Kategori arşivi: Yazılar

Gençliğim, Eyvah!

Ortalama bir çift, akşam yemeğinde bir aradadır. Oğlan kıza evlenme teklifi etme niyetindedir fakat kafasında kırk tilki dolaşan paranoyak kızımız geceyi -sonrasında da yaşamını- berbat etmekte zorlanmaz. Öfkeyle terk ettiği masadan zararla oturduğu bir başka masada açar gözlerini, geçirdiği trafik kazasının ardından- morgta…

Bu noktadan sonra, öldüğüne inanmayan Anna, -öldüğüne inanmayan yalnızca kendisi değil, sevgilisi de aynı şüphe içinde- ve film boyunca kendisinde bir bit yeniği olduğunu düşündüğümüz cenaze müdürü Eliot merkezli bir hayat sorgulama süreci başlıyor. Bu aslında hepimizin, geç olmadan yapması gereken bir süreç. Yaşarken hayatın bizlere sunulan bir armağan olduğunun farkında mıyız? Yoksa biz de herkes gibi, hayatlarımızı itinayla cehenneme mi çeviriyoruz? Yaşayan ölüler miyiz?

Agnieszka Wojtowicz-Vosloo’nun ilk yönetmenlik denemesi Afterlife (Diriliş) ilk bakışta bir korku filmi gibi görünse de özünde bir dram taşıyor. Çünkü derdi bilindik korku taktikleriyle sizi germek değil, hayatınız üzerine düşünmeniz ve endişe etmenizi sağlamak.

Usta aktör Justin Long ve yükselişteki genç oyuncu Justin Long’un gayet tatmin edici performanslarının bulunduğu film keşke Christina Ricci’nin vücudundan bu kadar medet ummasaydı.

Diriliş, dahi fikrini gölgede bırakacak tutarsızlıklar barındırsa da -yönetmenin ilk filmi olduğunu ve insaflı olmak gerektiğini de hesaba katarsak- hiç sıkmadan, yer yer de merakla kendini izletiyor. Vizyondaki diğer filmlere şöyle bir bakınca da, hiç de fena bir alternatif olmadığı gerçek. Özellikle Pirana ve ‘dan ağzı yanmış bir kazazede olarak söylüyorum bunu…

(04 Ağustos 2010)

Gizem Ertürk

03 Eylül 2010 Haftası

“Çılgın Hırsız”, yasalarca ‘kötü’ olarak tanımlanan eylemlerde bulunan, üstelik ‘çirkin’ birinin nasıl çocukça saf / iyi insan ve şefkatin de her tür kötü huydan bağımsız hareket edebilen bir güzellik olduğunu, bir hırsız ile üç küçük yetim kız kardeş arasında gelişen ilişkide örnekliyor (“Üç Haydut”u anımsayacaksınız). Animasyon stili ise, Avrupalı sanatçıların katkılarıyla, 1960 – 70’lerin Fransız – İtalyan polisiyelerinden damıtılmış lezzetler sunuyor: “Fantomas” fantastikliği ile “Pembe Panter” mizahı arasında bir mükemmel eğlence.

“Predators”da bu kez, ‘hain’ bir bilim adamı dışında, seçkin savaşçılardan / paramiliter güç mensuplarından oluşan grup, avcılık oyunundaki piyonlar olarak Predator türünün egemenliğindeki gezegene ‘atılarak’ sürülmekte ormana… Macar kökenli yönetmen Nimrod Antal kendine özgü dokunuşlarla, biyolojik ve silâhlanma – gizleme özellikleri itibariyle ‘mükemmel bir tasarım’ın ürünü olan Predator’lara karşı, tüm fiziki zayıflıklarına / ahlâki zaaflarına rağmen insan aklının, iradesinin ve dayanma gücünün mücadelesini aktarmış. Seyirci dikkatinin asla dağılmadığı klâs bir aksiyon!

“Seni Uzaktan Sevmek, zor, hem de çok zor! Otuzlarımda, kariyer için San Francisco’da yaşamak zorunda olmam sıkıntılı bir süreci gerektiriyor… Ancak ben hiç düşünmeden senin yanına, birbirimize sırılsıklam âşık biçimde o altı mükemmel haftayı geçirdiğimiz New York’a dönerim” dese de kadın, pek farklı durumda olmayan erkek ilerisini düşünür: “Yanımda belirsiz bir geleceğe atılıp, sonra beni suçlamanı istemem!” Ve gözyaşlarını bırakıverir erkek… Aynı durumu yaşayanların çok iyi bilebileceği bu çaresizliği tamamen hissettirse de belgesel kökenli kadın yönetmen, bir şey, asıl tadı veren bir unsur eksik filmde. Bu eksiklik -sanırım- oyuncuların izleyeni ele geçiren o özel cazibeden yoksun oluşları. Tamam, oyunlarında sorun yok fakat olmuyor; rollerini kendilerine özgü biçimde yükseltemiyorlar. Sonuç: ‘Kekremsi bir gülünçlük ve romantiklik’!

“Son Kahraman John Rabe”, Çin – Nanjing’de SIEMENS firmasının 27 yıllık yöneticisi ve Nazi Partisi üyesi olan adamın, ülkesine temelli dönmesine bir gün kala, tüm riskleri üstlenerek, Japon işgâli altında sistemli – sistemsiz kırımlara sürüklenen yerli halktan 200.000 kişinin ‘güvenli bir alan’da toplatılarak hayatlarının kurtarılmasında üstlendiği öncü rolün hikâyesi. Pek bilinmeyen bir döneme (1937 – 38) ait ‘dip notlar’a ulaşabileceğiniz gerçek öykü, 2. Dünya Savaşı öncesinde, Almanya’nın Pasifik’teki müttefiki Japonya’nın yayılmacılığı ve ırkçılığı ile ilgili, belgesel görüntülerin de kullanıldığı tüyler ürpertici ayrıntılarla savaşta insanlığın tamamıyla bittiği noktalara dikkat çekiyor. Tek bir adamın (Hitler gibi) milyonları ölüme sürükleyebilecek gücünün, aynı parti üyesi yine tek bir adamın (John Rabe) yüz binleri kurtarabilecek iyiliğiyle dengelenmesi, insanlıktan umudun kesilmemesi gerektiğine dair bir örnek tabii. Klâsik sayılabilecek öykülemede Çinli karakterlerin güdük kalması, tek zaaf gibi. Bu haftanın en kayıtsız kalınamayacak filmi olduğu kesin!

“Ustura”, abuk sabukça sosyal sosa bulanmış bir hikâye fonu önünde şiddetin en tiksinçine, kadın etinin basit pazarlamasına, mizahın en kalitesizine doyamamış olan eski kuşağa ve bu ‘ucuz’ alt kategori filmlerinin iflâh olmaz tüm fetişlerine mal üreten Rodriguez – Tarantino ikilisinin yeni açtıkları ‘tezgâh’. Meraklıları başına üşüşüp bir de mânâlandırmaya çalışsınlar; ben uzağından geçmeyi yeğliyorum.

(01 Eylül 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Kalmak İçin Gitmek: Revolutionary Road

Sözlerin boğazınıza düğümlenmesi gibidir hayat. Her yutkunuşta acı verir. Sarılmak bu kadar mı zordur öteki zamana? Yoksa geri kalmak mıdır iç çekişin sinsiliğinde hayat. Uzun mudur hayat, yoksa çığlık atana dek mi süreriz kervanımızı? Yol upuzun oysa ki… Sonunu görmek mümkün olmuyor. Yolun sonuna koşabilmektir yalnız kovboyların derdi. Hayat bir iç çekiştir yeri geldiğinde. Sabırsız, yer yer de dingin. Kana kana su içmenin keyfidir umuda sarılmanın verdiği haz. Ya da karda açan bir çiçeğin sessizliği, gülümseyişi, titreyişi… Hayat, sonsuz bir uçurumdur… Döner durur kendi içine…

Revolutionary Road iki kere izlemiş olduğum bir filmdir. Hayat kendi içine evrilirken sinemanın buna kayıtsız kalamayışının kanıtı. Her anı gerçektir. Ya da gerçeğin bu olduğuna şartlanmışızdır. Sanırım kitabi bir eleştiri yapamayacağım bu film hakkında. Şeffaf olan bir şeyler var ya da her şey şeffaf. İçinize işliyor ya da benzer durumlara gebe kalmışsa sizin de hayatınız içinize işlemekten başka da çare kalmıyor. Filmde Amerikan Banliyo yaşamına dair, süslü tekdüze hayatlara dair bir eleştiri var. Sam Mendes sanki anlattığı konuda ihtisas yapmışçasına döktürüyor. Filmin sosyolojik boyutundan da öte psikolojik tespitleri, bu tespitleri ifade edişi her sahnenin altını sağlam bir şekilde dolduruyor. Komşu misyonunun ya da o dayatılmış misyonun katkısı da ustaca işlenmiş. Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio da döktürmekten öte kariyerlerinin zirve noktasını çizmiş oluyorlar. Titanic sonrası gözlerimiz de yaşarmıyor değil bu uyumlu çifti gördüğümüz zaman. Kitap uyarlaması olduğu aslında her halinden belli olsa da bunun altından ustaca kalkmış yönetmen.

İnsanın kendi gerçeğini çizmesi üzerine bir film aslında Revolutionary Road. Dış faktörlerin insan psikolojisine ne derece etki ettiğine işaret ediyor. Pencereden esen buz gibi bir rüzgâr misali. Aslında her şeyin özünde de o buz gibi esen rüzgâra verilen tepki yatıyor. Sözde gerçeklikleri ne derece arkamıza alabildiğimiz, söylenen sözleri, sosyal statü diye konumlandırılan ünvanların ezici gücünü ne kadar göz ardı edebildiğimizle âlâkalı anlatılanlar. Birilerine kulak asmanın saçmalığı, gitmenin bir noktada kalmak, kalmanın da bir noktada da gitmek olduğunu görememenin cehaletini duyumsatıyor. Revolutionary Road derdini çok aşan bir üslûba sahip: “Herkes boşluğa düştüğünü fark eder ama umutsuzluğu görmek cesaret ister.” Durup düşünmek, düşündükçe daha derin anlamlar aramak amacıyla ustaca çalışılmış replikler bunlar. Gerçi kitabın yazarı Richard Yates’in sayesinde vücut bulmuş bir anlatımdan bahsediyoruz. Ama Sam Mendes daha iyisini yapamazdı sanırım. Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun’da beni yüzleştirdiği, gerçek dediğim olgu bu filmde tamamen altüst oldu. Aile ne olursa olsun dimdik ayakta duran, tüm sırların, yalanların tek bir potada eritildiği yarı saha maçıyken Sam Mendes aile içinde aile yaratmış. Bir şey içinde başka bir şey var yani. Daha da özüne iniyoruz sosyal statülerimizin. İşte indiğimiz o en derin çukurda da varoluşumuz yatıyor çırılçıplak bir şekilde. Umutsuzluğu görmek cesaret istiyor, büyük zorluklara katlanmak gerekiyor. Aynı zamanda gitmenin kalmak olduğuna dikkat çekiyor. Hayatta kalmak zor bir uğraşken gitmek de zorlaşıyor. İçiçe geçen bir takım gitgelleri tasvir ediyor film.

Kate Winslet beyazperdede hayatının performanslarından birine imza atmış. Kavga sahnelerinde yaratılan gerçeklik, aslında hepimizin somut anlamda ya da içsel olarak kendi kendimizle yaşadıklarımıza ayna tutuyor. Başlarda iki kişilik bir dünya tasavvur edilirken dakikalar aktıkça filmi izlerken bu dünya da küçüldükçe küçülüyor. Filmde fonda da iki adet çocuğu var başroldeki çiftimizin. Ama bu çocukları doğru düzgün perdede göremiyoruz. Daha doğrusu bize pek gösterilmiyorlar. Kendimiz olabildiğimiz noktada çocuklar da silikleşmeye başlıyor. İsteklerimiz, hayallerimiz, umutlarımız olunca asıl önemli olan kendimizi buluyoruz ve bizden diye atfedilen parçalarımız silikleşiyor. Filmde çocukların pek görünmeyişi de anlatılmak istenen vahim durumu daha iyi kavrayabilmemiz açısından yerinde bir tercih olmuş. Şayet gelmek üzere olan üçüncü çocuğu hiç görmesek bile varolmaya başlaması ve hakkında konuşulanlar sayesinde dehşete kapılıyoruz. İnsanoğlunun varoluşu başkalarının zorlamalarından, gelenekçi yaklaşımların oluşturduğu dayatmalardan, kendimiz olamayıp esir kalmış ruhlardan ibaretmiş meğer. En kötüsü ve her şeyi özetleyen de aslında sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeylerin aslında bize sahip olmasından kaynaklanıyor oluşuymuş meğer. Oturduğumuz ev, sahip olduğumuz araba, koltuklarımız, değerli mücevherlerimiz, takım elbiselerimiz, çocuklarımız… Aslında her şey bizi esaretin gölgesinde bırakmaya başlamış. Umutsuzluk da işte yavaş yavaş tüm bunların farkedilebildiği noktada kendisini göstermeye başlıyor. Cesareti de farkındalığından alıyor. April’in ölüme doğru yol aldığı sahne ve hemen sonrası yüreğimi sızlattı. Farkedemediğim bir noktaya taşıdı beni. Bu da cinsiyetsizlik aslında. Film karı – koca misyonunu somut anlamda apaçık gösteriyor olsa da anlatılmak isteneni kavradıktan sonra hepimizin aslında birer et parçası olduğumuzu fark etmemizden öteye geçemiyor. Kadın ya da adam, ya da yoldan geçen biri, eve giren deli -ki aslında kim deli?- gibi gibi bir sürü cevapsız ama kimliksizliğin eşiğine gelmiş sır gibi saklanan bir cinsiyetsizlik.

Revolutionary Road tam da anlatmaya çalıştığını anlatmış, izleyenleri kilitlemiş dediğimiz yerde biraz gereksiz bir biçimde uzamaya başlıyor. Frank’in hastaneden çıkıp caddede koşmaya başladığı sahnede her şey çözümlenmişti aslında ve burda da ekranın kararması gerekiyordu. Ama ardarda bir dizi zorlama kapanış sekansı daha geldi. Wheeler’ları efsaneleştirme çabası olmamış. Wheeler’lar silinmeye mahkûm karakterleri oynamamışlar mıydı film boyunca. Gerçi tam olarak bu hükme de karşı çıkan sahneler de yoktu. Ama şekil itibariyle Avrupa Sinemasına çok çok yakın duran bu film final itibariyle de netleşmeye mahkûm olmamalıydı. Filmle ilgili tek rahatsızlık duyduğum nokta bu, yani Kate Winslet’in perdeden ayrıldıktan sonraki tüm sahneleri. Ama her şeye rağmen yıkılamayan tabular aslında kendi özümüzde başlıyormuş fikri güzel işlenmiş.

İzlemesi zor bir roman ve okuması da oldukça zor bir film Revolutionary Road. Son yılların en başarılı Amerikan filmi. Bağımsız olmayan ama bağımsıza en yakın duran, Amerikan yaşam tarzını eleştirirken Avrupa’nın yozluğuna da ışık tutan bir film…

Yönetmen: Sam Mendes
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet, Kathy Bates, Kathryn Hahn
Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins
Senaryo: Justin Haythe, Richard Yates (Kitap)
Müzik: Thomas Newman
Yapım: 2008, ABD/İngiltere, Renkli

(31 Ağustos 2011)

Görkem Akgün

http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

Nasıl İsyan Etmem

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri: (Aslında aşağıdaki notlar günlüklerin 23.sü olmalıydı ama artık işin iyice suyu çıktığından numaralamayı bırakıyorum.)

Film festivalleri yine birbirine girdi. Başlamasına 3 hafta kalmasına rağmen hâlâ hangi filmlerin katılacağı açıklanmayan 1. Çanakkale …

… Troia Film Festivali 15 – 19 Eylül tarihleri arasında düzenlenecekken, 5. Uluslararası Mardin Film Festivali’nin 17 – 23 Eylül …

… tarihleri arasında gerçekleştirileceği açıklandı. 17. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali de 20 – 26 Eylül tarihleri …

… arasına ertelenmişti. Yani koskoca 365 gün 6 saatlik yılda başka gün bulunamıyor da 3 tane festival 12 gün içine sıkıştırılıyor.

Adana Festivali’nden 14 gün sonra başlayacak olan ülkemizin en köklü festivali Antalya bir öncülük yaparak Türkiye Film Festivalleri …

… takvimi düzenlemeli, ülkemizde düzenlenecek film festivallerinin birbirlerini olumsuz etkilemelerinin önüne geçilmeli. Bu yılki …

… akıbeti meçhul olan Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’ni de görevlendirilecek yeni bir organizasyon şirketi tutup 26 …

… Kasım’da başlayacak 1. Malatya Uluslararası Film Festivali günlerine denk getirirse, -öyle bir rekor var mıdır bilmiyorum ama- …

… bir yıl içinde aynı zaman aralığında film festivali düzenleme konusunda Guinness Rekorlar Kitabı’na gireriz herhalde.

Bazen, filmcilerimize hakikaten hayran kalıyorum. Neden derseniz, hesapla, kitapla gerçekleştirilemeyecek işleri gerçekleştirebiliyorlar.

Hadi diyelim ki büyük beklentiye sebep olan “New York’ta Beş Minare” ile “Kurtlar Vadisi Filistin”i bayram öncesindeki aynı haftada …

… gösterime sokuyorsunuz. Bayram ve sömestr tatilleri sinemacıların en gözde haftaları olduğundan, onu anladık. En son ülkemiz …

… sinemalarında 19 Ekim 2007’de “Hallowen”de seyrettiğimiz Danny Trejo’nun iki filminin birden 03 Eylül’de gösterime girmesine ne demeli?

“Ustura”da başrolde izleyeceğimiz -belki de dünyanın en çirkin fakat en karizmatik oyuncularından- Trejo, koskoca yılda başka hafta …

… yokmuş gibi “Predators”da da yan rol oyuncusu olarak karşımıza geliyor. Neyseki 20 Ağustos’ta “A Takımı” ile seyrettiğimiz Liam …

… Neeson, “Diriliş” filmi ile ertesi hafta, yani 27 Ağustos’ta perdeye gelerek aynı akıbete uğramaktan kurtuldu.

Günlük arası ekstra not:

Keza geçmişte Tarık Akan (aynı haftada 2 filmi), Cüneyt Arkın (aynı haftada 3 filmi), Türkân Şoray ve Hülya Koçyiğit’in filmlerinde de bunları yaşamıştık. Hatta Türk sinemasının yegâne üç isimli filmi (çok bilirim ya) Süreyya Duru’nun Hülya Koçyiğit’li “Rabia”sı (diğer isimleri: “İslâmın Nuru”, “İlk Kadın Evliya”) ile adını şu anda çıkaramadığım yönetmenin (galiba Memduh Ün) Fatma Girik’li “Rabia”sı Beyoğlu’nda karşılıklı oynamışlardı. Maşallah.

Günlük devam:

01 Ekim’de de -ne …

… gereği varsa- yerli filmlerin sıkı bir kapışmasına şahit olacağız. Ekim başında, şimdilik tam 4 yerli filmin gösterime girmesi …

… plânlanmış durumda. Biray Dalkıran ilk 3 Boyutlu Türk filmi “Cehennem” ile “Araf” ve “Cennet”in ardından üçlemesini tamamlamış oluyor.

“Harbi Define”, “Kako Si?” ve “Kavşak”, üçü de ilk yönetmen filmleri. Ne diyelim hayırlısı olsun, umarız seyirci adil bir paylaşım yapar.

26 Kasım’da başlayacak olan Malatya Uluslararası Film Festivali, yapacağı uzun ve kısa film yarışmalarında Altın Kayısı Ödülü vereceğini …

… açıklayınca çeşitli yorumlar duyulmaya başladı. Daha dün, 11 Temmuz’da Ermenistan’da 7. Erivan Uluslararası Altın Kayısı Film …

… Festivali düzenlenmişken ve tüm dünyada Altın Kayısı deyince Erivan akla gelirken Malatya neden ödülüne Altın Kayısı adını verdi, …

… diye sektörde sorular dolaşmaya başladı. Neyseki Malatya Uluslararası Film Festivali, şehrin adıyla birlikte anılan Kayısıyı …

… kardeşlik bağı kurma amacıyla ödül adı olarak belirlediklerini açıkladı da ortada herhangi bir ard niyet olmadığı anlaşıldı. Bundan …

… böyle Erivan ile Malatya’nın arasında Altın Kayısı ödülleriyle manevi bir bağ oluşacak.

(29 Ağustos 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Bazı Yönetmenlerimize Farklı Açıdan Yapılan Bir Bakış

Sinemada yönetmenlik için çok şey söylenir, en kestirmeden, “bir filmin -sinema eserinin- çekim işlemlerini idare eden kişi”. Biraz daha genişleterek “bir filmin bütünlük içinde gerçekleşmesini yapan (kontrol eden, denetleyen) kişi”. Sinemayı tek kişinin (yönetmenin) yapması gerektiğini söyleyenler ağırlıktadır da, bunun bir ekipçe de yapılabileceğini -kollektif bir yapı- olduğunu ileri sürenlerde vardır. Bu kez, hiç bu alanlara girmeden, sinemamız tarihinde sayıları 500 ulaşmış olan yönetmenlerimizin sadece birbirleri ile ilişkilerine ve yakın plândaki ilişkilerine (aile ilişkilerine) değinmek istiyorum.

Bilinen de vardır, bilinmeyen de ama en çok kardeş yönetmenler vardır, sinema tarihimiz içinde. En bilinen kardeşler Çetin KARAMANBEY ile Metin ERKSAN’dır. Soyadlarının farklı olması, KARAMANBEY’in sonradan değiştirmesi ile olmuştur. ÖZÖN’ün “geçiş dönemi yönetmenleri” arasında saydığı KARAMANBEY, yaş itibari ile de ERKSAN’a önde gelir. Sinemacılar döneminde film çekmeye başlayan ERKSAN, diğer meslektaşlarından farklılık göstererek “yaratıcı yönetmenler”imiz arasında yerini alacak, artık film çekmese de bu özelliğini -sineması bakımından- koruyacaktır. Sinema tarihimizde farklı soyadları ile yer alan Çetin – Metin kardeşlerin bir akrabaları da (!) görüntü yönetmeni Mengü YEĞİN’dir ve o son uğraş olarak yönetmenliği denemiştir.

Bir diğer kardeş yönetmenler ise yine “geçiş dönemi yönetmenleri”nden Aydın ARAKON ile İlhan ARAKON’dur. Aydın ARAKON, senaryo yazarı olarak başladığı sinemada yönetmenliğe geçtikten sonra belli bir süre kardeşi İlhan ARAKON ile birlikte çalışır, yönetmen / görüntü yönetmeni olarak. Sinemamızın başlangıç dönemi görüntü yönetmenlerinden olan İlhan ARAKON ise, kardeşinden yıllar sonra bir tek film (Garipler Adası / 1955) çekerek yönetmenliği deneyecektir. Ayrıca İlhan ARAKON’un Halıcı Kız’ın perdelemesine rağmen ilk “renkli” filmimiz olan Salgın’ın (Ali İPAR / 1954) görüntü yönetmeni olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

İkisi de tiyatrocu olan Hadi HÜN – Agâh HÜN kardeşler de sinemamızın yönetmenleri arasında yer alırlar. Her iki yönetmenimiz de sinemada da oyunculuk yapmışlardır. Hadi HÜN bir tek film çekmiştir: Harman Sonu / Köy Güzeli (1946). Muhsin ERTUĞRUL’un Kızılırmak – Karakoyun (1946) filminin bazı sahnelerini çektiği söylenirse de, aksini (yönetmediğini) söyleyenler de vardır. Agâh HÜN az sayıda film yönetmiş, oyunculuğuna ise devam etmiştir.

Orhan ATADENİZ sinemamızın -hâlâ- örnek gösterilen kurgucularından birisidir. Johnny WEISSMULLER’in oynadığı Tarzan: The Ape Man (1932) filminden de faydalanarak Tarzan İstanbul’da (1952) filmini çekmiş ve eski yüzme şampiyonu WEISSMULLER yerine Tarzan rolünde Toma (Tamer) BALCI’yı oynatmıştır. Yönetmenliğinin yanında kurguculuğa da devam etmiş, ölümünden sonra da yetiştirdiği kardeşi Yılmaz ATADENİZ kurguculuğa devam ederken yönetmenliğe geçmiş, özellikle avantür tarzında sinemamızın en verimli yönetmenlerinden biri olmuş, bir kısım Yılmaz GÜNEY filmlerinin yönetmeni olmuştur.

Bir yapımcı, İ. Necil OZON, 1955 yılında şirketini kurarak, yapımcılığa başlayarak tek filmini yönetiyor: Kader. Ağabeyinin ilk filmi Kader’in senaryosunu yazan Ural OZON ise 1957’den başlayarak 1967’ye kadar az sayıda film yönetti.

Yapımcı / yönetmen Hicri AKBAŞLI’nın kardeşi Veli AKBAŞLI yönetmenliğe başlamadan önce, ağabeyinin filmlerinde Atilla DİNÇER adıyla oyunculuk yapmış, sonra perdelerden çekilerek ve biraz ara vererek 1965 ve 1967 yıllarında Tavan Arası ve Vahşi Ölüm filmlerini çekmiştir.

Sinemamızın başlangıç günlerinin önemli görüntü yönetmenlerinden biri olan Enver BURÇKİN, 1953’de bu çalışmasına Vahşi Arzu filmi ile birde yönetmenliği katacaktır. Sonradan yine görüntü yönetmenliğine devam ederken, bir yıl sonra, 1954 yılında kardeşi Selahattin BURÇKİN de ilk filmini çekecek ve kardeşler kamera arkasında beraber çalışacaklardır.

Yine bir yönetmen / görüntü yönetmeni kardeşler ise Cevat OKÇUGİL ile Nejat OKÇUGİL’dir. Uzun süre birlikte çalışmışlar, sonradan Nejat OKÇUGİL ayrılarak yönetmenlik yapmaya başlamıştır. Bazı afiş ve kaynaklarda görülebilecek V.(asıf) OKÇUGİL isminde bir yönetmen ise yoktur. Bu Cevat OKÇUGİL’in takma isim olarak bir kısım filmlerinde kullandığı çocuğunun (babasının da) adıdır. OKÇUGİL kardeşlerin bir kardeşleri de sinemamızda yıllarca yardımcı oyunculuk yaptı: Nevzat OKÇUGİL.

Fehmi TENGİZ, ağabeyi Asaf TENGİZ’in filmlerinde oynayan bir oyuncudur. Bir süre sonra 1969 ve 1970’de iki filmde yönetmenlik yapar: Kibar Ali ve Hippi Perihan. Ancak Fehmi TENGİZ’in yönetmenliği bununla bitmez, 1974’de Yavuz ÖZKAN’ın başladığı Uygunsuzlar filmi yarım kalınca Fehmi TENGİZ tarafından tamamlanır.

Sinemamızın okullu (IDHEC) yönetmenlerinden Atilla TOKATLI, herkesin adını duyduğu fakat hemen hemen kimsenin görmediği Denize İnen Sokak filmini 1960’da çeker. Dört yıl aradan sonra ise Gel Barışalım filmini çeker. Gösterime çıkan fakat hiç dikkat çekmeyen bir film olur; gösterime çıkamayan ilk filminin rağbetini yakalayamaz. İlk filmi SON KUŞLAR’ı 1965 yılında çeken Erdoğan TOKATLI ise, bu filmi ile yaptığı çıkışı bir daha zor yakalar. İkinci filmi Eşrafpaşalı’dan (1966) sonra sinemaya beş yıl ara verir, sonraki dönüşünde değişik yapıda filmler yapar.

Dergi yıldızlığı ile sinemaya giren Tanju GÜRSU uzun yıllar oyunculuk yapar. Bir süre sonra kardeşi Temel GÜRSU yönetmen olarak film çekmeye başlar ve bir dönem piyasanın en çok çalışan yönetmeni olur. Tanju GÜRSU ise 1975 – 1976 yıllarında ikişerden dört film çekerek yönetmenliğe veda etti.

Zımba Gibi Delikanlı filmi ile dar bir alanda ilgi çektikten sonra, asistanlıktan gelme yönetmen Remzi A. JÖNTÜRK çeşitli türlerde filmler çekmeye devam etti, adı afişlerde zaman zaman CÖNTÜRK olarak da yer aldı. Sonraları çektiği filmlerin senaryolarını Mehmet AYDIN yazmaya başladı. Daha sonra yönetmenliğe başlayacak olan AYDIN’ın tam adı Mehmet Aydın JÖNTÜRK idi. Aralıklarla film çeken İsmail GÜNEŞ’in kardeşi Mehmet GÜNEŞ, 2008’de bir Türk Usulü adında bir film çekti. Henüz gösterime girmemiş olan filmin, çekim sonrası işlemlerinin yapılmadığı rivayet edilsede, film çekim aşamalarını geçmiş olduğundan sinemamıza bir kardeş yönetmen daha gelmiş oldu.

Yukarıda saydığımız kardeş yönetmenlerden farklılık gösteren Yağmur TAYLAN ile Durul TAYLAN, sinemada yaptıkları filmlerde birlikte çalışarak diğerlerinden ayrılmaktadırlar. Televizyon dizisi ve sinema filmi çalışmalarında birlikte çalışmaya devam eden ikili, televizyon filmi Yıldız Tepe’de birlikteliği bırakmışlar, filmi Yağmur TAYLAN tek başına çekmiştir.

Sinemamızda kardeşlerin farklı yapımevleri kurarak yapımcılık yaptığı da görülmektedir. En bilinenlerden biri Berker ve Türker İNANOĞLU kardeşlerdir. Bunlardan daha önceliği olan ise Naci DURU ile Nazif DURU’dur. Bu kardeşlerin çocukları Süreyya DURU ile Nejat DURU’dur. Babalarından yapımcılığı devralan kuzen yönetmenlerden Nejat DURU, 1959 ve 1962’de iki filmde (Şeytan Mayası / Şarkıcı Kız) yönetmenlik yapmıştır. Süreyya DURU ise yapımcılığının yanında 1961’den (İstanbul’da Aşk Başkadır) vefat ettiği 1988 yılına kadar yapımcılığı yönetmenlikle beraber sürdürmüştür. Son filmi Ada’yı tamamlayamadan vefat etmiş, filmi kızı Dilek DURU ve film ekibi tamamlamıştır.

Vedat TÜRKALİ sinemamızda uzun süre senaryo yazarı olarak tanındı, roman ve oyunlar da yazdı. Senaryo yazarı olarak hâlâ sinemamızın önem taşıyan bir çok filmine senaryolar yazdı: Karanlıkta Uyananlar, Otobüs Yolcuları (E. GÖREÇ), Bedrana, Kara Çarşaflı Gelin (S. DURU), Erkek Ali (A. YILMAZ). Sonra da kısa süren bir yönetmenlik serüveni yaşadı; aslında ilk filmi Sokakta Kan Vardı’nın sansür süreci tek başına bir serüvendir. Sessiz sedasız gösterime çıkan Kopuk filmi ise, benim için tüm eksikliklerine rağmen hâlâ gözardı edilmiş bir filmdir. Barış PİRHASAN önce kitapları (şiir / öykü) ile okuyucuya ulaştı, sonradan senaryoları ile beyazperdeye adını yazdırdı. Uzun aralıklı zamanlarda az sayıda filmle yönetmenliğe de geçerek baba-oğul yönetmenler halkasına eklendi. Soyadlarının farklı olması, asıl adı Abdülkadir PİRHASAN olan babasının Vedat TÜRKALİ ismi ile tanınmış olmasından doğuyor.

Bir oyuncu olan Renan FOSFOROĞLU’nun, Fikret HAKAN’ın oynadığı ilk film olan Köprüaltı Çocukları’nı yönettiği söylenir ve çok kitapta da öyle yazar. Aslında bu filmi, filmin yapımcısı Ömer AYKUT, Nuri ÜNAL adı ile yönetmiştir. İşte bu filmi yönettiği söylenen ve yazılan Renan FOSFOROĞLU başka filmlerde de yönetmenlik yapmıştır: Kokulu Film. Yıllar sonra oğulları tiyatro oyuncusu olmalarına rağmen sinemada da oynamışlardır, büyük oğlu Ferdi MERTER FOSFOROĞLU (annesi oyuncu Muazzez ARÇAY) zaman zaman senaryolar yazmış, bunda bazen Ferdi MERTER, bazen MERTER FOSFOROĞLU adını kullanmıştır. Oyunlar da yazan Ferdi MERTER’in, sinemadaki yönetmenliği hayli ilginçtir. Fransız yazar Boris VIAN’ın Amerika’da geçen Mezarınıza Tüküreceğim romanını yine Amerika’da -ama yıllar önce- geçen bir western olarak sinemaya uyarlamıştır: İpini Boynunda Bil. Ne yazık ki film pek ses getirmemiş, hatta çoğunlukla duyulmamıştır bile. Renan FOSFOROĞLU’nun diğer oğlu Enis FOSFOROĞLU (annesi Mualla FIRAT / FOSFOROĞLU / KAVUR) sinemada sadece oyuncu olarak çalışmıştır. Ferdi MERTER bu uğraşlarında genellikle soyadını kullanmamaktadır.

Kimya Mühendisi, müzikçi, yapımcı, senaryo yazarı ve yönetmen Hulki SANER, kendi yapımevine çektiği -özellikle- komedi filmleri ile ünlenmiş ve adını duyurmuştur. Ürettiği tipler içinde bir Turist Ömer bile tek başına sinemamızda yer etmesine yeter. Yurt dışında sinema eğitimi gören oğlu Adnan SANER ise yapımevi içinde devamlı gölgede kalmış, az sayıda senaryo yazmış, bir de film yönetmiştir: Severek Dövüşenler (1966). (Sn. Agâh ÖZGÜÇ’ün Sözlüğü’nün 1. cildinde bu filmin R. MAMOULIAN’ın The Mark of Zoro filminin uyarlaması olduğunu yazarsa da, film daha çok Louise MAILLE’nin Viva Maria’sından izler taşır. Brigitte BARDOT ve Jeanne MOREAU çifti Sevda FERDAĞ ile Suzan AVCI’ya oynatılmıştır.)

Sinemamıza Arzu Film Ekolü diye bir anlatım dili kazandıran Ertem EĞİLMEZ, yapımcılıktan yönetmenliğe geçenlerdendir. Arabesk’i çekerken tamamlayamamış vefat etmiştir. Sinemamızda bir Hababam Sınıfı olgusu oluşturmuş ve bunu yıllara yaymıştır. Ölümünden sonra, oğlu Ferdi EĞİLMEZ bu sınıfı şimdilik üç filmle (ikisinde yönetmen olarak) devam ettirmiştir. Oğul EĞİLMEZ şimdilik “sınıf” dışına çıkmamıştır?

Sinemamız içinde sessizce filmler üreten yapımcı / yönetmen Hidayet PELİT’ten sonra oğlu Bülent PELİT’de yönetmeliğe başlamış, Martılar Açken’den sonra şimdilik bir suskunluk dönemine girmiştir.

Tiyatro oyuncumuz Levent KIRCA sinemada çok az sayıda filmde oynamış, tiyatrodan sonra televizyona yönelmiştir. Son filmi ile yönetmenliğe başlayan KIRCA’dan sonra oğlu Oğulcan KIRCA Son İstasyon isimli filmini seyirciye ulaştırmıştır. Rivayet odur ki daha önce yapılmış, seyirciye ulaşmayan bir başka filmi daha vardır.

Tunca YÖNDER televizyon kökenli çalışmaları ile tanınırken, çekildikten sonra yakıldığı söylenen TRT yapımı Yorgun Savaşçı (Kemal TAHİR / Halit REFİĞ) dizisinin bir kopyasının bulunup gösterime çıkacağı haberi üzerine, bir özel televizyon kanalı için başrolünü aynı oyuncuya (Can GÜRZAP) oynatarak diziyi ikinci kez çekmişti. Sonradan yönetmenliğini televizyonlara, televizyon filmi (dizi değil) ile sürdürmüş ve sıra sinema filmine gelmişti, Ağrı’ya Dönüş’ü çekti (1993). Televizyon için çektiği bir kısım dizilerden, sinema versiyonları da hazırladı, böylece film (!) sayısı artıyordu. Kızı Nisan AKMAN ise, Nisan YÖNDER adı ile oynadığı Kapıcılar Kralı (Z. ÖKTEN) filminden sonra Beyaz Bisiklet (1986) ile yönetmenliğe de başlayacaktır. Dünden Sonra Yarından Önce filminin bir kısmını kocası Eriş AKMAN çekmiş olmasına rağmen, afişlerde adı bulunmamaktadır. Eriş AKMAN, sonradan yönetmenliği de denemiş, Çelik Pençe adında fantastik bir film çekmiştir. Ne de Olsa Çocuk adıyla çektiği filmi Antalya Film Festivali’nde yarışsa ve gösterim aşamasına geldiyse de henüz seyirciye ulaşmamıştır.

1953’de yapımevi Hayal Film adına tek filmi, Ölüm Yarışı’nı yöneten İsmail HAYAL (ALKAYA)’dan sonradan başka bir film çıkmamıştır. Yıllar sonra kızı Yasemin ALKAYA sinemada önce oyuncu olarak yer almış, sonradan geri plânlara çekilerek -şimdilik- iki adet dramatik-belgesel (yarı kurgusal) film yönetmiş, kurgusal projelerini perdeye yansıtmamıştır.

AKMAN çiftinden önce sinemamızda anılması gereken bir başka -asıl- çift ise Ali ÖZGENTÜRK – Işıl ÖZGENTÜRK çiftidir. Sokak tiyatrosundan ve kısa filmden gelen Ali ÖZGENTÜRK, ilk filmi Hazal ile çıkış yapmış, sonra da At‘ı çekmiştir. Işıl ÖZGENTÜRK ise sinemamızın görmezden geldiği Sevgi Soysal’ın Tanta Rosa adlı romanını Seni Seviyorum Rosa adı ile tek film olarak çekmiştir. Şimdilerde ‘sinema stüdyosu’ alanına yönlenmiştir.

Kardeş-kuzen, baba-oğul, karı-koca yönetmenleri biraraya toplamaya çalıştık. Eksiğimiz varsa hatırlatılması bizi de memnun edecektir. Biraz dedikodu, biraz aleni şeylerin biraraya toplanması olan, ancak bir ara-yazı olabilecek bu yazıyı sadece isimleri zikrederek, bilgilerinize arzediyorum.

(29 Ağustos 2010)

Orhan Ünser

Türkiye’yi Güldüren “Şabanoğlu Şaban”, Avrupa’yı Güldürmek İçin Gün Sayıyor

IMDb tarafından dünyanın en komik filmi seçilen Şabanoğlu Şaban’a İspanya yolları gözüktü.

Türk sinemasının en iyi komik karakterlerinden biri olan Şaban’ı canlandıran Kemal Sunal’ın ölümünün üzerinden tam 10 yıl geçti. Ama Kemal Sunal hâlâ televizyonların eskitemediği yüzlerden biri. Kolay kolay da eskimeyecek gibi gözüküyor. Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Şener Şen, Adile Naşit, Ayşen Gruda ve Şevket Altuğ’un başrollerini paylaştığı, Ertem Eğilmez’in yönettiği 1977 yapımı Şabanoğlu Şaban retro komedi filmlerinin öncülüğünü üstlenerek Hollywood komedi filmlerini saf dışı bırakmayı başardı. Şabanoğlu Şaban’ın bu başarısı ülkeler arası hizmet alışverişinde sınır tanımayan IMDb tarafından organize edilen “Dünyanın En Komik 50 Filmi” listesine girdi ve böylece Türk sinemasını harekete geçirdi. Defalarca izlenmesi ve reyting rekorları kırması da cabası… Bununla sınırlı kalmayan ve Türk komedi filmlerinin yolunu açan Şabanoğlu Şaban’ın bu denli ilgi görmesi Türkiye sınırlarını aşıp İspanya’ya kadar uzandı.

Altyazı Hazırlıkları

Merkezi Barcelona’da bulunan Contra Corriente Films’in sahibi Adolfo Blanco Lucas, Arzu Film ile iletişime geçerek filmi İspanya’da vizyona çıkartmak için gösterim haklarını talep etti. Şabanoğlu Şaban’ın İspanya’da vizyona çıkartılmasına olumlu yanıt veren Arzu Film bunun üzerine Adolfo Blanco ile en kısa zamanda görüşmeye karar verdi. Şirket şu sıralar İspanyolca altyazı çalışmaları ile uğraşıyor.

(28 Ağustos 2010)

Arzu Çevikalp

arzucevikalp@arzufilm.com.tr

Saymadım Kaç Yıl Oldu

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 23

Allah rahmet eylesin, 24 Ağustos’ta kaybettiğimiz yönetmen Osman Nuri Ergün sinemamızda Kemal Film yönetmeni olarak tanınırdı ve …

… çevirdiği filmlerinin afiş ve jeneriklerinde adı genellikle O. Nuri Ergün olarak geçerdi. İlginç bir tesadüf, Kanal D Home Video, …

… Osman Nuri Ergün’ün vefatından önceki hafta, sanatçının oyuncu olarak görev aldığı “Atatürk’ün Casusu İngiliz Kemal Lawrense Karşı” …

… adlı filmin DVD.sini Osman Fahir Seden Koleksiyonu adı altında yakında piyasaya çıkaracağını basına duyurmuştu. Ünlü casusun adı …

… Lawrence olarak yazılır, ancak filmin afişinde Lawrens olarak geçiyor. Lütfi Akad’ın adı da zaman zaman afişlere Lütfi Ö. Akad, …

… Ö. Lütfi Akad, Osman Seden’in Osman F. Seden, Osman Fahir Seden olarak yazıldığını biliyoruz. (Ö. Lütfi Akad’ın açılımı Ömer Lütfi …

… Akad’tır.) Diğer bir yönetmen, 48 adet film yönetmiş olan Nişan Hançer’in adı ise sadece bir filminde, Orhan Ünser’den öğrendiğime …

… göre “Zagor: Kara Bela” filminin afişinde Nişan Hançeryan olarak geçiyormuş. Bahsi açılmışken Fantastik Türk Sineması’na ilgi …

… duyanlara müjde vereyim. Sinemamızda çekilmiş olan “Zagor: Kara Korsanın Hazineleri” ve “Zagor: Kara Bela” adlı 2 adet Zagor filmi …

… kayıp idi. “Korkunç Koleksiyoncu” gibi, filmler kayıp olsada şirket sahiplerini veya varislerini bulup, şirket mülkiyetlerini satın …

… alarak zengin bir Türk filmleri arşivine sahip olan Fanatik Video / Horizon International, kayıp olan 2 adet Zagor filmini nereden …

… bulduysa bulmuş, yakında DVD.lerini satışa sunacakmış. Zagor filmlerinin çok önemli bir özelliği daha varmış. Malûm Zagor, …

… İtalyanların yarattığı bir çizgi roman kahramanı. İtalyanlar kurdukları çizgi roman müzesi için araştırma yaparlarken Zagor’un …

… dünyada ilk defa Türkiye’de sinemaya aktarıldığını tesbit etmişler. Fanatik Video hemen, her iki filmin de DVD.sini müzeye hediye …

… etmiş. Fanatik Video / Horizon International şimdilerde mülkiyetine sahip olduğu fakat afişleri kayıp filmlerine, Yeşilçam döneminde …

… yüzlerce yağlıboya afiş yapmış olan İbrahim Erez’e her hafta bir adet afiş yaptırıyor ve yepyeni bir afiş hazinesi ortaya çıkarıyor …

Konuya vakıf, bilen birkaç arkadaşla tartıştık, yapılan uygulama doğru mudur diye. Sonunda doğru olduğuna karar verdik. Tutup şimdi …

… Metin Erksan’ın “Susuz Yaz”ını yenilenmiş kopyası ile yeniden sinemalarda gösterime çıkarmaya kalksak ve orijinal afişi bulunamasa, …

… doğal olarak pekâlâ yeni bir afiş yaptırabilir. Geçenlerde Orhan Ünser’le Fanatik Video’ya ziyarete gittiğimizde “Gurbet Kuşları”nın …

… yeni yapılan afişini de gördük. Sinemamızın önde gelen klâsiklerinden olan filmin eski orijinal afişinde de Orhan Kemal’in eserinden …

… uyarlandığı yazar. Oysa Orhan Kemal’in böyle bir eseri yoktur. Sadece filmin diyaloglarının yazımı Orhan Kemal’e teklif edilmiştir.

Bu vesileyle belirtmiş olalım. Bu vesileyle belirtmek faydalı oluyor. Bir kez daha belirtmiş olayım. Yine sinemamızın ünlü klâsik …

… filmlerinden, Göksel Arsoy ve Nilüfer Aydan’lı “Şafak Bekçileri”nin DVD.si de yakında çıkıyor, yanlış duymadıysam belki bir ilk …

… olarak Blu-Ray’i bile çıkabilir. Bu arada üstadımız Agâh Özgüç’ün de Türk filmlerinde mekân olarak İstanbul’u inceleyen, bol …

… fotoğraflı geniş bir kitap hazırlamakta olduğunu da belirteyim. Keza Memduh Ün de büyük bir şevkle anılarını yazmaktaymış.

Harald Zwart’ın yönettiği “The Karate Kid”den 2 adet “Beyazperde Yazısı”: “Çok fazla iyi bir şey, kötü bir şey demektir.”; “Hareketsiz …

… durmak birşey yapmamak değildir.”

Beyefendi atıyor: “Cumhuriyet döneminde şu kadar yol yapılmıştı da, bizim dönemimizde bu kadar yapıldı…” deye.

Yapılanların hepsi sizin maharetiniz değil efendim. Teknik gelişti teknik. Biz harita teknisyenleri 20 yıl önce bir noktanın koordinatını…

… logaritma cetvelleriyle yarım saatte hesaplardık. Şimdi adam takeometresini kurduğu zaman günde 1.000 nokta okuyor. Makine …

… koordinatları anında hesaplıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında adamlar kazma kürekle yol yapmaya çalışıyordu.

Güne başlarken “Günaydın” diyoruz, haftaya başlarken de “Haftaaydın” desek mi?

(26 Ağustos 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

27 Ağustos 2010 Haftası

“Diriliş”, trafik kazası geçirdikten sonra ölüm raporuyla getirildiği cenaze evi morgunda öldüğünü ‘inkâr’ eden genç kadın ile defin işlemine kadar onu ‘ikna’ya çalışan görevli arasındaki etkileşim süresince, yaşamanın, her salisesiyle ne denli değerli bir armağan olduğunu anlamamızı sağlamaya çalışan ‘soğuk’ film. Keskin, ‘steril’ ve ölüm gibi tavizsiz stili, hikâye ile son derece uyumlu. Bu rol için, “The Addams Family”den bu yana yüzüne baktıkça -zaten- ürperdiğiniz Christina Ricci’den daha doğru bir seçim olamazdı. Bu film, bir ihtimâl, seyrettikten sonra, mütereddit kaldığınız konularda kesin kararlar almaya sevk edebilir.

“Pirana 3D”, vaat ettiklerini yerine getiren film: 70 ve 80’lerin ‘canavarlaşmış hayvan saldırıları’ içeren korku hikâyeleri kalıbını kullanırken, bugünkü teknoloji marifetiyle sınırsız vahşet sunuyor. Bu, eğlenceli bir katliam! Ve dehşetten önce ruhumuzu iyice okşayan kadın vücutları sunumu, 3 Boyutlu film seyretmenin abartılı keyfini katlıyor. Hınzır adam Alexandre Aja’nın, yüzlerce genç insanın parçalanmış vücutları ve kanlarıyla mezbahaya çevirdiği göldeki saldırı sahnesinde ritmi borçlu olduğu kurgucu arkadaşı Baxter, filmin önemli adamı. “Pirana”nın sunduklarını bilerek gidiniz lütfen. Hiç bir sahneden olmasa, iki çıplak kadının “Lakme – Flower Duet” eşliğindeki su balesinden büyük zevk alacaksınız.

“The Karate Kid”, on iki yaşındaki Amerikalı çocuğun, kendisini sevip kollayan yegâne kişi annesiyle geldiği yeni ülkesi Çin’de, yardımlaşma, onur, dürüstlük, çalışkanlık, sabır gibi erdemleri içine alan bir yaşam-spor biçimi Kung fu’yu, geçmişinde büyük bir acı saklı yalnız bir adam olan hocasından öğrenerek olgunlaşmaya adım atmasının hikâyesi. Baştan sona Çin’de çekilen ve ülkenin kültürü, doğası, sanatı, insani incelikleri ile öykünün dokusunun oluşturulduğu ‘selis bir aile filmi’. Will Smith – Jada Pinkett Smitt ikilisinin oğulları Jaden Smith, dramatik ve fiziksel performanslarıyla, ‘kalıtım’ın önemli bir örneği olduğunu ispatlıyor.

(25 Ağustos 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

O Kapı’dan İçeri Girdik ve…

Türk asıllı yazar Akif Pirinçi’nin romanından uyarlanan “Kapı”, Anna Saul yönetmenliğinde geçtiğimiz günlerde vizyona girdi. Şansı hak eden bir Alman gerilimi olan “Kapı”nın en büyük tercih sebebi, klişe Hollywood gerilimlerine hiç mi hiç yüz vermiyor olması…

Peki “Kapı”dan içeri girince bizi neler bekliyor? Konu şöyle, mutluluğu kapı komşusunun kollarında arayan, garip ressam David, -çünkü yaptığı resimler de kendisi gibi pek bir acayip kahramanımızın- ailesinin kıymetini bilmemekte… Güzel karısını aldatmakta, küçük kızına ilgi göstermemekte…

Ama insan bir şeylerin değerini kaybedince anlar ya, David’in başına gelen de böyle bir şey… Kızına göz kulak olması gerekirken, komşusuyla kaçamak yapmayı tercih eden David, bir anlık ihmalinin bedelini çok ağır ödüyor. Bağcıkları açık bir vaziyette, kelebek peşinde koşan küçük kızı, Azraile davetiye çıkarınca acı son kaçınılmaz oluyor. Kız, evlerinin havuzunda boğuluveriyor. Sonrası büyük bir yıkım…

Bence bir insanın yaşayabileceği en büyük hayal kırıklığı, pişmanlıktır. “Kapı”da işte bu büyük hayal kırıklığı ve akabindeki pişmanlığın öyküsü. Hayatta her şey bir gün unutulsa da, -ölüm bile- pişmanlıklar yaşam boyu yakanızdan düşmez. Bazen kaybolmuş gibi görünse de asla yok olup gitmez, fırsatını bulunca da hortlar.

Filmin sorguladığı bir diğer mevzu ise “Bir şansımız daha olsaydı her şey farklı olur muydu?” sorusu… Pek tabi aklı başında her insan hatalarından ders çıkarır. Peki, aklı başında değilken yaptığı hataları ne kadar telâfi edebilir, orası kocaman bir soru işareti.

“Kapı” sert bir iç hesaplaşma… Bir insanın dibe vuruşunun derinlerinden ve vicdan azabının doruklarına çıkan ilginç bir deneme. Sıkı başlayan, gelişme bölümünde biraz yoldan sapsa da, finale giden yolda toparlayan ve gerçekten başarılı bir finalle görülmeyi hak eden bir film…

(24 Ağustos 2010)

Gizem Ertürk

Cinayet Profili: Ölümün Beyazperdedeki Yüzü

Ölüm her zaman korkulu rüyamızdır. Hatta korkulu rüya görmemizden de ötedir. Peki ya ecelimiz gelmeden ölüme terk edilmek?…

Her zaman insanların neden cinayet romanlarını ve filmlerini ilgiyle takip ettiklerini merak etmişimdir. Bu, bende bir illet haline geldiği için konunun üstüne giderek insanların neden cinayete bu kadar saplantılı olduklarının profilini çıkardım. Ve bazı anahtar kelimeler aracılığıyla kilitli kapıların nasıl açıldığını bildiğim için, insan yapısı ve cinayet arasındaki güçlü dürtüden yola çıkmanın daha doğru olduğuna kanaat getirdim. İnsanın içindeki dürtünün ne olduğu konusunda en ufacık bir fikri olmayanlara dair ipucu vereyim. Meselâ çevrenizde önemli bir olay olduğunda aniden durup orada neler olduğuna dönüp bakarsanız. İşte içinizi bir fare gibi kemiren bu dürtü sayesinde kafanızda soru işaretleri belirir ve bir de bakmışsınız ki o boşlukları tamamlamaya başlamışsınız bile… Bu dürtünün ne olduğunu tahmin etmeyenler için kısa bir açıklama yapmak gerek. Çünkü insanoğlu yüzyıllardır birçok şeyi merak ederek yaşamını sürdürmüştür. Ama bu merak olgusu sürekli evrim geçirmiştir. Bunun en önemli yanı ise insanların kötü olan olayları ambalajlayıp su yüzeyine çıkartarak paketlemeleridir. Zaten mantıklı olarak düşündüğümüzde “cinayet” gerçeği kaçınılmazdır.

Ötekileşme Yaşamak

Son zamanlarda gazetelerin manşetlerinde yer alan ve medyayı kasıp kavuran Münevver Karabulut Cinayeti gündemi çok fazla meşgûul ettiği için Türkiye’nin ve dünyanın sorunları arka plânda kalmış ve az önemsenmiştir. Hele ki kriz patlak vermişken… Buradan çıkarılacak sonuç esasında basittir: “İnsanlar görmek istediklerini görürler.” Bu istek doğrultusunda cinayeti baş koltuğa oturtan gazeteler, insanların arz ve taleplerini yerine getirmişlerdir. Hazır lâf arz ve talepten açılmışken; önemli bir noktaya vurgu yapayım. İnsanları asıl besleyen ve ihtiyaçlarını karşılayan bir araç olan sinema görsel anlamda gazetede yazılanları etkili hale getirdiğinden ötürü, insanların tercih ettiği sanal dünyada kaybolmasını sağlamıştır. Zaten sanal dünyanın cazibesine kapıldığımızda dış dünyadan uzaklaşarak daha önce hiç olmadığımız kadar “ötekileşme” yaşayıp özümüzden uzaklaşırız. Tabiri caizse bir bukalemun gibi başkalaşım geçiririz. Tabi şu gerçeği de unutmamak gerek: Çözülemeyen yahut çözülmesi zor olan vakalar eşik seviyesini bir hayli zorlar. Buzdağının görünmeyen tarafını görmeye çalıştığımızda ise perdede izlediklerimiz dehşet verici bir deneyim şeklinde bize geri döner.

Cinayeti Harekete Geçiren Güdü

Nereden bakarsanız bakın cinayet ve izleyici arasında doğrudan bir etkileşim vardır. Bu etkileşim geri dönüşümü besler. Meselâ çoğu Hollywood filminde (örneklerini ilerleyen satırlarda vereceğim) kıvranan bir kişinin vücuduna keskin bir cismi batırmak cinsel hazza eşdeğerdir. Birçok şehvet canisi kurbanlarını ölümüne bıçaklarken cinsel orgazma ulaşır; diğer taraftan da adli tıp soruşturmaları cinayetin nerede ve nasıl işlendiğine dair ipucu arar. Seri cinayet şehvet cinayeti ile aynı anlama geldiğinden bu konudaki araştırmacılara göre; katili harekete geçiren başlıca güdü kadınlara yönelik öfke ve onlara acı vermektir.

Korkunç cinayetlerin gerçekleştirilmesi için bir kişinin üst düzeyde şeytani bir kurnazlığa sahip olması gerekir. Çünkü ürpertici ikilemdeki cinayetin çözümü ayrıntılı zekâ oyunlarına kadar uzanır. FBI Davranış Bilimleri Ünitesi’nden (BSU) özel ajanlar, ilk kurbanının çürümüş kalıntıları ile karşılaştığında hemen panikle karışık bir karmaşa haline giren bir seri katilden bahsederler. (1970’lerin sonlarından itibaren, BSU kişilik geliştirme projesini başlatmıştır.) Bu araştırmadan elde edilen suçluların iç yüzlerine ilişkin bilgilerle BSU, şiddet suçlarıyla savaşta yeni ve büyük bir silâh olduğunu kanıtlamış bulunan “suçlu kişilik profil çıkartma” yöntemi geliştirmeyi başarmaları suç tarihine ışık tutan önemli bir gelişmedir. Ve buradan yola çıktığımızda yukarıdaki paragraflarda bahsi geçen adli tıp başarıları çok büyük bir seyirci kazanan Kuzuların Sessizliği filmiyle ölümsüzleştirilmiştir. Zaten popüler seri katil filmlerinin küllerinden doğan Kuzuların Sessizliği o yolda yürümek isteyenlere öncülük eden ender filmlerdendir. Bu filmleri sıralayacak olursak; Saw, From Hell, Seven, Candyman, Hostel, A Nightmare On Elm Street, Friday the 13th, Ring, The Last House on the Left, Martyrs, Braindead, Shaun of the Dead, Rec, The Others, Drag me to Hell, Scream ve daha niceleri…

Çifte Güç

Asında cinayet işlemek ya da adam öldürmecilik oynamak çoğunlukla tek başına yapılan bir iştir, fakat tüm bunların dışında gelişen ve filmlere konu olan cinayeti izlenir kılmak için genellikle olaylara ilgi duyan psikopatlar bir araya gelip öldürücü bir çift oluştururlar. Bazen üç veya daha fazla katil eğlence ve kâr amaçlı cinayet işlemek için bir araya geldiklerinde durum daha da karmaşıklaşır. Böylece insanın ezeli güdüsü aç gözlülükle hareket ederken suç tarihindeki en garip cinayetler işlenir. İşte tam o an bazılarımız için önemli bir yazarın cümlesi ön plâna çıkar: “Onu anne kompleksi olan bir psikopat katil olarak seyretmek, başka birisinin kusmasını seyretmek gibi bir şey…” Bu lâf her ne kadar doğru olsa da görülen köy kılavuz istemez. Çünkü beyazperdedeki görüntüler seyircinin kanına çoktan zerk edilmiştir bile…

Netice olarak, cinayet işlemeye meyilli olan kişiler kafalarında oluşturdukları ütopik dünyaya uymayan kurbanları öldürerek anarşist ruhlarını ortaya çıkarmakta gecikmezler. Ne de olsa öldürmek onlar için sıradan bir olaydır.

(24 Ağustos 2010)

Arzu Çevikalp

arzucevikalp@arzufilm.com.tr

Talihsizlik Yaşayan Pak Panter Ekibi Nihayet Basının Önüne Çıktı

PP7 Pak Panter…

Kim demiş Türkler James Bond filmi yapamaz diye… Türkler yine yaptı yapacağını! Özellikle son yıllarda Hollywood’da tüketilen ajan filmlerinin sayısı artış gösterirken, Türklerin önce davranarak kendi popüler kültürlerini action-komedi tarzıyla harmanlayıp beyazperdeye aktarmaları medyanın bir hayli ilgisini çekti. Pak Panter düzensizliğin içindeki düzeni farklı yollarla anlatan ve güç gösterilerini komedi sosuna bulayan Türk işi action filmi…

Sinemanın iki dev yapımcısı Arzu Film – Fida Film ortaklığıyla çekilen Pak Panter özel olarak kurulmuş teşkilât ile istihbarat elemanlarının başlarından geçenleri mizahi olarak konu alıyor. Hem de istikrarını hiç bozmadan… En güçlü silâhı komedi olan Arzu Film geçen gün Pak Panter filmi için basın toplantısı düzenledi.

Toplantı boyunca oyuncuların yorgunlukları her hallerinden belliydi. Kulağımıza çalınanlara göre; aksiyon sahneleri sırasında Ufuk Özkan’ın kaşı patladı, Metin Zakoğlu’nun kulak zarı, Doğa Rutkay’ın da omzundaki bağlar yırtıldı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen oyuncular basının önüne çıkarak film hakkında çıkıp konuştular.

Murat Aslan’ın yönettiği, Ufuk Özkan, Metin Zakoğlu, Sümer Tilmaç, Erdal Tosun, Doğa Rutkay, Şenay Akay, Zeynep Aydemir, Yuri Ryadchenko, Deniz Özermen, Mehmet Ali Erbil ve Şafak Sezer’in rol aldığı Pak Panter filminin Reşadiye köyündeki basın toplantısına şu isimler katıldı: Yönetmen Murat Aslan, oyuncular Ufuk Özkan, Metin Zakoğlu, Doğa Rutkay, Zeynep Aydemir, Yuri Ryadchenko, Şenay Akay ve Deniz Özermen…

Basın toplantısı çok kalabalık olmadığından dolayı oyuncular proje ile ilgili sorulara rahatça yanıt verdiler. Ve özel olarak kurulan afişlerin basın toplantısı boyunca arka fon olarak kullanılması fotoğraf çekimleri açısından daha etkili oldu.

Gagarin rolünü üstlenen Yuri Ryadchenko’nın ve Doğa Rutkay’ın düşüncelerini aldık:

Yuri Ryadchenko: Gagari’yi sevmeye başladım.

“Ben filmin Gagari’siyim. İlk kez bir filmde rol aldım. Komedi filminde oynayacağımı duyan yakınlarım ‘Tam sana göre’ dediler ama işin aslı hiç öyle değilmiş. Bir kızı öpüyorum, sonra dönüp bir adamı öldürüyorum. Zor film, zor rol… İlginç tarafı rolü sevmeye de başladım.”

Doğa Rutkay: Beş gün hastanede yattım.

“Filmde Gülizar adında Azerbaycanlı bir ajanı canlandırıyorum. Tecrübeli, donanımlı, her türlü silâhı kullanabilen bir elemanım. Ama çekimler sırasında epey acı çektiğimi itiraf etmem lâzım. Silâh kullanmam gereken bir sahnede omzumdaki bağlar yırtıldı. Beş gün hastanede yattım. Aslında alçıya alınması gerekiyordu ama düşünce gücüyle iyileştim, alçıya gerek kalmadı.”

(22 Ağustos 2010)

Arzu Çevikalp

arzucevikalp@arzufilm.com.tr

20 Ağustos 2010 Haftası

“A Takımı”, kendine özgü mantığın bile sınırlarını aşıp, seyirciye sunduğu ‘neredeyse fantastik’ aksiyon sahnelerini ufak bulmacalarla ‘satarak’, “Cehennem Melekleri” gibi iç boş, kaba bir tür filmi olmadığını hissettirmeye çalışan gösteri. Farklı özellikleriyle bir bütün olan can dostu dört asker ile ABD Ordusu ve CIA arasındaki lâfazanlıklara takılmadan, ‘hareket’in hücrelerine nüfuz etmek için ‘kaçabilirsiniz’.

“Kapı”, Almanya’dan gelen ve Hollywood’un ürettiği fantastik gerilimlerle aynı düzeyi tutturmuş bir film. Affedilemez bir ihmâl sonucu küçük kızının ölümüne neden olan adamın, beş yıl sonra karşısına çıkan ‘bir geçit’ten zamanda geriye doğru giderek ‘o gün’e dönmesi ve biricik evlâdını kurtarması üzerinden gelişirken, kızın hayatı karşılığı ödenecek bedel, hikâyenin ‘bıçak sırtı’nda yürünen kısmını oluşturuyor. ‘İlginç bir cinayet’le, giderek çevredeki insanları da içine alan olaylar, bir John Carpenter filmi cazibesi kazanıyor… Tabii ki ‘tanıdık’ , fakat kendine özgü duygusal-fiziksel sertliği ile etki kurabiliyor; bir yönüyle de ‘dördüncü boyutta yolculuk’ üzerine düşünmenizi sağlıyor.

“Ölümsüz”, bir kez mensubu olunduğunda, ayrılmanın -ölüm dışında- söz konusu olamadığı, “bıraktım” demekle bırakılmayan mafyanın iç işleyişini, para ve güç için merhametlerini gömen patronların kendine özgü mantıklarını, kısaca, yasa dışı suç örgütünün lâfzını ve ruhunu en iyi yansıtan filmlerden biri. İşte bunun için de içerdiği şiddet, olması gerektiği gibi; yani yüksek! Jean Reno, ‘insan kalmış’ nadir ‘tövbekârlardan’ birini canlandırırken, yüreğini alabildiğine açtığı bir performansla övgüleri hak ediyor.

(18 Ağustos 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Mafyada İntikam Derin Olur

Ölümsüz (L’Immortel)
Yönetmen: Richard Berry
Roman: Franz-Olivier Giesbert
Senaryo: Richard Berry-Alexandre de La Patellière-Mathieu Delaporte
Müzik: Klaus Badelt
Kurgju: Camille Delamarre
Görüntü: Thomas Hardmeier
Oyuncular: Jean Reno (Charly Mattei), Kad Merad (Tony Zacchia), Marina Foïs (Marie Goldman), Gabriella Wright (Yasmina Telaa), Claude Gensac (Bayan Fontarosa), Jean-Pierre Darroussin (Martin Beaudinard), Fani Kolarova (Christelle Mattei), Venantino Venantini (Padovano), Musa Maaskri (Kerim), Josephine Berry (Eva), Catherine Samie (Stella Mattei), Malglaive de Max Baissette (Anatole Mattei), Richard Berry (Aurelio Rampoli)
Yapım: Europa Corp. (2010)

Aktör – yönetmen Richard Berry’nin filmi “Ölümsüz”, çarpıcı, gösterişli ve çok kanlı bir gangster filmi. Yer yer melodramın kuşattığı filmde sonunda kazanan mutluluk oluyor.

1949’da Amerika’da doğan Yahudi Alman gazeteci-yazar Franz-Olivier Giesbert’in gerçek olaylardan ilham alan aynı adlı romanından aktör-yönetmen Richard Berry tarafından gösterişli perdeye yansıması “L’Immortel – Ölümsüz” filmi. Sinemada daha çok oyuncu tarafıyla öne çıkan Richard Berry, “Ölümsüz”le dördüncü filmini yönetmiş oldu. Filmin hikâyesi Marsilya’da geçiyor. Marsilya, Fransa’nın gangster ocağı. Tıpkı Amerika’daki Şikago gibi. Kendini mafya işlerinden emekliye ayırmış Charly Matei, küçük oğlu Anotole’la arabayla küçük bir yolculuğa çıkıyor. Opera dinlemeyi seven Charly, arabayı park ettikten sonra yüzü maskeli adamların kurşun yağmuru altında kalıyor. Yirmi iki kurşun yiyen Charly kurtuluyor. Sonra da her şey usul usul açılıyor. Çocukluk arkadaşı Zacchia’yla yeraltı dünyasında itibarlı yer edinen Charly, uyuşturucu vb. işlerden hep uzak durmuş bir mafya lideri. Emekliye ayrılırken her şeyi de ortağına bırakmış. Filmin derinliğinde suikastı düzenlettiren de ortaya çıkıyor. Filmde sürprizler var. Elbette mafya yapılanmasında ailen dışında pek güvenebileceğin yer olmuyor. Mafya dünyasında insanlar sürekli paranoyaların içerisinde yaşıyor. Ama bu filmde aileler de öne çıkıyor. Alile, korunması gereken en önemli şey.

İntikam alınmadan asla…

Charly, operaya ve ailesine değer veren bir gangster. Bu güvenilmez dünyada tehlike her yerden gelebilir. Hiç beklenmedik bir anda saldırıya uğrayan Charly, olayı çözmek, belki de mafyayı çökertmek isteyen kadın polis Marie’yle mesafali iletişim kursa da intikamını polisi atlatarak tek tek alıyor. Sonunda işin başındaki “kötü adamı” polise teslim ediyor Charly. Marie’nin kocası mafyanın saldırısında ölmüş ve Marie, sanki Charly gibi intikam peşinde gibi. Aslında, Marsilya mafyasını, imkânsız olsa da, çökertmek istiyor. Politikacılardan başlayıp polis müdürlerini kendi taraflarına çekmiş bir mafya bu. Her şey kirlenmiş. Filmin çekimlerinin ve kurgusunun da çarpıcı olduğunu belirtelim.

1948’de Kazablanka’da doğan İspanyol-Fransız karışımı oyuncu Jean Reno’yu daha çok Luc Besson’un 1988 yapımı “Le Grand Bleu / The Big Blue – Derinlik Sarhoşluğu” filmiyle tanıdık. Sonra 1994 yapımı “Leon”la sevdik. Hollywood filmlerinde de oynuyor zaman zaman. 1998 yapımı “Godzilla”, 2006 yapımı “Da Vinci Codec – The Da Vince Code – Da Vinci Şifresi”, 2006 yapımı “The Pink Panther – Pembe Panter” vb. Cezayir kökenli 1964 doğumlu Kad Merad, Zaccharia karakterinde muhteşem. Kad Merad’ı Christophe Barratier’nin 2004 yapımı “Les Choristes – Koro” filminde Chabert karakteriyle hatırlayabilirsiniz. 1950’de Paris’te doğan aktör-yönetmen Richard Berry, Bob Swain’in orijinal adı “Denge” anlamına gelen 1982 yapımı “La Balance – Sokakların Kanunu” suç filminde Mathias karakterinde görünmüştü ve bu film, Ocak 1986’da gösterime girmişti ülkemizde. Berry’nin yönettiği 2001 yapımı “L’Art (délicat) de la Seduction – Sanat (hassas) Baştan Çıkarır”, 2003 yapımı “Moi, César – Ben, Sezar”, 2005 yapımı “La Boite Noire – Kara Kutu” filmlerini de görmek gerek. “Ölümsüz”, birinci sınıf aksiyon ve gerilim yüklü bir kanlı film. Mafya filmlerini sadece Hollywood’dan izlememek gerek. Bu alanda Fransız sineması da güçlüdür.

(12 Ağustos 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

13 Ağustos 2010 Haftası

“Büyükler”, çocukluklarını geçirdikleri kasabaya, yıllar sonra, aileleri, takıntıları, tuhaflıkları ile gelip, göl kenarındaki büyük evde ‘Dört Temmuz’ tatilini geçiren beş arkadaşın nostalji yüklü dostlukları: Komik, komik ve komik! Görebileceğiniz en ‘ayrıksı’ komedilerden… Kalabalık oyuncu kadrosu ile film çekmenin tüm dezavantajlarını avantaja çevirmiş kusursuz yönetiminin de altı çizilmeli.

“Cehennem Melekleri”nde, sinemanın -özellikle- serüven / aksiyon / gerilim / savaş türlerinde ‘anıtsal’laşmış, en büyüğü 64 (Stallone) ve en küçükleri de 38 (Statham) yaşında, kendileri sert yürekleri ‘pamuk gibi’ bir grup adamı, aralarına güreşçiler de katılarak, şiddeti yüksek öyküde bir araya getirilmiş… Üstüne üstlük, bir sahnede, Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger’a da ‘uncredit’ yer verilmiş! 80 milyon dolarlık bütçe sayesinde ortalığın gerçekten de cehenneme döndüğü bir hikâye sizi heyecanlandırıyorsa, ‘Azrail gibi can alan’ bu paralı askerlerin gösterilerini kaçırmayınız… Ama emin olun ki, çıktıktan sonra belleğinizden hızla silinecek.

“Kediler ve Köpekler: Kitty Galore’un İntikamı”, biz insanların egemenliği dışında varlığını sürdüren ve akıllı hayvanlar tarafından yönetilen gizli dünyada, tabii ki ‘dünyanın kurtarılmasına yönelik’, nefes nefese yaşanan casusluk serüvenleri… Gülünç, sevimli, yoğun şekilde tüylü! Canlı hayvan performanslarını, animatronik kuklaları ve bilgisayar animasyonlarını bir araya getiren işin yönetmenlik kısmı da oldukça zorlu tabii!

Bir not: Sürekli yinelemeye gerek yok! Ancak biz sinema yazarlarının savunduğu “bir filmi orijinal seslendirmesi ile izlemenin önemi”ne dair örnek teşkil eden düşünceleri, bu filmde kötü kedi karakter Kitty Galore’a sesini veren ve onun ses dalgalanmasını / üslûbunu yaratmanın, görüntüsüne – geçmişine dayanan bir süreç olması gerektiğini söyleyen Bette Midler’ın şu sözleriyle veriyorum.

Midler: “Bir eskizle başlıyorsunuz. Zaman içinde eskizler gitgide daha canlı bir hâl alıyor ve bu yaratık adeta ete kemiğe bürünüyor. İşte o zaman sesinin nasıl bir şey olması gerektiğini size söylüyor. Kitty’nin kocaman gözleri, çok sivri ve keskin dişleri var. Eğitimli görünüyordu, dolayısıyla onu mizacı kötü olan asil bir kedi gibi seslendirdim. Belli ki bir zamanlar yıldızdı ve bu konumu ondan kopartılıp alındı. Bu yüzden, şimdi oldukça hınçlı ve filmin başlığından da anlaşıldığı gibi, intikam peşinde”.

(11 Ağustos 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Siyah Beyaz ve Sessiz: Kürt Sineması

1926 yılında Ermenistan’da çekilen ve bir Kürt kadınını ele alan Zarê adlı film, tarihte Kürtleri konu edinen ilk film olarak kabûl edilir. Siyah beyaz ve sessiz bir filmdir Zarê, kürt halkının uzun süre içinde bulunduğu durumu da filmin bu hali özetler niteliktedir.

“Savaş bölgelerinden gerçek görüntüler çekmek istiyordum; yani o savaş makinelerini, harcanan paraları, o dağlara dikilen bayrakları, kendi kendimizle nasıl savaştığımızı… Arkamızda JİTEM, arkamızda PKK, arkamızda vali ve biz film çekiyoruz. Her makara dağın başında çekiliyor, sarılıyor ve Almanya’ya gönderiliyor. Altmış dört kutu film çektik; bütün çekebildiğimiz odur. Yarısında da, zaten tipiden gözükmediği için, fazla bir şey çıkmamıştır.” diye anlatıyor yönetmen Reis Çelik, Işıklar Sönmesin filminin hikâyesini. Filmde, bir çatışma sonrası düşen çığın altında kalanlardan sadece bir gerilla ve bir asker kurtulur. Ölümü koltuk altlarında gezdiren bu iki karakter, Türkiye’de hâlâ çözülememiş sorunun başkahramanlarıdır. Yıllardır bir iç savaş yaşayan bu topraklarda sanatın bu alanda çıkıp söz söyleyememiş olmasını “beni en çok iğneleyen ve ileri iten şeydi” şeklinde yorumluyor yine Reis Çelik. Işıklar Sönmesin, Mülteci gibi filmleriyle varolan, yaşanan acıları daha çok kişiye duyurmaya çalışan Çelik’in filmleri vizyona girdiği dönemlerde çok ilgi görmese de, bu alana ilk direk kamerayı tutan yapıtlardır. Son olarak ülke sınırları içerisinde ilk kez dili Kürtçe olarak yasaklanmadan gösterime giren Min Dit filmi ise Kürt Sinemasının varlığını geniş kitlelere duyurmayı başarmıştır.

90’larda Turgut Özal’ın Kürt sorununa çözüm olabilecek açılım yolları, Kürtlerin varlığını devlet eliyle kabûl etmesi bu alandaki sanatçılara da moral olmuş ve Kürt Sineması adına yapılan çalışmalara hız vermiştir. Sonrasında açılımın yine önü kesilecek ve Kürt sinemacılar duracaktır. Günümüze gelindiğinde ise Kürt sineması yine açılımın sağladığı ortamın faydasını görerek kendini bu sefer kısık sesle değil, bağırarak duyuracaktır. Popüler bir tarzda, karikarütize edilmiş karakteriyle eleştirilen Mahsun Kırmızgül’ün Güneşi Gördüm filmi ise, eksiklerine rağmen insani yönüyle bir uyanış sağlamıştır.

Önyargıları kaldıracak dil sinema

Tarihsel sürecine baktığımızda 90’lardan sonra gelişim gösteren Kürt sineması aslında 1926’lara kadar uzanır. 1926 yılında Ermenistan’da çekilen ve bir Kürt kadınını ele alan Zarê adlı film, tarihte Kürtleri konu edinen ilk film olarak kabûl edilir. Siyah beyaz ve sessiz bir filmdir Zarê, kürt halkının uzun süre içinde bulunduğu durumu da filmin bu hali özetler niteliktedir. Türk sinemasında Kürtler yanık tenleri, bozuk Türkçeleriyle hep kaba halleriyle, töre cinayetleriyle yer bulmuşsa da ilk defa gerçek kimliklerini Yılmaz Güney yansıtmıştır. Güney’in Seyithan (1968), Endişe, Umut, Sürü (1978) ve Yol (1982) filmleri Kürtlerin yaşadığı dramı anlatır. Dönemin şartları ve yasaklar sebebiyle bu filmlerde sadece tek tük Kürtçe kelime kullanılmış, hatta Seyithan filmindeki Nebahat Çehre’nin Keje adlı bir karakteri canlandırması uzun bir süre sorun olmuştur. Sonraki yıllarda Güney verdiği bir röportajda, Kürtçe film çekmenin mümkün olmadığını söyleyecektir.

Aynı toprak üzerinde, aynı acıları ve sorunları yaşayan iki kardeş milletin birbirine bu kadar yabancılaştırılmış olması sistemin istediği bir şeydir. O kadarki, bu toprakların bir zenginliği olan bir dili Kürtçeyi siyasallaştırmış, tek bir kelimesi bile bölücülük olarak damga yemiştir. Şimdiyse Başbakan’ın köy isimlerini Kürtçe söylemesi, devlet eliyle bir Kürtçe televizyon kanalının açılmış olması, aslında yasağın ne kadar da maksatlı bir ötekileştirme olduğunun göstergesidir. Çok geç kalınmış konuşmalar ve tartışmalar sorunun Kürt halkı olmadığını göstermektedir. Sorun bu iç savaştan nemalananların rantları uğruna verdikleri mücadeledir.

Kürt halkının kendini doğru ifade edebilmesi, Batılının Doğuluyu ötekileştirmeden yakınlaşmasını sağlaması açısından sinema önemlidir. Çekilen acıların ortak olduğunu anlatan filmler, önyargıları zayıflatacaktır. Yasak altında gelişen her yapı gibi Kürt sinemasındaki filmler çoğunlukla siyasal söylenmeler içerse de, İki Dil Bir Bavul gibi naif filmler iki kardeş milleti yeniden yakınlaştıracaktır.

(12 Ağustos 2010)

Ayşe Şahinboy Doğan

Gerçek Hayat Dergisi’nde yayınlanmıştır. (Ağustos 2010)