Kategori arşivi: Yazılar

Aşk ve İyilik Daima Yener

Sihirbazın Çırağı (Sorcerer’s Apprentice)
Yönetmen: John Turteltaub
Senaryo: Matt Lopez-Doug Miro-Carlo Bernard
Müzik: Trevor Rabin
Ğörüntü: Bojan Bazalli
Oyuncular: Nicolas Cage (Balthazar), jaj Baruchel (Dave), Alfred Molina (Horvath), Teresa Palmer (Becky), Monica Belucci (Veronika), Alice Krige (Morgana)
Yapım: Walt Disney (2010)

Bin yıllık bir hikâyeyi New York’a taşıyan “Sihirbazın Çırağı”, görsel efektleriyle çarpıcı ve eğlendirici bir film tüm Jon Turteltaub filmlerinde olduğu gibi.

Sinemaseverlerin 1996 yapımı “The Phenomenon – Mucize” filmiyle bildikleri 1963 doğumlu Amerikalı yönetmen John Turteltaub, “Sorcerer’s Apprentice – Sihirbazın Çırağı”nda yine fantastik bir eğlence yapmış. Turteltaub filmlerinde olduğu gibi bu “Sihirbazın Çırağı”nda da eğleniyorsunuz. Bu yönetmenin filmlerinde bir şeyler insanın ruhunda eksiklik bırakıyor. Sanki tamamlanamamış bir şeyler. Yaratıcılığı birazcık dışarıda bırakan yönetmen, filmlerinde seyircileri gerçekten eğlendirebiliyor. “Sihirbazın Çırağı”nda aşk, iyilik ve kötülük önde. Ama, filmdeki mekânların çok çarpıcı olduğunu belirtmeliyiz. Balthazar’ın mağazası, Çin Mahallesi, Dave’in deney mekânı ve gece atmosferleri etkileyici. Özel efektler de inandırıcı. Öncelikle temizlik yapan süpürgelerin dansı muhteşemdi.

Turteltaub’un 1995 yapımı “While You Were Sleeping – Sen Uyurken”, 1999 yapmı “Instinct – İçgüdü”, 2000 yapımı “The Kid – İçimdeki Çocuk”, 2004 yapımı “Natinal Treasure – Büyük Hazine” filmlerini de hatırlayabilirsiniz.

Bin yılın savaşı…

Bin yıl önce Morgana, ustalarından öğrendiği sihir formülleriyle dünyayı ele geçirmeyi düşünürken masallardaki kavanozların birine hapsoluyor. Hikâye, bin yıl sonrasına, 2000 yılındaki New York’a gidiyor. On yaşındaki Dave, sarışın Becky’ye aşık. Becky’yle notlaşan Dave, not rüzgârda uçarken notun peşine düşer ve kâğıt bir eski mağazadan içeri girer ve Dave’in hayatı bambaşka bir yöne doğru gider. Eski mağazada Dave, Balthazar’la karşılaşıyor. Hemen ardından Horvath’la. Balthazar, Morgana’nın kavanozundan çıkıp kötülük yapmaması için çabalarken, Morgana’ya aşık olmuş Horvath da Morgana’yı özgürlüğüne kavuşturmak istiyor. Savaş başlıyor. Ama Balthazar ve Horvath, başka bir kavanozun içine hapsoluyorlar ve on yıl daha geçiyor. Dave genç bir delikanlı olmuş. Üniversitede fizik okuyor. Rastlantıyla Becky’yle karşılaşıyor ve aşk kaldığı yerden devam ediyor. Bu filmde gerçekten aşk, iyilik ve kötülük başrolde. Baltazar da, Morgana’nın içine girdiği Veronika’ya aşık. Evet, sonunda kazanan aşk ve iyilik oluyor. İyi de oluyor.

(15 Temmuz 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

16 Temmuz 2010 Haftası

“B Planı”, her kadının düşünü kurup gerçekleştirmeye çalıştığı ‘âşık olmak, evlenmek ve çocuk sahibi olup mutlu bir yuva kurmak’ şeklindeki sıralamada, maddelerin yer değiştirerek ortalığın karıştığı ve bu karışıklığın ‘cazibeli’ oldukları varsayılan oyunculara sahip duygusal komediye kaynaklık yaptığı film. Sonuç ise ilginç: Sıkılmadan izleyebilirseniz eğer, bunda en az pay sahibi olanlar, iki başrol oyuncusu! İyi ki, filmin hemen hemen her sahnesine, ikilinin etrafında yer alan tuhaf – ilgi çekici – komik epey yan karakteri / tipi yerleştirmişler… İyi ki, New York’un dokusunu bir dizi mekânın capcanlılığı ile yansıtmışlar… Ve iyi ki, görüntülerde en sıcak renkleri kullanmışlar. Yoksa ne Jennifer Lopez ve ne de Alex O’Loughlin, oyunculuk anlamında izleyeni alıp sürükleyebilecek çaptalar.

“Sıradan İnsanlar”ın gösterim tarihinin, Srebrenica Katliamı’nın (soykırımının) 15. yılına denk düşmesi anlamlı. Herhangi bir vurgu olmasa da, ülkenin ve iç savaşın bariz biçimde Yugoslavya’yı işaret ettiği, Sırp yönetmen Vladimir Perisic’in filmi, sıcak bir günde, saflığı ve çocuksuluğu her şekilde belli olan genç asker Dzoni’den nasıl olup da bir katil yaratıldığına tanık ettiriyor. Hayatında ilk kez gördüğü genç – yaşlı sivil erkeklerin yaşamlarını sonlandırmak ‘görev’inde, önce itaat etmekte zorlanan, fakat ‘öldürdükçe’ sıradan bir iş gibi hisseden (sadece öldürmekten yorulan) bu genç askeri izlerken, insanoğlunun karanlık yanını hissedecek, ürkecek, korkacaksınız! Yılın en iyi filmlerinden.

“Sihirbazın Çırağı”, ‘sinemada ailece eğlenmek’ adına aklınıza ne geliyorsa karşılayan film; iki özelliğiyle de herkesin ilgilenebileceği bir fantastik serüven: Kral Arthur efsanesinde yer alan Merlin’in simgelediği ‘büyücülük numaraları’ ile büyük Hırvat mucit Tesla’nın temsil ettiği bilimsel bilgilerin / pratiklerin işbirliği ve giderek iç içe geçmesi, ilgimizi çekti. Çünkü aslında, beyin kapasitelerinin çok küçük bir bölümünü kullanabilen ‘normal insanlar’dan farklı olarak beyin güçlerini yüzde yüz kullanan sihirbazların gerçekleştirdikleri, eğer ‘anlamaya çalışırsanız’ doğaüstü değil! Film, bu çerçevede kafamıza soru işaretleri çengellemekte… Ve sürpriz: İnsanlığın kültür bahçesinin en nadide ürünlerinden, 1940 yapımı çizgi film “Fantasia”daki ‘Sihirbazın Çırağı’ bölümü yeni bir yorumla sunuluyor! Eğer ‘sinefil’ tanımına giren bir seyirciyseniz, sadece bu kısım için bile görmelisiniz “Sihirbazın Çırağı”nı.

(15 Temmuz 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Bruges Şehrine Bir Aşk

İrlandalı yönetmen Martin McDonagh, bu ilk filmi “Bruges’de”, Bruges şehrine tutkusunu ve aşkını yansıtıyor. Ortaçağ’dan kalma bu şiirsel şehirde bile, kasvet ve şiddet de yaratabilmiş yönetmen.

İrlandalı oyun yazarı Martin McDonagh, ilk filmi “In Bruges”le (Bruges’de), üç iyi oyuncuyu bir araya getirmeyi başarmış. Aslında bu film, Belçika’nın Ortaçağ’dan kalma ve iyi korunmuş Bruges (Brüj okunuyor) şehrine adanmış gibi. İrlandalı genç kiralık katil, Bruges’de olmaktansa Londra’da olmayı tercih etse de, Bruges gerçekten bir filmin adanacağı açıkhava müzesi gibi bir şehir. Adam öldürmede deneyimli Ken’le vicdan azabı çeken genç Ray, yeni bir “iş” için Bruges’e gelmişler. Patronları Harry’den talimat bekliyorlar. Londra’nın hareketli hayatına alışkan Ray, her şeyin düzenli olduğu bu tarihi şehirde canı hayli sıkılıyor. Noel olduğu için otelde aynı odada kalmak zorunda da kalıyor bu iki kiralık katil. Otelin sahibi de güzel ve hamile Marie. Ken, iyi bildiği Bruges’ü Ray’e tanıtmak istese de, Ray, rastlantıyla film setinde güzeller güzeli Belçikalı Chloë’yle de tanışıyor. Aslında bu onun için hayatının en güzel anları oluyor. Ama, Chloë de öyle göründüğü gibi saf değil tabii ki. Bir cücenin başrolde oynadığı kostüme filmin ekibinin uyuşturucu ihtiyacını da bir güzel karşılıyor Chloë. İş ortağı da var, O da, Eirik. Her şey birden melodrama dönüşecek diye düşünürken, yaratıcı senaryoyla beklenmedik bir yöne doğru ilerliyor hikâye. Harry, kuralcı ve her şeyin plânlandığı gibi gitmesini isteyen biri. Ray, ilk işinde bir hata yapınca Harry’yi çıldırtmış. Harry, Ken’e Bruges’deki yeni işi söylerken bu trajedilerin de başlangıcı oluyor.

Etkileyici Bruges şehri…

Sinema tarihinde doğrudan bir şehre adanan, o şehri başrole çıkartan filmler elbette çok. Sinemanın önemli ustalarından Wim Wenders’in 1994 yapımı “Lisbon Story – Lizbon Kenti” hemen akla geliyor. Coen kardeşlerden Tom Tykwer’e, Gus Van Sant’tan Walter Salles’e yirmi iki yönetmenin bir araya gelerek yaptığı “Paris, I Love You – Paris, Je T’Aime – Seni Seviyorum, Paris” ve yakın zamanlarda gösterime girme umudu olan “New York, I Love You – Seni Seviyorum, New York…” Fatih Akın’dan Mira Nair’e birçok sinemacı New York’u anlatıyorlar. Bu filmin yönetmeni McDonagh, Bruges şehrine tutkun ve aşık gibi görünüyor. Yönetmen bazı anlarda belgesel tadında görüntüler bile oluşturuyor. Ama, yine de Ray’in ruh hali yansıyor filme. O muhteşem güzellikler içerisinde bile kasvet duygusunu yaşayabiliyorsunuz. Sisler, gece karanlığında perdeye yansıyan görüntüler, yağmurlar, sanki Ray’in iç dünyasının dışarı vurması gibi. Aslında tüm bunlar yönetmenin estetik yaratıcılığını da fark ettiriyor. Filmin hikâyesi de öyle. Beklenmedik bir anda her şey bambaşka bir yöne doğru gidebiliyor. Hem görselliği hem de hikâyesi bu filmi değer veren önemli iki unsur. Filmdeki oyunculuklar da yönetmenin bu iyi filmine katkıda bulunuyor. 1955’te Dublin’de doğan Brendan Gleeson, sakin ve Bruges’e tutkun kiralık katilde gerçekten etkileyici. Onu gerçek anlamda ilk keşfediş John Boorman’ın 1998 yapımı “The General – Kod Adı General” filmiyle oldu. 1976’da yine Dublin’de doğmuş Colin Farrell da sinemanın önemli oyuncuları arasına girdi. Joel Schumacher’in savaş filmi “Tigerland – Kaplan Diyarı”yla başrole yükseldi Farrell. İngiliz oyuncu Ralph Fiennes, Anthony Minghela’nın Oscarlara boğulmuş epik filmi “The English Patient – İngiliz Hasta”yla iyice fark edildi. 1981’de Brüksel’de doğan Jérémie Renier, Dardenne kardeşlerin filmleriyle anımsanıyor. Renier, öncelikle “Altın Palmiye”li 2005 yapımı “L’Enfant – Çocuk” ve 2008 yapımı “Le Silence de Lorna – Lorna’nın Sessizliği”yle biliniyor. Ama, güzel Fransız oyuncu Clémence Poésy, 2005 yapımı “Harry Potter and the Goblet of Fire – Harry Potter ve Ateş Kadehi”ni göremeyenler için yeni keşif olabilir. DVD’den arşivlere girmeye değer film bu…

In Bruges
Yönetmen-Senaryo: Martin McDonagh
Müzik: Carter Burwell
Görüntü: Eigil Bryld
Oyuncular: Colin Farrell (Ray), Brendan Gleeson (Ken), Ralph Fiennes (Harry), Clémence Poésy (Chloë), Jérémie Renier (Eirik), Thekla Reuten (Marie)
Yapım: Film4-Focus (2008)

(13 Temmuz 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Sakin Kasabada Derin Suçlar

Fransız sinemasının önemli yönetmenlerinden Bertrand Tavernier’nin Amerika’da çektiği “Sislerin İçinden”, dingin anlatımlı ve bir kara film tadında. Büyük oyunculardan Tommy Lee Jones’un performansı da etkileyici.

James Lee Burke’ün “In the Electric Mist with Confederate Dead” romanından uyarlanan “In the Electric Mist – Sislerin İçinden”, Louisiana’nın sakin ve küçük bir kasabada hiç de sakin olmayan bir yazı anlatıyor. Emekliliği yaklaşmış ayyaş bir şerif Dave Robicheaux, giderek birbirine bağlanan suçları yorgun haliyle çözüyor. Vakaların içinde kaybolan Dave, iç savaş yıllarının generallerinden John Bell Hood da capcanlı hayaliyle onun dünyasına giriyor. Siyah mahkûm Dewitt Prejean’ın 1965’te zincirler içinde bataklıktaki öldürülüşüyle de ilgileniyor Dave. Prejean, ırkçılığın yoğun olduğu kasabada beyaz bir kadınla ilişkiye girerek büyük bir günah işlemiş. Kasabada çekilen filmin başrolünde oynayan sürekli sarhoş Elrod, bataklıkta zincire bağlı bir iskelet gördüğünü söylüyor Dave’e. Bunun, Prejean’ın ölüsü olduğunu anlıyor Dave. O sırada genç fahişelerden biri vahşi biçimde öldürülmüş cesedi bulunur. Hem genç fahişe hem de Prejean’ın geçmişte işlenmiş cinayetlerini soruşturan Dave, elbette sanat dünyasının “ihtiyaçlarını” karşılayan tuhaf adı olan Julie “Baby Feet” Balboni’den şüpheleniyor. Karanlık “Baby Feet”, lüks içinde yaşıyor ve şüpheleri onun üzerinde yoğunlaştırıyor Dave. Elbette yeni cinayetler de işleniyor kasabada.

Fransız sinemasının önemli yönetmenlerinden Bertrand Tavernier, 1941’de Lyon’da doğdu. Hukuk okuyan Tavernier, sinema eleştirileri de yazdı. Amerikan sinemasının da tutkunlarından biri ve ayrıca bu sinema için iki kitap da yazdı Tavernier. Cazı da çok seviyor. Tavernier, 1983’te Robert Parrish’le beraber caz üzerine belgesel de çekti. 1986’da Tavernier, Paris’te geçen “Round Midnight – Geceyarısına Doğru” caz filmini çekti. Başrolde de ünlü cazcı Dexter Gordon vardı. Tavernier’nin 1980 yapımı “La Mort en Direct – Ölümü Beklerken”, sinemanın unutulmaz filmlerinden. Tavernier’nin polisiye sinemaya saygı gönderdiği 1995 yapımı “L’Appât – Yem”i de sinemaseverler belleğine almalı. Filmin geçtiği Louisiana eyaletini Fransızlar kurdu. Caz tutkunu Tavernier, her şeyiyle Fransız tadı olan ve cazın ülkesi Louisiana’yı boşuna seçmemiş. Filmdeki çoğu karakterin adı da Fransız. 2005’te Katrina Kasırgası’nın vurduğu Louisiana eyaletinin New Orleans şehrine de adanmıştır belki de bu film. Bazı anlarda kasırganın yıktığı ve enkaza çevirdiği mekânlar da yansıyor perdeye. Filmin fonunda da caz tınıları duyuluyor. Yönetmenin kadınlara yönelik şiddeti ve ırkçılığı anlattığı bu etkileyici filminde sadece siyahların değil, beyazların da yoksulluğunu gösteriyor. Yaşlı insanlar, enkaza dönmüş evlerinde yapayalnızlar. Kara film tadı da veren bu Tavernier yapıtı “Sislerin İçinden”i perdede yaşamak etkileyici. Büyük oyuncu Tommy Lee Jones’un dingin performansı da bellekte kalıyor. Yönetmen, kadim dostu kameraman Bruno de Keyzer’le bu filminde de çalışmış. De Keyzer, Tavernier’nin “Un Dimanche à la Campagne – Kırda Bir Pazar”dan bu yana onunla birçok filmde çalıştı. DVD’den arşivinize katabileceğiniz modern klâsik bir film “In the Electric Mist – Sislerin İçinden…”

Sislerin İçinden (In the Electric Mist)
Yönetmen: Bertrand Tavernier
Eser: James Lee Burke
Senaryo: Jerzy ve Mary Olson-Kromolowski
Müzik: Marco Beltrami
Görüntü: Bruno de Keyzer
Oyuncular: Tommy Lee Jones (Dave), John Goodman (Julie ‘Baby Feet’ Balboni), Kelly Macdonald (Kelly), Mary Steenburgen (Bootsie), Peter Sarsgaard (Elrod), Justina Machado (Rosie), Steve Broussard (Prejean), Bernard Hocke (Doucet)
Yapım: Fransa-ABD (2008)

(13 Temmuz 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Kederli ve Yorgun Şehir

“Herkes Kendi Kedisini Arar” filminin yönetmeni Cédric Klapisch’in Paris’i ve insanlarını anlattığı “Paris” filminde kardeşlerin hikâyeleri öne çıkarken göçmenler de filme dahil oluyor.

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen yönetmen Cédric Klapisch’in sinemaskop çektiği “Paris”i, sinema belleğine alınması gereken bir yapıt. 1961 doğumlu yönetmen Klapish’in 1996 yapımı “Chacun Cherche son Chat – Herkes Kendi Kedisini Arar” filmini sevenler, 2008 yapımı “Paris”i de sevecekler. Birçok insanın hikâyesinin iç içe anlatıldığı “Paris”te, kardeşlerin hikâyeleri öne çıkıyor. Kalp hastası dansçı Pierre ve sosyal hizmet görevlisi ablası Élise’le, Roland ve Philippe Verneuil kardeşlerin hikâyeleri de daha önde görülüyor. Aralarda da göçmenler var. İnsanın yüzünde kederin hiç eksik olmadığı bu şehirde herkese yetecek hikâyeler var. Roland Verneuil, Paris uzmanı bir profesör. Evlenmemiş. Aşık olmamış. Alttan alta da, evli ve üstelik karısı hamile mimar kardeşi Philippe’i kıskanıyor. Takıntılı Roland, dersini dinlemeye gelen güzel öğrenci Laetitia’ya tutuluyor. Kızın rastlantıyla öğrendiği cep numarasına Baudelaire’in dizelerini gönderiyor hep. Elbette manavlık yapan Jean, Franky ve Murat, fırıncı kadın, Brötonlu Jean’ın eski karısı Caroline, fırında çalışan Hatice ve bir de Kamerunlu göçmen genç Benoit var bu Paris hikâyesinde.

Paris’ten hikâyeler…

Hastalığından dolayı hep evinde olan Pierre, final bölümünde dışarı çıktığında Paris’in yorgun ve kederli bir şehir olduğunu söylüyor. Pierre, ölümü beklerken profesör Roland’ın aşık olduğu Laetitia’ya aşık oluyor. Evinin balkonundan karşı dairedeki Laetitia’ya hayran olur Pierre. Hayata tutunacak kadar. Ablası Élise onun için çöpçatanlık yapsa da ne yazık ki Laetitia’nın bir sevgilisi var. Bir düş kırıklığını da Roland yaşıyor elbette. Hep kadınların uzağında kalmış, onlara ulaşamamış Roland, Laetitia’nın taze bahar kokulu güzelliğine Baudelaire’in dizelerini cep mesajıyla gönderse de bu aşk gerçekten imkânsız. Hem de arada yıllar var. Ama Laetitia, belki de Baudelaire’in dizeleri hatırına Roland’ın hayallerini gerçekleştiriyor bir gün için. İşte bu kadar… Yönetmen, Paris üzerine bu filminde tam anlamıyla kardeşlerin hikâyelerini öne çıkarmış. Yönetmenin “koşut kurgu”yla yansıttığı yan hikâyeler de bu filme ve Paris şehrine derinlikli anlamlar katmış. Öncelikle manavcılarla Paris’e kaçak yollardan gelen Kamerunlu Benoit’nın hikâyeleri derinlik katıyor. Hem ülke içinden hem de ülke dışından gelen göçmenler var bu şehirde. Paris, göçmenlere yabancı değil, ama göçmenler Paris’e yabancı. Orada tutunmak ve varolmak o kadar basit mi? Fırında iş bulan Arap kızı Hatice de bu Paris hikâyesinde kendine yer buluyor. Çocukları olan, ama erkeği yanında olmayan Élise, Brötonlu Jean’la aşk yaşamayı düşlüyor hikâyenin bir yerinde. Élise’in, Jean’ı etkilemek için Rosemary Clooney’nin “Sway” şarkısı eşliğinde yaptığı striptizi de gerçekten muhteşem. Sinema tarihinde yerini alacak belki de bu sahne. Rosemary Clooney, ünlü aktör-yönetmen George Clooney’nin teyzesi. “Sway” (Sallan) şarkısını Dean Martin’in sesinden hatırlayabilirsiniz. Yıllar önce, 1976’da Ajda Pekkan da Yeşil Giresunlu’nun Türkçe sözleriyle bu şarkıyı söylemişti: “Başrolde çoğu zaman bir kadın / Peşinde bir erkek adım adım / Dünyanın kanunu besbelli / … / Kim ne derse desin aşk için / Önce hoş sonra boş gelir / … / Aşk bana yalan gelir…” Rosemary Clooney bu şarkıda şöyle sesleniyordu aslında: “Like a flower bending in the breeze (Bir çiçeğin meltemle eğilmesi gibi) / Bend with me, sway with ease (Benimle eğil, hafifçe salla beni) / When we dance you have a way with me (Dans ederken beni kolayca etkileyebilirsin) / Stay with me, sway with me (Benimle kal, benimle sallan) / Other dancers may be on the floor (Pistte başka dans edenler olabilir) / Dear, but my eyes will see only you (Sevgilim, ama gözlerim yalnız seni görüyor) / Only you have that magic technique (O büyülü teknik yalnız sende var) / When we sway I go weak (Biz sallandıkça ben güçsüzleşiyorum) / I can hear the sounds of violins (Keman seslerini duyuyorum) / Long before it begins (Çalmaya başlamalarından önceden beri)…” Filmin fonunda duyulan piyano tınıları da sinemaskop görüntülerle yansıyan Paris’in hüznünü hissettirebiliyor seyirciye.

Filmde unutulmaz bir sahne de, modern Paris halinde geçen anlar. Göçmen ruhları yansıyor buralarda. 1961’de Paris’in Seine Nehri kıyısında doğan Fransız yönetmen Klapisch daha çok 1996 yapımı “Chacun Cherche son Chat – Herkes Kendi Kedisini Arar” filmiyle biliniyor. Paris’e adanmış “Herkes Kendi Kedisini Arar”ı mutlaka görmelisiniz. Aslında Cédric Klapisch filmleri arşivlere alınmalı. Filmleri buralara da gelen Klapisch’in 2002 yapımı “L’Auberge Espagnole – İspanyol Pansiyonu” da çok beğeniliyor. Hikâyesi, birçok şehir ve mekânda geçen 2005 yapımı “Les Poupées Russes – Rus Bebekler” de buralara kadar gelmişti. “Rus Bebekler”, St. Petersburg şehrine selâm gönderiyor. Bu “Paris” filminde, Pierre karakterine hayat veren genç Romain Duris de yönetmenin en çok çalıştığı oyunculardan biri, belirtelim. Evet, Juliette Binoche… 1964’te Paris’te doğan Binoche, sinemanın şimdiden unutulmaz oyuncuları arasına girdi. Binoche, Leos Carax’nın 1991 yapımı “Les Amants du Pont-Neuf – Köprüüstü Aşıkları” filmiyle sinemasal belleklere yerleşti. 1993 yılında Krzysztof Kieslowski’nin “Trois Couleurs: Bleu – Üç Renk: Mavi” filmiyle unutulmaz bir performans ortaya koymuştu. Michael Haneke ustanın da gözdesi oldu sonra. Binoche, Haneke’nin “Code Inconnu – Bilinmeyen Kod” (2000) ve “Caché – Saklı” (2005) filmlerinde de oynadı. 2007’de Tayvanlı usta Hsiao-hsien Hou’nun “Le Voyage du Ballon Rouge – Kırmızı Balonun Yolculuğu” filmine de zenginlik katmıştı. Binoche, 2008’de Abbas Kiarostami’nin “Shirin – Şirin” filminde de göründü. DVD’de yeni yayımlanan bu etkileyici “Paris” filmi arşivlerde olmalı.

Paris
Yönetmen-Senaryo: Cédric Klapisch
Müzik: Robert Burke-Loïc Dury-Christophe Minck
Görüntü: Christophe Beaucarne
Oyuncular: Juliette Binoche (Élise), Romain Duris (Pierre), Fabrice Luchini (Roland), Albert Dupontel (Jean), François Cluzet (Philippe), Gilles Lellouche (Franky), Mélanie Laurent (Laetitia), Zinedine Soualem (Murat),Julie Ferrier (Caroline), Olivia Bonamy (Diane), Annelise Hesme (Victoire), Audrey Marnay (Marjolaine), Feride Khelfa (Feride), Karin Viard (Fırıncı), Sabrina Ouazani (Hatice)
Yapım: Fransa (2008)

(13 Temmuz 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

İsrail’in Beyazperde Korkusu

Gördüklerimizi unutmamız için bize eğlenceli şeyler önerdiler, dünyada olup bitenden uzak durmamız için bizi devasa alış veriş merkezleriyle oyaladılar. Devamlılığın bir süre sonra normalleşme sağladığını bilerek sürekli öldürdüler. Babasının kucağında ölen çocukları artık yemek sofralarımızda izlemeye başladığımızda ise çoktan istediklerini almışlardı.

Çocuğunuzu ekmek almaya yolladığınız zaman bir kurşunla öldürüleceğini bilerek yaşamak zorunda olsaydınız, hayatınız nasıl olurdu? Evinize her an bir buldozerin girip sizi ve ailenizi katledeceğini bilerek sabaha gözlerinizi açsanız… Ölmek bir kaderdir. Peki ya insanın insana yaptığı zulüm? Mavi Marmara gemisindeki onlarca kameranın kayıtları bize ulaşmamış olsaydı, yankısı bu kadar büyük olur muydu? Görüntünün gücü yine devredeydi ve biz -akıllıca yapılan bir sistem sayesinde- saniye saniye yaşananları görebildik. Bütün dünya da işte bu görüntüler sayesinde ayağa kalktı. İsrail ilk defa yaptığı insanlık dışı katliamın “görüntü”lenmesini kontrol altına alamadı. Ve o yüzdendir ki; elinde fotoğraf makinesi olan İHH görevlisini tam alnından tek kurşunla vurarak öldürdü. 19 yaşında genç şehidimiz Furkan’a ise ölüm elinde kamerayla çekim yaptığı sırada geldi.

Bu kurgusuz, montajsız film kanlı ellerin gerçekliğini evlerimize ulaştırdı. İsrail’in “görünür olma korkusunu” tüm dünya görmüş oldu!

Filistin soykırımını anlatan kaç film var?

“Geçen yıl kısa bir kurmaca film çekip Ben Gurion Havaalanı’ndan yola çıkmadan önce, İsrail Havaalanı güvenliği yetkilileri çantamdaki ham filmlere el koymuşlar ve ülkeden çıkarmama izin vermemişlerdi. Özel bir odada uzun bir sorgulamaya maruz kalıp üç defa bütün vücudumun tepeden tırnağa aranmasının ardından, yetkililerin bu tutumlarının sadece güvenlik kaygılarına bağlı olmadığını açık bir şekilde anladım. Güvenlik memurları başka şeylerin yanı sıra benden, filmin çekim senaryosunu, benimle birlikte çalışmış olan oyuncuların ve çekim ekibinin isimlerini, hatta nerelerde oturduklarına dair doğrudan bilgileri istediler. Birkaç saat sonra (uçağım çoktan hareket etmişti) beni serbest bırakmaya karar verdiler, fakat filmin kopyasını, güvenlik tehdidi bulunup bulunmadığını araştırmak üzere bir gün daha kendilerinde alıkoydular. Durum besbelli ortadaydı ki, havaalanı güvenliği açısından birincil kaygı uçağın güvenliği falan değildi, bir Filistinlinin basitçe bir film çekmiş olmasını yarattığı derin huzursuzluktu.” diye anlatıyor Filistinli yönetmen Annemarie Jacir. İsrail’in müdahaleci ve engelleyici tavrı, burada yaşananları dünyaya duyurmama telaşından başka bir şey değil. Oysa görselliğin gücünü çok iyi bilen Yahudiler, Hitler tarafından yaşadıkları soykırımı zihinlerimize çok iyi kazıdılar. “Hayat Güzeldir” filmindeki Nazi kampında, çocuğunu korumak için mücadele içindeki babayı izleyip de ağlamayan var mı?

Hollywood sayesinde Yahudi soykırımını anlatan onlarca “hüzünlü” film var. Peki, Filistin’deki Müslümanların soykırımını anlatan filmlerin sayısı kaç?

Bir toplumu tarih üzerinden silmek için yapılan en büyük felâaket onun kültür yapısına zarar vermektir. İsrail anlamsız ve vahşi hayvanlar gibi hareket ettiği bu dünyevi savaşın içerisinde, en çokta Filistin’in kültür dokusunu hedef almıştır. Ariel Şaron’un Nisan 2002’de Ramallah’taki Sakakini Kültür Merkezi’ni yağmalatıp, bütün eserleri yok etmesi bu amacın en hatırlanır göstergesidir. Verilen zarara rağmen hâlâ cesaretli birçok Filistinli aydının, kültürel dokuyu gelecek nesillere aktarabilmek için yaptıklarını Joseph Massad şöyle ifade ediyor: “Filistinliler şarkıları, müzikleri, dansları, resimleri, oyunları, şiirleri, romanları ve filmleriyle, İsrail’in aralıksız saldırılarına ve cinayetlerine rağmen kendilerini topraklarına ve yurtlarına bağlayan bağı koparmaya itiraz eden bir kültürel direniş sergilemişlerdir.”

Bir Halkın Kurtuluş Hayali

Edward Said’in 24 Ocak 2003’te New York, Columbia Üniversitesi’nde düzenlenen “Bir Ulusun Hayalleri: Filistin Film Festivali”nin açılış gecesinde Filistin sinemasının önemini şöyle vurgular: “Filistin sineması, Filistin’in 1948’i (Filistin’in tarumar edildiği, Filistinlilerin dağıldığı ve mülklerinden oldukları yılı) izleyen yıllardaki varlığı adına görsel bir alternatif. Görsel bir ifade ediş, görsel bir enkarnasyonu sağladığı gibi, ayrıca, bir karşı -anlatı ve bir karşı- kimlik oluşturmaya çalışarak, Filistinlilere dayatılan ‘terörist’ kimliğine, ‘şiddete meyilli halk’ yaftasına karşı koymanın bir yolunu sunar.” (Bu konuşmanın tam metnini ve Filistin Sineması üzerine daha fazla bilgiyi Agora Kitaplığı’ndan çıkan Filistin Sineması: Bir Ulusun Hayalleri / Hamid Dabaşi kitabından edinebilirsiniz.)

İsrail’in kanlı silâhları altında sokağa çıkmaları bile kısıtlanmış olan Filistin halkı, yokluk içerisinde bir sinema dili oluşturmaya çalışır. Yetmişler Filistinli sinemacılar açısından -çekilen film sayısına bakıldığında- bereketli yıllardır. Seksenli yıllara gelindiğinde ise -İsrail’in 82’de Beyrut’u işgâl etmesi üzerine- sinemada bir duraklama olur. Filmlerini seyredebilecekleri bir sinema salonunu bile bulunmayan Filistinliler, Lübnan’a yapılan işgâlin ardından sinema arşivinde çok ciddi kayba uğrar. Özellikle 1940’dan 1970 sonlarına kadar çekilen filmlerin arşivini muhafaza eden Lübnan, İsrail’in zorbalıkla yaptığı işgâlden sonra bu arşivin çoğunluğunu kaybeder.

70’lerde yapılan filmlerin çoğunluğunun belgesel türünde olması dikkat çekicidir. Uzun metrajlı filmlerin maliyetinin yüksek olması gibi sebeplerin dışında çekilen belgeseller, Filistin tarihini görsel olarak arşivleme kaygısı taşır. İsrail bu çalışmaların çoğuna zarar vererek günümüze ulaşmasına engel olmuştur. Belgesel türü dışında ilk önemli çalışma ise Avrupa’da yaşayan Filistinli bir yönetmenin kadrajından beyazperdeye yansır. Michel Khleifi’nin 1980 tarihli Fertile Memory ve 1988’de Wedding in Galilee (Celile’de Düğün) filmleri uzun metraj alanında yapılan ilk çalışmalardır. Filistin sinemasının bir uçta Michel Khleifi, Raşid Maşaravi ve Mai Masri’den, öteki uçta Elia Süleyman, Hany Ebu Esad ve Annemarie Jacir’e kadar güce / iktidara karşı koyma iradesi sergilemesi, bu sinemanın travmatik gerçekçiliğini taçlandıran bir başarıdır.

Filistin Sineması, esaret altındaki bir ulusun barış için ümitlerini ve inadına yapılan zulme boyun eğmeyeceklerini gösteren yapıtlarla dolu. Engellerin, yasakların, İsrail’in dur durak bilmeyen şiddetinin altında Filistinli yönetmenler korkusuzca film çekmeye devam ediyor. Sinemanın görsel dilinin her türlü silâhtan daha kuvvetli olduğunu bilen İsrail ise bunu engellemek için her yolu mubah görüyor. Avrupa’nın çeşitli ülkelerine -mecburi olarak- dağılmış olan Filistinli yönetmenleri ya öldürüyor ya da bir daha film çekemeyecek hale getiriyor. Fakat son olaylarda gösterdi ki, dünya artık İsrail’in beyazperde de uyutacağı bir halden çıktı.

(12 Temmuz 2010)

Ayşe Şahinboy Doğan

Genç Dergi’de yayınlanmıştır. (Temmuz 2010)

Sıralardaki Heyecanlar

Geçen hafta sonu (02 Temmuz Cuma), Türk – Yunan ortak yapımı olarak çekilecek olan Mucizeler Şehri İstanbul filminin tanıtım toplantısı Beyoğlu Zoğrasyon Rum Lisesi’nde yapıldı. Fotini Siskopoulou’nun yönetiminde çekilecek olan filmin Türk yapım ortağı Biket İlhan, komşu ülke filmcileriyle, yine yapımcısı olduğu “Kayıkçı” filminde kurdukları dostluğun sürdüğünü ve bu projenin gerçekleşmesine vesile olduğunu belirtti. Toplantıda, başrollerini Türk oyuncu Orhan Günşiray ile Yunan oyuncu Aliki Vuyuklaki’nin paylaştığı, son Türk – Yunan ortak yapımı “Sıralardaki Heyecanlar”ın, o yıllarda iki ülke arasındaki siyasi gerginlikler nedeniyle Yunanistan’da gösterilmediğini genç kuşaklar da öğrenmiş oldu.

Benzer toplantılardaki sohbetler, teferruatlı bilgi toplama açısından hayli yararlı oluyor. Sağa sola, yukarıya aşağıya kulağınızı uzattığınızda, burnunuzu soktuğunuzda ilginç ve özel bilgiler ediniyorsunuz. Meselâ ileri yaşlardaki bir Yunanlı sinema yazarı meslektaşımız 1950’li yıllarda çevrilen bir Türk – Yunan ortak yapımının dünyada benzeri olmadığını söylüyor. Çevrilen film gösterime girmesede bu özelliğinin çekiminden kaynaklandığını öğreniyorsunuz. Film aynı anda hem Türk oyuncularla hem de Yunan oyuncularla çekilmiş. Dekor kurulduğunda, önce Türk oyuncular rollerini oynamışlar, sonra aynı sahne Yunan oyuncular tarafından gerçekleştirmiş. Meslektaşımız bu filmi ilk Türk – Yunan ortak yapımı olarak açıklasa da konuşması sonrasında ülkemizin önde gelen arşivist arkadaşlarımızdan birisi kendisini kenara çekip aslında ilk ortak yapımın 1933 yılında Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğinde çekilen “Fena Yol” (O Kakos Dhromos) adlı film olduğunu açıklıyor. O da sağolsun yeni edindiği bu bilgiyi bir güzel Yunan Televizyonu E. R. T. TV.ye sıcağı sıcağına kendi mamulâtı gibi açıklıyor. Bizim arşivist arkadaşa da “Olsun, olsun, bilgi bilgidir, açıklaması iyi oldu” mütevaziliği kalıyor. İlk konuşma sırasında arkadaşa o kadar da ısrar ettim, “Açıkla şunu da bilgilendirmede de Türk – Yunan ortak yapımı gerçekleşsin” dedim, açıklamadı.

Benzer toplantılarda özel bilgiler edinmekten bahsetmiştim, bir başkasını da yazayım: Meselâ siz Nilüfer Aydan’a “Şafak Bekçileri”nin DVD.sinin yakında piyasaya çıkacağını söyleyerek sanatçıyı sevindirebilirken Aydan’ın, hep beraber yaptığınız sohbette yanındaki beye Rumca birşeyler söylediğini işittiğinizde, sevdiğiniz sanatçıya duyduğunuz hayranlıklara bir yenisi daha ekleniyor. Keza önümüzdeki 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde onur ödülü verilecek sanatçıların belirlendiğini, ancak birkaç tanesinden henüz kabûl ettikleri konusunda dönüş olmadığından resmi açıklamanın 28 Temmuz’da Dedeman Oteli’nde düzenlenecek bir basın toplantısı ile açıklanacağını öğrenebiliyorsunuz. Sanatçıların adını öğrenmenize rağmen etik olmayacağından derginizde, gazetenizde, TV.nizde, web sitenizde açıklamıyorsunuz. Ancak ertesi gün bir bakıyorsunuz bazı web siteleri marifetmiş gibi “basına kapalı yapılan toplantıda” diye üzerine basa basa onur ödülü verilecek sanatçıları açıklıyor. Bu durumda 28 Temmuz’da yapılacak basın toplantısını bir şekilde sabote etmiş olmuyor musunuz? Bazı web siteleri ise bırakın “basına kapalı yapılan toplantı”yı hangi sanatçılara ödül verileceği tasarlanırken edindiği bilgileri bile kamuoyuna yansıtmadı. Neden? Vatandaşa doğru bilgi verilsin diye. Açıklanan sanatçılardan bazıları ödülü kabûl etmezse internete düşen bilgi ilelebet orada yanlış olarak kalacak.

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri: Ekstra

(Aslında yukarıdaki konuları, aşağıdaki twitter günlüklerimi normal yazı hacmine ulaştırmak için twitter’a yazayım dedim. Fakat uzadıkça uzadı, o nedenle doğrudan sitede yayınladım, güdük kalan son günlüklerime de “Ekstra” başlığını koydum. “Son” deyince, twittır’da “kapıyı örttüm, camı açtım” gibi önemli konuları yazıp, çok uzun yazdığımı, okumakta zorluk çektiklerini belirten sevgili twitterdaşlarım sanmasın ki twitter’a yazmayı bırakacağım. Bazıları ufak tefek, bazıları büyük tefek aklıma takılan konuları yazmayı tabiki sürdüreceğim. Bu twitter meselesi kısa filmi de andırıyor. Makale türü yazılara uzun film niyetiyle bakarsak, twitter’lara kısa film gibi bakabiliriz. Bazen aklınıza öyle bir lâf geliyor ki, ne kadar çekersen çek uzamıyor. O zaman bırak onu, kısa film, pardon twitter olarak kalsın.)

Mükerrer Başlık (Yukarıdaki jenerikti): Sadi Bey’in Twitter Günlükleri: Ekstra

Antalya Aksin Sinemaları’nın Digiakdeniz adlı aylık dergideki ilânında Russell Crowe’ın oynadığı “Robin Hood”, TV dizisi afişiyle …

… tanıtılıyor. Biz demek ki “Sinemanın Tadı Başkadır”, “Film Sinemada İzlenir” diye yıllardır boşuna kürek çekiyoruz. (“dötümüzü …

… yırtıyoruz” diyecektim ama ayıp olur diye demedim.) “Grafiker yapmış” demek mazeret değil. Sinemayı seven bir grafikerle çalış birader.

Uçaklarda first class kaldırılsın, first class uçak seferleri konsun. Ağalar ve beyler kendi kendilerine ister ipek kaplama koltuklarda …

… otursunlar, ister atlastan perdeleri olsun. İster kristal kadehlerden içsinler, ister altın kaplama mekânlarda saçsınlar dertlerini.

2010 En İyi Yabancı Film Oscar Ödülü’nü kazanan, orijinal adı “Okuribito” (Departure) olan film “Son Veda” Türkçe ismiyle sinemalarda …

… gösterilmişti; DVD.si ise “Gidişler” adıyla piyasaya çıkarıldı. Niye? Oldu olacak TV.lerde de “Yürüyüşler”, “Yola Çıkışlar” vs. gibi …

… bir isimle gösterin de vatandaşın kafası iyice karışsın. Sinemada gösterilmiş olan film sinemadaki adıyla anılır. “Türkler Çıldırmış …

… Olmalı”nın DVD.si “Somali Fatihleri” adıyla çıkarılabilir mi? Çıkarılır tabiki, neden olmasın. Hani bir zamanlar sinemada vizyon gören …

… Türk filmleri birkaç yıl sonra Anadolu’da farklı isimlerle gösterime sunulurdu. Kemal Sunal’ın “Kibar Feyzo”sunun “Nazik Zülfo” …

… adıyla yeniden gösterime çıkarılması gibi. DVD piyasasında da benzer bir uygulama mı başlıyor nedir?

Bulmaca düzenleyenlerden ricam: Cevabı “As” olan “Bir kürk hayvanı” sorusunu bulmacalarınızdan lütfen sonsuza dek kaldırın.

(08 Temmuz 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

09 Temmuz 2010 Haftası

“Büyük Hata”, kocasını sınamak için ona gizlice ‘escort’ ayarlayan kadının, ‘masum görünümlü’ kızla etkileşimi sonucu kendi cinsellik dehlizini keşfi… Ve fakat bu aldatmacada yüzeyin içine girmeye çalışan ve saf sevgiyi arayan kızın, zenginlerin oyun sahasında kendi gibi piyonların kolayca harcanacağını ‘fena halde’ öğrenmesi üzerine bir ikinci çevirim (Fransız filmi “Nathalie…”den uyarlama). Çapraşık duyguların önemli yorumcusu Julianne Moore ve taptaze bir güzellikle baştan çıkarıcılığı birleştiren Amanda Seyfried ikilisi, cinsel gerilimin psikolojiyle sımsıkı temas ettiği bu tür öykülerin uzmanı Atom Egoyan yönetiminde, tam anlamıyla ‘döktürerek’, izleyenin tüm dikkatini ve kimyasını perdeye teksif etmekte.

“Gece ve Gündüz”, ‘iyice uçurulmuş’ aksiyonun ve görkemli patlamaların eşlik ettiği çok mekânlı ‘ajan serüveni’nin, iki olgun ancak fizik – kimyaları hâlâ mükemmel oyuncu marifetiyle, ilgi çekici bir gösteriye dönüştürüldüğü, gerçekten de, katıksız eğlence. Yönetmen farkı tabii: James Mangold, mizahı (kalitelisini tabii) lokomotif unsur olarak kullandığı için bu işi iyi kotarmış. Kendi adıma, son aylarda, sinemada bu kadar güldüğümü anımsamıyorum.

(06 Temmuz 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Anneler, Kocaları, Sevgililer ve Chloe

Biraz kadınlar arası bir durumun hikâyesi aslında Atom Agoyan’ın “Chloe”si.

Bir genç kadın, bir olgun kadın ve onların arasındaki ilişki. Her ne kadar biraz erkek fantazileriyle süslenmis dahi olsa, bir erkek yönetmenden gelmesi açısından “Chloe” kadınların dünyasına aslında gerçekçi ve oldukca dramatik bir bakış açısı sunuyor.

Doktor Catherine Steward (Julianne Moore) eşi ve arkadaşları ile gittiği bir restaurantın tuvaletinde ağlamakta olan bir genç kadına yardım teklif eder. Daha sonra kocasının kendini genç kadınlarla aldattığından şüphelenen Catherine, adı Chloe olan bu genç telekızdan yardım ister.

Chloe, Catherine’in oğlu Michael’in yaşındadır ve aslında kendine bir anne figürü aramaktadır.

Ustalıkla filmin içine yerleştirilmiş olan detaylar (ilk tanıştıklarında sadece kendine ilgi gösterdiği için Chloe’nin Catherine’e annesine ait olan bir tokayı vermek istemesi, Catherine her Chloe ile ilgilenmeyip kocasının onu aldatmasının yarattığı duygularla boğuştuğunda Chloe’nin suratının asılması, Catherine’in ilişkilerini ilk sonlandırma teşebbüsünde Chloe’nin tam da onun önünde bisikletten düşmesi, vs.) Chloe’nin aslında Catherine’in ilgisini istediğini bize açıkça belirtiyor.

Bu da daha sonra aralarında ilişki başka bir boyut kazandığında ya da Chloe’nin Catherine’in kocası hakkında anlattıklarının doğru olmadığını öğrendiğimizde “Bu da nereden çıktı şimdi?” diye sormaktan bizi kurtarıp filme bütünlük sağlıyor.

Bu açıdan film, delillerin çok iyi yerleştirilmiş olduğu bir dedektif romanı gibi izleyeni merak içinde bırakan, karamsar konusuna rağmen akıcı bir film.

Julianne Moore ve kocasını canlandıran Liam Neeson zaten çok sevdiğim iki oyuncu. Ama Chloe’yi ete kemiğe büründüren Amanda Seyfried izleyeni etkisi altına alıyor. Rolünde o kadar gerçekçi ki… Halihazırda kocaman olan gözlerini koca koca açarak, arada alnını kırıştırarak Chloe’nin hem deli tarafını, hem de duygularını harika yansıtıyor.

(06 Temmuz 2010)

Yasemin Sim Esmen

02 Temmuz 2010 Haftası

“Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma”da, kendi benliğini ve arzu ettiklerini adamakıllı keşfe çıkan ‘buğulu’ Bella Swan, okulun son yılında, kendisinin merkezde olduğu korkunç bir intikam plânının yürürlüğe konmasının tam ortasında, ‘soğuk’ aşkı / ‘kristal’ Edward Cullen ile yüreğini ısıtan ‘sıcak’ Jacob Black arasında, tam bir insan dişisi gibi davranmaya devam ediyor. Onunla duygudaşlık kuran dünyanın her yanından milyonlarca genç kız da soruyor: Ben olsam kimi seçerdim? Sinemanın, bire dört-beş veren akıllıca yatırımlarından biri olan serinin üçüncüsünde, hedef kitle için cazip gelen duygusal çalkantılar ve yeni bir vampir topluluğuna karşı savaşacak olan Cullen ailesinin kurt adamlarla işbirliği yapması gibi aksiyona yönelik ‘tanıdık’ gelişmeler, yetişkinlere sıkıcı gelebilir. Fakat kabûl edelim ki, “Twilight” artık bir görüngü!

“Müşteri”, işçi sınıfından evli erkeğin -sıkıntı çekmeden geçinebilmesi için- bedenini kentsoylu kadınlara satmasını, cinsellik, aşk, evlilik, ahlâk gibi temel ve problematik kavramları iç içe geçirerek hikâye ediyor. Kuşkusuz zor bir metin yazmış olan ve filmi yöneten ve de oynayan, son olarak “Yaşamaya Değer”in suratsız / yalnız apartman görevlisi rolünde izlediğimiz Josiane Balasko, sormaktan kendini alamıyor: Çıkarlar söz konusu olduğunda, ahlâk nereye kadar dayanabilir… Ve bu noktada, aşk konumlanabilir mi? Zeki bir çalışma; herkesin kendini sınaması için özellikle, öneriyorum!

“Oyuncak Hikâyesi 3”, genel adları oyuncak ve yapıları plâstik-metal-elektronik devreler gibi suni olsa da, her biri sağlam bir dost olan kahramanlarını, bağlılıkların / vefanın, dayanışmanın, özverinin, cesaretin -bir kez daha- esaslı biçimde sınandığı bu yeni serüvende ve ‘göz kamaştırıcı’ bir mekân-renk-hareket zenginliğinde bir araya getiriyor. Doğaldır ki, gelişen dijital teknolojiye koşut serinin en iyisi! Ancak salt teknolojik değil, öykü doygunluğu açısından da en etkilisi. İzlerken, türünde klâsikleşmiş “The Great Escape – Büyük Kaçış”ı anımsayabilirsiniz.

“Ölüm Zili”, bizdeki lise muadili okulun sınırları içinde, bir intikam plânını uygulamaya koyan katil ya da katillerce kapana düşürülen bir grup öğrenci ve öğretmenin oradan oraya koşturmaları içinde bizlerden de korkmamızı isteyen film! Ancak bu ölüm oyunu öyle karışık ve anlamsız ki, değil korkmak gevşetip rahatlatıyor yani uyku hali yaratıyor. Fonda değinilen, eğitim sistemindeki yozlaşma ve adaletsizlik meselesi de, bu bir tür “Testere” olmaya soyunmuş filmi iyice mânâsızlaştırıyor. Demek, başka ülkelere orijinal senaryoların/filmlerin yeniden çevirim haklarını ihraç eden Güney Kore’den de kötü filmler çıkabilmekteymiş!

“Yuva”, sevdiği tek insanı, henüz doğurmadığı çocuğunun babasını kaybeden ve onun ölümüne, kendisinin de fiziksel olarak çökmesine yol açan eroinden kurtulma savaşına giren genç kadının, o güne dek hiç farkında olmadığı şeyi, ‘yaşamanın güzelliğini’ öğrenmeye çalışması… Şansı, hayatına giren kayınbiraderinin ‘her varlığı sevmek’ sevinciyle yüklü olmasıdır. Dramatik bir olay içermesine karşın, izledikten sonra insana iyi hissettiren filmlerden… Gücünü, doğal anlatımından ve gerçekten de hamile olan kadın oyuncunun performansı ile ‘melek gibi’ erkek karakterden alıyor.

(29 Haziran 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Paris Kan Gölü

Paris’ten Sevgilerle (From Paris with Love)
Yönetmen: Pierre Morel
Hikaye: Luc Besson
Senaryo: Adi Hasak
Müzik: David Bucley
Kurgu: Frédéric Thoraval
Görüntü: Michel Abramowicz
Oyuncular: John Travolta (Charlie Wax), Jonathan Rhys Meyers (James Reece), Kasia Smutniak (Caroline), Richard Durden (Büyükelçi Bennington)
Yapım: Wanrer Bros-Europa Corp. (2009)

Batılıların kendilerine benzemeyen kültürdeki insanlara önyargılı baktığı filmlerden olan “Paris’ten Sevgilerle” yer yer ırkçı ve öfkeli şiddet yüklü bir film.

Ünlü Fransız yönetmen Luc Besson’un hikâyesini yazdığı ve yapımcılarından biri olduğu “From Paris with Love – Paris’ten Sevgilerle”, batının doğuya saldırgan bakışını yansıtan yer yer ırkçı bir film. Hayata diyalektik açıdan bakamazsanız, bu filmin manipüle ettiklerine hemen inanırsınız. Batılılar, kendilerine benzemeyen herkese ve her şeye saldırıyorlar. “Paris’ten Sevgilerle” filmine göre Çinliler ve Pakistanlılar çok tehlikeli. Hepsi suç için doğmuş. Çinliler, batıdaki tüm uyuşturcu trafiğini yönlendirirler. Pakistanlıların hepsi terörist bir canlı bomba. İnsan önyargılar ve ırkçılıklar yüzünden kederlere düşüyor. Doğru tarafları olabilir. Ama tüm bir toplumu öyle sunmak elbette çok ürkütücü bir şey. Kızılderilere soykırım yapıldı Amerika’da. Bu soykırımda tüm bir toplum mu suçluydu? Mafyayı yaratan Amerika’nın her ferdi mi gangsterdi? Ya Fransızlar? Amerika gibi günahın ülkesi olan Fransa’nın günahları da Amerika’dan az değil. Dünyadaki tüm halkların soylu tarafları var. Eğer suçlar ortaya çıkıyorsa bu emperyalizmin yaydığı bir şeydi. Hem suçlar hem de şiddet. Konjektüre göre bazı örgütleri yaratan batı, işi bittikten sonra kontrol edemediği o örgütlerin şiddeti kendisine yönelince tam bir Frankenştayn oluyor. Politikadan nefret ediyoruz ama batıdan öyle yalanlar ve manipülasyonlar üzerimize yağıyor ki… Propaganda tehlikeli bir oyuncak.

Paris’te şiddet ve heyecan…

Ama bu film, tüm politik yönlerini bir tarafa bırakabilirseniz tam anlamıyla birinci sırııf bir aksiyon ve şiddet filmi. “Paris’ten Sevgilerle”, bir zamanların Soğuk Savaş dönemlerinin “007 James Bond” filmlerinin tadını veriyor. Evet, bu filmi perdede seyretmeye doyamıyorsunuz. Kurgusu ve senaryosu iyi olan filmde, öncelikle John Travolta’nın performansı heyecan verici. Dazlak ve küpeli Wax, “çömez” ajan James’le Paris’i birkaç gün içinde kan gölüne çeviriyor. James, Paris’te Amerikan Büyükelçisi Bennington’ın ufak tefek işlerini görerek ajanlıkta “tecrübe” kazanıyor. James bir de Caroline adında bir genç kadına aşık. Onunla evlenmeyi bile hayal ediyor. Ama hayatına birdenbire Wax girince ajanlıkta epey yol alacağını da anlıyor. Wax, ajanlığın “inceliklerini” de James’e uygulamalı olarak gösteriyor. Wax, bu şehre indiğinde Paris’te hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Romantizmin şehrinin karanlık yüzüne dalan Wax, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını da gösteriyor James’e. Gerçekten kaç zamandır böyle nefes kesici birinci sınıf bir aksiyon filmini perdede görmemiştik. Filmdeki şiddetin çok sert olduğunu da belirtmeliyiz. Kanlar neredeyse fışkırıyor her yere. Wax ortaya çıktıktan sonra temposu bir an düşmeyen filmde seyirci ancak final bölümünde nefes alabiliyor. James’in bir santraç ustası olduğunu da belirtmeli.

Sinemaseverler, 1977 doğumlu İrlandalı oyuncu Jonathan Rhys Meyers’ı Woody Allen’ın 2005 yapımı “Match Point – Maç Sayısı” filminde Chris Wilton karakteriyle hatırlayabilirler. John Travolta, “Paris’ten Sevgilerle” filminde John Badham’ın 1977 yapımı “Saturday Night Fever-Cumartesi Gecesi Ateşi” filmindeki gibi sanki dans ediyordu şiddet sahnelerinde. 1964 yılında doğan Fransız Pierre Morel, yönetmenliğe kameramanlıktan geçti. Sinemaseverler bu yönetmenin 2008 yapımı “Taken – 96 Saat” filmini hatırlayabilirler. Luc Besson, yönetmen Morel’e tam anlamıyla destek veriyor. Çünkü Morel, kameraman olarak birçok uluslararası aksiyon filminde çalıştı. Yani bu işi iyi biliyor. Morel, David Lynch’in 1984’te çektiği “Dune” (Kumul) bilimkurgusunu yeniden çekmeyi düşünüyor. “Dune”un yazarıysa Frank Herbert.

(23 Haziran 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

25 Haziran 2010 Haftası

“Paris’ten Sevgilerle”, insanlığın ciddi düşmanı terörizmin yeni tuzaklarından birini etkisiz hale getirmek için koşturan iki ajanı vitrine çıkarıp, bu bahaneyle şiddeti sıradanlaştıran, kötüsü de ‘eğlenceli’ hale getiren ve açık biçimde ırkçılık yapan kaba aksiyon gösterisi. Birileri yapımcı / öykünün yazarı Luc Besson’a anımsatmalı ki, “ticari film çekmenin de, para kazanmanın da bir ahlâkı vardır”… Sanatçılara akıl vermek doğru değilse de, seyircilere sunulacak şiddet gösterilerinde bilinçaltına yerleşebilecek nefret mesajlarına yer vermemek gerektiğini vurgulamak isteriz.

“Örnek Aile”, sürekli, artan bir hırs ve azgınlıkla tüketmesi gereken bireylere günün yirmi dört saati ürün satan kapitalizmin, bu satışları gerçekleştirme numaralarının ulaştığı son merhalede, ‘tüketirken, aşk da dâhil her şeyi tüketen’ insanların acınası hikâyesi. Ancak, kendi mantığı içindeki gerçeklikten saptığı final ve etkisini çok zayıflatan zorlama kırılma noktaları ile başarılı bir film olmanın kıyısından dönüyor. Yine de, ‘örnek bir aile’nin nasıl örnek alınmaması gerektiğini merak edenler için!

“İşkence Okulu”, horlanan, dışlanan, alay edilen, aşağılanan şişman öğrencinin intihar etmesinden sonra hayaletinin çıkagelip intikam almaya başlaması, biraz ‘slasher’, biraz komedi, biraz seks, biraz çıplaklık, biraz psikolojik sos içerse de, ergenlik çağındakiler için ‘mısır patlağı tüketerek eğlenecekleri’ bir anlamsızlık kesinlikle! Yaş sınıflandırmasında “18+” alması tuhaf. Çünkü bu film, o yaşın üstünde hiçbir ‘aklı başında’ seyircinin ilgi alanı içinde değil!

(22 Haziran 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Bir Trier Senfonisi: Antichrist

Tuva Semmingsen’in büyüleyici yorumuyla “lascia ch’io pianga”yı dinleterek prolog kısmını bize sunuyor Antichrist. Oldukça dingin başlayan görüntüler ve müziğin de hipnotize edici gücüyle damarlarımızda bir ağırlaşma başlıyor. Kolumuzu kaldıramaz oluyoruz. Sanki ihtiras bizi sarmalıyor ama üzerimizdeki o ağırlık yüzünden bedenimizi kontrol edemiyoruz. Kar taneleri mümkün olabilecek en yavaş haliyle perdeden siyah beyaz görüntüler eşliğinde kayıp giderken bedenimiz de hayalimizdeki bedenin içinde tekleşmenin hazzını yaşıyor. Aslında tüm bu açılış sahnesinde bir aldatmaca var. Yaklaşık 10 sn.lik bir görüntü 10 dk. boyunca bize gösteriliyor. Renklerin yaratacağı bir yanılsama yok. Müzik ise başkaca bir şeye konstantre olmamıza engel oluyor. Kullanılan tekniğin istenirse eğer seyirciyi ne derece manipüle edebileceğini de göstermiş oluyor Trier bize. Ama Trier tam da bu noktada her şeyi öylesine bütünleştirici bir etki yaratarak sunuyor ki bize, teknik yanılsamaların içine sağlam fikirlerin ve görsel olarak sinemada görmeye çok da alışık olunamayacak cesur sahnelerin yerleştirilmesiyle bütünsel olarak yönetmenin kişisel mastürbasyonunu da tamamlamış oluyor. İnsanın içindeki hayvani dürtülerin de ne kadar bireyin şahsına münhasır olduğunun başarılı bir şekilde ifade bulduğunun altını çizmiş oluyor. Güçlü yorumu ve bize insanı en uç haz anındaki şeffaflığıyla yüzleştirmesiyle Antichrist’in sırf prolog sahnesi bile sinema tarihinde unutulmayacaklar arasında yerini alabilir. Aynı zamanda naif haliyle de dikkat çeken bu sahneyi fantastik unsurlarla da bezeli bir çeşit vicdan sorgulamasından bağımsız tutmak mümkün değil. Charlotte Gainsbourg’un yüzüne de bu hadise çok yakışmış.

Filmi 3 tema üzerinden incelemek mümkün. Bu temaların dinsel ya da mitolojik temellerinden bağımsız bir şekilde ele alınması ise daha tercih edilebilir bir eleştiriye zemin hazırlıyor. Keder, acı ve umutsuzluk… Süreç, aynen bu şekilde ilerliyor ama biz bu şekilde ilerlediğine episodik anlatımlar sayesinde daha da emin olabiliyoruz. Keder başlıklı bir bölüm açıldığında kedere dair ne olabilecekse zihnimizde hazırlığımızı yapıyoruz ve aynı durum diğer bölümler için de geçerli oluyor. Film üç dilencinin bizden varoluşumuza sahip çıkmasıyla, bize tuttuğu aynayla ilerliyor ve tüm korkularımızla, korkularımızı nasıl alt edeceğimizi sorgulatmakla bizi cezalandırıyor. Filmde kadın karakter ve erkek karakterin isimleri bize hiç söylenmiyor. Duyduğumuz tek isim filmin başında ölen çocuklarının ismi. Yani bizim yarattığımız şeye atfettiğimiz değerin sembolize edilmiş hali. Kendimize ise bir değer biçemediğimiz bu dünyada bencilliklerimiz ve yenik düşmelerimizle anlamsızlaştırdığımız çocuklarımız. Diğer bir okumayla da başkaları tarafından yaratılan bizler ve gittikçe isimsizleşmeye mahkûm edilmiş beyinlerimiz. Tek umursadığımız kendi vicdanımızı rahatlatmak ya da usulsüz olarak bi şeylere sahip çıkmak. Film, insanoğlunun hiçleşmeye mahkûm edildiğinden tutun, aslında hayvani dürtü diye bir şeyin tüm canlıların varoluşunun temelinde yatan bir gerçek olduğuna kadar birçok yoruma açık. Lars Von Trier’in filmografisinde bambaşka bir yerde diyemeyeceğim çünkü zaten Trier’in filmografisi özellikle teknik anlamda kendini geliştirmeye dönük bir yapıda seyrediyor. Dogville, Lars Von Trier’den Beş Engel gibi filmler yapmış, ardından da pek de bir anlam verilemeyen belki de fazla stilize edilmiş Emret Patronum’la bizi selâmlayan bir adamın Antichrist’e kadar ulaşan süreçte ne gibi çılgınlıklar yapabileceğini tahmin eder hale geldik. SİYAD’ın bu yıl 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali için seçmiş olduğu En İyi İlk Filmler kuşağında Trier’in “Suç Unsuru” filmi gösterildi ki 35 mm formatında beyazperdede bu akıl almaz deliliğe şahit olmak kendimi oldukça şanslı hissetmeme yetti de arttı bile. Avrupa’nın hâlâ ortaçağdan kalma skolastik yapısına dem vuruşuyla, hikâye içinde yarattığı hikâyelerle, kurgunun izleyeni ters köşeye yatıran sürprizleriyle sıradışı bir yönetmenin ilk göz kırpışına da tanık olmuştuk. Antichrist’in görsel anlamda çok daha cesur olan anlatımına şaşıramayacağımız kadar orjinal ve kusursuzdu “Suç Unsuru”.

Şimdi de biraz Trier’in kadınlara ne yaptığı üzerine üç beş kelâm edelim. Kadınlar hem suçlu, hem fedakâr, hem anne, hem sadık bir eş hem de yalnızlar bu hayatta. Antichrist’e göre üçgenin tepesinde kadının kendisi vardı. Hayatın merkezi iyiliğiyle, kötülüğüyle kadına odaklı bir bakış açısına sahip. “Dancer in the Dark”ta müzikâllerin dayanılmaz çekim gücüne kapılıp gittik Selma karakteriyle. Göremediğimizi gösterdi bize. Aslında oldukça klâsik bir senaryoyu dramatize ettikçe etti ve çivi çiviyi söker hesabı bizi gözyaşlarına boğdu. Belki de Trier’in dertlerini kadınların çektikleri cefalarla ifade etmek çok daha doğru bir anlam buluyordur. Dogville ile başlayan Fırsatlar Ülkesi Amerika üçlemesinde de kadınlar dünyayı kurtarmaya yelteniyorlar ama battıkça dibe batıyorlar. Antichrist’te de Charlotte Gainsbourg’un oyunculuğu oldukça vahşi. Tıpkı Emily Watson, Björk, Nicole Kidman gibi belli bir ön hazırlık süreci geçirmişe benziyor. Bu konuda da Lars Von Trier’in kendine has çalışma teknikleri de meşhur zaten. Karakteri psikolojik olarak zihinde tam olarak oturtmaya çalışıyor ya da belki de David Lynch misali oyuncunun karakter hakkında bir şey anlamaması işine geliyordur. O ya da bu şekilde sonuç itibariyle olayın süzgeçten geçirilmesi sıkı bir yorgunluğu da beraberinde getiriyor.

28 yaşına hızla yaklaşmak olduğum şu günlerde Antichrist bana ne kattı peki? Ya da katması gerekiyor muydu? Sanırım ikinci soruya verilecek yanıt sinemasal anlamda herkesin ne tarz bir duruşu olabileceğine de açıklık getirir. Ama ben bu sorulara net bir cevap veremeyeceğim. İzlenilen şey bir şeyleri ifade etme derdini bariz bir şekilde ortaya koyuyorsa bana da bir şey katmasını daha bir fazlaca bekleyebilirim. Ama bunların bir sınırı da yok tabiiki. Antichrist çoğu insanın beynindeki tabulara sert bir eleştiri getiriyor. Olduğu kesin olan ama kabûllenilmesi ya da fark edilmesi güç olan noktalara giriyor. Özümüzde varolan bencilliğimizi dışavuruyor. Yer yer simgesel anlatımlarla yer yer de direkt olarak söylüyor derdini. Film ülkemizde “Deccal” ismiyle gösterime girdi. Çok fazlaca bir yorumu öncesinde yapmaktansa şu şekilde bir açıklamaya yeltenmeyi daha uygun buluyorum:

“Deccal*, ahir zamanda farklı inançlara göre Mesih’in veya Mehdi’nin ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanlığın dini inançlarını kullanıp saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan düşünce yada varlık. Hadislere göre, Deccal kıyamete yakın bir zamanda Mesih’in dünyaya zuhurundan önce Allah tarafından insanları kötü yola ve imansızlığa çağıran, Âdem ile kıyamet arasındaki vakitte Allah’ın yeryüzüne gönderdiği en büyük fitnedir.”

O halde benim anladığım kadarıyla Antichrist ya da Deccal, nasıl telâffuz edersek edelim bahsedilen kötülük insanı şehvetinin kurbanı yapacak bir kötülüktür. İnsanoğlunun da şehvetinin kurbanı olduğunu itiraf edersek herkesin içinde bir deccal var o halde. Trier içi boş olmayan bir söylevin derdinde. O ya da bu şekilde pek kayıtsız kalınamayacak bir filmle yine aklımızı bulandırabilmeyi başarmış.

* http://tr.wikipedia.org/wiki/Deccal

(22 Haziran 2010)

Görkem Akgün

Geçmişi Unutan Adamın İntikamı

Hong Kong sinemasının önemli yönetmenlerinden Johnnie To’nun Fransız rock yıldızı Johhnie Hallyday’le Hong Kong’ta yaptığı “İntikam Peşinde”, belleğini yitirmiş bir babanın intikamını anlatıyor.

Film, mutlu bir evliliğin üzerine açılıyor. Fransız genç kadın Irene, Çinli bir geç adamla evlenmiş ve iki çocukları olmuş. Dışarıda yağmurlu kasvetli bir hava var. Birileri eve baskın yapar ve onları vahşice öldürürler. Kadın, ağır yaralı hastaneye kaldrırılır. Babası da, Paris’ten Hong Kong’un batısındaki Makau’ya gelir. Kızından gazetedeki kelimeler üzerinden ipuçları alır. Ama Francis Castello’nun belleğiyle bir sorunu var. Belki de bu bellek onu geçmişin acılarından koruyordur. Katliam yapan çeteyi bulmak için rastlantıyla Kwai ve küçük çetesiyle tanışıyor Costello. Kwai, patron Fung’un pis işlerini temizleyen biri. Yine böyle bir iş üzerineyken Costello bu temizlik işine tanık oluyor ve böylece bu çeteyle kader birliği yapıyor. Kendisinin aşçı olduğunu söyleyen Costello’nun aşçılığından emin olamıyorsunuz. Hatırlamak için Kwai çetesinin fotoğraflarını çeken Costello, bir yerden sonra kızının intikamını bile unutuyor.

Çarpıcı final böiümü…

Şiddetin yoğun ve stilize olduğu Johnnie To filmlerinde genel olarak dingin bir anlatım vardır. Usul usul olayların içine girerseniz ve o atmosferin içerisinde kaybolursunuz. “İntikam Peşinde” filminde de bu böyle. 1955 doğumlu Hong Konglu yönetmen, suç filmleriyle batıda gereken saygıyı görüyor. Öncelikle Venedik Film Festivali onu kutsadı. Johnnie To, yönetmen – senarist – yapımcı Ka Fai-Wai’yle de iyi bir ortaklığıyla önemli filmler ortaya koyuyor. Yönetmen bu filminde dingin bir kamera kullanmış. Ama, görüntünün içiyse çok hareketli. Film, genelde gece atmosferinde geçiyor. Mekâna düşen ışıklar insana kasvetin içindeymiş duygusunu yaşatıyor. Kara film tadı da veren “İntikam Peşinde”de şiddet de stilize yansıyor perdeye. Kanlar, bir ressamın tablosuna boya fışkırtması gibi fışkırıyor. Neredeyse şiddetin hiç bitmeyecek hissine kapılıyor insan o atmosferin içinde. Filmin uzun final bölümü de melodram yüklü bir trajedi gibiydi. Yönetmen, filmin ilk bölümlerinde fonda piyano tınılarını kullanıyor. Şiddet çoğaldıkça rock tadı veren gitar tınıları da duyulmaya başlıyor. Elbette bu doğal. Çünkü filmin başrollerinde Fransızların rock yıldızı Johnny Hallyday var. Johnnie To’nun bu filmi 62. Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” için de yarışmıştı. 2009 Filmekimi’nde gösterilen ama ne yazık ki vizyona çıkamayan bu film şimdi DVD olarak sinemaseverin karşısında. Sinemanın yaşayan büyük ustalarından Johnnie To’nun filmlerini bir gün perdesi en kocaman sinemalarda görmeyi temenni ediyoruz.

İntikam Peşinde (Fu Chou/Vengeance)
Yönetmen: Johnnie To
Senaryo: Ka Fai-Wai
Müzik: Tayu Lu
Görüntü: Cheng Siu-keung-Hung To Mo
Oyuncular: Johnny Hallyday (Costello), Anthony Wong Chau-Sang (Kwai), Ka Tung Lam (Chu), Suet Lam (Şişko Lok), Sylvie Testud (Irene), Simon Yam (Fung)
Yapım: Fransa-Hong Kong (2009)

(19 Haziran 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

18 Haziran 2010 Haftası

“Şüphe”, başkası için tehlikeli olabilecek karakter zaaflarını ve kötüsü de, sevdiği kadın tarafından aldatıldığına dair takıntısını giderek boğucu bir şekilde yaşayan adamın, pekâlâ kısa metraj olabilecek öyküsünü, klostrofobik ev içinde ‘kurgu numaraları’ ile uzatmış. Benzerlerinden farklı, orijinal bir stili yok; çarpıcı sürprizi yok; akılda kalıcı oyuncu performansı yok… Ancak seyircinin zamanını telef etme cüreti var! 97 dakikalık bu ilk filmi illâ izlemek isterseniz, başından ve sonundan on beşer dakikayı alın, birbirine ekleyin, değişen bir şey olmadığını göreceksiniz.

“İlahların Aşkı”, iddialı bir Türkçe isim… Oysa orijinalinin vurguladığı ‘denizden gelen’ daha uygun! Başka bir adamla yaşayan eski karısının yanında kalan böbrek hastası küçük kızını çok seven ve adeta onun için yaşayan İrlanda’lı, eski alkol bağımlısı balıkçının ağlarına takılan genç kadın, denizden çıkagelen! Onun gelmesiyle ve baba kızın yaşamını saran küçük sevinçlerle birlikte, genç kadının fantastik bir varlık mı, yoksa bu dünyanın gerçeği mi olduğuna karar veremediğiniz bir çizgide ilerleyen film, umudun her daim muhafazasına dair. Finali ‘beklediğimiz gibi’ ve ‘Neil Jordan ismine göre’ filmin geneli, ortalamanın üzerinde değil! Ancak, ilgiyi çeken unsurlarını da sıralamak gerek: Kuzeyin balıkçı kasabasının ‘yosun’ rengi , ‘kirli’ görüntülerinin arkasındaki imza, müthiş kameraman/görüntü yönetmeni Christopher Doyle; lirik ezgiler içeren müzikler; tabii ki rolüne ‘cuk’ oturmuş Colin Farrell; Meksika doğumlu Polonya asıllı oyuncu/şarkıcı, “Trade” ile tanıdığımız Alicja Bachleda’nın masalsı güzelliği…

“Gezegen 51”, uzayın derinliklerinden gelen kötü niyetli istilâcıların insanları zombileştirmesi üzerine kurulu ‘dünya efsanesi’ni, uzak bir gezegendeki başka bir uygarlıkta (hoş, ellili yılların Amerika’sı gibi) yaşayanlar için insanları istilâcı durumuna getirip tersine çeviren, geniş spektruma (serüven, güldürü, bilim kurgu…) sahip animasyon. Aslında, hakkında bilgi sahibi olmadığın ve tanımadığın, bu nedenle de korktuğun başka varlıkları düşman olarak kabûl etmenin kolaycı bir yol, ancak onlarla iletişim kurup temas ettikçe ortak yanların keşfiyle birlikte dost olmanın sonu mutlu biten bir çaba olduğunu söylemesi, “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin?” ile akraba olduğuna işaret etmekte… Oradaki Hıçkıdık, burada Gezegen 51’in genç Lem’i, ejderha ise Dünya’dan çıkagelen Kaptan Charles T. Baker! Herkes ‘insan’ olduğu halde binbir ayrımla düşmanlıkların körüklendiği günümüzde, küçük izleyicilere ‘farklı olandan korkmamayı’ öğütleyen bu tür temalara sinemada daha fazla ihtiyaç var sanki.

(16 Haziran 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com