonra. Karakter davranışları yoruma daha kapalı hale geliyor. En azından uzun süreli dizilerde bu geçerli.

ÖNCELİKLE İNSAN DUYGULARINI ANLATMAK İSTEDİM

İsmail Türkmen: Bununla bağlantılı bir soruyla Hayattan Korkma’ya geçebiliriz sanırım. Filminizde ana hikâyenin yanında, bir sinema filmi için çok sayıda yan hikâye ya da alt metin var. Ana hikâye üç ailenin kafa kafaya vererek bir sorunun üstesinden gelme çabaları. Bunun yanında da örneğin Zilli Emine’nin öyküsünü, Engin ile Kardem’in aşkını, Zehra’nın dramını izliyoruz. Daha önce dizi yönetmenizin bunda etkisi olabilir mi?

Berrin Dağçınar: Etkili olmadığını söyleyemem. Ancak şu da var ki normal hayatımızda bile tek bir hikâyenin üzerinden gitmiyoruz. Ayrıca biz insan duygularına yönelik bir çalışma çıkarmak istediğimiz için böyle bir kurgunun çıkması normaldi. Odağı farklı hikâyelerin kesişme yeri ana hikâye elbette. Örneğin Zilli Emine’nin yalnızlığı, üç ailenin güçlerini birleştirerek önemli bir sorunu çözme çabasıyla birleştirildiğinde daha anlamlı hale geliyor.

İsmail Türkmen: Yine de sanırım bu yan hikâyeler, çok az filmde olduğu kadar kendisini hissettiriyor filminizde.

Berrin Dağçınar: Doğrudur. Ancak insan duygularının daha vurgulu biçimde anlatılabilmesi için bu tür ögelerle beslenmesi gerektiği inancındayım. Bu sayede filmin daha etkili ve keyifli hale geldiğini düşünüyorum.

İsmail Türkmen: Filmin senaryosu da size ait. Senaryoyu da yazan bir yönetmen olmak daha zor olmalı. Ben şahsen filmi izlerken bazı sahnelerde sanki “senaryo ya da yönetimden taviz vermeniz gerekmiş ve bundan dolayı kurguda bir gerilim oluşmuş” hissine kapıldım.

Berrin Dağçınar: Aslında pek öyle değil. Başlangıçta filmi biraz daha uzun düşünüyorduk ama sonra teknik nedenlerle plânladığımızdan biraz daha kısa tutmamız gerektiği için sizin hissettiğiniz “sert geçişler” olmuş olabilir. Atmak zorunda olduğum bazı sahnelere kıyamama durumu olsa da sonuçta yapmam gerekeni yaptığımı düşünüyorum. Ancak tabii belki de başkasının yazdığı bir senaryo olsaydı biraz daha rahat davranabilirdim evet.

İsmail Türkmen: Sert geçişler demişken bir yerden örnek vermek istiyorum. Bedrettin’in karısının, kaynanasına “Bu çocuk için her şeyi yapacağız” şeklinde patlamasına seyirci öncesinde tam da hazırlanmamış gibi.

Berrin Dağçınar: Biz bunu özellikle yaptık aslında. Çünkü o ana kadar kaynanasına saygıda kusur etmemiş bir kadının bir çocuğun sağlığı söz konusu olduğunda nasıl bir isyan haline gireceğini göstermek istedik. Burada annelik duygusunun kaynanaya saygının önüne geçtiğini söyleyebilirim.

ANNE – ÇOCUK İLİŞKİSİ ÇOK ÖZEL

İsmail Türkmen: Kadın ve çocukların sorunlarına ilişkin filmde özel göndermeler var. Kadın ve anne olmanızın bunda ne derece etkisi oldu?

Berrin Dağçınar: Etkili olduğunu söyleyebilirim. Kişisel olarak anne-çocuk ilişkisinin diğer tüm ikili ilişkilerden farklı olduğunu düşünüyorum. Baba-çocuk ya da sevgili ilişkilerinden de çok ayrı bir durum söz konusu burada. Baba-çocuk ilişkisi de çok önemli olsa bile anne ile çocuk arasında organik bir bağ var sonuçta. Belki de kolay kolay koparılamayacak tek ilişki budur. Dolayısıyla filmde olduğu gibi bir çocuğun annesinden ayrılması çok travmatik olabiliyor. Bunu gerçek hayatta da görüyoruz ve kimilerine duygusallık olarak gelse de ben bu tür duyarlıkları öne çıkarmayı istedim.

İsmail Türkmen: Murat’ın hastalığının hikâyeye dahil olması nasıl oldu?

Berrin Dağçınar: Bu konuda genel bir bilgim vardı. Sonra araştırdığımda filmim için uygun bir vaka olduğuna karar verdim. Özellikle de kanser gibi daha yaygın bir hastalık üzerinden bir şeyler anlatmak da istemedim. Bu, zamanla gelişen bir hastalık ama aynı zamanda filmde yaşanan olayları tetikleyecek kadar da dramatik bir sorun. Çok tehlikeli olmasına rağmen kolaylıkla da halledilebilecek bir sağlık sorununun bazı insanları ne kadar zor durumlara düşürebileceğini anlatmak için uygun bir vakaydı.

İsmail Türkmen: Kişisel deneyimlerimle de tarttığımda aslında filmde her şeyin rahatlıkla gerçek olabileceğini düşünüyorum. Ama yine de kendi kendime “Filmden çıkan insanlar hayata dair acaba fazla mı umuda kapılabilir” diye sordum. Yani sanki sonuç itibarıyla filmde tamamen gerçek olabilirliğine karşın bir naiflik var. Bu konuda ne diyeceksiniz?

FİLMİMİZ FERAH BİR PENCERE GİBİ

Berrin Dağçınar: Açıkçası bunu da özellikle böyle kurguladığımızı söylemek isterim. Zaten bütün gerçekliği içinde filme bazı sahnelerde masalsılık katmayı uygun gördük. Çünkü meselâ renkli mısır patlakları gibi bir şey yok gerçekte. Çok denememize rağmen biz yapamadık en azından. Hepimizin pekâlâ yaşayabileceği sorunlar üzerinden “pes etmemenin mutlaka ödüllendirileceği” fikrini işlemek istedik.

Sevda Kaygısız: Zaten fazlasıyla karamsarlık dolu bir dünyada yaşıyoruz. Umutlarımızın içinde bile umutsuzluklar var. Sinemaya gelip filmimizi izleyen insanlara ferah bir pencere açtığımızı düşünüyorum. Bahsettiğiniz naiflik izlenimini veren tesadüfler iyisiyle kötüsüyle herkesin rahatlıkla yaşayabileceği şeyler ve bunlar bize güzellikler getirebiliyor.

İsmail Türkmen: Çocuklarına bile sevgisini göstermeyen bir karakter olarak Zehra da hayatın içinden mi? Çünkü çocuklarına sevgisini göstermeyen baba figürüne çok aşinayız ama böyle bir anneyi pek bilmeyiz.

Berrin Dağçınar: Kesinlikle böyle anneler var hayatta da. Zaten bir de küçük yaşta evlâtlık verildiği için yaşadığı travmaya bu şekilde tepki veriyor.

İsmail Türkmen: Bir de Allah’a inanan bir komünist Bedrettin var filmde.

Berrin Dağçınar: Aslında Allah’a inanıp inanmadığı çok da belli değil ama Murat’ın soruları karşısında “taşra komünisti” olarak davranıyor. Aile gibi kültürüne ait olan bütün değerleri savunan, bununla birlikte de komünist olan bir adam.

İsmail Türkmen: Renkli mısır fikri nereden çıktı?

Berrin Dağçınar: Çocuklar her zaman farklı şeyleri merak ederler. Benim de çocuğum ve onun arkadaşları var. Onların dünyasına yakın olduğum için aklıma gelmiş olabilir.

İsmail Türkmen: Öyle görünüyor ki çocukluğunuzu kaybetmemişsiniz.

Sevda Kaygısız: Filmden sonra çocuklar anne-babalarından renkli mısır isteyebilirler. Hatta belki birileri bunu gerçekleştirip piyasaya da sürebilir. Ama fikrin haklarını filmimizle tescil ettirmiş olduk artık. (Gülüşmeler)

ERTEM EĞİLMEZ TADINI YAKALAMAK İSTİYORUM

İsmail Türkmen: Sinemanın son dönemlerindeki durumu için ne düşünüyorsunuz? Biliyorsunuz bugünlerde genel bir şiddet hali hakim sinemaya.

Berrin Dağçınar: Evet. Ben şahsen filmlerin insanları ve özellikle de çocukları etkilediğine inanıyorum. Bir anne olarak da çocuğumu yaşına uygun olmayan yapımlardan uzak tutmaya çalışıyorum. Ayrıca ben de o tür çalışmaların içinde bulunmak istemiyorum. Ben yaptığım filmlere ya da dizilere mafyanın, silahın, şiddetin girmesini uygun bulmuyorum. Kendi yaşadığım çevrede bunlar yok. Dolayısıyla da yaptığım işe de girmesinin bir anlamı bulunmuyor. Aksiyon filmleri de olacak tabii ama hedef kitlenin çok iyi seçilmesi gerekiyor.

İsmail Türkmen: Filmin klasik Yeşilçam saflığına yakın durduğu şeklinde yorumlar okudum.

Berrin Dağçınar: Evet senaryoyu ilk okuyanlar da orada Ertem Eğilmez tadı olduğunu söylediler. Tabii bunu ne kadar yakalayabildim bilemiyorum ama yaptığım işin Ertem Eğilmez’inkine benzetilmesi benim için büyük bir gururdur. Ertem Eğilmez’de de hep o insani sıcaklık vardır. Onda mesele mekân değildir, giysi ya da makyaj değildir, tamamen insanın kendisidir. Benim en çok etkilendiğim filmler onundur. Çünkü doğrudan insan ilişkilerini anlatır. Yeşilçam’da çok başka akımlar da var ama ben Ertem Eğilmez çizgisini keşke yakalayabilsem diyorum açıkçası. Ama ben bunun kesinlikle hayatın dışında ve olmayacak hayalleri kapsadığını da düşünmüyorum.

(10 Mart 2008)

İsmail Türkmen

No Country For Old Men

Ethan ve Joel Coen’in yönettiği, başrollerini Tommy Lee Jones ve Javier Bardem’in paylaştığı 4 Oscar ödülüne sahip olan No Country For Old Men günümüzdeki en önemli sorunu, şiddeti konu alıyor.

Dünyada şiddetin hiç bitmediğini ve günden güne güçlendiğini, polislerin suçluları yakalamakta zorluk çektiğini, suçluların amaçlarını serbestçe gerçekleştirebildiklerini anlatıyor.

Geçenlerde Roma’da Stanley Kubrick sergisine gittim. Yönettiği bütün filmlerden parçaların gösterildiği sergide Otomatik Portakal filminin bölümüne girip hakkında yapılan belgeseli izledim. Filmi görmedim ama duyduğuma ve o belgeselden anladığıma göre, polisler toplum düzenini korumak amacıyla şiddete bile başvuruyor, hatta suçluların beyinlerini yıkayarak etkisiz hale getiriyorlar.

No Country For Old Men’de ise suçlular başa geçiyor ve dünya bir suç devleti haline geliyor.

Film aynı zamanda insanların gittikçe barbarlaştığını, para ve silâhla her şeye sahip olunabileceğini anlatıyor.

Filmin başında şerifin dediği gibi eskiden hiç bir şerifin silâhı yoktu, silâhsız her iş hallediliyordu ama artık silâhtan bile korkulmuyor çünkü herkes kolayca ediniyor.

İletişimsizlik, bireysel şiddet ve yalnızlık beyazperdeye iyi yansımış, Javier Bardem ise performansıyla yardımcı erkek ödülünü hak etmiş ama film oldukça durağan bir filmdi, bana göre daha iyileri çekildi ama günümüzde o kadar çok kötü film yapılıyor ki bunun gibi filmler Oscar kazanıyor.

(06 Mart 2008)

Emir Batuş

Tek Başına da Kalabilirsin Ama Söyleyecek Bir Sözün Varsa Söyleyeceksin

“TOPLUM BÖYLE İSTİYOR, O YÜZDEN BEN DE REİS ÇELİK OLARAK MASKELİ BEŞLER SAHİLDE FİLMİNİ ÇEKEYİM” DİYEMEM. TEK BAŞINADA KALABİLİRSİN AMA SÖYLEYECEK BİR SÖZÜN VARSA SÖYLEYECEKSİN.

Reis Çelik’in son filmi Mülteci, 7 Mart’ta sinemalarda. Kendisiyle kendi mekânı Cadde-i Kebir’de buluşuyoruz. Dışarıda kar yağıyor. Çok üşümüşüz… Bize hemen sıcak elma suyu ikram ediyor. Bunu içince paltolarımıza ihtiyaç kalmayacağını söylüyor. Gerçekten mükemmel bir şey. Koyu ve keyifli bir sohbete başlıyoruz. Reis Bey, Türkiye’deki sinema seyircisinin giderek azalmasından yakınıyor. Bu yalnızca kendi filmlerinin değil, birçok alternatif film yönetmenlerinin de başına gelen bir durum olduğunu söylüyor. “Ben bu konuları kendi çevremle de konuşuyorum” diyor, onlar da başka arkadaşlarıyla konuşuyor… Peki o konuşanlar da mı gitmiyor sinemaya?

Gazeteci kökenlisiniz, sinemacı olmaya nasıl karar verdiniz?

Günaydın Gazetesi’nde çalışırken, 1983 yılında Günaydın Video Televizyonu’nu kurduk. Televizyon yayınına izin verilmediği için televizyon yayının kasetlere doldurup bayilere veriyorduk. Bu dünyada da ilk örnektir. Orada kamerayı, kurguyu öğrenip geliştirdim. Sonra da kötü yola düştük.

1998 yılında çektiğiniz Hoşçakal Yarın adlı film çok fazla eleştiri aldı, bunlar ne kadar umurunuzda oldu?

Hiç umurumda olmadı. O eleştiriler bir şey yapmadan oturanların kendi yüzlerini kaşımasından öteye gitmedi. Umurumuzda olursa sinema yapamayız. Deniz (Gezmiş) herkesin tartışacağı bir adamdı. Zaten tartışılmasaydı bir sorun olduğunu düşünürdüm. Artık TV dizilerinde bile yer veriliyor. Bu çok güzel bir şey bence.

Hoşçakal Yarın, Kültür Bakanlığı’ndan destek aldı mı?

Onun hikâyesi çok ilginç. O zaman Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi sinema filmlerine küçük bir yardımda bulunuyordu. Baş vurdum. O zamanlar Fikri Sağlar Kültür Bakanıydı. Hoşçakal Yarın, seçilen 18 film arasına girdi. Daha sonra Kültür Bakanı değişti ve bana verilen destek iptâl edildi. Ben de dava açtım ve kazandım. Filmin altına Kültür Bakanlığı’nın adını özellikle yazdım. Çünkü bu bir özür niteliği taşıyordu.

SANAT KARŞI DURUŞTUR, GÖRÜNMEYENİ GÖREN, SÖYLENMEYENİ SÖYLEYENDİR. BUNLARI YAPMAK İÇİN SİNEMACI OLMAYI SEÇTİM

Işıklar Sönmesin’de benzer eleştiriler aldı değil mi?

Evet. Çünkü ilk kez Kürt sorununu tartışmaya açtık. Kaynar kazana girerseniz mutlaka canınız yanar. Bunlar hiçbir zaman beni engellemez. Ben bu yüzden sinema yapmaya karar verdim.

İnat Hikayeleri nasıl ortaya çıktı? Senaryo yok, ekip yok…

Yine toplumsal bakışımla örtüşen bir hikâyeden çıktı. Halka bağlantımızın koptuğuna inanıyorum. Senaryo yazıyoruz ve orada “Seni seviyorum” yazıyor ama orada onun karşılığı yok, çok yapay… Halk kültürünü, halk edebiyatını görmezlikten geliyoruz ve aşağılıyoruz. “Bir halk ozanının sazıyla yaptığı şeyi ben kamerayla yapamaz mıyım?” diye düşündüm. Gitmeden, dokunmadan, işitmeden her şeyi yazıyoruz. Pir Sultanlar, Yunuslar hep o hakir gördüğümüz Anadolu köylerinden çıktılar.

İnat Hikâyeleri için Tuncel Kurtiz’le nasıl bir araya geldiniz?

Yine bir Şubat ayıydı. Oturduğunuz yerde oturuyordu Tuncel. Tıpkı bugünkü gibi kar yağıyordu. Yola çıktık. Bir ben, bir Kurtiz, bir araba, bir kamera… Ardahan’a gittik. Çıldır’da küçük bir belediye binası var. Belediye Başkanı Erdal Şirin belediye binasını bize tahsis etti. Gece başkanın odası Kurtiz’in, hesap işleri müdürünün odası da benim yatak odamdı. Senaryo yoktu ama bir tek sözcük vardı: “İnat”

Neden “İnat”?

Biz ne kadar onları görmezden geliyorsak, onları köylü diye aşağılıyorsak, sistemler onları yok etmeye çalıştıysa da onlar inatla ayakta kaldılar.

Kamera ürkütmedi mi köylüleri?

Köylüler bizden rahat. Tabii başta korkuyorlar. Birazda onların kültürünü bilmek gerekiyor. Bu konuda da kendime güvenmeseydim o yolculuğa çıkmazdım. Yeri geldi kamerayı paltonun altında sakladım, türküler söyledik…

Ve İnat Hikâyeleri ortaya çıktı…

Evet. Sonuçta heybelerimizde topladıklarımızı kestik, biçtik… Bana göre İnat Hikâyeleri bir laboratuar çalışmasıdır. Bizden sonra çekilen Oyun, Dondurmam Gaymak hep bu türde filmler. Çok da güzeldiler.

SİNEMA PAHALI BİR ŞEY. 500.000 DOLAR PARA BULACAKSIN. FİLMİNE 20.000 KİŞİ GİDECEK. 10 YIL BORÇ ÖDEYECEKSİN. SONRA YENİ BİR FİLME BAŞLAYACAKSIN, YENİ BORÇLAR… SİSTEM BU ŞEKİLDE KAPATIYOR SENİN YOLUNU. SİYASİ FİLM YAPMA, BURNUNU SOKMA MESAJI VERİLİYOR

Yine de seyirciyi çekemedi değil mi Türkiye’de?

Maalesef, İnat Hikâyeleri New York’da 25.000 seyirci yaptı. Daha sonra da alternatif sinema müzesinin filmlerinden birisi oldu. İstanbul’da bırakın entelektüelleri yaklaşık 1 milyon Karslı var. Bunları da mı merak etmediler bu filmi de 20.000 seyirci yaptı. Peki ya sinema okulundaki öğrenciler? Senaryo olmadan doğaçlama bir film yapılmış, oyuncu olmadan, ekip olmadan. Bir bakalım çocuklar bu adam ne saçmalamış da mı demediler? Sinema okuyan birisi için kötüyse de, iyiyse de ders.

Sadece sizin filmleriniz için geçerli değil ama bu durum genel olarak böyle…

Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmi Cannes’da ödül aldı. Dünyada çok takdir gördü. Fransa’da 230.000 seyirci yapıyor. Türkiye’de ise 30.000 seyirci yapıyor. Bu ülkede sadece 30.000 tane sinema-televizyon öğrencisi vardır. Hani hep entelektüelim diye geçinen kesimimiz var bizim onlar neredeydi? 100.00 tane entelektüelimiz yok mu bizim? Zeki Demirkubuz kötü bir yönetmen mi? Kader gibi bir film 12 – 13.000 seyirci yapıyor. Rıza diye bir film çekildi. Son derece entelektüel bir anlatım tarzı denemiş yönetmen. Normal vatandaş sıkılır bundan doğrudur. Seyirci sayısı 600 kişi arkadaşlar… Hiç de öyle vasat bir filmde değil. Kadrajları, sinema kalitesi son derece iyi. Bu filmi bir 30.000 kişi izleyemez miydi?

Tuncel Kurtiz sizin için ne ifade ediyor? Birçok projede birlikteydiniz…

Ben Kurtiz’i 90’lı yıllarda Şeyh Bedrettin’i oynarken tanıdım. Tuncel Kurtiz bana göre bu ülkedeki sinema ve oyunculuk üzerinde bu ülkedeki en önemli adamlardan. Bir dünya oyuncusu. Ben film çekmek için dünyanın neresine gittiysem bana iki isim sordular: Yılmaz Güney ve Tuncel Kurtiz. Ama biz popüler kültürün esiri olduğumuz için bu tür insanların kıymetini bilmiyoruz.

Berhan Şimşek ile de birçok proje de çalıştınız…

Berhan Şimşek ve Tarık Tarcan da benim için çok önemli insanlardır. İnat Hikâyeleri’ni çekerken çalmadığım kapı kalmadı. Hiç kimse gelmek istemedi ama Berhan ve Tarık hiç düşünmeden geldiler benimle…

Mülteci’de neden birlikte çalışmadınız bu oyuncularla?

Tuncel’in dizisi vardı. Çok üzüldü oynayamadığı için. Şimşek ise milletvekili olduğu için bu aralar sinemayla flört etmiyor.

TÜRKİYE’DE 70.000 DOLAYINDA ÖĞRETMEN VAR. AYDA ORTALAMA BİR KİTAP OKUMUYORSA NEYİ ÖĞRETİYOR O ÖĞRETMEN? ÖĞRETMENLERİN GÜNLÜK GAZETE ALMA ALIŞKANLIĞI % 17, KİTAP SATIN ALMA % 3… EĞER BİR ÜLKENİN AYDINLARININ ÜZERİNDEN HİÇ ACIMADAN GEÇERSEN, ÇİĞNERSEN ORTAYA BÖYLE KISIR BİR TOPLUM ÇIKAR. 1960, 1970, 1980… HER DÖNEMDE DEZENFEKTE EDİLDİ AYDINLAR.

Mülteci’nin mesajı ne?

Bizim ülkemizde siyasal problemler var. Biz mücadelemizi veriyoruz. Ama dünyaya demokrasi dersi veren batı ne yapıyor? Mültecilik niye olur? Niye insan başka bir ülkeye sığınır. Ben kapitalizmin bu göçlerin temel nedeni olduğuna inanıyorum. Afrika’da madenlerin tamamını bitirseniz, kömürünü, odununu, altınını tüketirseniz bir gün o alıp götürdüğünüz şeylerin sahipleri onların peşinden gelirler. Çünkü aç kalıyorlar. İnsanların Avrupa ve Amerika kapılarına dayanmanın sebebi de bu. Filmde de bunu anlatmaya çalıştım.

HEMEN HEMEN HER AİLEDE MÜLTECİLİK VARDIR

İnsanlar ne kadar ilgi gösterecek sizce filme?

Bu konuda umutsuzum, Hoşçakal Yarın ve Işıklar Sönmesin’deki seyirciyi bile kaybetmiş durumdayız. Üniversite öğrencileri de dahil buna. Daha önce bir alt izleme oranı vardı. Artık o da yok.

Mültecilik yabancısı olmadığımız bir kavram oysaki…

Evet, Türkiye’de hemen hemen her insanın ailesinde mültecilik vardır. Almanya kapısına, Fransa kapısına ailesinden biri dayanmayan insan yoktur. Ancak bazen toplumsal gerçeklik dibe vurur. İnsanlar kendi sorunlarına bile sahip çıkmazlar. Şu an dibe vurduğu dönemdeyiz.

MÜLTECİ FİLMİ ÇEKİM NOTLARI

SENARYO YAZIMI (Gerçek bir hikâye)

Reis Çelik, Finlandiya Kültür Bakanlığı’nın davetlisi olarak gittiği Oulu kentinde tanıdığı Türkiye’li bir akıl hastasının gerçek hikâyesini Almanya’daki kaplara taşıdı. Uzun süre mülteci kamplarını dolaşarak buradaki hikâyeleri toplamaya başlayan yönetmen zaman zaman kaçak girdiği kamplarda tutuklanmalar yaşadı. Yazım ve ön çalışmaları 6 yıl süren Mülteci filminin sahneleri gerçek bir kampta neler nasıl uygulanıyorsa bu işlem ve süreleri bire bir aynen yazıldı.

ÇEKİMLER

Filmin finali her yıl Şubat ayının sonunda yapılan Köln Karnavalı’nda geçtiği için filmin çekimlerine 2006 yılının Şubat ayında Köln’de başladı. Aynı yılın Ekim ayında Kars – Ardahan bölgesinde Anadolu bölümleri çekildi. Almanya’daki mülteci kamplarından bir yıl süren izin beklentisine Kasım 2006’da yanıt geldi Nürnberg Sindorf Kampı’nda önce çekime izin verildi sonra senaryonun içeriğinden rahatsız olan Eyalet İçişleri izni iptal etti. Çekimleri yarım kalan mülteci kampının aynısı Kırklareli Kavaklı Göçmen Misafirhanesi’ne birebir kuruldu. Filmde oyuncuların yanı sıra mülteci kampı sahnelerinde gerçek mülteciler, köy sahnelerinde ise gerçek köylüler oynadı. Alman oyuncuların Türkiye’ye gelmelerinde ekonomik sıkıntılar yaşanınca Türkiye’de öğretmenlik ve gazetecilik yapan Almanlar filmdeki Alman karakterleri canlandırdı. Filmde Türkçe ana dil olarak kullanıldı; yan diller olarak Kürtçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Afganca, Afrika Zuaheli gibi çok farklı diller kullanıldı. Filmde başrol oyuncularından Luk Piyes, Almanya da doğup büyümüş Türkiye kökenlidir. Oyunculuğunun yanı sıra Mülteci kamplarında sosyal danışmanlık yapmaktadır. Derya Durmaz da oyunculuğunun yanı sıra Birleşmiş Milletler Mültecilik Komiserliği’nde gönüllü çalışanlardandır. Filmde köylü nakkaşı canlandıran Balaban, Nazım Hikmet ile Bursa Cezaevi’nde beraber yatmış ve onun yetiştirdiği ressam İbrahim Balaban’dır. İlk defa bir filmde oynuyor.

REİS ÇELİK KİMDİR?

Reis Çelik, 1961 yılında Ardahan’da doğdu. İlk ve orta öğretimini tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşti. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda Müzik ve Tiyatro eğitimi aldı. 1982 yılında gazeteciliğe başladı. Ekonomi ve politika muhabiri olarak çalıştı. Çeşitli televizyon programları hazırladı. Bir yandan okurken bir yandan da 70’lerin o büyük, kitlesel siyasal hareketlenmesi içinde yer aldı. Gazetecilikten dağıtımcılığa, fotoğrafçılıktan video gazete yayıncılığına kadar pek çok işte çalıştı. Fakat aklında hep film yapma fikri vardı. Belgesel filmler çekmeye başlayan Reis Çelik, çeşitli kuruluşlara 600 civarında reklâm filmi ve siyasal kampanya filmi çekti. Türkiye’de yapılan ilk Nazım Hikmet Belgeseli olan: Nazım Hikmet Ziyaretçin Var’a imza attı. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 45. sayısında yayınlanmıştır.)

(28 Şubat 2008)

Gizem Ertürk

07 Mart 2008 Haftası

“Hasta”, ABD Cumhuriyetçilerinin sağlığı özelleştiren politikalarının çıkmazlarını, 11 Eylül faciası marifetiyle örselenen vatandaş örnekleriyle çok net, anlaşılır ve bir kurgu film tadında, hınzırca belgeliyor: Karşınızdaki Michael Moore olunca sürprizlere hazır olunuz!

“İhtiyarlara Yer Yok”, zalimliğin akıl almaz yöntemlerle uygulandığı, acımasızlığın onurları yerin dibine batırdığı ve erdemlerin paranın belirleyiciliğine teslim edildiği bu tuhaf dünyada: Film boyunca seyirciyi daimi gerginliğe sokarken, değişimin -her nesilde daha korkutucu bir boyuta sıçrayan- nefesini hissettirmek az marifet değil.

“Jumper”, kendini anında her yere ışınlayabilen karakterlerin olduğu zorlu sahnelerin karmaşık yapısının üstesinden hakkıyla gelen bir yönetmenliğin dikkat çektiği, fantastik serüvenin kaynağındaki aile dramı ve karakter çalışmasıyla da içi boş bir gösteri olmaktan kurtulan ilgiye değer film: Saniyeler içinde binlerce kilometre öteye gidebilme ve ‘istediğiniz her yere girebilme’ fikri, sinemadan çıktıktan sonra da hayalinizi çalıştırmaya devam edecek.

“Kolera Günlerinde Aşk”, 19. yüzyılın son çeyreğinde başlayıp yaklaşık 53 yıl süren bir bekleyişin, erkeğin sabır kozası ördüğü bir aşkın ve toplumsal değişimlerle beslenen Latinlere özgü duyarlılıkların dokunaklı öyküsü ama işte Kuzey Avrupalı bakışıyla olduğundan mesafeli, tadı yok gibi: Başka bir deyişle, eksiği olmamasına rağmen yüreğe akmıyor.

“Lagerfeld Sırları”nı izledik; jet sosyetenin şımarttığı, bencil ve sürekli ‘oynayan’ bu modacıdan rahatsız olduk: Bu filmin belgesel değeri ve bu adamın da, ‘ceset giyen karılar’a kürk tasarımlarıyla hizmet ettiği için, gözümüzde insan olarak değeri yok!

“M. Ö. 10,000”, bir erkek kahramanın halkına mutluluk getirme macerasında, onunla birlikte, yaşamı, ölümü, aşkı, nefret ve tehlikeyi yaşayacaksınız: Sinemanın öykü anlatma yeteneğini geliştiren teknolojileri her filminde bir üst kademeye taşıyan yönetmen Emmerich’in geniş ekranda sunduğu keyfi kaçırmak istemezsiniz, eminim.

“Mülteci”, mecburen Almanya’ya sığınan Kürt gencinin şahsında, vatanlarından koparak kamplarda çile çeken insanlara adanmış yarı-belgesel gibi bir film ve eksikleri olmasına rağmen, samimi, çok da dürüst: Finale doğru, “Otobüs”de (1976) Tunç Okan’ın canlandırdığı karakteri andırır biçimde yoz dünyanın içine düşen Şivan rolünde, bizim Doğu insanının o naif halini mükemmelen yansıtan oyuncu Luk (Haluk) Piyes’i tebrik ediyoruz.

(05 Mart 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Kan Dökülecek, Filmini Nasıl Okumalı?

“There Will Be Blood / Kan Dökülecek” filmi güzel bir zamanlamayla Türkiye’de erken gösterime girince Oscar ödülleri açıklanmadan önce izleyebildik.

Ayrıca bu yılın Oscar’ları çok özeldi; nedeni ise yalnızca gönlümden geçenlerin ödül almasından değil, aynı zamanda klâsik film formatlarına yüz vermeyen veya onları ters – yüz eden filmlerin öne çıkmasından. Şaşırtıcı biçimde “Juno” gibi son derece sıradan bir film de listede yer alıyordu, ancak ödül dağıtımında vasat filmlere yüz verilmedi.

Daniel Day-Lewis’a, son derece hak edilmiş en iyi oyuncu ödülünü kazandıran “Kan Dökülecek” kalıpların ters – yüz edilmesine en güzel örnek. Öyküyü ve karakterleri araya mesafe koymaksızın izliyor; katı bir gerçekçilik duygusuyla salondan ayrılıyorsunuz.

Yönetmen “mutlu son” kolaycılığına kaçmayıp seyircisini huzursuz etmeyi göze alıyor. Belki de bu yüzden filmin “kopuk” ve “anlaşılmaz” olduğu yorumları artmaya başladı.

“There Will Be Blood / Kan Dökülecek” kendini hemen teslim etmeyen, seyircisini yormak isteyen bir film. 1800’lerde Amerika’da petrolün bulunması meselesine ve ana karakter Daniel Plainview’a odaklanan öykü dört alt metin üzerinden gelişiyor.

Bireysel girişimcilik ruhu ve giderek kapitalizme evrilecek hırs; aile değerleri ve ait olma duygusu; yükselen maneviyat ve din sömürüsü; coğrafi – sosyal şartların getirdiği kültürel çeşitlilik. Bütün bunlar Amerika’nın kuruluş değerleri. Zaten öykünün gelişim sürecinde her alt metin bir diğerine eklenerek, Daniel’in hüzünlü hayatında düğümleniyor.

Filmi bu alt metinler üzerinden okumaya kalktığınızda, evet yorucu olabilir belki, ama sıkıcı asla değil.

Sonuçta Paul T. Anderson, Daniel Day-Lewis’a teslim ettiği öyküde müthiş sahneler içeren bir başyapıt ortaya çıkarıyor.

Kardeşi olduğunu söyleyene ilk tepki olarak “benden ne istiyorsun” diye sorması; kendi işini kurmak isteyen oğluna “bana rakip olamazsın” karşılığını verirken, öz oğlu değil evlâtlık olduğunu söylemesi ve özellikle final: Bir insanın sahip olduğu devasa güce rağmen alt edemediği mutsuzluğundan ve hayatın kendisinden intikam aldığı sahne hafızalardan kolayca silinmeyecek mükemmellikte.

(02 Mart 2008, Sabah Ankara)

Haldun Armağan

Yürüyüp, Bir Yere Gitmemek

Bir film. Bir panayırın kurulması ile açılan bir film. Yakınlarda bir yerde bir şantiyede çalışan bir işçi. Panayırda düet yapan kadın şarkıcılar prova yapıyor. İşçi, kadını görüyor, kadın da işçiyi. Yer belirtilmiyor her zaman olduğu gibi ama dolmuş plâkaları 39 ve diğer araçlarda da 17 var. Kadın daha dışa açık gibi görünse de, o da kendi grubu içinde oldukça içe dönük, uzun süredir beraber olduğu (düet) arkadaşına bile ilk kez annesinden söz ediyor, evi terk ettiğinden, sevgilisi ile gittiğinden, geri dönünce de kabûl edilmediğinden. Patronu ile araları (neden?) biraz sorunlu. Önceleri bir araya gelince konuşamayan aşıklarımız, panayırdaki ve şantiyedeki işlerini aksatırlar ve biri patronu ile biri işvereni ile sürtüşürler. İşveren işçi hakkında rapor düzenlerken, patron -kumardan vakit buldukça-hem şarkıcısına hem de sevgilisine musallat olmaktan vazgeçmez. Çadırın (panayırın) giderek daha az iş yapmasının asıl nedeni televizyondur. İşi bırakmaya kararlı işçi Cemal, kısa bir süre için kendisini görmeye gelen şarkıcı Nurşen’i alıp bir yerlere, daha büyük bir panayıra götürür. Gündüz çalışmadığı için akşamı beklerler ve bindikleridönen çark’ın sepeti en üst noktada durunca, hiç uçağa binmediklerini itiraf ederler.

Bu uzun kaçış sonrası dönüşte şarkıcımız panayırın toplanmakta olduğunu görür, işçi ise eşyalarını toplarken arkadaşına verdiği almanca sözlüğü ısrarla ister. Kumarbaz patron kullandığı kamyonda yanına karısını ve kızını değil de herkes toplandıktan sonra ortaya çıkan şarkıcısını alır. İşçimiz ise panayırın gitmeğe hazırlandığını görünce, bisikleti ile peşlerine düşer. -Çocukluğunda babası bisiklet almaya söz verdiği gün, dükkândaki son bisikletin bir gün önce satılması nedeni ile bisikleti alamamıştır.- Şimdi ise kamyonları bir bir geçerek ve sele üzerinde kalkıp kalkıp şoför mahallerine bakarak Nurşen’i aramaktadır.

(Altın Kafes / O. F. Seden – 1958 filminde, Gül (Nilüfer Aydan) kendisini istemeyen sevgilisi Zeki’den (Zeki Müren) ayrılıp diğer bir talibi ile evlenmek üzere iken, arkadaşları Dört Duvar Ahmet (Münir Özkul) trafiğin yoğun olduğu caddede koşarak ve arabaları geri bırakarak, Gül’e Zeki’nin kör olduğu için kendisini terk ettiğini haber vermek için koşar, koşar, koşar… Bu arada Zeki de Yenikapı’da kendini trenin altına atmaya çalışmaktadır.)

Cemal de bisikleti ile kamyonları -hem de sollarından- geçerek ilerler ama kamyonlar bir iki tane değillerdir, beklenen olur karşıdan gelen araçlardan korunmaya çalışırken sağ taraftaki hendeğe yuvarlanır. Panayırda Nurşen’i kamyona -birazda zorla bindiren- patronu, peşinden gelen Cemal’in kaybolması üzerine durarak “inebileceğini” söyler fakat Nurşen inmez bir süre daha giderler, ikinci durmada Nurşen inmiştir, elinde valizi ile. Yoldan çıkarak uzaktan trenin geçtiği bir demiryoluna doğru -tabii istikameti orası değil- kırsal arazide yürümeye başlar. Yürür de, yürüdüğü yer yol değildir, bu yürüyüş bir yere de gitmek değildir.

Hazan Mevsimi: Bir Panayır Hikâyesi, Mehmet Eryılmaz’ın ilk uzun metraj filmi. Yaşamda tutunamayanların, yarışa hep bir adım geriden başlayanların sonuçsuz, birkaç kısa süreli mutluluklarının öyküsü. Özellikle Yeşilçam döneminde çeşitlemeleri yapılmış bir öykü. Düz gelişen olayda, arada mekân ve zaman problemleri ve patronun Nurşen üzerindeki takıntısının netleşmemesi gibi sorular akla takılıyorsa da, yeni bir yönetmen, yeni oyuncular (Nurşen / Zümrüt Erkin – Cemal / Fatih Al) ile karşı karşıyayız. Bu tip filmlerin vazgeçilmez tiplerinden yarı filozof yaşlı balıkçı Recep dayı da var. Bir de kaçıp giden kertenkele… (Bazen, gülmek o kadar kolaydır)

(02 Mart 2008)

Orhan Ünser

29 Şubat 2008 Haftası

“Benimle Evlenir misin?”, başkalarını mutlu etmeye çalışmaktan kendini düşünemeyen o ‘tanıdık’ karakterlerden biri olan hoş kadının, tam 27 nedimelik görevinden sonra nasıl olup da evlenebildiğini merak eden izleyiciler için eğlenceli olabilir: Sabun köpüğünün kalitelisini sevenlere…

“Charlie İş Başında”, ergenlik dönemini yaşayanların -bazılarının zannettiği gibi- ‘kolay’ olmadığını, iyimserlikten çok uzaklaşmayan bakışa sahip, bildik ’lise dönemi gençliği’ filmlerinden farklı olarak da yüzeyin altına inen, zeki ve cesur bir öykü içinde anlatıyor: Zaten, “Prozac” gençliğinin müsebbibi de, sorunlarından kaçışta hepten haplara sığınan büyükler değil mi?

“Göz”, kornea nakli sonrası ruhların dünyasına giriş yapan genç kadının korkutucu ve yer yer sıçratan hikâyesindeki “neden?”in yanıtında yer alan taşları, klâs bir biçemle yerine oturtuyor: Korku sinemasında “ucuz numaralar”ın biraz daha ötesini talep edenler sevecektir.

“Kalbini Dinle”, umarsız gözyaşlarıyla yalnız kalsan da, evrenin sonsuz tınılarının rehberliğinde müziği duyarak sevdiklerini bulabileceğini, bir çağdaş “Oliver Twist” hikâyesi içinde yüreğimize işliyor: Şiddet dolu dünyayı tüm gerçekliğiyle yansıtan filmler arasında umutlanmak için!

“Oyun Bozan” -aniden hayatınıza giren- evlâdınız olabilir, ama az şey midir bencillik ve şımarıklığınızdan sıyrılmanız ve keyifli bir paylaşımın yaşamı anlamlandırdığını öğrenmeniz: Yaşama dair sevinci azalanlar özellikle gitsin, ‘melek gibi’ bir gülüşe sahip Dwayne Johnson morallerini düzeltecek!

“Öldüren Sis”, en korkunç olanın, süpermarkete sıkışmış kasaba halkına saldıran değişinime uğramış hayvanlar değil, insanın doğrudan doğruya kendisi olduğunu, müthiş final sürprizi içeren iyi bir korku filmi çerçevesinde öyle sağlam anlatıyor ki: Bir gün gelip militarizme teslim olduğunda her şey, boşuna bağırmayın, sizinki dâhil hiçbir canlının çığlığı duyulmayacak!

(27 Şubat 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

22 Şubat 2008 Haftası

“Sürgün”, kentin aldatıcı duygu tuzaklarından uzakta, pastoral güzellikteki bir ata evine gelen ailenin, önyargısız, sabır ve dikkat isteyen saf sevgiye uzanma çabasını, seyircinin tüm algılama merkezlerini hedefleyen bir öyküleme ile anlatan, yüksek düzeyde bir sanat yapıtı: Yani sevginin nasıl zorlu olduğunu vicdanınız kanayarak hissederken, filme fazlasıyla ‘nüfuz’ edeceksiniz.

(20 Şubat 20089)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Saffet Hoca’ya Bayıldım… Ferhan Oynayınca Yıkıldım!!!

Ege Aydan ile Kavak Yelleri dizisinin setinde birlikteyiz… Başarılı aktör bu sıralar Kavak Yelleri ve Yaprak Dökümü setleri arasında mekik dokuyor. Bizde bu koşuşturmacısının içinde sonunda bir araya gelebiliyoruz. Çok içten ve egolarından sıyrılmış bir sanatçı Ege Aydan. Ege Bey’in çekimleri nedeniyle sık sık bölünen sohbetimizden seçtiklerimiz…

Son Ders nasıl bir film?

Aslında matrak bir film. Bana çok sahici geldi. Senaryoyu ilk okuduğum zaman da aynı hissi yaşadım. Filmin içinde acı da kahkaha da var. O yüzden kara mizaha yakın.

Film bir ders veriyor mu?

Filmin amacı ders vermek değil. Eskiyle yeniyi bir araya getirip güzel bir fotoğraf çekmek. O dönemlerde neler olmuş, şimdi neler oluyor sorusunu soruyor. Eğer bir ders veriyorsa da bu, insanların mücadelesidir. Mücadele de daima hayatımızın içinde.

Son Ders bir dönem filmi mi yoksa kişilerin hayatları üzerine mi yoğunlaşıyor?

Her ikisi de diyebiliriz. Tarihin derinliklerinde kaybolan bir film diyemem. Bir dönemin izleri içinde insan hayatları işleniyor.

Ferhan Şensoy’la ilk defa mı çalışıyorsunuz?

Evet. O kadar da memnun kaldım ki… Yazılarını, kitaplarını beğenerek okuduğum ve tabi ki takdir ettiğim bir kişidir. Onunla filmin ilk günü bir sahnem vardı. Çok etkilenmiştim. Bir film sahnesiydi ama ben gerçekmiş gibi yaşadım o anı. Çok duygusal bir anıma denk geldi belkide…

Senaryo size ilk geldiğinde neler hissettiniz?

Son Ders’in senaryosu bana ilk geldiği gün Çeşme’deydim, güneşin altında… Açtım senaryoyu, bir baktım ki ben oynuyorum. Telefon açtım hemen yapımcıya çok beğendiğimi söyledim… Saffet Hoca karakteri çok hoş… Onu “Ferhan Şensoy oynuyor” dedi. Yıkıldım! Şaka bir yana… Ferhan Bey’in rolünü gerçekten çok beğenmiştim.

Filmdeki rolünüzden bahseder misiniz? Nasıl bir Ege Aydan izleyeceğiz bu kez?

Başrolü oynayan birisi vardır. Onun çevresinde çok yakın arkadaşları olur. Filmde de öyle dört yakın arkadaş var. İşte ben de onlardan biriyim. Holding sahibi zengin bir işadamını oynuyorum. Tabii bu adamların gençlikleri çok hararetli geçmiş. Türkiye’de büyük değişimler yaşanınca hayat onların yollarını bir yerde kesiştirmiş. İşte bu kesişimin onlarda yarattığı değişimler üzerinde yoğunlaşıyor.

Filmdeki karakterinizin sizi en çok neyi etkiledi?

Bir tiradı vardı. Çok güzeldi. O tiradı oynayabilmek için kabûl ettim rolü. Onu konuşmalı ve üç boyutlu hale getirebilmeliydim. Oyunculuk böyle bir şey herhalde. Bahsettiğim sahne setin en son günü çekildi. Ateşim 38 dereceydi. Ama zevkle oynadım. Smooke diye bir film vardı. William Hurt o filmde bir öykü anlatır. Konuşur da konuşur… Kamera onu sabit çeker. Hep o hayalimde. Sanki Smooke’taki William Hurt değil de bendim. Sonucu artık filmde göreceğiz.

Biraz farklı bir rol bu kez. Çünkü alıştık sizi entelektüel rollerde görmeye. Ressam, heykeltıraş, mimar…

Entelektüel rolleri daha çok sinemada oynadım. Daha çok çılgın bir karakteri oynayarak ünlendim. Yapımcılarında kafasında öyle bir resim oluştu. Ne kadar eşini aldatan, çapkın adam rolü varsa oynadım.

Yöresel bir karakteri oynamayı düşündünüz mü?

Yöresel bir karakteri çok daha iyi canlandıracak oyuncular var. Background’u o rolle yatkın olan bir aktörün oynaması çok daha doğru.

Çok yoğun çalışıyorsunuz…

Her zaman hızlı bir tempoda değil. Bu ara böyle.

Kendinize vakit ayırabildiğinizde neler yaparsınız?

Plastik sanatlar benim çok ilgimi çeken bir alan. Yoğun bir şekilde resim yaparım. Gezmeyi çok severim. Motosiklet merakım var. Bir sürü de motosiklet oyuncaklarım var.

Dizilerde oynayan insanların içinde en kıdemlilerden olduğunuzu söyleyebiliriz. Çünkü Türkiye’nin ilk dizisi olan Kaynanalar’dan beri bu sektörün içindesiniz…

Sektör çok gelişti. O kadar çok dizi var ki… İnsanlar bunun bir kısmını kabûl ediyor, bir kısmını etmiyor. Toplum bu dizileri kabûl ederken hangi değer yargılarına göre karar veriyor çözemiyorum. Çünkü toplum da dejenere oldu. Neyin neden tuttuğunu bilemez oldum. Yıllardır yaptığım işe yabancılaşmaya başladım. Toplumun kafasında da yeni karakterleri tanıma, yeni masalları dinleme kontenjanı doldu. Aslını söylemek gerekirse çok acı bir sektör haline geldi. İşi bilen bilmeyen herkes bir tencerede kaynıyor.

Yaşı ilerledikçe çekici olanlardansınız…

Bize verilen roller 10 yılda bir değişir. Artık beyaz saçlı bir erkeğim. Roller de ona göre geliyor. Bu konuda şanslı olduğumu düşünüyorum.

Kadınlar için de geçerli mi sizce?

Hayır. Olgun erkek her zaman ilgi çekmiştir. Olgun erkek ve genç kadın…

Siz “kadın şarap gibidir” sözünü tersine çeviriyorsunuz.

Evet, o söz kibarlıktan bence, kızacaklar bana ama. Erkekler şarap gibi diyebilirim yıllandıkça güzelleşiyor. Erkekler kadınlara göre daha şanslı.

Tiyatro geçmişinizden bahseder misiniz?

Devlet tiyatrolarında hem oyunculuk hem de yönetmenlik yapıyorum. Tiyatro sahnesinde çok tatmin olmuş bir insanım. Bir günde üç oyun oynuyordum. 90’lı yıllardan sonra işin daha çok yönetmenlik tarafına ağırlık verdim. Türkiye’de ne kadar il varsa devlet tiyatroları ile koşturup gittim.

Bu aralar uzak mısınız peki?

İki defa ameliyat geçirdim. Anladım ki tiyatro sahnesinde oyunculuk yapmayı artık sesim kaldırmıyor.

Sanatçı bir aileden geliyorsunuz. Babanız flüt çalıyor, anneniz opera sanatçısı. Sizin müziğe ilginiz var mı?

Piyano çalarım. Enstrümanlarla aram iyidir.

80’lerin ünlü basketbolcusu Efe Aydan’ın kardeşi olarak basketbolla aranız nasıl?

İzlemekle yetiniyorum. Çok sıkı winsörfçüyüm, hatta Türkiye’nin ilk winsörfçüsüyüm.

Deniz tukunuz var öyleyse…

Evet kesinlikle… Denizcilere de her zaman imrenmişimdir.

İstanbul gibi bir şehirde yaşamak zor gelmiyor mu?

Evet, kalabalıklığına, yozlaşmışlığına ve arsızlaşmışlığına tahammül edemiyorum. Bir keresinde trafikte arabamdan inip, “Herkes evine dönsün, terk edin bu şehri” diye bağırdım. Herkes dalga geçiyorum sandı ama ben ciddiydim. Sonra doktora gittim, ne oluyor bana diye. Doktor; “Bu yaşlarda olur” dedi. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 47. sayısında yayınlanmıştır.)

(15 Şubat 2008)

Gizem Ertürk (Zeynep Günay ile Birlikte)

Bir Semum Röportajı: Bu Kainat Sadece İnsanlara Ait Olamaz

“Semum” filminin başrol oyuncuları Ayça İnci, Burak Hakkı ve filmin yönetmeni Hasan Karacadağ dünyamızı başka varlıklarla paylaştığımızı iddia ettiler.

D@bbe, Türk Korku Filmleri’nin içinde ayrıcalığı olan bir yapımdı. Filmin hem senaristi hem de yönetmeni olan Hasan Karacadağ korku filmlerini kendi kültürümüze uyarlayarak üretmenin önemine her röportajında dikkat çekti. Bu hafta vizyona giren “Semum” filminde ruhuna iblis giren bir kadının hikâyesini anlattı. Üstelik gerçek bir olaydan alıntı yaptığını söyleyen yönetmen başrolünde Ayça İnci ile Burak Hakkı’yı oynattı. Dünya dışı varlıklara inanan yönetmenin ve oyuncularının çarpıcı hikâyesi bu röportajda.

Semum’un öyküsünün gerçek bir olaya dayandığı söyleniyor. Bu doğru mu?

Hasan Karacadağ: Evet doğru. Ben D@bbe’yi yönettikten sonra izleyicilerden birçok mektup almaya başladım. Bu mektuplarda doğaüstü olaylar yaşadığını söyleyen insanların hikâyeleri vardı. Kimi çok basit, kimi çok abartılı, belki de yalandı ama mektuplardan bir tanesi çok fazla gerçekçiydi. Profesyonelce yazılmış ve ayrıntılar detaylar çok iyi verilmişti. Bu arada daha önce benim yazdığım bir senaryo vardı. O senaryoda da bir yaratık bir kadının bedenini ele geçiriyordu. Bu senaryo ile mektubu gönderen kadının hikâyesi o kadar uyuştu ki “Semum” filminin senaryosu ortaya çıktı.

Yüz yüze görüştünüz mü?

Hasan Karacadağ: Görüştük tabi hatta geçen gün karabasan sahnesini izledi. Çok etkilendi.

“Semum”u,Exorcist’e benzetenler var. “Exorcist”i daha önce seyrettiniz mi?

Burak Hakkı: Evet izledim. Bazı güzel sahneleri var ama bizim filmimiz başka tarzda bir film.

Ayça İnci: “Exorcist”te bir yaratık yok. Yaratığı görmüyoruz bir kadının performansı sadece.

Hasan Karacadağ: Ben filmin genelinin “Exorcist” ile karşılaştırılmasını istiyorum. Biz zaten filme “İslami Exorcist” diyoruz. Zaten “Exorcist” filmi sinema kültürüne mal olmuş bir film. Dünyada Hristiyan kültürünün “Exorcist”i varsa İslâm kültürünün de “Semum”u var densin istiyoruz. Ayrıca filmde bir yatak sahnesi var, bu sahneyi “Exorcist”e gönderme olsun diye çektik.

“Exorcist” ile “Semum” arasındaki fark nedir?

Burak Hakkı: Filmi tam olarak izlemedim ama neler çektiğimizi biliyorum. Çok farklı bir film. Bizim filmimizin içine animasyon da giriyor, çoğu korku öğesi de. Neyi nasıl çekeceğini bilen birisiyle çalıştığıma inanıyordum ve bu şekilde girdim ben bu işin içine. Yani bundan sonraki ürün tamamen biz oyuncuların dışında diğer faktörlerden oluşuyor. Ben bu filmin senaryosunu ilk okuduğumda açıkçası aklıma “Exorcist” gelmemişti. Filmi çektikten sonra birkaç eleştirmen böyle bir şey söylemiş, ondan sonra “Evet, doğru, birkaç yönü benziyor” dedim.

Hasan Karacadağ: Zaten “Exorcist”in kelime anlamı bir varlığın bedeni ele geçirmesi demek. Dolayısı ile aynı şey olmuş oluyor.

Burak Hakkı: Ayça’nın rolü çok önemliydi burada, çok güzel oynadı ama çokta zorlandı. Ayça ile çalışmakta çok keyifliydi. Bütün ekip güzeldi iyi bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? “Exorcist”i izlediğinizde ne hissettiniz?

Ayça İnci: Ben “Exorcist”i çok ufak bir yaşta izledim ve çok etkilendim. Hiç ummuyordum hayatımın bir dönemimde Exorcisizm ile ilgili bir korku filmi çekeceğimi. Hasan beyle tanıştığımızda benim ona ve onun bana güvenmesi ile böyle bir şey oldu. Ben bu işi yaparım, oynarım dedim ve Hasan Bey bana kafasının içindekini o kadar güzel anlattı ki bende kendisine güvendim. Böyle bir işin içine girdik. Benim için çok değişik ve çok etkilendiğim bir film oldu. Ama “Exorcist”ten çok farklı olduğunu düşünüyorum. Gönderme yaptığımız bir yer var, evet ama burada bir yaratık var ve o yaratığı görüyoruz. Birebir çıkışını görüyoruz.

Hasan Karacadağ: “Exorcist” filminde bedeni ele geçiren şeytandır önermesi var. Biz ise “hayır o şeytan değil Semum’dur” diyoruz. Şeytan insanın bedenini ele geçirip öyle konuşmaz.

Ayça İnci: Zaten Semum şeytanın askeri gibi bir şey.

Hasan Karacadağ: Şeytan’ı padişah gibi düşünürseniz Semum vezir oluyor çok kısa anlatımı ile.

Batıl inancınız ya da bu tarz şeyler den korkunuz var mıdır?

Ayça İnci: Hayır yok. Benim eskiden olan korkularımın hepsi bu filmi çektikten sonra yok oldu. Bir korku filmi çekerek korkularımdan kurtuldum.

Burak Hakkı: Benim var. Olmaz olur mu?

Hasan Karacadağ: Benim olmasa zaten bu tarz filmler yapmam. Siz bana galiba bu varlıklara inanıyor musunuz diye sormak istiyorsunuz? Evet inanıyorum. Zaten bu kadar büyük bir kainat sadece insanlar için yaratılmış olamaz.

Ayça İnci: Zaten Tanrıya inandığımız zaman korkular yok oluyor.

Hasan Karacadağ: Çünkü insan gözünün yapısını biliyorum, insan gözünün ve kulağının ne kadar aciz olduğunu biliyorum, tutup da bu kadar aciz iki organın duyusu ile hiçbir şey yoktur demek zaten saçma olur.

Ayça İnci: Tanrıya inanmayan, bilimsel şeylere inanan insanlar bile pozitif ve negatif enerjiye inanıyorlar zaten. Sonuçta bu “Semum” denilen varlığın olduğuna inanmasalar bile, bunun en azından negatif bir enerji olduğunu düşünebilirler.

“D@bbe”den sonra yine bir korku filmi “Semum”u yaptınız. Siz bu tür konulara odaklanan bir yönetmensiniz. Her yönetmeninde belli dertleri vardır ve o dertlerin üzerine gider. Hiç düşündünüz mü acaba? Niye bu konuya odaklanıyorsunuz?

Hasan Karacadağ: Bu konuyu bazen düşünüyorum. Ama mesela UFO‘ya inananlar var. Bunun dernekleri var. İleride dünyayı bunların istilâ edeceğine inanıyorlar falan, ben öyle değilim. Ama ben “D@bbe” filminde bir Kuran’dan ayet var onu kullanmak istedim yeterince onu kullanamadım, gerçekler bir gün ters dönecek. Şimdi sokağa baktığımda bir kuş görüyorum bu benim için doğal ama başka bir gün sokağa baktığımda bir yaratık göreceğimi söylüyor Kuran. Ben buna inanıyorum. Çok kısa bir zaman içinde insanlık için dönüm noktası olacak. Ayrıca korku sineması ile insan düşüncesini çok daha kolay anlatabiliyor.

Ayça İnci: O varlığı ne kadar çok görürsek herhalde bir süre sonra ondan da korkmamaya başlayacağız.

Korku filmlerinden korkar mısınız ya da sever misiniz?

Burak Hakkı: Hayır ben sevmem. Bunu Hasan Bey’e söyledim. Ben görüşmeye giderken aslında ayıp olmasın diye gittim. Nasıl olsa reddedeceğim diye gittim. Çünkü bundan önce de iki korku filminde teklif gelmişti. Birine gitmiştim, birine gitmemiştim çok ayıp olmuştu. Sonra Hasan Hoca ile tanışınca hem enerjisi ile âlâkalı hem de işe gerçekten hâkim olması beni etkiledi. Bazı şeyler vardır bir senaryoyu çok beğenirsiniz ama bir bakarsınız senaryo çok iyi olmasına rağmen çekecek kişi iyi çekememiş. Burada öyle değil önemli olan bizim güveneceğimiz kişilere öncelikle inanmamız. Dediğim gibi ben başta giderken korku filmi çekmeyi düşünmediğim halde hoca ile tanıştıktan sonra bir anda tamam dedim. Korku filmi bir oyuncu için risktir. Ama benim rolüm o kadar ağırlıklı değildi. Aslında Ayça’nın rolü çok zor burada. Belki Ayça’nın rolü gibi bir rol olsaydı benim rolüm ben bu işi kabul etmeyebilirdim. Çünkü o gerçekten riskli bir şey. Belli bir şeyi tutturduktan, belli bir oyunculuk kariyeri yaptıktan sonra böylesi bir rol çok tepki alabilir. Ayça’nın burada önemli bir rolü var bence. Zaten burada başrol oyuncusu Ayça. Ben ona biraz yardım ettim gibi.

Makyajla bir ifrit haline sokuluyorsunuz. Buna nasıl cesaret ettiniz? Sonuçta özellikle Türkiye’de bu tarz şeylerden kaçınılır?

Ayça İnci: Ben o Türk mantalitesinde düşünmem oyunculuğu. Bir oyuncu yeri gelince çok güzel de olabilir, çok çirkinde. Benim için hiç önemli değil. Makyajım bittikten sonra elinde aynayla gezen biri değilim. Zaten bu filmde gezsem de korkardım kendimden. O yüzden benim için önemli olan oyunculuktur ve hakkını vermektir. Güzel ya da çirkin görünmek gibi bir kaygım hiçbir zaman olmadı, hâla da yok. Ben inanılmaz keyif aldım bu filmden. Resimlerime bakınca arkadaşlarım inanamıyor, ben harika olduğunu düşünüyorum.

Burak Bey siz eskiden modeldiniz.

Ayça İnci: Ben de modeldim. Ama ben modellik yaparken Müjdat Gezen’de okuyordum. 15 yaşında modelliğe başladım. Aynı zaman da 15 yaşında kliplerde, dizilerde reklâmlarda da oynamaya başladım.

Eski Yeşilçam’da oyuncuların çoğunluğu tiyatrodan gelirdi. Günümüzde ise oyuncular ya dizi oyunculuğundan ya da modellikten gelme. Siz modellikten gelen bir oyuncu olarak bu tartışmaları nasıl karşılıyorsunuz.

D@bbe, Burak Hakkı: Benim oyunculukta 7. yılım bu sene. İlk başladığım sene de bu soru soruluyordu. O zaman modellikten oyunculuğa geçen çok az kişi vardı. Şimdi 7. seneye geldik ve bu oran neredeyse 20 kat arttı. Hâlâ bu soru soruluyor. Biz yapımcıların kapısını çalıp bizi filminizde oynatın demiyoruz ki. Bize teklif geliyor. Düşünüyoruz ve kendimize güveniyorsak çünkü bir kariyer oluşturacaksınız, bu rizikoyu alıyoruz ya da almıyoruz. Bizden sonrada çok çıkan arkadaş oldu. Başarılı olan kalıyor başarısız olan gidiyor. Ben 6-7 sene ekonomi eğitimi gördüm, isterdim ki o 7 sene oyunculuk üzerine bir eğitim alayım. Ben ne manken olacağımı ne de oyuncu olacağımı bilmiyordum. Sonuçta kısmet böyleymiş bu günlere geldik.

Ayça İnci: Ben resim heykel okuyordum. Asla oyuncu olmayı düşünmüyordum. Hatta açıkçası oyunculuktan nefret ediyordum. Bunu sevmememin nedeni de dedemdi. Ben dedem olan Bilal İnci ile hiç dede torun ilişkisi kuramadım. Onu hiç göremiyordum, sürekli setlerdeydi çünkü. Birde kötü adamı oynuyordu, arkadaşlarım hep bende dalga geçiyordu. Bu yüzden oyunculuğu sevmiyordum. Ama hayat beni öyle bir yere getirdi ki ben okulu 2. sınıfta bırakıp oyunculuk eğitimi almaya başladım. Sonra kendimi bir anda oyunculuğun içinde buldum ve fark ettim ki kendimi en iyi ifade etme şeklim buymuş. En çok bu işi yaparken huzurlu oluyorum. Evet, bende modellik yaptım, dizilerde oynadım ama eğitimimi de aldım. Yetenek bir insanda varsa vardır, yoksa 4 değil 8 sene de konservatuar okusun o insandan hiçbir şey çıkmaz. Ama bazı insanlarda bu işin eğitimini almasa da Tanrı’dan gelen bir yetenek vardır.

Hasan Karacadağ: Brad Pitt, George Clonny, Sharon Stone şu an aklıma bu isimler geliyor modellikten oyunculuğa geçen. Brad Pitt dediğiniz kişi modellikten gelme ama dünyada parmakla gösterilen biri. En son oynadığı “Babil” filmindeki oyunculuğu bence tartışılmaz bile. Charlize Theron modeldi, Sharon Stone, Martin Scorsese gibi bir yönetmenle çalıştı, Oskar’a aday oldu. Onun için modellikten sinemaya geçmek bir ayıp değil. İnsanların oyunculuk kalitesini de hiç belirlemez.

Filminizin uzun bir festival maratonu da olacakmış duyduğum kadarı ile.

Evet şu an dört festivale kabul edilmiş durumda. Montreal, Los Angeles, Brüksel ve Tokyo’da festivallere katılacak. Bununla da ayrıca övünüyoruz.

(19 Şubat 2008)

Serdar Akbıyık

15 Şubat 2008 Haftası

“120”, bu ülkenin, üzerinde yaşayan insanlarla varlığını sürdürebilmesi için tereddüt etmeden ölüme giden evlatlarını anmak, anımsatmak, tarihsel bilinci geliştirmek yönünde doğru-gerekli bir film, yüreklere oturan bir toplumsal-bireysel drama ancak sinema olarak yarı yarıya olmuş: Filmin ana olayı ikinci yarıya sıkıştırılarak güdük kalmış/cılızlaşmış, hamaset nutukları fazla kaçmış, kostümler de eskitilmemiş; buna karşın görüntü yönetimi, oyuncular, müzik kalıcı ve etkili!

“Canavar”a giderseniz eğer, uyaralım, saldırıya uğrayan şehirden çıkmanız zor olacak, büyük olasılıkla öleceksiniz: Yanlış okumadınız, siz, bilet alıp içeriye giren siz!

“Kan Dökülecek”, 20. yüzyılın başında, zengin bir petrol kasabasının egemeni, hırslı, alçak, zeki, kazancıyla arasına giren herkesi öldürebilecek çılgınlıkta patron ile dar görüşlü insanları soyut kavramlarla yönlendirip, ateşlendiren genç rahibin temsil ettiği iki insanın, yani, bir kapitalist ile bir din adamı prototipin ‘ruhsal anatomisi’: Tek iktidarın para olduğu bu dünyanın ‘neden böyle olduğu’nu düşünmeniz için bir fırsat ve her anlamda, gerçek bir sinema yapıtı.

“Not: Seni Seviyorum”, birinin kaybı sonrası diğerinin o olmadan da kendini keşif yolculuğuna çıkabileceğini cazip oyuncularla anlatan, tam bir 14 Şubat hikâyesi: Âşık evli çiftlerin el ele seyredebilecekleri ‘iyi hisset!’ filmi de denebilir.

“Örtülü Gerçek”, ‘kirli’ Irak işgalinde ABD askerlerinin işlediği bir tecavüz ve cinayet olayından yola çıkarak kurgulanan bir görsel belge; üzerinde ‘gereken düzeltmeler’ yapılmayan gerçekleri, yani, insan olana acı veren gerçekleri dikkate sunan bir sorumlu sinema örneği: Şaşıracak, dehşete kapılacak, üzülecek, ‘savaş baronları’nı lânetleyeceksiniz!

“Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi”, 19. yüzyılın ortalarındaki kasvetli Londra’da intikamın soğuk ve yoğun kırmızısını tatmak isteyenler için, trajedi ile ‘kara mizahı’ birleştiren müzikal: Ama unutmayın, intikamla ruhu doyurmanın bedeli her zaman vardır!

“Şeytan Duymadan Önce”, açgözlülüğün yok ediciliğine ama daha önemlisi, metropol insanlarının ‘şefkat açlığı’na dair bir acı öykü: Yüksek binaların üst katlarındaki bir dairede damarınızdan yapılan uyuşturucu ile ‘kaybolduğunuz’ saatleri yaşıyor musunuz sizde?

“Taze Gelin Şaşkın Damat”, erkek ve kadının, tanıştıktan sonra, bazen aylar, bazen de yıllar süren evlilik kararı alma/evlenme sürecini birkaç güne sıkıştırıyor; aileler, arkadaşlar ve etraftakilerin bilinen ‘yapay-iyi hallerini’ de tersine çevirerek keyif veren bir mizah sunuyor: İtiraz etmeyiniz, her alışılmış yöntemi izleyerek evlenen mutlu mu oldu yani?

(13 Şubat 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Orhan Aksoy / Sırrı Gültekin

Bir Orhan Aksoy veya Sırrı Gültekin filmini -sinemada- seyrettiniz mi hiç? Aksoy son filmini 1994 de, Gültekin ise 1993’de çekmişti; bunun için bu sorunun cevabı olumlu olmayabilir.

Gültekin, ilk kez 1939’da Bakırköy Halkevi’nde sahneye çıktı, sonra Şehir Tiyatroları, 1949’dan sonra da “oyuncu” olarak sinemada çalışmaya başladı, 1953’de Aramızda Yaşayamazsın ile yönetmenliğe başladı. Ama ben Damat Beyefendi (1962), Biz İnsan Değil miyiz (1961) ve Öfke Dağları Sardı’yı (1965) ön plâna çıkartıyorum. İkincisi ve üçüncüsü Gültekin tarafından sonraları değişik adlarla yeniden çekildi. Gültekin’in diğer birçok yönetmenin yaptığı gibi filmlerini tekrar çekme yöntemi bu filmlerle sınırlı değil. 1953-1993 arasında 124 film çekti Gültekin sinema filmi olarak, dediğimiz gibi bunlar içinde tekrar filmleri de var, ayrıca TV ve video filmleri de. Damat Beyefendi, yılların tiyatro ve sinema oyuncusu Salih Tozan için yazılmış bir senaryo (Sadık Şendil) ile çekilmiş ve başrolünü oynadığı tek (ve ilk) film olarak ilginç bir özellik taşır. Gültekin, Yeşilçam’ın tüm kalıplarını kullanan filmlerinde, düz, sade sinema dili ile orta kuşak yönetmenlerinin içinde en verimlilerindendir. Ayrıca sinemamıza getirdiği yeni oyuncular ile de değişik bir konumdadır, bu oyuncular arasında Göksel Arsoy, Mahir Özerdem, Kenan Pars, Oya Tarı, Adnan Şenses gibi isimler sayılabilir. (Bazılarını duymamış olabilirsiniz, bir kısmı uzun, bir kısmı kısa süre ile oyunculuk yapmıştır) Bu isimlere favori oyuncuları Gönül Yazar’ı, Münir Özkul’u, Özdemir Han’ı, Öztürk Serengil’i de eklemek gerekir. Televizyon için yaptığı İbişin Rüyası’nda tiyatromuzun ustalarından Naşit Özcan’in yaşamı üzerine Tarık Buğra’nın yazdığı romandan yola çıkar. ’93’de son filmini çeken Gültekin daha sonraları sektör içi faaliyetlerde bulunmuş, FİLM-SAN başkanlığı yapmıştır.

Aksoy, Şıpsevdi ile 1963’de başlıyor, yönetmenliğe, geçmişinde sinema makinistliği’nden başlayarak uzun bir serüven var. (Şıpsevdi Ajda Pekkan’ın da ilk filmdir, aynı zamanda) Aksoy benim aklıma hep Bomba Gibi Kız (1964) ile gelir. Gilda (1946) filminin bir uyarlaması olan filmde, Rita Hayworth’u Türkan Şoray, Gleen Ford’u İzzet Günay oynuyordu, Ford’un Hayworth’da attığı, popüler sinema tarihine geçmiş “ünlü” tokat sahnesi Aksoy’un filminde var mı idi, net olarak hatırlayamıyorum ama Aksoy’un filmografisinde benim için hep ön plânda olacak. Vurun Kahpeye’nin (1964) üç uyarlamasından -en tutarlılarından birini- çekmesi yanında, ilki bir ikinci versiyon olan popüler roman uyarlaması Kezban (1968) ve devam filmleri Kezban Roma’da ve Kezban Paris’te’yi çekti. Bu filmlerle sinemamızdaki sayılı cinemascope filmlerede imza atmış olan Aksoy, Gültekin gibi kimi şarkıcılı filmlerinde yeni şarkıcı /oyuncular da getirdi sinemamıza, Kederli Günlerim’de (1967) Behiye Aksoy ve Renkli Dünya’da (1980) Erol Evgin gibi. (Gerçi Evgin daha öncede beyazperdede görülmüştü: Meryem ve Oğulları / Seden – 1977) Popüler romanların -çoğu ikinci versiyon olmak üzere – Hıçkırık (1965), Samanyolu (1967) yeni çevrimlerini yaparken artık, filmlerimizde “renk”lenmişti. Romantik filmlerin yönetmeni olarak bilinirken, 1972’de Alın Yazısı ile bu tarzdan biraz uzaklaştı, bu uzaklaşma araya giren başka filmlerden sonra İstanbul 79 (1979) ile devam etti. 1994’de son filmini çekerken 87. filmini çekiyordu. 1990’da çektiği sondan üçüncü filminde bir Sabahattin Ali uyarlaması yaptı: Hasan Boğuldu (öykünün adı Hasanboğuldu’dur) Kezban filmlerinde (ve daha başka filmlerde) beraber çalıştığı Hülya Koçyiğit’in yerini Hülya Avşar almıştır artık. Amerikalı Eliot Silverstein’in The Happening filminin uyarlaması olan Varyemez’de (1992) Anthony Quinn’in yerini Kemal Sunal alıyordu. Kendini kaçıran amatörlerin başına geçerek, kaçırılmasını fırsat bilen ailesi ve dostlarından hesap soran iş adamı rolünde. Son filmi Yumuşak Ten (1994) ise aşk filmlerine bir dönüştü; bir farkla romantizm yerini erotizme bırakıyordu. Televizyonun yaygınlaştığı, yerli dizilerin başladığı günlerde dizi filmler de çekti, Aksoy.

Son yıllarda, bir çok alanda, gözle görülür değişimler geçiren sinemamızda devrini tamamlamış iki yönetmen aramızdan ayrıldı, ama filmler devam ediyor. Günün herhangi bir saatinde bir televizyon kanalında Gültekin’in veya Aksoy’un bir filmine rast gelmeniz olasılığı her zaman var. Film hangisi olursa olsun birkaç dakikanızı, bu yılların ötesinden gelen görüntülere ayırın, sizi güldürebilir veya hüzünlendirebilir, belli olmaz. Daha önce başkaca filmlerini seyretmiş iseniz, başka şeyler hatırlayabilirsiniz, daha önce hiç tanışıklığınız yoksa, Gültekin veya Aksoy’dan birkaç dakikalık görüntü iziniz olsun, belleğinize çakılıp kalmayacak olsalar da.

(12 Şubat 2008)

Orhan Ünser

Kaybolup, Gitmeyen Filmler

Film, çoğunlukla bir sinema ortamında yapılan, ticari yönü de bulunan bir üretimdir. Sinemamızın belirli bir döneminde bu ortam Yeşilçam diye anılır, ama sinemamızın tüm zaman dilimleri için de bu deyimin kullanıldığı çevreler vardır. Filmler bu ortamda yapılırken, yapım aşaması, dağıtım aşaması belirli ilişkiler içindedir, bu ortamda hiçbir zaman sermaye bir yapısal faktör olmamıştır, bu nedenle değişik yöntemlerle bu eksiklik giderilmiştir. Yinede bu ortamda daha fazla olanağı olan yapımevleri olduğu gibi az olanakları ile film üretimi sürdüren firmalarda vardır. Hepsi, kuralları zaman içinde oluşmuş bir mekanizmanın içindedirler. Zaman zaman bu oluşumun dışında da filmler üretilmiş. Bu çark dışı filmler ya tamamen dışarıda kalırlar ya da bir yerden içeriye girer, gösterim olanağına ulaşırlar. Gösterim olanağı kapısına gelmiş olmakla beraber çeşitli nedenlerle seyirci ile buluşamayan filmlerimiz de vardır. Bu araştırmada bu özelliği gösteren bazı filmlerle, tamamen çark dışındaki kimi filmlere göz atmak istiyorum.

l. Denize İnen Sokak / Atilla Tokatlı – 1960

Atilla Tokatlı (1932-1988) sinemamızın okullu yönetmenlerinden. IDHEC (Fransa) sinema okulundan mezun. Denize İnen Sokak’tan başka Gel Barışalım (1964) isimli bir filmi daha var. Denize İnen Sokak, Selçuk Bakkalbaşı’nın senaryosu ile çekilmiş bir film. (Bakkalbaşı’nın tek senaryosu) Görüntü yönetmenleri Michel Geismar ve Mike Rafaelyan. Özgüç’ün verdiği özete göre “Evlendiği gece sırtını karısına dönüp uyuyan, elli yaşında, sıkıntılı garip bir yaşam süren Ali Bey’in (Ulvi Uraz) öyküsü” (Türk Filmleri Sözlüğü, C. 1, S. 154) Locarno, Karlovy – Vary ve Venedik Uluslararası Film Festivalleri’nde gösterilmiş, Locarno’da “şeref diploması” almış. 1. İzmir Fuar Filmleri Festivali’nde (1961) En İyi Senaryo ve Erkek Oyuncu (Ulvi Uraz) ödüllerini almış. 60’lı yıllarda sinema ile ilgilenen herkesin varlığını bildiği fakat çok az kişinin gördüğü, ortalıktan kaybolmuş bir film. (Sinemamızda ortalardan kaybolan çok sayıda film vardır, umarım bir gün bir yerlerden çıkar.) Filmin, İstanbul’da yaz sezonunda Fransızca alt yazılı olarak bir yazlık sinemada gösterildiğini duymuştum. Venedik Festivali sırasındaki özel gösterisi çok az seyirci ile başlamış ve daha az bir seyirci ile sonlanmış.

Zamanının alışılmış filmlerine uymayan, “ticari başarısızlığa uğramış” (Türk Sinema Tarihi / G. Scognamillo, S. 199); (bana) adından başlayarak bir çok unsuru ile ilginç gelen, seyretmiş kimseye rastlayamadığım, Sel Film (!?) yapımı olan, seyirciye ulaşamamış (ulaşsa buluşur mu idi, bilemiyorum) bu filmi böyle bir listenin başına koymak ilginç olur diye düşündüm.

2. Çıplaklar / Ahmet Şalih Sencer – 1971

Baştan söyleyeyim bu film seyirciye ulaştı, sanırım şimdilerde ortada yok ama, en azından sinema afişlerine çıktı. Bir ayrıntıyı belirttikten sonra filme döneceğim. Filmin yönetmeninin adı afiş ve jenerikte ve tüm kaynak kitaplarda Ahmet Salih Sencer diye geçmektedir ama, gerçek adı Ahmet Şalih Sencer’dir (1927 – 1990). Ankara’da 60’lı yıllarda sinemalarda filmden önce gösterilen, T. C. Ziraat Bankası adına haftanın olaylarını (siyaset – aktüalite – moda “ve mutlaka” o haftanın maçlarından biri) içeren haber filmleri hazırlayan Kur Film’in sahibi ve yönetmeni idi. Bu filmin iki ilginç noktası vardır. Filmde sadece üç kişi oynamaktadır. Bir deniz kazasından sonra bir ıssız adaya sığınan bir kadın ve iki erkek. (Estella Blain – Demir Karahan – Yıldırım Önal) / Böyle bir ilginçlik yıllar sonra Yavuz Özkan’ın sadece iki oyuncunun (Sezen Aksu – Ferhan Şensoy) oynadığı Büyük Yalnızlık (1989) filminde tekrarlanacaktır. / Filmin asıl ilginçliği ise daha farklıdır. Jenerikte “filmdeki tiplerin Freud’un klinik tipleri” olduğu belirtilmektedir. Issız adaya düşen bu üç kişi beraber yaşamak zorunda kalınca, bulundukları ortamın koşulları gereği, kadına yönelmeleri gerekir (mademki Freud’iyen tipler); yönelirlerde ama genç denizci (Karahan) kadına koruyucu ve arkadaş olarak yönelirken, diğer kişi (Önal) sahip olmak isteyen, bunun için fırsatları kollayan ve denizci ile kadını gözetleyen biri olarak ele alınır. Koruyucu ile mütecaviz kişi dövüşürken bir uçurumdan düşerek, kadını adada tek başına bırakarak, ölürler. Oysa, klinik tiplerin ise kadına “ben sahip olacağım” diye dövüşmeleri gerekirdi, bu dövüşün sonucu da aynı şekilde biterdi.

Adada yalnız kalan kadın, çıldırır; finalde sahile ulaşan bir geminin tayfaları ıssız ada sakinlerinin eşyalarını bulurlar, kadın ise ormanın derinliklerinden onları seyreder. Jenerikte belirtilen “Freud tipleri” ibaresinin, “nedenleri” açısından tamamen ters yüz edilerek, töresel bir düzeye taşınması, filmin çok farklı bir yoruma ulaşmasına neden olmaktadır. Başlangıçta Freud adının verilmesi de bu farklılaşmayı hem ilginç kılmakta hemde sinemamızda benzer farklılaşmalardan başka bir noktaya taşımaktadır.

3. Kara Vadi / Mehmet Kemal Necati Çakuş – 1955

Bir Üniversal Film yapımıdır, Kara Vadi. Üniversal Film, Gani Turanlı’nın kurduğu ve yalnızca bir tek film yapabilen bir yapımevidir. Zonguldak’taki “kömür işçilerini”, Halit Refiğ’in Şehirdeki Yabancı’sından (1962) daha önce ele alan film, Fikret Arıt’ın senaryosu ile çekilir. Ticari olmayan yapısı ile fazla şansı yoktur. Bu nedenle yapımcısı tarafından AND Film’e satılır. Film, bu ikinci sahibi tarafından -ticarilik uğruna (Yeşilçam kalıplarına uygun)- eklerle geliştirilir, fakat yinede yeterli olamaz ve yitip gider. Filmin yönetmeni o günlerde Turanlı’nın kayınpederi olan M. K. Necati Çakuş’tur. / Aynı zamanda görüntü yönetmeni de olan Çakuş’un adı, bu film ile anılırken Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü (1. basım) ve Özön’ün Türk Sineması Kronolojisi kitaplarında Necati Çakın olarak anılır. Özgüç kitabının ikinci basımında adı Necati Çakuş olarak düzeltir. / Bu filmde oyunculuk da yapan Turanlı, daha sonraki yıllarda sinemamızın en önemli görüntü yönetmenlerinden biri olacak, çalışmalarının çoğunu AND Film’de yapacaktır. Kara Vadi bu arada, kömürün karası gibi, karanlıklar içinde yitip gidecektir.

4. 5. Gecelerin Ötesi – İster Sarıl İster Darıl / Arda Uskan – Günay Kosova – 1974-1975

Agâh Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü’nün 2. cildinin 19. sayfasında, 1974 yılı filmleri içinde Arda Uskan’ın yönettiği Gecelerin Ötesi adında bir yapım gösterilir, Günay F. (Günay Kosova) üretimi olarak. İnsanın aklına hemen Metin Erksan’ın sinemamızın önemli filmlerinden olan Gecelerin Ötesi gelir. Ama bu sadece “adaşlık”tan ibarettir. Uskan’ın filmi “artist olma özlemi” (Evren) üzerine olup, Erksan’ın filmi ile ilgili değildir fakat film tamamlanamaz. Yarım kalan bu film, bir yıl sonra, çekilmiş kısımlarının bir kısmı kullanılarak ve Günay Kosova yönetiminde yeni çekilmiş başkaca bölümler eklenerek, İster Sarıl İster Darıl adı ile yeni bir film olarak (tamamlanır). Uskan’ın filmi geçirdiği değişimden sonra son hali ile gösterime çıkarıldı mı, seyirciye ulaştı mı, film değişim sonrası hali ile Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü’nde yer almıyor. Uskan’ın tamamlanamayan filmi, Özgüç ve Evren’in Yönetmen Sözlükleri’nde yer almasına rağmen, Kosova’nın tamamlanan filmi yer almamaktadır.

6. Kara Kafa / Korhan Yurtsever – 1979

Korhan Yurtsever, ilk filmi Fırat’ın Cinleri’inden iki yıl sonra Almanya’da çektiği filminde, işçi Cafer’in, bir tatil dönüşünde karısı ve iki çocuğunu da Almanya’ya götürmesini, burada karısının da işe girmesini, üçüncü çocuklarının olmasını ve kendisi işsiz kalınca, içki ve kumara dadanmasını, fabrikada çalışan karısının siyasal örgütlerle ilişkiye girmesini ve bilinçlenmesini, bu yüzden kocası ile çalışmalarını, sonunda Cafer’in hatalarını anlamasını, anlatır (Özgüç). Film hemen hemen hiç gösterime çıkarılmamıştır, bir süre sansürle boğuşmuş sonra da bilinmezlere karışmıştır. Öykü olarak radikal bir değişikliği yokmuş gibi duruyor ama bilinmezlikleri nedeni ile bir çok sırrı da içeriyor. Dediğim gibi, adı ortaklık da çok sık dolaşmamış olmasına rağmen, bir dönem anılmış fakat kitlelere ulaşamamış, bir çok sırrı içeren filmlerden birisi olmaya devam ediyor.

7. Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri / Alp Zeki Heper – 1966

Bir bilinmezler yumağı film daha. IDHEC mezunu Alp Zeki Heper’in “soyut bir aşk filmi denemesi” (Özgüç) olan film uzun süre sansürle uğraşır ve toptan reddedilir. Kara Kafa, kadın kahramanının bilinçlenmesi ile “siyasal” nedenlerle sansürle boğuşurken, Heper’in filmi “müstehcenlik” damgasından kurtulamaz. Heper, sinemacılığı ile seyircilerine ulaşamaz ama filmlerinin serüveni ile sinema çevresinde ilgi ile izlenir. İkinci filmi de (Dolmuş Şoförü) bir çıkıp kaybolur, üçüncü filmi (Eşkıya Halil) biraz daha piyasada kalır (Cüneyt Arkın’ın hatırına mı?). Final filmi (Kara Battal’ın Acısı) ise bilinmezler kervanına katılır. Özgüç deyişi ile “soyut” bir aşk öyküsü anlatan (bana ismi hep ilginç gelmiş olan) Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri, Fransa’da aldığı eğitimin de etkisi ile olsa gerek -görebildiğimiz fotoğraflarından çıkardığımız kadarı ile- “batı (Avrupa) sineması” etkileri taşıyan bir yapı içeriyor kanısını uyandırıyor. (Böylece görmediğimiz bir film hakkında konuşarak haksızlık etmiş oluyoruz.)

8. Sıralardaki Heyecanlar / Alekos Sakalarios – 1963

Sinemamız, İstanbul Sokaklarında’dan (Muhsin Ertuğrul – 1931) başlayarak seyrek de olsa komşu ülkeler ile ortak – yapımlar yapmıştır. (Bunlar sanıldığından da çoktur, aslında). İşte bunlardan biri de Birsel Film’in (Özdemir Birsel) Yunanlılarla yaptığı Sıralardaki Heyecanlar’dır. Filmde Orhan Günşiray ile Aliki Vuyuklaki oynamaktadır. Aliki Vuyuklaki o yıllarda ülkemizde gösterilen Dayak Cennetten Çıkmadır filmi ile epeyce popüler olmuş komşu ülkenin bir yıldızı idi. Böyle bir popülerliği değerlendiren Birsel Film bu ortak yapımı yapar. “Okul, öğretmen, öğrenci ilişkileri, komedi ve aşk” trüklerinin kullanıldığı film Yunanlı yönetmen Alekos Sakalarios tarafından çekilir, görüntü yönetmeni ve müzik direktörü de Yunanlıdır. Film bu hali ile ülkemizde gösterime girer. Yıllar sonra duyarak öğrendiğimiz bir olay vardır ki, bunun olabilirliğini kabûl edebiliyorum. Yani duyduklarımız doğru olabilir.

Filmin Yunanistan’da gösterilen kopyası bizde gösterilenden farklıdır, Orhan Günşiray’ın (ve diğer Türk oyuncuları?) oynadığı bölümler filmden tamamen çıkartılarak, yerine Yunanlı bir oyuncunun oynadığı (dolayısı ile yeni çekimlerin yapıldığı) bölümler eklenmiş. Yani bizim sinema tarihimize Yunanistan ile bir ortak yapım olarak geçen film komşunun tarihinde salt Yunan filmi olarak yer almak durumunda kalıyor bu özelliği ile. (Orhan Günşiray üstteki fotoğrafta solda, Nihat Durak’ın yönettiği İlk Aşk adlı filminde görülüyor)

9. Sevmek Seni / Cengiz Tuncer – 1965

Cengiz Tuncer, bir yayıncı (E Yayınları) ve bir romancı. Yeşilçam’a senaryolar da yazan biri. Bu arada yazdığı senaryolardan birisini de kendisi çeker: Sevmek Seni. “İki kadın arasında kalan ve mutsuz olan bir gencin öyküsü” (Özgüç) olarak özetlenen film, sinemamızın şanssız filmlerinden birisi, (sanırım) ticari başarısızlığı denemek olanağını bile bulamaz, seyirci karşısına çıkma olanağını çok az bulur. (Kişisel bir deneyimim şu şekilde: Samsun’da asıl ticari uğraşı yanında sinemacılık da yapan eniştemin sinemasında yalnızca bir tek gösterim olanağı bulabilir, o da eski filmlerin gösterimin yapıldığı “Pazar günü” sabah saat l0:00 matinesinde. Bunda bile yeteri kadar seyirci bulamadığı için eleştirilir.) Sonra filmin adını hep kitaplarda, birkaç fotoğrafta izlemek olanağımız var, film bilinmezler diyarında.

10. Dünyadaki Cehennem / Abdurrahman Conkbayır – 1959

Agâh Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü’nün birinci baskısı olan 6 ciltlik basımının 1. cildinin önsözünde, Abdurrahman Conkbayır adında bir yönetmen daha olduğu fakat filmini tamamlayamadığı için kitapta yer almadığı belirtiliyordu. Oysa, kitabın elime geçmesinden bir süre önce, -yine Samsun’da- yine sabah saat 10:00 matinesinde (bir başka sinemada) gösterilen, bir filmin afişinde yönetmen adı olarak A. Conkbayır adını gördüm ve hemen not ettim, filmin adını Özgüç’ün kitabında nasıl olsa bulacağım için yazmadım. Daha sonra “Conkbayır” adını unutamadım ama, filme ulaşamadım. Dünyadaki Cehennem olan filmi yıllar sonra 5555 Afiş kitabında buldum. Bu kitapta afişleri bulunan fakat aslında var olmayan filmler bulunmaktadır ama ben bu afişi (aynı afiş) yıllar önce bir sinemada -bir erken matinede de olsa- gördüğüm için, filmin olmaması söz konusu değildir, fakat bahsi geçen afiş kitabının dışında sinemamızın hiçbir kaynağında bulunmamaktadır. Tabi film hakkında da hiçbir bilgimiz bulunmamaktadır. Abdurrahman Conkbayır 50’li yıllarda sinemamızda bir takım filmlerde roller alan oyuncularımızdan birisidir.

11. İntikam / Ahmet Üstel – 1960

Bazı filmlerin izini bir yerlerde bulamazsınız, Ahmet Üstel’in İntikam’ı da bunlardan biri. Sinemamızın az ürün vermesine rağmen önde gelen senaryo yazarlarından biri olan Üstel’in bilinen, kitaplara geçmiş 1957 yapımı Ebediyen Seninim isimli filmi yaygın olarak bilinen tek filmi. Erman Şener’in düzenlediği “SES Sanatçılar Ansiklopedisi”nde Üstel’in İntikam ve Anadolu Yolları isimli filmleri de çektiğini yazıyor. Burçak Evren “Türk Sineması Yönetmenler Sözlüğü” kitabında Üstel’in filmleri arasında İntikam’ı 1960 ürünü olarak sayıyor, Anadolu Yolları’ndan söz etmiyor. Ebediyen Seninim filminde Kenan Pars başrol oynuyordu. (Sanıldığından daha çok başrol, -iyi adam- oynadığı filmlerden biri. Benim zihnimde bulanık bilgilere göre, İntikam’da da Kenan Pars oynuyordu, ama kendisi -sorduğumda- hatırlayamadı, yalnızca Ebediyen Seninim’den söz etti.) Anadolu Yolları ise tümden yitiklere karışmış.

12. Tarzanlaşan Adam / Rahmi Kafadar – Natuk Baytan – 1960

Bir adam ormanda kaybolur, öldü sanılır, oysa yaşamaktadır ve uzun bir süre ormanda tek başına yaşar ve Tarzanlaşır, sonra kasabasına ulaşır ve normal yaşamla uyuşamaz. Konuyu işleyen film, sinemamızda kayıtlara girmemiş filmlerdendir. Evren, “Türk Sineması Yönetmenler Sözlüğü”ünde “Kafadar” maddesinde filmi Baytan ile birlikte yaptıklarını yazmasına rağmen, “Baytan” maddesinde bu filmden hiç söz etmez. Kayıtlarda ender rastlanan, konusu ile sıradışı olan film, ortalıkta görünmemekle -sır olup gitmekle de- ilginçliğini korumaktadır.

13. Yetimler / Rahmi Kafadar – 1963

Samsun’da Foto Nurdağ adında bir fotoğrafçı vardı. Vitrininde gördüğüm ve o zaman adını öğrenemediğim, fakat bir filmden sahneler olduğunu anladığım fotoğraflar gördüm. Yıllar sonra -merakımın peşinde idim- yeri değişmiş olan fotoğrafçıya girip, unutamadığım fotoğrafları sordum, bunların bir filmin fotoğrafları olduğunu, babasının -o zaman dükkânı işleten kişi- böyle bir film yaptığını söyleyerek, filmden ve setten fotoğraf gösterdi. Sinemamız ile ilgili, yıllardır bir çok araştırmalar yapmış Alican (Sekmeç) ile birlikte filmin peşine düştük, Tarzanlaşan Adam filmi için Rahmi Kafadar ile görüşürken, bu filmden de (Yetimler) söz etti. Bendeki fotoğraflar ile de uyuşuyordu. Filmde oynamamasına rağmen yönetmen Orhon Murat Arıburnu’nun seti ziyaret ettiği, fotoğraf çektirdikleri görülüyordu. (Filmin yapımcısının oğlu, Samsun’da baba mesleğini sürdürüyor ve elinde babasından kalma, senaryolar olduğunu söyleyerek bunları değerlendirmek istiyor.) Sinemamızın -belki- çok az bir seyirciye ulaşmış, bilinmezler girdabındaki filmlerinden biri daha.

*****

Farklı nedenlerle seyirciye ulaşamayan veya ulaşsa bile kendi içsel yapıları gereği, gerekli (veya hiç) ilgiyi görmeyen filmlerin yanında, gösterilse bile içeriği gereği ilgimi çeken kimi filmler hakkında -kendimce- bir takım notlar yazdım. Benzeri başka filmler de olacaktır. Filmlerin daha eski yıllara -Yeşilçam dönemine- ait olması, o dönemin sinemamızda taşıdığı ağırlığı nedeniyledir. Filmlerin kalıcı olma özelliğinin bir yansıması da, kendileri ortadan kaybolsalar da, bir takım özellikleri ile şu veya bu şekilde -anılarda ve bu tip yazılarda- zaman zaman hatırlanacak olmalarıdır.

(05 Şubat 2008)

Orhan Ünser

Bir Ferhan Şensoy Röportajı: F Tipi Klavye Gençliği Bunlar

“Son Ders” filminin “Saffet Hocası” Ferhan Şensoy günümüz gençliğini “F Tipi Klavye Gençliği” olarak adlandırıyor.

12 Mart dönemindeki üniversite gençliği ile günümüz öğrencisini karşılaştıran “Son Ders” filminin başrol oyuncusu Ferhan Şensoy yine ses getirecek açıklamalarda bulundu. Meselâ günümüz gençliği için “F Tipi Klavye Gençliği” diyen ünlü sanatçı “Ortada kalmış bir gençlik bu. Bu sadece politika konusunda değil kültürel anlamda da böyle. Tiyatroya gitmiyorlar, Amerikan filmlerine gidiyorlar. Biracıya, diskoya, konsere gidiyorlar ama baleye, operaya takılmıyorlar” diyerek eleştirilerini hem gençliğe hem de onları yetiştiren velilere yönlendiriyor. 8 Şubat’ta vizyona girecek “Son Ders” filminin sırlarını ve Şensoy’un etkileyici eleştirilerini bu röportajda bulacaksınız.

Öncelikle senaryonun size nasıl geldiği ile başlayalım?

Filmin senaristi Uğur Yağcıoğlu televizyon dizileri yazmış yönetmiş bir arkadaşımız. Nedense bana gelen sinema senaryolarının çoğu dram ağırlıklıdır. Ve bu projeleri her hayata geçirdiğimde insanlar dramatik bir rolde olmamı yadırgarlar. “Son Ders” benim sekizinci filmim, altı tanesi de dram ağırlıklı yapımlardı. Bütün bu yapımların içinde en dramatik rol “Son Ders”te canlandırdığım karakter. Uğur zaten film için komedi dram diyor. Benim rolüm komik değil ama filmin içinde komik rolleri olanlar var. Filmin başlangıcı 12 Mart döneminde geçiyor. Devrimci, solcu beş arkadaşın yolları ayrılırken 30 sene sonra hâlâ hayatta kalırlarsa buluşmak üzere sözleşmeleriyle başlıyor hikâye. Bir 12 Mart hesaplaşması aynı zamanda o dönem gençliği ve günümüz dönem gençliğinin bir karşılaştırması da var biraz alaylı olarak filmde. Bizim dönemimizde neredeyse herkes solcuydu. Şimdi politikanın dışında bir gençlik var. Günümüzde tabii ki sağcılar solcular var ama o zamanki üniversite öğrencilerinin politik düzeyi yok günümüzde. Politik yanının dışında, özünde bir aşk hikâyesi de yer almakta. Ben bu beş arkadaştan birini oynuyorum. İsveç’e kaçmış, sonra isim değiştirmiş ve sonunda da İstanbul Üniversitesi’nde hoca olmuş, dersler veren ama ders verirken de alıştığımız öğretmen profilinden çok farklı olarak derse hayat veren bir öğretmen. Öğrencilerin önce garipsediği, daha sonra çok sevdikleri Saffet Hoca’yı oynuyorum. Saffet Hoca’nın 30 yıl öncesinden bir aşkı varmış. Kendisi politik işlere bulaştığı için kızın da başı yanmasın diye kızı terk etmiş. Bir hastalık yüzünden ömrünün çok kısaldığını öğrenince İsveç’ten Türkiye’ye geliyor. Üniversitede öğretmen oluyor ve eski aşkını bulmaya çalışıyor. Buna paralel olarak da filmde günümüzde aynı üniversitede öğrenci olan iki gencin aşkı var. Yani filmde birbirine geçmiş iki aşk öyküsü var. Beni çok duygulandırdı bu film. Çünkü ben de 12 Mart dönemini aşağı yukarı filmde anlatıldığı gibi yaşamış biriyim.

Kolay senaryo beğenmezsiniz. Çok fazla yaptığınız film yok. Her filmi özenle seçtiğinizi biliyoruz. Bu projenin sizi yakalayan kısmı nedir?

Senaryo başarılı. Ama anlatılan öyküde ben kendimi buldum. Ben dramda oynamak istemiyorum ama gene de okuyayım dedim. Okurken çok duygulandım. Tereddüt etmedim değil. Çünkü seyirci beni komedi ile bütünleştirdiği için bir filmde ben komik değilsem düş kırıklığı olur mu acaba diye düşündüm. Sonra bunu nasıl olsa anlatacağız. Bu bir Ferhan Şensoy komedisi değildir diye kabûl ettim. Çok duygulandım ve çok mutlu oldum.

Aslında siz cevabını verdiniz ama ben yinede sorayım. Bu bir Ferhan Şensoy filmi midir?

Hayır değildir. Ben orada sadece oyuncuyum, senaryo da benim değil, üslûp benim üslûbum değil.

Sezen Aksu ile oynadığınız “Büyük Yalnızlık” gişe olarak başarısız olmuştu. Orada da dramatik bir roldeydiniz. Böyle bir tecrübe geçirdikten sonra Ferah Şensoy’un yine dramatik alt yapısı olan bir rolde oynaması risk olabilir mi?

Hayır sanmıyorum. Ben zaten dediğim gibi sinemada çok az komedi oynamışım.

Son filminiz “Pardon”a seyircinin tepkisini nasıl buldunuz?

Bence “Pardon” sinemamıza yapılmış nadir komedilerden biridir. Çünkü biz film başladıktan sonra Beyoğlu’nda bir sinemaya gittik. Oradaki görevlilere “Karanlıkta girip tepkiyi görmek istiyoruz” dedik. Girdik ve gördüğümüz insanların sinemada değil de sanki bir tiyatroydaymış gibi kahkahalarla gülmeleriydi. Yani tiyatro reaksiyonu alır gibi bir şeydi. Üstelik çok da acıklı bir hikâye anlatıyorduk.

İzleyicin absürd komediye yönelmiş bir hali var. Özellikle son dönemde. Hababam Sınıfları, Maskeli Beşler gibi filmlerin yaptığı yüksek gişeler ortada. Bunu nasıl karşılıyorsunuz? Çünkü bu aslında sizin ürettiğiniz dramatik alt yapıya sahip komedilerin biraz da yıpranmasına neden oluyor.

O filmlerin çoğunu izlemedim. “Pardon” bizim üslûbumuzu ve anlayışımızı gösteren takım halinde oynadığımız bir filmdir. Eğer biz sinemada komedi yapacaksak, Orta Oyuncuları olarak “Pardon” çizgisinde bir komedi yapmak isteriz. Bizim oyunlarımız da öyledir. Güldürür ama altında dram yatar. Biz kara mizah çerçevesinden bakarak insanları kahkahaya boğan oyunlar oynarız.

“Son Ders”e geçersek burada iki aşk hikâyesi var birbirine geçen fakat bunların dönemsel karşılaştırması olduğunu söylüyorsunuz. Şu an üniversite öğrencilerinde gördüğünüz farklılık nedir?

Dediğim gibi şimdiki öğrenciler politika ile ilgili değiller. Örneğin seçim geldiğinde nereye oy vereceğini bilmeyen bir gençlik ile karşı karşıyayız. Şuna mı versek, buna mı versek diyorlar. Çünkü bilmiyorlar, izlemiyorlar. Ortada kalmış bir gençlik bu. Bu sadece politika konusunda değil kültürel anlamda da böyle. Tiyatroya gitmiyorlar, Amerikan filmlerine gidiyorlar. Biracıya, diskoya, konsere gidiyorlar ama baleye, operaya takılmıyorlar. Bir de ben onlara “F Tipi Klavye Gençliği” diyorum. Oturmuşlar bilgisayar başına hapisler resmen. Neredeyse “Mc Donalds’ı tıklayayım hamburger buraya gelsin ben yerimden kalkmayayım” diyecekler. Öyle bir gençlikle karşı karşıyayız. Tabii böyle olunca bunların politik bir görüşü de olmuyor.

Filmde bunlar da işleniyor mu?

Hayır ben bunları kendi düşüncem olarak söylüyorum. Sadece filmde şu şekilde altı çiziliyor, film bizim gençliğimizle, 12 Mart’la başlıyor. Şimdi gençlik nasıl gösteriliyor, bunlar biraz laylaylom gençlik ama bunların arasında da azınlık olarak o eskiye benzeyen gençlerde var.

Bunun mutlaka tiyatroya yansıması da var. Çözüm olarak ne görüyorsunuz? Yani gençlik tiyatroyu takip etmiyorsa bu toplumun bütününe doğru gidecek demektir!

Tabii arkadan gelen kuşaklar bunlar. Tiyatro, kitap okuma, operaya gitme bunlar aileden gelen şeyler. Küçükken alıştırılması gerek. Biz ortaokuldayken ailemiz öğretmenlerimiz bizi haftada bir tiyatroya götürürdü. Ben tiyatroyu o zaman öğrendim. Sonra aşık oldum tiyatroya. Ondan sonra haftada bir gelir oldum buraya. Şimdi anne baba ilgili olmayınca, çocuk da tabii ilgili olmuyor. Bir de okullarda önceden tiyatro kolları falan olurdu. 12 Mart döneminden sonra bu da törpülendi biraz. Liselerarası tiyatro yarışı vardı, bunlardan çok önemli oyuncular çıkmıştı. Bunlar bitince tabii “F Tipi Klavye Çocuk” bunları aramaz olmuş. Alışkanlığı yok çünkü. Bizim için yemek içmek gibi olan şey, onun hayatında olmadığı için eksikliğini duymuyor. “Ben tiyatroya gitmiyorum” diye aklına gelmiyor ki. Benim gençliğimde İstanbul’da tiyatroya gitmemiş adama rastlamak çok zordu. Şimdi çıkalım sokağa soralım 100 kişiden 90’ı tiyatro görmemiştir.

Burada sinemanın değişen toplum şartlarında tiyatronun yerini almaya başladığı düşünülebilir mi?

Hiç sanmıyorum çünkü sinema yeni bir şey değil ki. Sadece tiyatroya oranla daha yeni. Televizyon ilk çıktığında veya sinema ilk çıktığında bunları rakip olarak görmüşlerdir tiyatroya, ama karşılaştırıldığında çok farklı şeylerdir. Tiyatro her gün canlı olarak yapılan ve izleyicisi ile paslaşarak üretilen bir şeydir. Ertesi günkü oyun bir önceki günün aynısı değildir. Sinema öyle değil koyarsınız dolaba, yıllar sonra da izleyebilirsiniz. Tiyatro izleyici ile olan o anlık bir şeydir. O yüzden bunların hiç biri tiyatronun yerini almaz. Sadece tiyatro 5 bin yıldır zaman zaman krizler geçirir. Televizyon ilk geldiği zamanlarda bir polisiye dizi vardı o yayınladığı saatlerde sokakta kimse olmazdı. Perşembe akşamları olurdu ve tiyatrolar tatil günlerini perşembe akşamına almışlardı. Ama tiyatro yıkılmadı ki. Dönem dönem olur böyle şeyler. Zaten bu Türkiye’ye has bir şey değil, dünyada da bu böyle. Eskiden Londra’da tiyatroya yer bulmak mümkün değildi. Ben gideceğim zaman önceden bilet aldırırdım. Şimdi gidin Londra’da gişede bilet var. Bu İngilizleri çok üzüyor. Bütün dünya İngiltere’ye giderdi tiyatro izlemeye. Türkçe gibi değil evrensel bir dille yapıyorlar tiyatroyu ama dolu değil.

Özellikle Yeşilçam döneminde, tiyatro alt yapısı olan oyuncular sinemada yer alırdı. Ama artık dizi oyunculuğundan sinemaya geçiyorlar. Bunun sinemaya getirisi ya da götürüsü olarak ne düşünüyorsunuz?

Oyunculuk biraz azaldı. Dizi oyuncusu dediğiniz arkadaş o dizi ile oyuncu oluyor. Daha önceden oyunculuğu yok. Güzel kız, güzel çocuk tamam çok yakıştı oluyor. Sonra da filmde konuşamıyor, gidip biri ona dublaj yapıyor. Yani oyuncu kalitesi düşmüş durumda. Ama sinemada dikkat ederseniz, öyle oyuncular olduğu zaman yanına hemen iyi oyuncular vererek besliyorlar, beslemek zorundalar. Yan rollerde ciddi oyuncular var, esas çocuk oyuncu değil.

Siz bildiğim kadarı ile gençliğinizde Fransa’ya gittiniz orada ödül aldınız sonrada Türkiye’ye döndünüz.

Ödülü Kanada’da aldım. Fransa’da okudum aynı zamanda profesyonel olarak çalıştım. Montreal’e gittim orada iki oyun yazdım. Biri “Ce Fou De Gogol” sonra Türkçeye çevirdim. Önce Quebec Fransızcası ile yazdım. O başka bir lehçedir. Onunla En İyi Yabancı Yazar Ödülü’nü aldım.

Türkiye’ye dönme kararınızı ne etkiledi? Bunda sanatsal bir dürtü var mıydı? Ya da sadece gidip eğitim alıp geldiniz mi?

Amaç buydu tabii ama Montreal’de çok güzel imkânlar vardı. Montreal’de Kültür Bakanlığı iki oyun ve ödülden sonra bana bir tiyatronun yönetimini vermek istediler. Ciddi bir para, “Al beş oyun yap, istersen Türkiye’den oyuncu getir, dansçı getir, Türkçe müzikler koy içine” diye böyle bir şans verildi bana. Askerliğimi yapmamıştım. Pasaport süresi bitti bizim kültür ateşimiz “Önce vatan” dedi bana. Ben kalacaktım aslında. Tabii sonsuza kadar değil ama çok gençtim bir şeyler daha yapabilirdim. Askerlikten ötürü geldim ama altı yıl kadar beni askere almadılar.

Peki şu anki aklınız olsaydı gene de döner miydiniz?

Tabii dönerdim. Ben zaten yaptığım yazarlığı da oyunculuğu da kendi dilimde yapmak isterim ve ülkemde yapmak isterim. Bir de Hasan Efendi’den gelen kavuğu Münir Abiden devraldıktan sonra kavukla yurtdışına gidemezsin.

Peki bundan sonra bir senaryo çalışmanız var mı? Bir de televizyonlardan uzak duruyorsunuz.

Uzak duruyorum çünkü televizyonlarla anlaşamıyoruz. Talepler var örneğin “sitcom” istiyorlar. Sitcom 120 dakika olamaz. Sitcom tiyatroya çok yakın bir şey ve tiyatrocularla yapılması gereken bir şey. Her hafta çıkacaksın 100 dakika oynayacaksın, bir kere ben bu süreye karşıyım. Bir de ben takımımla oynarım. Bu bütün dünyada böyle. Her hafta çıkıp şakır şakır oynayacaksın alıştığın ekiple. Benim böyle bir takımım var. Televizyon bana “Senin takımının yanına iki manken alalım bir de şarkıcı koyalım” diyor. Olmaz ki böyle. Zaten bunlarda da anlaşamıyoruz. Yoksa televizyona dizi yapmak istiyorum. Ayrıca televizyonda düzeyli bir komedi ihtiyacı şiddetle var. Adamlar her lâfın arkasına gülme koyuyorlar, o zaman zannediyorlar ki komik oldu. Ucundan biraz izliyorum ama bence yapılan şeyler komedi değil.

Peki sinema ile ilgili projeler var mı?

Evet var hem de birkaç tane var. Oğlum Mert ile çalışıyoruz. Bir tanesi “Kazancı Yokuşu”, bunu film yapmak istiyoruz. Tabii büyük bir prodüksiyon ve sponsor istiyor. Ya Kazancı Yokuşu kapatılacak ya bu dekor olarak yapılacak, Taksim meydanının kapatılması lâzım. Bir de başka bir öykü var. Benim öyküm onun üzerinde çalışıyoruz. Şöyle üç ay falan tatilim olursa onu yapmak istiyorum. Çarşamba ve Almanya’da geçen bir film bu. Ama tiyatrodan dolayı sinemaya çok fazla vaktim olmuyor. Bu çekilen filmleri de tamamen benim tarihime denkleştirilerek, tiyatro kapandıktan sonra çektik ve turneye çıktık.

Sizinle daha önceden konuştuğumuzda sinema aslında oyuncunun değil yönetmenin sanatıdır oyuncuların başarısı da yönetmene bağlıdır demiştiniz.

Elbette oyuncu başka bir şekilde oynamak istiyor ama yönetmen diyor ki hayır öyle değil böyle olacak ve onun istediği gibi oynuyorsunuz. Bu yüzden de oyuncu başarısızsa bunun yüzde ellisi yönetmene aittir.

Peki oğlunuz ile bu dengeyi nasıl tutturuyorsunuz? Bu biraz zor değil mi?

Hayır, Mert Baykal 9 yaşında orta oyuncuları ile profesyonel oldu, Erol Günaydın, Münir Özkul ile başladı. Sonra “Parasız Yaşamak”ta benle kafa kafaya başrol oynadı. Çok yetenekli de ama “Baba ben tiyatrocu değil sinemacı olacağım” dedi. 19 yaşında itibaren oyunculuğu bıraktı sinemacı oldu. Gitti dışarıda okudu geldi. Burada önce asistan oldu, reklâm filmleri çekti, sonra da filmi çekti. Üslûbun çok içinde. Üstelik Pardon filmini de zaten 5 yıl kadar tiyatroda oynadık. Yani biz aynı hikâyeyi aynı karakterlerle sinemada oynadık. “Şunu şöyle oynayın” diye bir şey yoktu bu filmde. Herkes ne oynayacağını biliyordu, Mert de biliyordu herkesin ne yapacağını. Oynadığımız tiyatro rolünün filmini yaptık.

Son çektiğiniz filmin hem senaryosu hem yönetmeni Uğur Yağcıoğlu. Bildiğim kadarı ile daha önceden çekilmiş bir filmi yok. Bu da bir risk sayılmaz mı? Bunu nasıl karşıladınız?

Benim son 3 filmim genç yönetmenlerin ilk filmleri oldu. Ben genç yönetmenlere böyle şanslar verilmesinden yanayım. Beni heyecanlandırdı. Ben başlarken söylüyorum zaten “İlk film çok zordur aslında ilk filmi çekmemek lâzımdır, hep ikinciden başlamak lâzımdır” diye. Uğur çok başarılıydı ve biz uyum içinde çalıştık. Sonuç olarak onun senaryosu onun kafasında bir şeyler var ve onun istediği şeyleri yapacaksın. Zaten oyunculukta budur.

Senaryoyu sizi düşünerek mi yazmış?

Sanmıyorum böyle bir konuşma geçmedi. Beni düşünerek yazmamıştır. Ama aklına ben gelmişim bitirdikten sonra. Ona da demişler ki ters adamdır, benim böyle bir şöhretim var. Aslında değilimdir ama nedense insanlar benden ürküyorlar. Gelip gelmemek arasında tereddüt etmiş. Arkadaşlarına sormuş onlarda “sakın gitme fırça yersin” falan demişler, niyeyse? Sonuçta adam bana bir teklif getiriyor, oynarım, oynamam ne olacak. Çekinerek gelmişti. Bunu da kendisi de söylüyor zaten. Geçenlerde bir röportajı birlikte yaptık orada da söyledi. “Bize Ferhan Şensoy’u bir anlattılar bir anlatırlar ben çok korkarak geldim, fakat bizim çalıştığımız adam o adam değildi” dedi.

(05 Şubat 2008)

Serdar Akbıyık