Kategori arşivi: Yazılar

Festivaller ya da Kaşınmak Bazen Zihin Açar

Sinema sektöründeki son beş altı yıllık gelişme herkesin dilinde. Yılda on, on beş film gösterime girerken geçen son iki yılda bu ortalama 70 – 80 arasındaydı. Bu yıl çekilen film sayısının şimdiden 100’ü geçtiği kesin. Ama bu filmlerin ne kadarı gösterime girebilir, söylemek zor. Daha kötüsü yerli filmler için pastanın büyüklüğü hemen hemen aynı, film sayısı artıyor; ama yerli film izleyicisinde önemli bir artış olmuyor.

Geçmiş yıllarda bir elin parmaklarını geçmeyen; yapımcı, yapımcı – yönetmen bu pastayı paylaşıyordu. Şimdi herkesin işi daha zor. Ama değişen koşullar, sinemamızın gelişmesi başka kapıları açtı. En azından uluslararası başarı kazanan yönetmenlerimizin filmleri kısmi de olsa Avrupa ve ABD’de dağıtım ve gösterim şansı buluyor.

Ancak sinemamızdaki bu gelişme, film festivallerimize yansımadı. Daha organize olmuş, sinemamızın gereklerini görerek kendini yenileyecek, kurumsallaşmaya doğru giden festival organizasyonları beklerken, festivallerde her yıl başka garipliklerle karşılaşıyoruz.

Daha dört beş yıl öncesine kadar İstanbul, Antalya, Ankara ve Adana Film Festivalleri’nde yarışmaya başvuran ve kabûl edilen film sayısı 7 – 8’i geçmiyordu. Ve bu filmlerin neredeyse yarısı pespaye denilebilecek kadar kötüydü.

Her yıl Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu, Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenlerimizden bir ya da ikisinin filmi, yarışmadaki bütün ödülleri toplardı. Bu durum ödül alan yönetmenlerimizin filmlerinin kalitesinin düşük olduğu ve ödüllerin kötünün iyisine verildiği anlamına gelmez. Tam tersine bu yönetmenler film üretmede gösterdikleri direnç ve inatla genç kuşalara örnek oldu, onların önünü açtı.

Son üç yıldır hem festivallere başvuran film sayısı arttı hem de festivaldeki filmlerin estetik ve teknik kalitesi yükseldi. Artık kavramlaşmaya doğru giden “festival filmi” diye bir sözcük kullanılıyor. Neden, çünkü Türkiye’deki festivallerde ciddi para ödülleri var. Yapımcı ve yönetmenlerin bir bölümü bu festivallerdeki ödülleri hedefliyor. Aslında bahsedilen ödüller alt alta koyunca “sinema sektörü” için çok da bir şey etmediğini herkes görür.

Bu süreçte sinemamızdaki değişim ve gelişmeye festivallerimiz ayak uyduramadığı gibi, bazı yapımcı ve yönetmenlerimiz de bu değişim karşısında ne yapması gerektiğini henüz tam anlamıyla kestirebilmiş değil. Bununla birlikte festival yönetimleri sürekli değişiyor ve cehalet örneği organizasyonlara imza atıyor. İstanbul Film Festivali’ni bu genelleminin dışında tutuyorum, çünkü orada son derece deneyimli ve ne yaptığını bilen, sürekliliği olan bir kadro çalışıyor. Her geçen yıl uluslararası festivaller arasında daha saygın bir yer ediniyor.

Ancak, Antalya, Adana ve Ankara Film Festivalleri için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Festivaller, belediyelere, iktidar, muhalefet partilerine göbekten bağlı. İki yıl önce onur ödülü alan Yeşilçam’ın eski jönlerinden biri ödül töreninde Antalya Film Festivali’ni eleştirince, onun hemen ardından sahneyi işgâl eden AKP bürokratlarının şovunu izlemiştik. Kısacası, “Sizi biz buraya getirdik, bizi eleştirmeye hakkınız yok, festivalin parası cebimizden çıkıyor.” demeye çalışmıştılar. Kimsenin gıkı çıkmadı, çıktıysa da ben duymadım, üzgünüm.

Son örnek, Adana Film Festivali’nde yaşandı. Belediye başkanı “şaibelerden” dolayı değişince, festivali yapmak istemeyen ya da istediği gibi yapmak isteyen Belediye Meclisi ya da yeni belediye başkanı, komik bir bahaneyle festivali erteledi. Ama yarışma filmleri seçilmişti, jüri belliydi, her şey hazırdı. Festival ileri bir tarihe atılınca yapılmayacağı dedikoduları bile dolaştı. Bu tarih değişikliğinden önce ön seçim yapıldığı için, bu yıl festivale katılma olasılığı olan bir kısım film festival dışında kaldı.

Festivallerin politik havasından, organizasyonların cehaletinden yararlanmaya çalışan yapımcı ve yönetmenler ise aslında yazılı olmayan, ama artık hayata geçmesi gereken bazı inceliklerden bihaber(miş) gibi gözüküyor. Pastanın aynı olduğunu bilmelerine rağmen pastadan iki dilim yemek istiyorlar. Örneğin gişede 3 milyona yakın izleyiciye ulaşan “Eyyvah Eyvah” Adana Film Festivali’nde yarışma bölümüne kabûl edildi. Bunda ne var? diye soracaksınız. Bu filmin kulvarı belli. Filmi yarışmaya kabûl eden ön jüri kadar, yapımcısı da düşüncesiz. Filmlerini festivalin açılış ya da kapanış filmi olarak onore edilmesini talep edeceğine, yarışmadan ödül ve para alma hesabı yapıyor. Oysa, “Eyyvah Eyvah”ın “Yeşilçam Ödülleri”nde alacağı heykelcikler şimdiden ayırtılmıştır. Burada bir kötü niyet aramayın, filmin bu organizasyonda ödül hakettiğini söylüyorum.

Bir diğer sorun ise özellikle uluslararası festivallerde ödül alan Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu için geçerli. Filmleri Cannes, Berlin gibi uluslararası festivallerde son derece prestijli ödüller alıp, önemli uluslararası satışlar yaptıktan sonra, niçin Türkiye’deki bütün yarışmalara katılmak isterler? Bu filmlerin ulusal yarışmalara katılmasına engel olan hiçbir kanun ya da yönetmelik yok tabiki. Olmamalı da. Ama bu filmler uluslararası festivallerde aldıkları ödüllerle, hem ön jüriyi, hem son jüriyi ezmiyor mu? Bu jürilerin bu filmleri eleme ihtimali yüzde kaçtır? Geçmiş yıllardaki gibi festivallere yedi sekiz film başvursaydı, bu filmlerin o yarışmalarda olmaları anlamlı olurdu, o yıllar şimdilik geride kaldı.

Festival yöneticilerinin bu filmleri onore etmesi ise hiç mi akıllarına gelmiyor? Yine bu filmler açılış ya da kapanış filmi yapılarak ya da yurtdışında Türkiye’yi iyi temsil ettikleri için özel onur ödülleri verilerek onore edilebilirdi. Ama işin rengi başka. Festival yöneticileri bu filmlerin yarışmada olmasını istiyor ve bunun kendileri için prestij olduğunu düşünüyor. Dahası bu yıl Antalya Film Festivali basın bülteninde, filmler daha ön jüriden bile geçmeden, aralarında “Bal”ında olduğu filmler kamuoyuna ve ön jüriye ibaret edildi. Hatta bu filmlerden birinin daha çekimleri tamamlanmamıştı. Bu da başka bir cehalet örneği ve işaret edilen filmlerin (çekimi bitmeyen dışında) hepsi yarışmaya dahil oldu. Şayet, festival yarışmaya katılacak ve ödül alacak filmleri işaret ediyorsa, diğer filmlerin orada olmasının anlamı ne? Yarışma dışı film muamelesi görecekse bu filmler niçin yarışmaya dahil ediliyor!

Antalya’yla ilgili tartışmalar tam bitti derken, bu defa ön jürideki Vildan Atasever’in eşinin oynadığı iki filmin de yarışmaya kalması tartışılmaya başlandı. Burada Vildan Atasever’i suçlamak yanlış olur, jüriden çekilmesi gerekirdi ama hadi o tecrübesizliğinin kurbanı oldu. Ama festival yönetimi ön jürinin önüne gelen filmlerde kimlerin rol aldığını, bu filmlerdeki insanların ön jüriyle bağlantılarını bilmiyor mu? Yoksa o başvuru formlarında oyuncu künyeleri sadece katoloğa işlenmesi için mi isteniyor? Yoksa, her fırsatta eleştirilen sinema yazarlarından, “jüri oluştururken dikkat edilmesi gerekenler” adlı bir kitapcık hazırlayıp festival yöneticilerine göndermesi mi bekleniyor!

Bu yazı boyunca anlatmaya çalıştıklarımı okuyanların anladığını sanıyorum. Kimsenin, hele hele festivallerin eleştirilerimi dikkate alması şart değil; ama bir gün, -ki bu çok yakın bir gün-, bu tür “dikkatsizliklerden” başları daha çok ağrıyacak. Yapımcı ve yönetmenlerle ilgili eleştirilere gelince, kanımca onlar ne yaptıklarının ve benim ne anlatmaya çalıştığımın çok farkında. Kişisel olarak, söylediklerimi dikkate alacaklarını umut ediyorum.

Bir sinema yazarı, yapımcı ve yönetmen olarak bunları içime atıp yüzümü sivilce basacağına, herkese söyleyeyim de onlarda biraz kaşınsın istedim. Çünkü, kaşınmak bazen zihin açar!

Not: Bu yazı Adana Altın Koza Film Festivali’nden önce kaleme alınmıştır.

(Bu yazı 01 Ekim 2010 tarihli Birgün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(02 Ekim 2010)

Rıza Kıraç

rizakirac@gmail.com

Zamanın Tozu

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri:

Bir festival daha geldi geçti. Bence 17. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi …

… Sanat Yönetmeni ödülleri verilmeyen bir festival olarak tarihe yazıldı. Çünkü bu dallarda 2’şer kişiye ödül verildi, dolayısıyla “En …

… İyi”lerin kim olduğu bu dallarda meçhûl. Diğer bir zaaf da koskoca Berlin Film Festivali’nde birinci olmuş “Bal”ın yarışmaya …

… kabûl edilmesi. Dünyada birinciliği onaylanmış “Bal” yarışmaya kabûl edilmeyip özel bir gösterimle onurlandırılmalıydı. Çünkü filmin …

… Berlin’de aldığı ödül o kadar büyük ki, beğenmeyenler bile filmin beğenilmediği açıkça söyleyemiyor. “Bal”ın Berlin’deki büyük başarısı diğer filmleri ezdi.

Adana Altın Koza’da bir kez daha ispatlandı ki bizim filmcilerimiz hakikaten hoş adamlar. Reşatbey Arıplex Sineması’nda film seyretme …

… öncesinde, af buyrun tuvalete -kibarcası lavobaya- girdim, vücudumdaki sıvı ifrazatı def-i hacette bulunuyorum. Tam burnumun …

… önündeki mini ekranda 08 Ekim’de gösterime girecek bir korku filminin fragmanı dönüyor. Tam burada filmcilerimizin “hoş” dediğim …

… vasıflarını hatırladım. Malûm filmin basın dokümanları şu tweet’i yazdığım ana (28 Eylül) kadar henüz basına ulaştırılmamıştı. Ondan sonra da …

… filmcilerimiz şikâyette bulunurlar, yok efendim basın filmleri iyi tanıtamıyor, yok efendim basın seyirci ilgisini sinemalara yönlendirmede …

… yetersiz kalıyor, vs, vs, diye. Önce siz hele bir yeterli kalın, sonrası Allah kerim.

Altın Koza’nın en iyi tarafı “Ağlayan Çayır”ın ünlü yönetmeni Theo Angelopoulos’un Adana’ya gelmesiydi. Sabah 11:00’de fotoğraf …

… sergisini açtı, öğleden sonra Belediye Tiyatro Salonu’nda söyleşide bulundu. Söyleşiden çıkınca Sine-Sen’den arkadaşlar serginin …

… nerede olduğunu sordular, tarif ettim. Ertesi sabah “Abi, söyleşiden sonra 16:45 gibi sergiye gittik, kapalıydı” dediler. Olaya iyi …

… tarafından bakarsak kapısında “Adana Büyükşehir Belediyesi 75. Yıl Sanat Galerisi” yazan salonda görev yapan belediye çalışanları …

… maşallah mesailerinden kaytarmıyorlar, 16:30’a kadar bekliyorlar. Her ne kadar günlerden Cumartesi, aylardan Eylül, yıllardan 2010, …

… yüzyıllardan 21. yüzyıla girmiş olsak da, tatil günü olan Cumartesi günü Belediye herhalde çalışanlarına fazla mesai vermiyor ki, o özel ve …

… erken saatte perdeyi kapatıp gitmişler. Aferim, aferim. 75. Yıl Sergi Salonu’nun bulunduğu bina o yörede bulunan eski bir otelin ….

… balo salonuymuş, otel rahmetli olmuş, balo salonunu sergi salonuna dönüştürmüşler. Aferim, aferim. Festivalin ödül töreninde ilk …

… Yılmaz Güney atışını Nur Sürer yaptı. Festivalde adına ödül konulmuş olsa da hiçbir filminin gösterilmemiş olmasını kınadı. Güney, …

… Adanalı olduğundan doğal olarak yoğun alkış alınca, peşinden sahneye çıkan -neredeyse herkes- Yılmaz Güney’i andı. Her yıl Altın …

… Koza’da Yılmaz Güney filmlerinin gösterilmesi tabiki iyi olur. Gelgelelim İstanbul Beyoğlu Sineması’nda geçtiğimiz aylarda düzenlenen…

… Yılmaz Güney Filmleri Haftası’na sevgili sinemaseverlerin ilgi göstermemesi de bir tuhaf. Kâğıt üzerinde veya mikrofon önünde alkış …

… almak için her önüne gelen bahsediyor ama neticede ünlü “Sürü” yeniden vizyona girdiğinde istenen sonuca ulaşılamıyor. İrfan …

… Atasoy’a röportaj için bir TV.den gelmişler, “Beyanat verdim, ‘Türkiye’de Atatürk’ü ve Yılmaz Güney’i kimse silemez’ dedim” diyor.

Adana Büyükşehir Belediye’sinin yapmakta olduğu 2 adet kültür merkezi inşaatı varmış, başkan vekili Zihni Aldırmaz birisine Yılmaz Güney …

… adının verileceği sözünü verdi. Festivalde gösterim mekânlarının elden geçirilmiş, olması memnuniyet vericiydi. Açılış töreninin …

… yapıldığı Belediye Tiyatro Salonu, Reşatbey Arıplex, Cemalpaşa Arıplex ve Metropol Sinemaları maşallah pırıl pırıldı. Sinema …

… yöneticilerine, sürekli seyircilerinin festivale ilgilerinin nasıl olduğunu sordum. “Vallahi abi, ilk gün gelen 900 kişinin …

… içinde bizim sürekli seyircilerimizden 7 – 8 kişi vardı.” dediler. Son yıllarda iyice suyu çıkan film festivallerinde sinema sektörü …

… kendi çalıp, kendi mi oynuyor, nedir?

(30 Eylül 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

01 Ekim 2010 Haftası

“Yedek Polisler”, New York Polis Departmanı’nda, ‘astarı yüzlerinden pahalı’ iki ‘yıldız’ kanun uygulayıcısı devre dışı kaldığında sokaklara çıkan ve bu işe taban tabana zıt görünmelerine karşın, çağın en büyük soygunlarına olanak sağlayan ‘para yönetimi’nde ünlü bir ismin peşine düşen, görebileceğiniz en tuhaf ikili. Will Ferrell, sürekli çalıştığı yönetmen Adam McKay ile oluşturduğu ‘kontrollü edepsizlik’ diyebileceğimiz güldürü anlayışını, sıkı yumruklarından ve bir sahnede ‘estetiğinden’ yararlandığı Mark Wahlberg’ü kadroya dâhil ederek tekrarlıyor. Seyircinin sıkılmasına asla izin vermeyen teknik kadro, gerçekçi aksiyon sekanslarıyla “vay vay vay!” nidalarına yol açan filmde, ‘kapitalizm prensleri’nin ABD devleti ve vatandaşlarına (dolaylı olarak bizlere de) hangi uçuk rakamlara mal olduklarını son jeneriklerde gayet net aktarıyor.

“Kavşak”, birbirine temas eden acılar ve mutsuzluklarla örülü dört hikâyede, karakterlerin aralarında iletişim kurmaları ile birlikte umudun yeşermesini, dingin ve gereksiz diyaloglardan kaçınıp olabildiğince görüntü diline yaslanarak sunuyor. Eğer olasılıklarla ilgili düşünmeye başlarsanız gedikler bulabileceğiniz öykü yapısına takılmadan, bazen hafif ‘düşmeler’ yaşansa da oyuncu performanslarından ve dokuyla tamamen bütünleşen müzikten çok zevk alarak seyredebilirsiniz. Benim bir filme verdiğim değerin ölçüsü son zamanlarda daha belirgin: Eğer en az bir sahnede ağdalı numaralar çekmeden, samimi biçimde yanağımdan yaşlar süzdürmeyi başarmışsa eğer, evet, ‘benim filmimdir’… “Kavşak” gibi!

“İyi Yürek”, tüm dünyası, sigaranın, alkolün ve nobranlığının, huysuzluğunun, sınırlı sayıda müdavim müşterilerinin arasında sıkça kalbinin teklediği bar olan yaşlıca patronun, bu dünyadan gitmesi gerektiğine inanarak bileklerini kesmiş genç evsizle karşılaşıp onun ‘temiz’ kalbini keşfetmesi ve ikisinin (ve herkesin tabii) ‘kocaman bir şaka’ olan hayatlarını yeniden şekillendirmesi üzerine kurulu. Çok yönlü sanatçı Dagur Kári, içinde bulunduğumuz berbat çağda, bir yavru kediyi asarak öldürmeye varacak kadar dibe vurmuş kötülüğe karşın insan yüreğinin saflığını, gözümüzün içine sokmadan hassas noktalarımıza dokunarak anlatıyor. Sapasağlam bir sinema!

“Baykuş Krallığı Efsanesi”, çarpıcı filmleriyle tanıdığımız Zack Synder yönetimindeki beş yüzün üstünde sanatçının, baykuşlara dair dünyada, anatomik gerçekçiliği hareket estetiğiyle birleştirerek, efsanelere dair klâsik temaları yinelediği ve fakat ‘karanlık bir film duygusu’nun daha ağır bastığı 3D animasyon / serüven. 13 yaş altı çocuklar için ürkütücü olabilir.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

ÖNEMLİ: 21 yıldır bu ülkeden para kazanan Warner Bros. Türkiye’nin yetkilileri, ‘küçük hesaplar’ yaparak, orijinal seslendirme ile izlemenin sinefiller için şart olduğu filmi silme dublajlı vizyona çıkararak, bu ülke seyircisine ne kadar değer verdiklerini gösterdiler! Üstelik bazı sözlerin hiç anlaşılmadığı berbat bir seslendirme söz konusu. Bu “inadım inat” tavırlarını kınıyor; filmin tanıtımlarında sundukları ve neden orijinal izlememiz gerektiğini vurgulayan şu satırları dikkatle okumanızı öneriyorum:

“Oyuncular, canlandırdıkları karakterlerinin çeşitli seslerini taklit ederek Wayne Pashley’ye (üst denetçi ses editörü ve tasarımcısı) oldukça yardımcı oldu; ses ekibi bu sesleri gerçek baykuş sesleri ile harmanlayarak diyalogdan gerçek kuş seslerine kusursuz bir geçiş sağladı.”

“Gerçek baykuşların ve harika oyuncuların seslerini birleştiren Wayne, sizi karakterlere daha da yakınlaştıran ve baykuş dünyası hakkındaki bakış açınızı genişleten bir doku eklemiş oldu,” diyor Nalbandian (yapımcı).

(29 Eylül 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Bir Daha Altın Koza Verildi, Sahiplerini Buldu

Bir Altın Koza ödülleri daha sahiplerini buldu. Her festival, katılan filmler arasından Seçici Kurul’un eli ile değerlendirdiği filmlere ödüllerini verir, kabûl görür, görmez, beğenilir, beğenilmez, bunun tartışmasını yapmayacağım. Adana’da bul yıl Kaplanoğlu’nun Bal filmine ödül verildi. Berlin’den Altın Ayı almış bir Bal, bu kez bir de Koza’ya sahip oldu. Yarışmanın diğer filmlerini görmemiş olmama rağmen, -görmüş olmam nedeni ile- ben -tamamen kişisel fikrim- Bal’a Altın Koza vermezdim. Sadece seyirci olmam nedeni ile bu düşüncemin festival ve sonuçları ile hiçbir ilgisi -eleştiri anlamında dahi- yoktur.

Festival Seçici Kurul Başkanı Işıl Özgentürk’ün yaptığı konuşmada, “Festivalde ‘çocuk oyuncu’ ödülü yok, ama Bal filminde Bora Altaş’ın oyunculuğu göz ardı edilemezdi, onun için bir ‘jüri özel ödülü’ koyduk ve onuda Altaş’a verdik” açıklaması hiç şüphesiz doğru ve samimi bir açıklama idi. Ama burada biraz durmak istiyorum. Sinemada ‘oyuncu’luk nedir, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu değerlendirmelerini anlamak mümkündür de, erkek oyuncu ağırlıklı bir filmin veya tersi kadın oyuncu ağırlıklı bir filmin (sırf erkek veya kadın oyuncuların oynadığı filmlerin veya bunların ağırlıklı rolleri paylaştığı filmlerin) erkek (veya kadın) oyuncu ödülünde adaylığı söz olacak fakat kadın (veya erkek) oyuncu ödülünde adaylığı söz konusu olmayacaktır. Bu önemli bir durum değildir şüphesiz, tartışmaya bile değmez, fakat bunların yanında yardımcı oyunculuk (erkek ve kadın için) ne demektir? (Bu da bilinmez mi demeyin) Nerede başlar, nerede biter? Başrol (?) oynayan oyuncunun çevresinde dolanan, ona yardım eden kişi mi, yoksa onun karşısında -hadi rakibi diyelim- olan kişi midir? Bunlar sonsuza kadar olasılıkla tartışılabilir, kısa yoldan rolünün süresi az olan oyuncu demek belki doğru ama bana göre hiç bir anlam ifade etmez. Şimdi bu Oscar’da da var denilebilir ve diğer festivallerde de (Venedik, Cannes, Berlin…) Yıllar önce Hud (1963 / Martin Ritt) filmi ile En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı kazanan Patricia Neal için yapılan itirazlardan biri de rolünün kısa olması -yani ancak En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu olabileceği- idi. Yani, En İyi Oyuncu ile En İyi Yardımcı Oyuncu (kadın – erkek farketmez) farkı nereden gelmektedir? (Yıllar önce verilen Ulvi Uraz Tiyatro Ödülleri’nde oyuncu / yardımcı oyuncu farklılığı bir yana, erkek oyuncu / kadın oyuncu farklılığı da söz konusu edilmemiş En İyi Oyuncu Ödülü verilmişti. (Bu ödül de hatırladığım kadarı ile pek sürekli olmamıştı).

Tekrar, Bal’a ve Bora Altaş’a dönmeden önce şunu da söylemek isterim ki, festivaller tarihimize bir göz atılırsa, yarışmaya katılan bazı filmlerde çocuk oyuncu olması halinde, -her filmde çocuk olabilir ama çocuk oyunculu bu filmlerde ‘öykü’ çocuğun üzerine kurulmuş ve çoğunlukla da bu çocuk oyuncu, filmdeki karakteri ile filmin adına bile ‘rolünü’ tescil ettirmiş durumda olurdu. Ayşecik… Yumurcak… Afacan… Bu oyunculara En İyi Çocuk Oyuncu Ödülü verilmiştir. Diğer filmlerde başka ‘çocuk oyuncuların’ olmaması da hiç önemli olmadan. İmdi, Bal filminde Bora Altaş, filmin Altın Ayı kazandığı Berlin’de de ilgi odağı olmuş, takdir toplamıştı, film Adana’da Koza’yı kazandı ve Bora, Adana Seçici Kurulu’na da ilginç geldi ama Tansu Biçer’e verilen En İyi Erkek Oyuncu ödülü Bora Altaş’a verilmedi ama bunun huzursuzluğu “Neden çocuk oyuncu ödülü yok'” sorusunu gündeme getirdi ve bir Jüri Özel Ödülü ile değerlendirildi. Beş Şehir’i ve Tansu Biçer’in rolünü görmedim, her hangi bir yorum yapmam, ama Özel Ödül ile değerlendirilen bir “çocuk oyuncuya” neden En İyi Erkek (Kadın / Kız!) Oyuncu Ödülü verilmez? En İyi Oyuncu Ödülü almak için önce “yardımcı” oyuncu olmayacaksın (ne demekse?) sonra da “çocuk” olmayacaksın… ama bir filmi “rolünle, oyunculuğunla” bir Jüri Özel Ödülü’ne taşıyacak ve ödülü kendi adına olsa da, filmin kazanımlarına ekleyeceksin… Bunu bazen çocuk olmayan (artık oyuncu olmuş) oyuncularda yapmıştır da, oyuncunun, çocuğu, çocuk olmayanı (“büyüğü” mü demek lâzım?), kadını, erkeği, yardımcısı, (ve bunun karşılığı) aslı (mı?) olur? Oyuncu, oyuncudur, iyi oyuncudur… ama ne yapalım festivaller, yarışmalar yerleşmiş (!) bu kategorilere uymayı baştan kabûl etmişler.

Sonuçları tartışmak gibi bir derdim hiç olmadı, Seçici Kurul’un takdiridir ama bir filmi diğer filme veya bir oyuncuyu diğer bir oyuncuya, bir senaryo yazarını diğer bir senaryo yazarına, bir görüntü yönetmenini diğer bir görüntü yönetmenine, bir yönetmeni diğer bir yönetmene tercih etmenin nedeni “estetik”dir diyelim de, bunun kıstası, birimi nedir?

(28 Eylül 2010)

Orhan Ünser

Unutulmaya Yüz Tutmuş Her Güzelliğin Kaydını Tutan Adam

Daha Marmara Üniversitesi’nde sinema-TV eğitimini sürdürürken ‘yedinci sanat’ın en zor, aynı zamanda da en nankör sahasını kendisine öncelikli hedef olarak seçti ve bu topraklarda unutulan, unutturulmaya çalışılan her kim, her ne, her neresi varsa onun belgeselini çekmeye başladı.

Büyük bölümü ‘belgesel sinema’ya adanmış çeyrek yüzyıllık bir kariyerin ardından, yönetmen Mehmet Eryılmaz’ın belki hanları hamamları yok; fakat her biri birbirinden önemli ulusal kültür değerlerimize ilişkin taş gibi 20 küsur eseri ve bir o kadar da ödülü var. Bunlar da kendisine fazlasıyla yetiyor!

Önümde, 1980’lere, 90’lara, 2000’lere ait gazetelerden kesilmiş tomarla haber ve köşe yazısı kupürü; çeşitli dernek, vakıf, resmî kurum ve kuruluşlardan gönderilmiş düzinelerce kutlama mektubu…

Bilgisayarımın masaüstündeki sarı klâsör simgesinin içinde, aralarından en güzellerinin özenle seçilmesi gereken 150’nin üzerinde set fotoğrafı…

Dijital ses kayıt cihazımda çözümlenmeyi bekleyen iki saatlik zımba gibi bir söyleşi… Ki tek bir cümlesinin bile ziyân edilmemesi gereken bir muhabbetin tutanağı bu…

Ve elbette, kendisini bizzat tanıdığım 2008 yılından itibaren belleğimde birikmiş durumdaki pek çok güzel ve özel hatıra…

Hâl böyleyken, ben bu dingin karakterli adamın, yaptığı çalışmalarla ülkeme yeniden hatırlattığı onca kültürel zenginliği, ödülleriyle kazandırdığı onca onuru, bir tek gazete sayfasında -hiç bir ayrıntıyı atlamaksızın- nasıl olup da lâyıkıyla özetleyebileceğim Ya Rabbim!

Sizi temin ederim ki bunca yıllık meslek hayatımda, üzerinde çalıştığım hiç bir röportajımın yayına hazırlık sürecinde bu kadar sıkışmamıştım.

Çünkü, Mehmet Eryılmaz’ın öyle bir sinemasal sicili var ki, hemen hiç kimsenin “belgesel sinema”ya ne yapımcı olarak ayıracak bir tek kuruşunun, ne de izleyici olarak bir tek dakikasının bulunmadığı bu aşırı meşgûl ve beğeni çıtası haddinden fazla yüksek (!) ülkede, röportajımın odağındaki kişinin çektiği her film tek başına bir gazete sayfası boyutlarında ele alınmayı hak ediyor. Benimse fotoğraflar çıkarıldığında topu topu 1500-2000 vuruşluk bir yazı alanım var ne yazık ki…

O yüzden, meselenin derin kısmını bu röportajın internette yayımlanacak olan “genişletilmiş versiyonu”na havale ederek, çözümü, senarist ve yönetmen Eryılmaz’ı sizlere şu cümlelerle özetlemeye çalışmakta buldum…

– 16 Ocak 1955-Kütahya doğumlu… Üzerindeki polis üniformasının onurunu her şeyden üstün tutan karizmatik bir güvenlik görevlisinin, nâmı memleketinde bugün bile hâlâ sürüp giden Mehmet Hanefi‘nin torunu…

– Aklı başına geldiği ilk günden beri “sinema”yla oturuyor, “sinema”yla kalkıyor, “sinema”yla yaşıyor…

– Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV Bölümü’nü bitirdikten sonra hızını alamamış, üstüne bir de Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’nde misafir öğrenci olarak okumuş…

– Sinemanın pratiğine yönelik ilk çalışmaları da yine öğrencilik yıllarına dayanıyor. Okuduğu her iki üniversitedeki öğrencilik günlerinde pek çok kısa film çekmiş ya da arkadaşlarının çektiği kısa filmlerin yapım ekiplerinde yer almış. Çağdaş Türk sinemasının en saygın yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan’la aralarındaki su sızdırmaz dostluk da ta o günlerde, okul sıralarında başlamış. İkili, son 25 yıldan beri hem kardeşten öte birer dert ortağı konumunda; hem de giriştikleri her yeni projede birbirlerinin danışmanlığını ve eleştirmenliğini yapmaktalar… Aralarındaki hukukun çapı, egolarının çapını kat be kat aşmış durumda…

Eryılmaz, eline çalışır durumda bir 16 mm kamera geçirdiği ilk gün, muhtemelen aynı anda kafasına da büyükçe bir kaya düştüğünden olsa gerek, “drama”nın, “kurmaca sinema”nın görece kolay (ve şansı birazcık yaver gidene hem şöhret hem de para getiren) umut çiçekleriyle bezenmiş bahçelerinde dolaşmak yerine, Türkiye gibi kültür ve sanata yatırım noktasında acıklı bir az gelişmişliğin pençesinde kıvranan, hafızası balıklardan bile daha zayıf bir ülkede olabilecek en zor çıkış yolunu seçmiş; yani, “belgesel sinema” yapmayı… O gün bugündür de her nerede gözüne bu topraklara ait olup ürkütücü bir süratle yitip giden kültürel bir değerimiz çarpsa, hiç vakit kaybetmeden onun filmini çekiyor. Bazen yolunu şaşırmış bir sponsora yaslanarak; bazen de bizzat kendi sermayesiyle, elinde avucunda bulunan her kuruşu gözünü bile kırpmadan harcayarak… Şimdiye kadar yönettiği belgeseller 25’i, müzik klipleri, tanıtım ve reklâm filmleri de yüzleri buldu. Aldığı ödüller ise en azından şimdilik üç raflı bir IKEA kitaplığına sığabiliyor.

– 2006 yılında, “Bu adamın sinema üzerine bildiği tek şey, belgesel çekmek” diyenlere, kankası Nuri Bilge Ceylan’ın dünyanın dört bir köşesinde hayranlıkla karşılanan ikinci uzun metrajı “İklimler”de başrollerden birini -hem de gayet yaman bir performansla- üstlenerek, “Merak etmeyin, ben oyunculuktan da oyuncu yönetiminden de en az belgesel çekmek kadar iyi anlarım” cevabını vermişti.

– Sinemanın geneline yönelik hâkimiyetini hâlâ anlamamakta direnenler için de 2008 yılında, ilk göz ağrısı olan belgesel janrına ara vererek, bu kez “Hazan Mevsimi” adlı uzun metrajlı dramasını yazıp yönetti. Türkiye’de 29 Şubat 2008’de 5 kopyayla gösterime girip toplam 11 hafta gösterimde kalan ve bu süre içinde de güzel yurdumda 1839 kişi (rakamı yanlış yazmadım) tarafından izlenen söz konusu yapıt için Venedik Film Festivali’nin resmî seçicisi Sergio Germani “Bu yıl festivalimize gönderilen en iyi Türk filmi” ifadesini kullanacaktı. Daha bir sürü yerli-yabancı sinema insanı filmi övgülere boğdu da bunları tek tek sıralamaya yerim dar…

– Sosyalistlerin de, milliyetçilerin de, dindarların da hakkında yıllarca atıp tuttukları, lâfa gelince yere göğe sığdıramadıkları pek çok saygın kişi, özgün diyar ve korunması elzem gelenek-göreneğe ilişkin belgesel filmleri ilk ve son kez o çekti. Bunları çekmekten dolayı ekonomik açıdan defalarca battı; her seferinde de Prometeus gibi küllerinden yeniden doğup ilk fırsatta bir başka belgesele daha başladı.

– Yaz ortalarından bu yana, bana göre şimdiye kadarki çalışmaları arasında en ayrıcalıklı örneklerden birini, “İstanbul’da Bayram Sabahı” belgeselini çekiyor. Söz konusu çalışmanın temel derdi ise İstanbul’da fetihten bu yana sürüp giden bayram gelenek-görenekleri ve bunları bütünüyle yok olmadan görsel kayıt altına almak…

– “İstanbul-2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı” tarafından desteklenmeye değer görülen belgeseller arasındaki bu proje için, şimdiye kadar Türk ya da yabancı 30 dolayında “İstanbullu” ile söyleşiler çekti; hem belgesel hem de drama tekniğiyle çalışarak yüzlerce saatlik görüntü kaydetti. Önümüzdeki Kurban Bayramı’na kadar çalışmaya devam ederek, daha bir o kadar görüntü çekecek. Biz de bu yapıtı Aralık ayında İstanbul’da düzenlenecek olan galasında izleyebileceğiz.

– Gelecek hakkındaki plânını, “Bu çalışmayı da tamamladığımda, benim belgesel sinema alanındaki misyonum artık tamamlanmış olacak” şeklinde dile getiriyor olsa da ben buna kesinlikle inanmıyorum. O, geçmişe dair her türlü değerin hoyratça yok edildiği bu vefâ ve hafıza fukarası coğrafyada (arada sırada “Hazan Mevsimi” gibi yürek yakıcı dramalar çekse de, “İklimler” gibi dünya çapında saygınlık kazanmış filmlerde önemli roller üstlense de) mutlaka kafayı takıp çekecek yeni bir belgesel konusu bulacaktır!

– Son olarak, ülkesinin, tarihinin, kültürünün, dilinin ve dahi dininin kıymetini bilen bütün gerçek sanatçıları olduğu gibi, yaşından çok daha genç gösteren bu kibar, sakin, bilgi küpü adamı çok, ama çok seviyorum. Türk belgesel sinemasına kazandırdığın o iki düzine dolayındaki güzide yapıt için sağol varol Mehmet Eyılmaz usta… Emin ol, emeklerinin kıymetini bilenler azınlıkta da olsa, bu nitelikli azınlık ilelebet vârolacaktır.

Tuncel Kurtiz’i Unutmayan da O, Kâni Karaca’ya da…

Mehmet Eryılmaz, sosyalist gelenekten gelen bir sanatçı… Öyle ki daha üniversite, hattâ lise yıllarındayken Marksist literatürü A’dan Z’ye yemiş yutmuş. Ben, kendisiyle şirketi Çan Film’de yaptığımız söyleşi sırasında bu konudaki derinliğini kendi çapımda irdelemeye çalışırken, “Valla Ali Murat kardeşim, iş ‘Marksizmi kim daha iyi biliyor’ yarışmasına dökülürse, benim diyen Marksistle Kapital’i hem satır satır, hem de çatır çatır tartışırım” diyecek kadar da bilgisinden emin… “Hayatımın hiç bir döneminde, adına eleştirel bakış denilen yöntemden kopup topyekün redçi ya da topyekün kabûlcü bir adam olmadım. Marksizm söz konusu olduğunda da bu tavrımı aynen sürdürdüm. Marx’ın kaleminden çıkan her söz, elbette ki Tanrı kelâmı değildir. Ancak, Marksist literatür konusunda bilgisi cılız olanlar şunu iyi bilmeli ki Marx’ın her sözü, her tespiti de boş değildir. Sözgelimi, ‘Sermaye, henüz karşılığı ödenmemiş emek birikimidir’ cümlesi bana göre her emekçi insanın okuduğunda durup üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken çok müthiş bir tanımdır. Müslüman bireyin Marx’ı kafasında öyle kolay harcamaması gerekir. Tıpkı Marksist bireyin Kur’an’ı önemsiz ya da geride kalmış bir kitap gibi görmesi gibi, bu da çok sakat bir tutum bana göre… Ben kendi adıma her ikisini de yıllardır satır satır okuyor, neredeyse her yeni paragrafta bir sürü notlar çıkarıyor, bu gibi özel kitaplardan almam gereken mesajları kalbime ve aklıma özenle nakşediyorum.”

Bu topraklardaki ak-kara karşıtlığına, özellikle son zamanlardaki güncel gelişmelere paralel olarak gemi iyice azıya alan siyasal kutuplaşmaya zerrece prim vermeyen, tamamen kendi yatağında akan dingin bir hayat yorumunun temsilcisi olarak, Hz. Mevlânâ’dan Nazım Hikmet’e, Şeyh Bedreddin’den Necip Fazıl’a kadar, Anadolu’ya, hattâ sınırları daha da genişletip İslâm dünyasına ilişkin bütün güzellikleri büyük bir sevgiyle kucaklıyor Eryılmaz… Sözgelimi, muhabbet “kadim değerleri, gelenekleri, güzel örf ve âdetleri muhafaza etmek”ten açılınca mangalda kül bırakmayan milliyetçi-muhafazakârlara çok sağlam bir ayar vererek, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi Kur’an okuyucusu olarak kabûl edilen rahmetli hâfızımız Kâni Karaca hakkında şimdiye kadar Türkiye’de yapılmış ilk ve tek belgeseli o çekti. “Bilir misiniz” diyor Eryılmaz, yüzüne yayılan belli belirsiz bir hüzünle, “ABD’nin en büyük gazetelerinden New York Times, 5 Şubat 1997 tarihli sayısında Karaca için ‘Bu asrın en büyük sesi’ ifadesini kullanmıştır. İfadeye dikkat edin lütfen, ‘Bu asrın en büyük seslerinden biri’ değil, direkt olarak ‘en büyük sesi’… Bunu okuyunca Kâni Karaca gibi muazzam bir sanatkârın hayatının görsel dille belgelenmemiş oluşu, hele de kendisini milliyetçi-muhafazakâr diye tanımlayan çevrelerin şimdiye kadar böyle bir projeye el atmayı akıl etmemesi benim resmen kanıma dokundu. Bu yüzden de 2000 yılında, o tarihten beri dünyanın çeşitli ülkelerindeki televizyon kanallarından sürekli talep alan, belgesel film festivallerinde gösterilen ‘Hafız Kâni Karaca’ ve ‘Tamburî Necdet Yaşar’ belgesellerini çektim. Şimdi görüyorum ki çok iyi etmişim. Çünkü, o filmin çekiminden 3-4 yıl sonra Karaca vefât etti. Elimizde kendisine ilişkin tek derli toplu görsel malzeme olarak da bu belgesel kaldı.”

Eryılmaz, her ne kadar aynı fırsatı 2002 yılında ebediyete uğurladığımız eşsiz udî Cinuçen Tanrıkorur’un sağlığında yakalayamamış olsa da Tanrıkorur üzerine yapılmış ilk ve tek belgesel film de yine ona ait… Vefâtından iki yıl kadar sonra, aylarca süren bir arşiv taraması ve sanatçının öğrencilerinin yardımlarıyla gerçekleştirdiği o film de ustalara adanmış bu belgesel serisinin nadide parçaları arasında yer alıyor.

Profesyonel milliyetçi-muhafazakârların, “Tarihimiz, kültürümüz gelenek-göreneklerimiz elden gidiyor” feryatları dışında, sıra somut icraat ortaya koymaya gelince çil yavrusu gibi dağıldıkları, aslen “kültürel sağ”ın ilgi alanına girmesi gereken pek çok ulusal değeri bu şekilde kamerasıyla koruma altına aldığı gibi, aynı vefâyı “kültürel sol”un abidevî isimlerine karşı da sergiliyor yönetmenimiz… Sözgelimi, solcu-ulusalcı kesimin yıllardır yere göğe sığdıramadığı, fakat internet ansiklopedilerinde şöyle iki paragraftan öte ayrıntılı bir özgeçmişine ulaşılamayan sinema, tiyatro ve televizyon oyuncusu Tuncel Kurtiz hakkında bugüne kadar yapılmış yegâne belgesel film de yine onun imzasını taşıyor. 1995 yılında, bu büyük sanatçının da rızası ve fiili katılımıyla, Kurtiz üzerine “Bedr: Sinemada Bir Dolunay” adlı nefis bir belgesel çeken Eryılmaz’ın az konuşup ortaya çok iş koyan bu hamarat tavrı, 2001 yılında “Nazım Hikmet’in Şarkıları” adlı bir başka önemli belgeselin daha ortaya çıkmasına vesile oldu. Nazım’ın çok sevdiği Türk Sanat Müziği besteleri ve bestekârları üzerine kurgulanmış olan söz konusu çalışma da (Lütfen, ele alınan konuya dikkat ediniz!) yönetmenin pek çok yapıtı gibi fazlasıyla hak ettiği bir ödülle taltif edildi. Ancak, “ortodoks sol”un temsilcisi olan kimi kişi ya da kurumların söz konusu çalışmayı izleyince “Nedir kardeşim bu, Nazım gibi ilerici bir sanatçı, nasıl olur da gerici bir kültürün ürünü olan Klâsik Türk Musikîsi’ni severmiş, yönetmen tamamen fantezi bir bakış açısı sergilemiş” dediğini de altını çizerek belirtelim.

Eryılmaz, bize bu gibi hatıralarını aktarırken, “İster sağdan, isterse de soldan olsun, kâinatı, dünyayı, insanın yeryüzündeki varlık serüvenini alabildiğine dar bir perspektiften okumaya çalışan köşeli insanlar ve bunların ortaya koydukları köşeli düşünceler benim ilgimi çekmiyor. Sanat, insanı yüceltiyorsa sanattır ve hiç bir sanat eseri de bir sivrisineğin kanadından daha değerli değildir” diyerek sinemacılıktaki genel tavrını pek güzel özetliyor.

Mehmet Eryılmaz’dan ‘İstanbulluluk’ tanımı…

İstanbullu olmak, İstanbul’da doğmak demek değildir; İstanbul’un ruhunu iliklerine kadar hissetmek ve onunla bütünleşmektir. “Onun yekpare taşına bir acem mülkünü fedâ edebilmenin cesaretinde olabilmektir”.

Çünkü, İstanbul bir şehir değil, başlıbaşına bir ülkedir. İstanbullu olmak da kişinin aslî tâbîyetinin dışında ikinci bir tâbîyete sahip olmasıyla eşdeğer bir durumdur. Bu şehir, yalnızca Avrupa’nın değil, aynı zamanda dünyanın da en kadim kültür başkentidir. Avrupa’nın lideri olmak İstanbul’a fazlasıyla dar ve hafif gelir. Eğer, yakın gelecekte yeryüzünde yeni bir Rönesans, yeni bir aydınlanma hareketi doğacaksa, bilinsin ki o hareket mutlaka bu şehirden başlayacaktır.

Bundan dolayı diyorum ki İstanbul’da yaşayan büyük-küçük herkesi gerçek anlamda İstanbullu olmaya davet etmemiz, İstanbullu gibi davranmaya yönlendirmemiz şart…

Şehrimizin kıymetini onun üzerinde yaşayanlara öğretmek, sanatçılar olarak hepimizin ortak görevidir.

Mehmet Eryılmaz Filmografisi

1985- (Dramatik kısa film) “Ecel Atı”
1986/1987- (Belgesel) “Türkiye’nin Dağları” (Bir Fransız yapım şirketi için, yurt dışında gösterilmek üzere)
1987/1988- (Drama Serisi) Dört Büyük Türk Hikâyesi: “Şans”, “Perili Köşk”, “Kuşlu Çorap”, “Miras Keçe” (TRT için)
1989-1991- (Belgesel) “Türkiye’nin Panayırları”
1991- (Deneysel Kısa Film) “Sessiz”
1992- (Belgesel) “Köçekler” (Bir İngiliz yapım şirketi için)
1993- (Deneysel Drama) “Seviyorum Ergosum” (TRT için)
1994- (Belgesel Dizi) “Dünden Yarına Musıkî İnsanlarımız” (TRT için)
1995- (Biyografik Belgesel) “Bedr/Sinemada Bir Dolunay: Tuncel Kurtiz”
1996- (Biyografik Belgesel) “Şems/Musıkîmizde Bir Güneş: Bekir Sıdkı Sezgin”
1996- (Belgesel) “Türkiye” (Japon film malzemeleri şirketi Sakura için, yurt dışında gösterilmek üzere)
1997- (Toplumsal Bilinçlendirme Filmi) “Körler” (Körler Derneği için)
1999- (Belgesel) “Dar-ül Elhan’dan Konservatuara” (Toplumsal Tarih Derneği için)
1999- (Belgesel) “Türkiye’de Müziğin 75 yılı” (Toplumsal Tarih Vakfı için)
2000- (Biyografik Belgesel) “Hâfız ve Mevlithan Kâni Karaca”
2000- (Biyografik Belgesel) Tamburî Bestekâr Necdet Yaşar”
2000- Engelli vatandaşlarımızın günlük hayatta karşılaştığı sorunları yansıtmak üzere dört ayrı toplumsal bilinçlendirme filmi
2001- (Biyografik Belgesel) “Nazım Hikmet’in Şarkıları” (Nazım Hikmet Vakfı için)
2001- (Belgesel) “Sönmeyen Bir Mum” (Körler Derneği için)
2002/2003- (Biyografik Belgesel) “O, Şafak Vaktinin Cihangiri: Cinuçen Tanrıkorur”
2004- A.K.U.T Derneği için çeşitli toplumsal bilinçlendirme filmleri
2005/2006- Yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın “İklimler” filmindeki başrollerden birini üstlendi ve filmin yapım sürecine katkılarda bulundu.
2007/2008- (Drama) “Hazan Mevsimi” (Sanatçının ilk uzun metrajlı sinema filmi)
2010- (Yarı-dramatik belgesel) “İstanbul’da Bayram Sabahı” (“Avrupa Kültür Başkenti” etkinlikleri kapsamında “İstanbul 2010: Avrupa Kültür Başkenti Ajansı” tarafından desteklenmeye lâyık görülen bu projenin çekimleri halen sürüyor. Yapıtın ilk gösterimi, önümüzdeki Aralık ayında İstanbul’da gerçekleştirilecek.)

(27 Eylül 2010)

Ali Murat Güven
Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü

alimuratg@yahoo.com

Kafkas Kartalı

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri

NTV, Venedik Film Festivali ödüllerini “Altın Ayı Ödülü’nü Coppola kazandı” diye duyurdu. Seneye Berlin Film Festivali’nden de inşallah …

… Altın Aslan ödülü kazanır. Yeni Sinemacılar’dan Seren Yüce’nin yönettiği “Çoğunluk” da Venedik’te Geleceğin Aslanı ödülünü aldı. Aferim.

12 dev adam, maçı aldı skiper bağırıyor: “Altına gidiyoruz, altına gidiyoruz”. Dünya şampiyonasında üste çıkmak için altına gitmek ilginç…

… bir ifade. Şaka bir yana seyirci de sevincini belli etmek için çok bilinen ve sevilen marşı söylemeye başladı: “Dağ başını duman …

… almış, gümüş dere durmaz akar…” O anda bendenize ilham geldi, malûm Karadeniz’de HES sevdasına dereler katlediliyor. Bu ünlü …

… marşımızın sözlerini değiştirdim, sadibey.com‘un başlığına koydum: “Dağ başını duman almış, gümüş dere durur, akamaz” diye, …

… patenti bendedir, haberiniz olsun. Dere soykırımını durdur efendi.

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 17. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda …

… yapılan açılış töreni ile başladı. Geceye katılan sanatçılar arasında Altan Günbay, Bulut Aras, Derya Alabora, Derya Durmaz, Dündar …

… Aydınlı, Ekrem Bora, Gani Rüzgâr Şavata, Güven Kıraç, Hakkı Kurtuluş, Işıl Özgentürk, Melik Saraçoğlu, Nuri Alço, Selahattin Fırat, …

… Şerif Sezer, Yavuz Karakaş, Yeşim Ceren Bozoğlu, Yıldırım Yanılmaz, Yunus Yılmaz, Yusuf Sezgin, Yüksel Arıcı, Süleyman Turan, Cengiz Bozkurt, Ziya …

… Özanlar, Ethem Akpolat, Yıldırım Beyazıt, Mehmet Dinler vardı. Törene gelmeyip, “Hilton Oteli’nde -tabiri caizse- yan gelip yatanlar” …

… demiyorum, “Havaalanında, uçakta, karada, denizde göze çarpanlar” arasında ise Bilge Zobu, Selma Güneri, Umut Sezgin, Tuğrul Meteer, …

… Mine Soley gibi sanatçılarımız vardı. Yarın öbür gün, Atatürk anıtına çelenk koyma, kortej vs. gibi etkinliklere bakalım kimler …

… katılacak. Festivallere katılan sanatçıların, açılış töreni, maçılış töreni, kapanış töreni, mapanış töreni, gala, mala, kortej mortej …

… gibi etkinliklere katılmamaları sinemaseverlerce yadırganıyor. Nasıl diyeyim meselenin ruhuna aykırı bulunuyor. Cüneyt Arkın’ın konuyla …

… ilgili çok güzel bir tesbiti var. Malkoçoğlu fiii tarihinde yapılan bir Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Biz festivale …

… iştirak eden sanatçılar, her türlü etkinlikte bulunmalıyız, çünkü bizi sevenlerin anılarını inşa ediyoruz, yarın öbür gün şu …

… festivalde bu sanatçımızı görmüştük, bu festivalde şu sanatçımızı görmüştük diye anılacağız.” mealinde tesbitte bulunmuştu. Bir de …

… şöyle tuhaf şeyler oluyor. Mesela anıta çelenk koyma töreni olacak, herhalde herkes, “bir ben gitmesen ne olur” diye düşünüyor, bir …

… bakıyorsunuz çelengin iki başından tutacak iki tane sanatçı bulunmuyor. Yine bir Antalya Festivali’nde benzer bir olaya şahit …

… olmuştum, 3 – 4 tane dernek, birlik, vs.nin anıta konulan çelenginin bir tarafından zabıta, bir tarafından bendeniz tutmuş idim. Ne …

… diyeyim, o gün için neyi tutsak faydası var diye düşünmüş idim. Festivalin açılış gecesindeki dikkat çeken bir özellik de üst …

yönetimden törene hep vekillerin gelmesiydi. Herhalde festivalin ertelendikten sonra yapılmasının cilvesi miydi neydi? Sırasıyla açılış …

… konuşmalarını yapmak üzere sahneye Büyükşehir Belediye Başkan Vekili, Vali Vekili, Sinema ve Telif Hakları Genel Müdür Vekili …

… çıktılar. Biz sinema yazarları da sinemaseverlerin vekili olduğumuza göre kadro tamamlanmış oldu.

“Borsa: Para Asla Uyumaz”da Oliver Stone eski starlardan Eli Wallach’a hoş bir saygı göstermiş. Biliyorsunuz Quentin Tarantino da …

… şöhreti kaybolmaya yüz tutmuş eski zamanların starlarına hemen her filminde benzer jestler yapıp, önemli roller veriyor. En son …

… hatırlanan David Carradine olmuştu, mekânı cennet olsun. “Borsa: Para Asla Uyumaz”da ak saçlarıyla ve bastonuyla gördüğümüz Eli …

… Wallach çok ünlü “İyi, Kötü, Çirkin” adlı westernde “kötü” rolüyle belleklere kazınmıştı. Kötü dediysem, oyunculuğu kötü değil, rolü …

… kötü. (Ne biçim izahat olduysa.) Filmin bir bölümünde başrol oyuncusu Shia LeBaouf’un telefonu “İyi, Kötü, Çirkin”in müziğiyle …

… çalıyor. Müziği duyunca, tabiki biz kıdemli sinemaseverlerin çok hoşuna gitti. Bazen filmlerde yıllar öncesinden böyle hoşluklar …

… olunca tadından yenmiyor doğrusu. “İyi, Kötü, Çirkin”deki iyi, malûm Clint Eastwood, çirkin ise Lee Van Cleef. Nedense bu filmde Lee …

… Van Cleef’le Eli Wallach’ın hangisinin kötü, hangisinin çirkin olduğunu hep karıştırırım. Neyse ki bu sefer birkaç kanaldan Eli …

… Wallach’ın ve Lee Van Cleef’in hangisi olduğunu doğrulattım -ki bu kanallardan birisi de sertninja.com’dan, pardon tersninja.com’dan …

… Ege Görgün oldu. Ege de benim “Sadi Bey’in Benzettikleri”ne atıfta bulunarak Lee Van Cleef’i yerli sinemamızın kıymeti bilinmemiş …

… oyuncularından Yıldırım Gencer’e benzettiğini belirtti. İtiraf ederim hakikaten benziyor, Ege de sertninja.com’da, pardon …

… tersninja.com’da “Ege’nin Benzettikleri” bölümünü başlatabilir.

(23 Eylül 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Büyük Hileler ve Küçük Oyunlardan Bir Film: Büyük Oyun

İSTANBUL – Zincirbozan isimli filmleriyle ‘hatırı sayılmaz’ bir sinema geçmişine sahip olan Atıl İnanç ve Avni Özgürel ikilisinin Güney Kürdistan’dan başlayıp İstanbul’da noktalanan ve öyküsünün özü itibariyle merak uyandıran filmi Büyük Oyun vizyona girdi. Ancak Büyük Oyun küçük hilelere kurban edilmiş gibi…

Türkiye’deki sinema eleştirmenleri ve ilgili birçok kalemşörün, ele aldığı konu itibariyle yere göğe sığdıramadığı, Atıl İnanç’ın Avni Özgürel ile birlikte senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği Büyük Oyun gösterime girdi. Güney Kürdistan’daki karmaşık ve iç içe geçmiş kültürel döngüden yola çıkıp Türkiye’ye uzanmasıyla, özellikle de Türkmenleri ele alışıyla ‘plaza medyası eleştirmenleri’ tarafından yüceltilen film, açıkçası Türkiye sinema sektörünün son yıllardaki kaliteli kıpırtısı açısından umut kıran bir örnek. Oyunculuk performansı açısından dikkat çekse de, öykünün akışı, senaryonun yapıntılanışı ve küçük politik çentiklerle beslenmesi nedeniyle kısa sürede unutulup gidecekler kategorisine bodoslama dalıyor.

Zincirbozan’ın Yolunda Bir Büyük Oyun

ABD’nin Irak işgâliyle başlayan politik trajedinin sıradan insanların hayatını alt üst edişiyle sürmesi ve yarattığı sonuçların toplumsal bedellere dönüşmesi üzerinden kurulan senaryosu merak uyandırsa da, Zincirbozan’daki gibi bir takım ‘milli’ yaklaşımların kokusunu yayan yanıyla film, çıtanın sinema açısından düşmesine neden oluyor.

Öncelikle oldukça ağır bir insani yıkımdan yola çıkan olay örgüsü amaca hizmet etme konusunda önemli yetmezliklerle dolu. Karakterlerin öyküye hizmet etme noktasında gerek bireysel ruh halleri gerekse çevreleriyle iletişimleri konusunda zayıf kaldığı filmde yine de özellikle Selen Uçer’in performansı göz dolduruyor. Filmin senaryosu meseleye kadın dünyası ve kadın gözüyle ele alınmış olup, erkeklerin başlattığı savaşın kurbanı olan kadınların trajedisini anlatmasına rağmen, filmde kadının olma durumunun hallerini görmek mümkün değil. Örneğin filmin başrolü olan kadın tecavüze uğramasına rağmen, bu durumun sebep olduğu ruh halini ve ağırlığını hissetmemek ciddi bir handikap oluşturmuş. Yine farklı gerekçelerle farklı trajedilerle başlayıp ortak noktada buluşan ve aynı sebebin sonçularına maruz kalmalarına rağmen doğal kadın dayanışması iletişimini çeşitli şekillerde mümkün değil.

Daha kısa sürede anlatılacabilecek bir öyküyü tam 110 dakikaya yaymak da filmin genel akışında son derece ağır ilerlemesine ve yer yer kopuşlara neden olmaya götürüyor. Yer yer Kürtçe diyalogların da kullanıldığı filmde bir takım politik yaklaşımlar da görmek mümkün. Örneğin kameranın kullanımı, özellikle de Güney Kürdistan’daki hali ve İstanbul’daki hali (tepeden çekimerle yapılan ince kayıslama gelişmişlik – geri kalmışlık, medeniyet – çağdışılık kıyası) seyirciye, ‘işte gerçek, yorumu siz yapın’ gibi ince bir mesaj taşıyor. Yine ABD işgâliyle birlikte oradaki etnik zeminlerin aldığı pozisyon da filmin göndermelerle ironik anlatıma konu ettiği başka bir nokta oluyor.

Sınırda Çam mı Vardı?

Ailesi ABD askerlerinin baskınında ölen Cennet’in önce direnişçilere katılıp ardından yaralanarak Türkiye’ye getirilen abisine ulaşmak için geçirdiği trajik macerayı ana tema olarak işleyen filmde özellikle Türkiye – Irak sınır hattının coğrafik avantajlarından da yararlanılmış olsaydı olay örgüsüne hizmet anlamında önemli bir eksiklik giderilmiş olacaktı. Ayırca sınırda geçen filmde birkaç sahnede çam ağaçlarının göze çarpması ise başka bir sorun. Önce Hewler, daha sonra katırcılarla Türkiye sınırını aşıp İstanbul’a uzanan hayat hikâyesiyle Cennet, bir takım rastlantılarla canlı bomba olur. Bu travmatik süreci filmde katmanlı olarak görmek olası değil. İstanbul’da kendini içinde bulduğu tarikat, ya da cemaat örgütlenmesi ise filmde gerçekle mesafeli şekilde kurgulanmış durumda. Tarikat şefinin genel anlamdaki tavırları, giyimkuşam ve davranışları konuya hizmet etmekten epeyce uzak. Devlet, cemaat, örgüt, istihbarat gibi yapılar arsındaki bağlantılar ve zaaflar üzerinden konu ele alınmış olmasına rağmen bu karmaşayı da hakkıyla görmek zor.

Bilindik Bir Son

Elbette bir filmde yönetmenin seçtiği yöneliş bilinçli bir tercihtir, ancak filmin alışıldık bir sonla bitmesi de filme bir dezavantaj katıyor. İstanbul’da olan abisinin öldüğü söylenerek eyleme gönderilen Cennet, Taksim meydanındaki trafik ışıklarında abisinin yanından geçip gider. Oysa Cennet, madem abisine bu kadar yakın bir yere kadar gelebiliyor, abisinin de içinde bulunduğu bir ortamda bombayı patlatması filmin hem genel mesajına, hem olay örgüsüne, hem de savaşın hiçbir iyi yanının olmadığını göstermesi açısından önemli bir mesaj olabilirdi. Filmde es geçilmeyecek başka önemli bir nokta ise, Türkiye sinemasında Kürtlere biçilen rolün bir nüansının kullanılması. Öyle ki ABD askerleri ve Irak sınırlarındaki deviniminden sağlam çıkan Cennet, Kürt katırcının tecavüzüne uğrar. Elbette ki yaşanmış örneklerinin olması olası olabilir ancak filmin genel havası içinde vermek istediği mesaj ve yaptığı gönderme kabûl edilecek gibi değil.

Ucuz Hesaplara Kurban Edilmiş Bir Film

Filmin lâyıkıyla beyazperdeye yansıtamadığı başka bir alan ise tarikat ya da cemaat içindeki kadınların davranış ve yaşam şekilleri. Savaş mağduru ve ailesini yitirmiş iki genç Türkmen kadın ile onları İngiliz ve ABD konsolosluklarına canlı bomba olarak hazırlanmasında rol oynayan ve bomba düzeneğini bizzat hazırlayan kadın arasındaki ileşitim ve kadınların tarikatlar içindeki gerçek yaşamarı arasında bayağı bir mesafe bulunuyor. Yine burada da Türkiye’nin Türkmenleri sahipsiz bıraktığına ilişkin ince bir politik nüans da işlenmiş durumda elbette… Oldukça iyi koşullarla çekildiği her açıdan hissedilen film, sinematoğrafik ve estetik açıdan da öykü ve senaryoyu yeteri kadar beslemiyor. Kısacası oldukça büyük festivallerde boy ölçüşebilecek, savaş ve kadın gibi iki önemli evrensel meseleyi başka bir açıdan ele alabilecek bir öyküye sahip olabilecekken, film, büyük hileler ve küçük oyunlara, bir takım politik kaygılarla adeta kurban edilmiş. Filmden alınan tek ve önemli mesaj ise her şeyini yitirmiş bir insanın dünyanın en tehlikeli insanı olabileceği elbette.

Filmin konusu şöyle: Ailesini Irak’ta Amerikan baskınında kaybetmiş Cennet adlı Türkmen bir kızın Türkiye’ye kaçmak için Türkiye – Irak sınır dağlarında yaşadıkları ve savruluşunun hikâyesi…

ABD’nin Irak’ı işgâl sürecinde direnişçileri yakalamak için operasyon yapan askerlerin bastığı köyde bütün ailesini kaybeden Cennet hayatta bir başına kalmıştır. Yaşamı boyunca köyünün dışına adım atmamış bu genç kız çaresizliğin dayattığıi cesaretle Kerkük’te berber olarak çalışan ağabeyi Azim’i bulmak için yola çıkar. Ama Kerkük’e vardığında ağabeyinin de bir patlamada yaralandığını ve Türkiye’deki bir hastaneye götürüldüğü öğrenir. Ağabeyine ulaşmak için Türkiye’ye gitmeye karar veren Cennet, yaşadığı ağır travmanın ve kaybedecek birşeyi kalmamasının yarattığı kayıtsızlıkla çıktığı zorlu yolculukta güç bulduğu tek dayanağı öfkesidir.

Filmin Künyesi

Yönetmen: Atıl İnaç
Senaryo: Atıl İnaç, Avni Özgürel
Oyuncular: Rana Cabbar, Haktan Pak, Selim Bayraktar, Serkan Genç, Kadir Kirici, Nalan Koruçim, Özgür Kartal, Selen Üçer, Serdal Genç, Suzan Genç,
Yapım: 2009, Türkiye, 110 dk.
Tür: Dram, Politik

(20 Eylül 2010)

İsmail Yıldız

ismailsterk@gmail.com

24 Eylül 2010 Haftası

“Annemi Öldürdüm”, yetişkinlik öncesi dönemde cinsel kimliğini keşfeden agresif erkek çocuk ile o döneme dek ‘büyük aşk’ yaşadığı annesi arasındaki çatışmacı / çetrefil ilişkinin, yarı belgesel gücüne ulaşan başarılı anlatımı. Yazan, yöneten ve oynayan Xavier Dolan (1989 doğumlu!), mizansenlerdeki / diyaloglardaki realist tavrında açık sözlülüğünü esirgememiş. Yılın en iyilerinden.

“Borsa: Para Asla Uyumaz”da, Oliver Stone, milyarlarca insanın gelecekleriyle oynayan, sanal değerler yüklenerek alınıp satılan kâğıtlarla ‘balonlar uçuran’ ve bu ‘oyun’da gücü iliklerine kadar hisseden borsa prenslerine özenenlere, tek gerçek değerin zaman olduğunu anımsatıp, daha insana yakışır bir hayat öneriyor: Tüketim alışkanlıklarını değiştirmek, örneğin temiz – ucuz enerjiye yönelmek; mütevazı koşullarda aile ve çocuk sahibi olma mutluluğunu tatmak vb… Bu mesajı, 23 yıl sonra, bir defa daha verirken, yönetmen biliyor ki, son büyük ekonomik bunalımdan sonra dahi hiçbir şey değişmedi ve sadece altta kalanların canları çıktı. Fakat sanatçının görevlerinden biri de uyarmak ve Stone’un dinamik stile sahip sineması bu işi çok iyi kotarıyor.

“Kardeşimden Sonra”, kartpostal güzelliğindeki yelkenci kasabasında, küçük kardeşinin ölümüyle geleceğe ilişkin tüm planlarını iptal eden genç adamın, bu en sevdiği insanın hayaletiyle her gün buluşmasının beşinci yılında tanıştığı kız sayesinde yeniden ‘yaşamaya dönmesi’ni öykülerken, bizleri de, sanatın en temel meselesi ölüm üzerine düşünüp duygulanmaya davet ediyor. Cazibesi, cennet tasviri gibi görüntüler ve her şekilde güzel bir insan olan Zac Efron. Benzerlerini izlemiş olsak da, ruhumuza iyi gelebilir.

(20 Eylül 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Chabrol (1930 – 2010)

Claude Chabrol ölmüş… Her zaman, yeteri kadar filmini göremedim diye andığım ve anacağım Chabrol’ün ölüm haberini ilkin gazetede gördüm. Chabrol deyince, peşinden hemen Nouvelle Vague (Yeni Dalga) aklıma geliyor, Cahiers du Cinéma Dergisi’nde yazı yazdığı arkadaşları (Truffaut, Resnais, Malle, Godard) ile kurulu sinema düzeninin dışında bir sinemadan söz eden Chabrol aklıma geliyor. Yeni bir sinema arayışında olan bu grup içinde Chabrol eline geçen bir mirası kullanarak Le Beau Serge (Yakışıklı Serge) ile 1958 Yeni Dalga’yı dergi sayfalarından beyazperdeye taşıdı. Bir ilk filmdi bu ve kuşkusuz, kusursuz bir film değildi ama “yeni bir sinema” idi.

Sonradan diğer ekleneneler (Yeni Dalga’nın “büyükannesi” Varda ve kocası Demy) ile Yeni Dalga belli bir süre, değil Fransız sinemasına, dünya sinemasına damgasını vuracaktı. ABD sinemasından olduğu kadar Fransız sinemasından da (örnekse Melville…) etkilenmişlerdi. Doğal olarak hiçbiri çıkıştaki özelliklerini taşımadı ama özellikle Chabrol, Fransız burjuvazisi ile hesaplaşmasını sonuna kadar sürdürdü. Roman uyarlamaları yaptı, Hitchcock tarzı polisiyelerde (!) kendine has bir üslûp da yakaladı. Kötü filmlerde… kötü ama Chabrol, tekniği sağlam, mesafeli, entellektüel sineması ile 80 yıllık bir ömre 56 film sığdırarak, -son filmini 79 yaşında çekti- üzerinden onca zaman geçmesine rağmen hâlâ (günümüz sinemasının teknik yenilikleri gibi olamayan) yeni-lik kıvılcımları taşıyan Yeni Dalga sinemasının bir mensubu olma özelliğini hiç bir zaman kaybetmeden, belleklerimize hediye ettiği kimi unutulmaz, zaman zaman keyif verici görüntüleri ile aramızdan ayrıldı.

Yeni yetişen kuşaklar, festival veya özel gösterilerde eski filmlerini izlemedilerse, son yıllarda gösterime giren filmlerini de görmüş olsalar bile bu ayrıcalığı fark etmeyebilirler veya -“beğenisi”, yoksa “görünümü” mü?- çok çabuk değişen günümüz sinemasında bir zamanlar yeni bir akım olan Yeni Dalga bugünkü izleyiciye farklı bir tat vermeyebilir ama ne olursa olsun Yeni Dalga ve bu dalgadakilerden Chabrol, birkaç kuşağa çok keyifli anlar veren bir sinemacı idi. Aşağıya filmlerini orjinal adları ile yazdım; hepsi ülkemizde gösterilmedi, gösterilenler veya Türkçe adları için Chabrol hakkında yazılan bir kısım yazılara başvurabilirsiniz.

1958 – Le Beau Serge
1959 – A double tour
1959 – Les Cousins
1960 – Les Bonnes femmes
1961 – Les Godelureaux
1962 – Les Sept péchés capitaux
1962 – L’Oeil du malin
1963 – Landru
1963 – Ophélia
1964 – Le Tigre aime la chair fraiche
1964 – Les Plus belles escroqueries de monde
1965 – Le Tigre se parfume a la dynamite
1965 – Marie – Chantal contre le doctour Kha
1965 – Paris vu par
1966 – La Ligne de demarcation
1967 – La Route de Corinthe
1967 – La Scandale
1968 – Les Biches
1969 – La Femme infidéle
1969 – Que la bête meure
1970 – La Rupture
1970 – Le Boucher
1971 – Juste avant la nuit
1971 – La Décade prodigieuse
1972 – Docteur Popaul
1973 – La Noces rouges
1974 – Nada
1975 – Les Innocents aux mains sales
1975 – Une partie de plasir
1976 – Folies bourgeoises
1977 – Alice ou la derniére fugue
1978 – Les Liens du sang
1978 – Violette Noziére
1980 – Le Cheval d’orgueil
1982 – Les Fantômes du chapelier
1985 – Poulette au Vinaigre
1986 – Inspecteur Lavardin
1987 – Le Cri du Hiou
1987 – Masquies
1988 – Une Affaire de femmes
1990 – Dr. M
1990 – Jour tranquilles a Clichy
1991 – Madame Bovary
1992 – Betty
1993 – L’Oeil de Vichy
1994 – L’Enfer
1995 – La Cérémonie
1997 – Rien ne va plus
1999 – Au Coeur du mensonge
2000 – Merci pour le Chocolat
2003 – La Fleur du mal
2004 – La Demoiselle d’honneur
2006 – La Fille coupée
2006 – L’Ivresse du pouvoir
2007 – La Fille coupée eu deux
2009 – Bellamy

(19 Eylül 2010)

Orhan Ünser

17 Eylül 2010 Haftası

“Camino”, 11 yaşında yaşam dolu bir kızın ölümle buluşmasına çıkacak ve yoğun bedensel acılar çekeceği zorlu yolda, kıpırdayamadan yattığı yerden, hem yaşıtı İsa’ya, hem de ‘Oğul İsa’ya aşklarıyla yüreğinin savrulduğu serüven. Anahtar cümle, “güzelim bir kızın ruhunun, ‘en mutlu olduğu anda’ özgürleşmesi”! Ölmenin bir armağan da olabileceğini objektif biçimde (fakat bağnazları eleştiren) iki bakışla anlatan yönetmen, filmini, her seyircinin kendi yakın çevresindeki deneyimlerini gözden geçireceği bir etkiye ulaştırmış. Yaşamak ve ölmekle ilgili neye inanırsanız inanın izleyin, farklı bir film.

“Ejderha Dövmeli Kız: Millennium Üçlemesi I”, üç ay hapis yatacak olan deneyimli gazeteci adam ile şartlı tahliye edilmiş eksantrik ‘hacker’ kızın bir şekilde işbirliği yaparak, köklü / varlıklı bir geniş aile içindeki seri katilleri açığa çıkarmak ve yıllara yayılmış cinayetleri çözmek için tehlikeye atıldıkları gerilim: Ortalama bir Amerikan filminde sunulan suç öyküsünden hallice. Popülerliği ve önemi, sosyolojik referanslarında: Dünyanın en gelişmiş / ‘medeni’ toplum modelinde çözülemeyen iki sorundan biri olan kadına yönelik -ırkçılıkla da beslenen- şiddet (diğeri intiharlar), eserin temelde ilgilendiği mesele. Tam da bu noktada, bilgisayarlar aracılığıyla erkeklerin kirli dünyasını ele geçiren kızın, uğradığı şiddeti misliyle iade etmesi ve erkeği ‘bir arzu nesnesi’ olarak kullanması, -bence- her kadının gururunu okşamaktadır. Zaten film de, bu bağlamda değer kazanmaktadır… Bu İsveç ağırlıklı filmin, 2011’de, David Fincher imzalı versiyonunu bekleyiniz.

“Garip Bir Aşk Öyküsü”, “aynı evi paylaşan liseden arkadaş genç kadın ile erkek, parasızlıktan iyice sefil duruma düştüklerinde porno film çekmeye ve de birbirleriyle hiç cinsellik yaşamadıkları halde kamera önünde sevişmeye karar verirlerse neler olur” sorusunun komik yanıtlarıyla gayet müstehcen biçimde eğlendiren, ‘gelişmiş ülke’nin konjonktürüyle de dalgasını geçen muziplik! Uyaralım, aşkın ve dostluğun her tür engeli aşabileceğine dair ‘akıllı uslu’ sayılabilecek finali, kimileri için düş kırıklığı yaratabilir.

“Paris’te Son Konser”, otuz yıl önce, SSCB döneminde ırkçı bir yaklaşımla haksızlığa uğrayıp ‘dağıtılmış’ orkestra üyelerinin, şimdi, yeniden bir araya gelip yarım kalan son konserlerini tamamlamak için karşılarına çıkan fırsatı değerlendirmeleri ile gelişen, ilâhi adaletin tecellisine ve müziğin mucizevî gücüne dair bir ışıltı; değişen dünyanın, yaşam coşkuları değişmeyen insanlarının mizahi zenginlikleriyle yüzlere yerleştirilen tebessüm. Tchaikovsky’nin “Keman Konçertosu”nun seslendirildiği son bölüm, sinema ile müziğin bir araya gelmesiyle oluşan o müthiş kimyada seyirciye duygusal patlamalar yaşatıyor: Çok esaslı, çok!

“Şeytan”, gökdelen asansörünün ‘talihsiz bir yükseklik’te arıza (!) yaparak durmasıyla, içlerinden biri kötülük meleği olan beş kişinin kapana kısılmasını ve her tür melâneti ruhlarında zaten barındıran insanların kendileriyle yüzleşememeleri sonucu korkularının içten içe kemirmesiyle kolayca canlarının alınmasını, sinemada en zor meydan okumalardan biri olan ‘dar alan gerilimi’ ile öykülüyor. ‘Bir vicdan hesaplaşması hikâyesi’ olarak da tanımlanabilecek film, sinemaya özgü keyifleri almasını bilenler için ideal.

(16 Eylül 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Ayarsız Yazılar 1: Derbeder Oldum Derbeder

Aslında hep aklımızın bir taraflarında tuttuğumuz ama hatırlayabilmek için de hafızamızı biraz zorlamak zorunda kaldığımız filmleri farklı bir konseptte birleştirmek istiyorum. Türk sinemasında önemli bir yeri vardır bazı ağdalı arabesk yapımların. Yıllar sonrasında Ertem Eğilmez’in Şener Şen ve Müjde Ar’lı “Arabesk” filmine de ışık tutacaklardır ne de olsa. İsterseniz enteresan bir bakış atalım ve yorumdan da öte hafızalarımızı zorlayalım. İyi bildiğim ve hatta türüne göre iyi diye bile nitelendirebileceğim bir filmle başlamak istiyorum. Temel Gürsu’nun Derbeder filmi. Aslında hemen aklınıza da gelebilir. Şöyle ki: Ferdi yine fakir ama gururlu yağız delikanlıdır. Canan ise Ferdi’nin büyük aşkı olmanın yanı sıra saf, temiz, koklanmamış bir güldür adeta. Nasıl olduysa bir şekilde Ferdi, Canan’dan bir süreliğine ayrılmak zorunda kalır ve asker arkadaşı (Enis Fosforoğlu) vesilesiyle Canan’a mektuplar yazar. Ama Ferdi’nin asker arkadaşı iki yüzlü ve kalleş olduğu için Canan’a göz koymuştur. Bu yüzden mektupların hiçbirini Canan’a vermez. Canan da bir şekilde Ferdi’nin kendisini başka bir kadınla aldattığına inandırılır. Bu kısım nasıl gelişiyor hatırlayamıyorum. Ama Canan da hayatındaki en büyük ikiyüzlülüğü yaparak Ferdi’nin asker arkadaşıyla evleniyor. Düğünde olay çıkıyor ve Ferdi kendini yerlere atıyor. O sırada resmen yabancılaştırma efekti gibi 10 dk.lık bir sahne geliyor. Ferdi çölün ortasında takım elbisesiyle yapayalnızdır ve arabesk bir şarkı söyleyerek isyan eder. Bu sırada çölde gelinliğiyle Canan görünür. Ferdi sürekli Canan’a dokunmaya çalışır ama Canan çoktan yoldan çıkmıştır ve bunun vermiş olduğu kendince haklı gururla Ferdi’nin görmüş olduğu bu rüyada sürekli görünüp kaybolmaktadır. Sonra birden yıllar geçer, Ferdi zengin olur, mal mülk, her şey gani ganidir. Film ya işte Canan ve kocası da sefalete düşmüş ve evlerini satmak zorunda kalmışlardır. Tabiki Cananların evini Ferdi alır. Ama hâlâ gururlu olduğu için evin tapusunu onların suratına fırlatır. Ve Canan’ın kocası, Canan’ı Ferdi’ye peşkeş çeker. (Bu ifade tamamen film karakterlerinin ağzından çıkmıştır) Bu sahnelerde hüzün doruğa çıkmıştır. Canan, Ferdi’nin kayalıkların dibindeki evine gelir ve hönkürerek, böğürerek ağlamaya başlar ama Ferdi onu dinlemez ve çeker gider. Canan da kendini kayalıklardan atar ve yine kendini intihar eder. (Kendini intihar etmek gibi yanlış bir tabir de işte böyle durumlar sayesinde meşrulaşmıştır.) Ferdi koşar ama yetişemez. Büyük aşk Canan’ın ölümüyle son bulur.

Tüm bunlar inanılmaz bir kurgu örgüsüyle önümüze sunulur. Son sahnede Canan’a öylesine üzülür, hatta acırız ki Ferdi’ye söylediği sözler beynimize işler. Canan, Ferdi’ye eşinin kendisini ona gönderdiğini, isterse kendisini satın alabileceğini söyler. Tabiki tüm bunlar olurken Ferdi yıllarca (her Türk filminde olduğu gibi) Canan’ın bir perdenin arkasına gizlemiş olduğu kocaman siyah beyaz resmine bakmıştır. Film, çok da derdi olmasa da dibe vuran bir kadın portresi de çiziyor. Dönemin titrek dudaklı, toplumda pek de hakimiyeti olamayan bir kadın.

Ablamla yaşadığım, çocukluğumun en saf taraflarından birine ışık tutar bu film aynı zamanda. Ferdi’nin sevdiği kız ölünce ablam günlerce yas tutmuş. Ferdi artık yalnızdır ve ablam da Ferdi’yle evlenmek için ağlayıp sızlar. Küçücük bir kızın Almanya’da izlediği ilk Türk Filmi’nin Derbeder olduğunu düşünürsek gayet sarsıcı bir durum sanırım. NOT: “Derbeder” filmi Türkan Şoray’ın oynadığı meşhur Sultan filmine de konu olmuştur. Sultan filminde bütün kadınlar toplanıp sinemaya giderler. Hatta içlerinde hamile bir kadın vardır. Herkes izlediği filmde salya sümük ağlar, hatta kadın filmi izlerken doğum yapar. İşte “Sultan” filminde herkesin sinemada izlemek için ölüp bittiği film DERBEDER’dir.

Yönetmen: Temel Gürsu
Senaryo: Erdoğan Tünaş
Görüntü Yönetmeni: Muzaffer Turan
Müzik: Ferdi Tayfur
Oyuncular: Ferdi Tayfur, Canan Perver, Enis Fosforoğlu, Mümtaz Ener, Hüseyin Peyda, Sevda Ferdağ
Yapım: 1977, Türkiye, Renkli

(14 Eylül 2010)

Görkem Akgün

http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

Rüya Gibi Bir Buluşma: AnaPop Başlıyor

Ulusal folk müziğinin yaratıcıları ve yeni nesil mirasçıları görülmeye değer bir organizasyon ile bir araya geliyor. Red Bull Music Academy tarafından kotarılan bu oldukça nevi şahsına münhasır hadise, 15 – 18 Eylül tarihleri arasında garajistanbul’da gerçekleşecek.

Sahne alacak rüya takımında kimler yok ki… Kurtalan Ekspres, Moğollar, Derdiyoklar, Gökçen Kaynatan, Selçuk Alagöz, Erkut Taçkın… Aynı havayı soluma fırsatı bulacağımız müzisyenlerden yalnızca birkaçı… Ayrıca Anadolu Pop’un günümüzdeki temsilcileri Replikas, Ayyuka ve Kırıka da temsil ettikleri müziği lâyıkıyla yapan genç müzisyenler olarak ustalarıyla aynı sahnede yer alacak.

Geçmişle gelecek arasında köprü kuracak bir müzik ve sanat etkinliği olarak tanımlanan bu çok özel organizasyonda konserlerin yanı sıra, aralarında Taner Öngür, Murat Meriç, İzzet Öz gibi değerli isimler de Anadolu Pop meselesinin etraflıca masaya yatırılacak keyifli söyleşiler düzenlenecek. Eğlenceli atölye çalışmaları ve dj setleri de 3 gün boyunca aralıksız devam edecek.

Ayrıca etkinlik kapsamında pek çok festivalde büyük ilgiyle karşılanan üç önemli belgeselde yer alıyor. Bunlardan ilki Metin Avdaç’ın yönettiği Kara Altından Altın Mikrofona isimli çalışma. Film, 1965 – 1968 yılları boyunca memleketi kasıp kavuran, Hürriyet Gazetesi’nin düzenlediği Altın Mikrofon Şarkı Yarışması’nın 1968 yılı birincisi, TPAO Batman Orkestrası’nın oldukça ilginç hikâyesini konu ediniyor. Gösterimden sonra ekibin yanı sıra orkestranın solisti İlhan Telli ve grup üyelerinden Atilla Akman’ın da sizlerle buluşmayı beklediğini hatırlatalım.

Bir diğer belgesel, Didem Pekün’ün yönettiği Tülay German: Kor ve Ateş Yılları… Anadolu Pop’a yön veren isimler arasında başı çeken, muazzam güzellikte bir ses ve yoruma sahip Tülay German’ın İstanbul’dan Paris’e uzanan 40 yıllık yaşam öyküsünün anlatıldığı belgesel de görülmeye değer.

Son olarak genç sinemacı Gökçe Kaan Demirkıran’ın hazırladığı Müzikte Bir Deney – Anadolu Rock, etkinlik kapsamında sizlerle buluşmayı bekleyen önemli bir belgesel. Müzikte Bir Deney – Anadolu Rock, kendi türünde son yılların en dikkat çeken çalışmalarından birisi oldu ve hâlâ görmediyseniz bu kez kaçırmayın.

Mevzu kısaca böyle, detaylar www.anapop.org adresinde… Anadolu Pop’un öncüleri Barış Manço, Cem Karaca, Fikret Kızılok ve daha birçok müzisyenin ruhlarının orada olacağına şüphe yok. Bu anlamlı ve büyülü buluşmayı kaçırmayın demeye gerek var mı ki?

(14 Eylül 2010)

Gizem Ertürk

Adı Aşk Bu Eziyetin

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri:

Bursaspor Teknik Direktörü Ertuğrul Sağlam, Suat Oktay Şenocak’ın yönettiği “Adı Aşk Bu Eziyetin” filmine destek vermiş, filmde …

… kendisiyle yapılan bir röportajla perdeye geliyor. Aferim, takdire şayan bir davranış. Vaadettiği halde filmin Bursa’da yapılan …

… galasına ise gelmemiş. Aferim, bu daha da takdir edilesi bir davranış. En azından gençlere, verilen sözlerin yerine getirilmemesinin …

… insanın karizmasını nasıl çizdiğini güzel bir örnekle göstermiş oluyor. Film, sıfır bütçeyle, imece usulüyle çekiliyor, başlandığında …

… Bursaspor’un şampiyonluk ihtimali falan ortada yok. Gençler büyük fedakârlıklarla filmlerini tamamlıyorlar, o aşamada Bursaspor …

… şampiyon oluyor, film vizyona giriyor. Böyle bir olay 1000 yılda bir bile gerçekleşmez. Galaya gitsene, desteğini versene, …

… verdiğin röportajlarda milleti filmi seyretmeye yönlendirsene. Bu arada bilmeyenlere hatırlatayım. “Adı Aşk Bu Eziyetin” filmi …

… fanatik bir Bursaspor taraftarının hayatı üzerinden futbol sevgisi ve taraftarlığı hakkında sinemamızda yapılmış en dikkat çekici film.

Film festivali, şenliği, günleri, ayları -her neyse işte- gibi etkinliklere çağrılan davetliler içinde en dikkatimi çekenler araya adam …

… sokarak kendilerini zorla davet ettirenler. Festivallerde, şenliklerde, günlerde, aylarda -her neyse işte- dikkat edin, …

… organizasyonlardan, otellerden, yemeklerden, içmeklerden en çok şikayet edenler kimlerse, onlardır. Beğenmiyorsan gelme kardeşim, …

… daha iyisini yapabiliyorsan, buyur sen yap.

Filmin Türkçe adı, önce sinemalife.com Dergisi’nin tanıtım yazısında “Ölümcül Deney: Yaşamdan Sonra” diye anıldı, tersninja.com’un “Bu …

… Hafta Vizyona Giren Filmler” köşesinde ise “Ölümcül Deney 4: Ölümden Sonra” diye anılıyor. Oysa filmin afişinde “Resident Evil: …

… Ölümden Sonra” yazıyor. Tabiki bu karışıklıkta, serinin 4. filmini gösterime çıkaran şirketinin de katkısı yok değil, çünkü önceki …

… filmler, Ölümcül Deney (20 Eylül 2002 / New Films), Ölümcül Deney: Kıyamet (03 Aralık 2004 / Medyavizyon), Ölümcül Deney: İnsanlığın …

… Sonu (19 Ekim 2007 / UNP Filmcilik) şeklindeki Türkçe adlarıyla gösterilmişti. Yabancı filmlerin Türkçe isimlerinde zaman zaman …

… benzer karmaşalar yaşanıyor. Geçtiğimiz günlerde seyrettiğimiz “Splice” orijinal isimli film için önce “DNA“ adı tesbit edilmişti, sonra “Deney” adına …

… karar verildi, “DNA”ya da kıyılamadığı için film “Deney – DNA” şeklinde değişik bir isimle vizyona girmiş oldu. “Son Kahraman – John Rabe” …

… de de aynı tereddüt var. Keza canavar balıkları konu edinen filmin “Pirana 3D” adıyla anılması için basına ısrarla ricada …

… bulunuldu, fakat Beyoğlu’na çıktığımda baktım, sinemanın birinde sadece “Pirana” yazan bir afiş var. Herhalde 2 boyutlu kopya …

… gösterdiğinden 3D afişi seyirciyi yanıltabilir diye farklı bir afiş daha yapılmış. Böyle küçük teferruatlarda da seyirciye saygı …

… yakalanabiliyor. Aferim.

İlk sayısı Kasım 2007’de yayınlanan sinemalife.com Dergisi, başlangıcından beri kendisini “Türkiye’nin ilk online sinema dergisi” …

… olarak lânse ediyor, oysa http://www.dergiplanet.com/ adresindeki Dergi Planet’in ilk sayısı, tesbit edebildiğim kadarıyla 06 Mayıs …

… 2007’de yayınlanmış. Dedikten sonra iğneyi birde kendime, dolayısıyla sadibey.com’a batırayım -ki adalet mülkün temeli olsun. Geçen …

… yıl basın sponsoru olarak destek verdiğimiz 21. Ankara Film Festivali, jest yaparak ilânımızı yayınlamıştı. İlânın arka plânında …

… kullandığımız görselin sinemalife.com Dergisi’nde yayınlanan sinemasinemadir.com web sitesinin ilânındaki görselle aynı olduğunu …

… yeni farkettim. Ancak ilk olarak kimin kullandığını maalesef tesbit edemedim, belirtmiş olayım.

(11 Eylül 2010)

Sadi Çilingir

10 Eylül 2010 Haftası

“Adele’nin (doğrusu: Adele’in) Olağanüstü Maceraları”, popüler serüven kitapları yazarı, bağımsız kadınların öncüsü genç Adele’in, tek yakını olan kız kardeşini bitkisel hayattan çıkarabileceğine inandığı mumyayı ödünç alma amacıyla Mısır’da giriştiği tehlikeli keşiften, Paris’e korku salan tarih öncesi hayvanın izini sürmek zorunda kalmasına uzanan, sürükleyici sergüzeştlikleri. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde geçen bu fantastik olaylar dizisi, ‘kendi içinde’ inandırıcı ve görsel kalitesinin avantajlarını nitelikli bir ‘humor’ oluşturmakta kullanabilen nadir örnekler arasında… Bu yüksek kalitenin kaynağı, uyarlandığı çizgi romanın ayakları yere basan ve fakat çocuksu da olabilen yapısı: Bilimsel bilgi ile gerçeküstü unsurları incelikli biçimde buluşturan bir yapı. Jacques Tardi imzalı bu çizgi romanın “Indiana Jones” ve “Jurassic Park”tan önce yaratılmış, 1970’lere ait olduğunu anımsatırım.

“Centilmen”, son bir görev için sakin İtalyan kasabasına sığınmış tetikçinin, ‘ölüm korkusu’ ile ‘aşkı duyumsayarak yaşama’ arasında ruhu mengeneye sıkışmış adamın öyküsü. Ya da, erkek cinsinin kırılganlığı! George Clooney’nin ‘döktürdüğü’, biri kiralık katil, diğeri fahişe iki kadın ve vicdanı temsil eden rahip rollerindeki oyuncuların da etkili oldukları filmin, retro izler taşıdığının altını çizmek gerek.

“Resident Evil: Ölümden Sonra”, bilim kurgu – korku – aksiyon trüklerinin sergilendiği bir şov, bir ‘sinema varyetesi’: Umbrella Corporation marifetiyle insanları yaşayan ölülere dönüştüren virüs dünyayı gerçek bir cehenneme çevirse de, bu seride, yenilmez kadın Alice’e güvenimiz tam! İşte onun yenilmezliği sayesinde de, zamanı, olayları, gelişmeleri sonsuza dek uzatabilecek geniş bir spektrumda, öykülere takılmadan gösterinin tadını çıkarmanızı öneririm. Aksi halde ‘ipin ucu kaçtı’; neler olup bittiğini, neler döndüğünü anlamaya çalışmanız beyhude bir çabadır. Yetenekli yönetmen Paul W. S. Anderson’ın, patenti Cameron’da olan ve doğaldır ki “Avatar”da kullanılan “Fusion System” 3D tekniğiyle çalıştığını anımsatayım (yani bu film, bazıları gibi ‘çakma’ 3D değil).

“Saftirik Greg’in Günlüğü”, yeni ortaokul öğrencisi oğlanın, örneğin, ailedeki ‘düşman’ ağabeyinin marifetlerini, okuldaki saçmalıkları / aptal kızları, en yakın arkadaşı tombulla ‘hayatın acımasız yüzü’ndeki dostluk sınavını, ileride mutlaka ünlü (ve zengin) olacağına dair düşüncelerini içeren anı defterinin yaprakları arasına çocukça bir saflıkla nüfuz eden eğlenceli film. Düzenli yazan Greg gibi olayları ritmik aktaran, hareketli – basit resimlemelerin bağlacında, tam da çocukların zaviyesinden dünyaya bakabilen, izleyenin muhakkak kendi küçüklüğünden bazı anları yakalayabileceği, zevkli bir çalışma.

(08 Eylül 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Sinema, Tiyatro, Drama, Birisinin Aklına Soru İşareti Düşürmek İçin Bile Büyük Mucizedir

Televizyon dizisi, tiyatro ve sinema filmlerinde her seferinde farklı rollerde gördük kendisini. Sadece sahnede, film karesinde ya da beyaz camda değil, 18 yıl devlet tiyatrolarında çeşitli görevler üstlenerek hizmetine devam etti Ahmet Mümtaz Taylan. Kendisiyle neredeyse bir günümüzü alan bir söyleşi gerçekleştirdik. Doğrusunu söylemek gerekirse, belki de bir söyleşi değil, çok keyif aldığımız sohbete mazhar olduk. Sinemalife okuyucularına o sohbetin bir bölümünü paylaşıyoruz. Eminiz siz de okurken en az bizim kadar keyif alacaksınız!..

Sizi izleyince ‘Mahalle’den çıkan Bilge’ ama fazla tevazu sahibi ve kendisini çok fazla göstermediği için aslında çok rahat görünen bir mahalleli diyebiliyor insan. Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Evet!.. Öyle bir resim görünüyorsa eğer, o resim eninde sonunda realitedir. Ben öyle bir şey kovalamadım. Bir oyuncu olarak, kendinizi belli bir kategoriye hapsedecek şeyden, uzak durmaya bakarsınız. Genel olarak oyuncu refleksi, belli bir çekmeceye kapatılmaktan kaçmak üstüne kuruludur. Onu da oyunculuğunuzun kalitesiyle ve her defasında rol ve senaryo anlamında birbirinden farklı tercihler yaparak, tesis etmeye çalışırsınız. Bizim ülkemizde çok mümkün değildir bu.

Neden mümkün değil?

Çünkü dönemsel izleme alışkanlıkları vardır. Bir kere seyirci ile ilişkinizin motoru televizyon. Sinema ve tiyatro değil. Tiyatroda yıllık seyirci bir milyon civarındadır. Sinema da da yerli filmler için 18 – 20 milyon bilet satılıyor. Her sene çok iyi filmler çekilmeyebiliyor. Geçen yıl 80 civarında film çekildi. Onlardan bir kaçında oynadığınızı varsayın. Ama televizyon öyle değil. Popüler bir diziyi bir gecede 4 ile 6 milyon civarında seyirci kitlesi izleyebiliyor. Hal böyle olunca da seyircinin sizin üzerinizdeki fikri, televizyonda oynadığınız karakterler üzerinden oluşuyor. Tiyatro ve sinema maceranızı bilmeyip televizyon üstünden karar veriyor seyirci.

Bir röportajınızda şöyle diyorsunuz: “Bir arkadaşım benden çok kazanacağı zaman ben kendime onu barem almam” sizin dünyaya bakış açınızda çok etkili mi bu şekilde düşünmeniz?

Kıyas kafasıyla yaşamamak gerekir. Kim ne kazandı mukayesesiyle bakmamaya gayret ediyorum hayatımda. İnsan neticede zaaflarıyla maluldür!.. O da bir zaaftır ve zaman zaman kıyaslarız. Hakkaniyet peşindeyseniz kıyas; doğru bir ölçüt değil. Sizin kendi bilgi birikim ve donanımızla ilgilidir daha çok. Ben payıma düşeni, başkalarının payına düşenlerle kıyaslayarak belirlemiyorum. Daha pragmatik bir ölçütüm var. O süreçte maddi ve manevi olarak ihtiyacıma bakarım. Beni hayatta mutlu eden tek şey işim değil çünkü.

Mutlu olmayı keşfedebilmiş ve manevi anlamda tatmin olmak mıdır bu anlamda düşünceniz?

Maddiyattan önce maneviyat gelir gibi kabadayı lâflar edemem. Ama sadece para için de tatsız bir işi yapmam. Yapabilmem için de o süreçte çok katı şartların oluşması lâzım. Meselâ, kızımı okula gönderemeyeceksem, çok da beğenmediğim bir filmde, hoşlanmadığım bir karakteri yine en iyisini yaparak oynarım.

Ama size bir gölge düşürmez mi bu durum?

Asla da gölge düşürmez!.. Onlar Hollywood kafası. Onu da ne küçümserim, ne de eleştiririm. Bir şeyi oynayıp oynayamama konusunda vereceğim karardaki ölçüt, benim oraya bir şey katıp katmamamdır. Yoksa oynayamayacağım herhangi bir rol yok. Ben profesyonel bir oyuncuyum. Bir önceki işimin aksine bambaşka bir karakteri oynarım ve daha da heyecan vericidir. Aslında bir kategorinin oyuncusu olmaktan ya da öyle anılmaktan hoşlanmam doğrusu. Sadece iyi, kötü, ironi karakterleri oynamak gibi özel bir tercihim yok. Zaten bütün karakterlerin söyledikleri, yaptıkları belli bir neden sonuç ilişkisine dayalıdır. Dolayısıyla iyi ve kötü demekte, belli bir kıyas kafasıyla onu değerlendirmektir. Benim hayatımda böyle bir bakış açısı yok. Bana teklif edilen karakterler kötü adam ya da iyi adam ise bu beni tek başına etkilemez. Bunların nedenlerine bakarım.

Bir anlamda senaristin de işini kolaylaştırmış oluyorsunuz!..

Evet, yani senarist bakar, bu karakter bu biçimde iyi işliyor der ve zaten oradan karakteri yürütmeye başlar. Başta çok sıktır meselâ benim oynadığım kötü adamlar sevilir. Evet kötü adamdır!.. Ama sevilir, seyirci onu sever fakat yine de kötü adam der. Çünkü ben doğru bulunmayan onaylanmayan davranışlar gösteren bir karakterin neden onu öyle yaptığı ile de ilgili oynamaya gayret ederim. Bir hikâyeye kendimi koyarım. Benim katkım genelde bu yolda olur. Yazılanın ötesinde ardında duran, daha sonra yazılacakları etkileyecek katkılarda bulunmaya çalışırım. Oyunculuğa öyle bakıyorum. Ben ne katabilirim?

Sokaktan geldiğiniz fikri doğru mu?

Doğru yani ben sokakta büyüdüm.

Nasıl bir büyümeydi o?

Doğrusu çok tekin bir hayatım olmadı. Korunaklı bir hayat sürdüğümü ya da korunaklı bir biçimde büyüdüğümü geliştiğimi yetiştiğimi söyleyemem. Genelde tekinsiz, sıkıntılı ortamlardaydım. Orta sınıf burjuvaya göre bayağı sıkıntılı ortamlarda bulundum. Çok küçük yaşta evden ayrıldım. Farklı işlerde çalıştım, konservatuarda öğrenci olana kadar. Çiçekçilik, inşaat asfalt işçiliği yaptım, madenlerde çalıştım.

Anadolu’nun farklı şekli!..

Tabi tabi!.. Güneydoğu’da asfalt döktüm. Kantarcılık yaptım. Ankara’da İzmir’de çiçekçilik yaptım küçüklüğümde.

O dönem, meselâ hayata dair bakışınız neydi? Sorguluyor muydunuz hani kendinize yönelik bir gelecek öngörünüz var mıydı meselâ?

Her gençte olduğu gibi bir yırtma psikolojisiyle yaşıyordum. Tabi kendim için öngördüğüm hayal vardı, çok da mütevazi şeyler değildi. Şimdi bakıyorum da o şartlara bakıldığı zaman çok genç yaşta bir insanın kuracağı hayaller değilmiş!..

Ne gibi hayaller?

Yani bir devlet memuriyeti hayal etmedim hiçbir zaman. İşte bir küçük evim, tatlı bir karım, kavun kafalı çocuklarım olsun türünden hayallerim olmadı. Biraz gözü yukarda bir çocuktum. Yaptığım işin en iyisini yapmayı hep istedim. Çiçek yaparken de son derece iyi çiçek, barit madeninde tavana tabanca vururken de onu iyi yapmaya çalışırdım. Asfalt şantiyesinde de iyi olmaya çalışırdım. İktisat Fakültesi’ni okuduğum zaman da ülkeyi değiştirmeyi hayal ediyordum. Donanımımla falan, formasyonumla. Sonra yönetmenliğe, oyunculuğa karar verdiğim zaman da en iyisini yapmaya çalıştım. Genel olarak yani herkes tarafından sevilmeyi, beğenilmeyi, göze değmeyi isteyen bir yapım vardı. Genelde oyunculuk için iyi bir şeydir bu. Bir insan için ne kadar iyidir onu zaman gösterir. İnsanı berbat edebilecek, rezil ya da vezir edebilecek bir şey ve benim için kötü sonuçları olmadı. Genelde eğilimlerimden, insani zaaflarımdan, isteklerimden, arzularımdan, derli toplu bir insan çıkardığımı düşünüyorum. Çok da şikâyet edilmeyecek bir insana dönüştüğümü düşünüyorum.

İktisat fakültesinde okurken o zaman Türkiye’yi değiştirme dönüştürme düşüncem vardı dediniz. O nasıl bir değiştirme düşüncesiydi?

Biz 80 kuşağıyız. Ben 65 doğumluyum. Cunta döneminde 15 yaşındaydım. Ve şimdiki 15 ile 1980 yılındaki 15 yaş birbirinden çok farklı şeylerdir. Şimdi, 15 yaşında dolaşan genç arkadaşlar, bizim dönemimizde yetişkindi.

Yani büyümek zorundaydınız.

Büyümek zorundaydık. Çünkü genç yaşta, çok genç yaşta kolay da kaldırılamayacak, insanı hiç de tahmin etmediği yerlere savurabilecek pratikler yaşadık.

Meselâ?

Yani işte 79’u 80’e bağlayan dönemi düşünün. Çok zor yıllardı. 15 yaşında belinizde silâhla gezebiliyordunuz. Ben belimde silâhla gezdiğimi söylemiyorum tabi. Belinde silâhla gezen arkadaşlarım vardı, belli bir fraksiyonun üyesi değilseniz, aidiyet konusunda büyük bir eksiklik yaşardınız. Ben sol görüşlü bir gençtim, sol görüş sempatizanıydım.

Sosyalist?

15 yaşında birisini 80 yılında kategorik olarak sıkı tanımlamak çok zordur. Genelde her şeysinizdir. O ara bir tanesini çok seviyorsunuzdur. Çünkü en güzel ağabeyler ablalar o fraksiyondadır ve orada hissedersiniz kendinizi. Yoksa benim şimdi şucuydum, bucuydum demem biraz komik kaçar. Neci olabilirsin ki 15 yaşında? İşte İzmir’deydim, Karataş Lisesi’nde okuyordum. Darbe bağıra bağıra geliyordu, bir tek gününü bilmiyorduk. Bugün yarın olacak diye biliyorduk. Zor bir dönemdi. Her şey o kadar para kazanma, kapma, götürme üstüne kurulu sosyal, siyasal ve ekonomik bir hayat yoktu o zaman. Başka zorluklar vardı. Çünkü daha hikâyeye açık bir dönemdi 80’ler. 68’lerin anlatacağı şeyler var, 78’lerin anlatacağı şeyler var. Bir de 80 kuşağı diye bir kuşak var. 80 kuşağı, aslında 80’de doğanlar değil. Onlar çocuk yaşta… Şimdi biraz onların hikâyesi üstüne bugün konuşabiliriz. Ama 60’lar 65’lerde doğanlar kayıp ve kabahatlı bir kuşaktır. Zor bir kuşaktı ve kimlik bunalımı vardı.

Iskalanmış bir hayat dönemi miydi 80?

Benim açımdan öyle bir şey yok. Bir kuşak, karinesini bulmakta çok zorlandı. Düşünün şimdi okuyan, seyreden tartışan iyi müzik dinleyen bir üst kuşağınız var, ağabeyler. Çok sertler çok romantikler, çok tatlılar, çok çekiciler, bir de bir takım statükocu, militarist insanlar var yani. Bu iki modelin arasında sıkışıp kalmış ve ben ne olayım, ben ne olacağım, ben ne olsam iyi olur diyen bir adölesan topluluğu var. Çok tatsız bir yere de savrulabilirsiniz, çok kimliksiz, bulanık, amorf, flu bir figüre de dönüşebilirsiniz. O dönemde işte heder edilmiş bir kuşağı da kendinize örnek alarak, onların birikimini taşımayı, döküp saçtığını toplayıp, kullanmak, yapmak, etmek üzere cebinize koyup bir kenarda o kargaşanın bitmesini beklersiniz. Ben o işte sağdan soldan dökülenleri toplayıp bir kenarda tozun dumanın dağılmasını bekleyen bir genç topluluğunun içindeydim. Öyle çok arkadaşım var.

Ne kadar beklediniz? Bekleyiş ne zaman bitti?

İşte 80’de ben 15 yaşındaydım. Hemen erken okudum biraz. Hemen İktisat Fakültesi’ni, sonra konservatuarı bitirdim. 89 yılında ikinci üniversiteyi bitirmiş olarak konservatuardan mezun oldum ve Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu sınavını kazandım o sene ilk defa Devlet Tiyatrosu sınavla alıyordu. 89 ile 93 arasında Diyarbakır’daydım. Bölgenin en karışık olduğu, sokaklarda bombaların patladığı dönemdi. İşte Vedat Aydın, Musa Anter falan hepsi bütün o şeylerin…

Hayatın o kadar gerçek olduğu bir şehirde, gerçeği yansıtmayı misyon edinen bir tiyatro yapmak nasıl bir duygu?

Bir kere onu yapıp yapmadığımızdan tam da emin değilim. Çünkü neticede devlet tiyatrosuydu. Şunu herhalde yüksek sesle söylemek lâzım. Devlet Malzeme Ofisi niye Diyarbakır’da varsa, Toprak Mahsülleri Ofisi niye varsa, Devlet Tiyatrosu da onun için açılmıştı oraya. Devletin oradaki varlığını pekiştirmek, hissettirmek için. Devlet Tiyatrosu hissettiremez belki, ordu falan var ama en azından pekiştirme, burada da her şey diğer batıdaki gibi hissi yaratmak üzere kurulmuş bir tiyatroydu. Biz o bağlamdan koparmayı, onun üstüne çıkarmayı beceren bir kuşak olabildik Diyabakır’da!..

Repertuar seçimlerine karışılıyor muydu ya da konjonktüre uygun seçimler dayatılıyor muydu size?

Tabi ki yani Devlet Tiyatrosu’ndan bahsediyoruz neticede. Dayatılıyordu elbette!.. Bunu bir oto sansür olarak düşünün. Özellikle yöneticilerin eline bu sene oynatılacaklar listesi gidiyor muydu bilmiyorum ama o şekilde olmasa bile bunun farklı farklı yöntemleri vardır. 60 senedir öyle işliyor.

Peki o dönemde seyirci kitlesi ve seyirciyle aranızdaki ilişki nasıldı?

Ben 89 da Diyarbakır’a gittiğimde, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu 1 yıldır çalışıyordu, 88’de açılmıştı ve kendi içine kapalı, Diyarbakır’daki memurların, devlet memurlarının, dışarıdan, şehrin dışından gelen devlet memurlarının rağbet ettiği tiyatroydu. Batıdan gelmiş, doğudan gelen askerler de dahil, her türlü devlet memurunun ve ailelerinin çok severek doldurdukları bir tiyatroydu. Çünkü onların için de tutunacak bir daldı tiyatro. Ancak bu devlet tiyatrosunu Diyarbakır’da kurumsallaştırmak için yeterli bir manzara değildi. 92’de Yücel’in genel müdür oluşuyla, benim Diyarbakır’ı idare etmeye başlamamla birlikte, sur içinden seyirci almaya odakladık kendimizi. Ben hatırladığım kadarıyla 92’de, Nazım’ın Ferhat’la Şirin’ini, Vaclav Havel’in Görüşme Kutlama Çağrısı’nı, Shakespeare’den Macbeth’i filan repertuara almıştım. % 100 doluluk oranıyla ve çocuk oyunlarından tutun da, her türlü temsilimizde haftalar öncesinde biletlerin tükeneceğini ve şehir halkının salona geldiği bir biçimi bir yıl içinde tiyatroya soktuk. Biz iyi çalışıyorduk, bizden önce giden oyuncular da bu eğilimdeydiler ama idari anlayış, seçimler ve tercihler o yönde değildi. % 100 seyirci oranının altına düşmedi genelde ve Diyarbakır halkı, Kürtler, devlet tiyatrosunu düzenli olarak doldurdu.

Nasıl algılıyorlardı öyle bir ortamda tiyatroyu ve oyunları?

Genel olarak Kızılderililerden bahsetmiyoruz. Kürtler ülke sorununu batılılardan daha iyi bilir!..

Ama o an çektikleri bir acı var. Yaşadıkları bir acı var.

Sadece Kürtler değil, Türkler, Arap kökenli Türk vatandaşları için de genel olarak o baskı altında yaşamak, esasen bir yaşam biçimine dönüştüğü için buradan göründüğü gibi değil. Meselenin özü de ordadır. Kürt bir arkadaşım bunu çok güzel dile getiriyor. “İstanbul’dan Hakkâri’ye baktığın zaman gördüğün şey ile Hakkâri’den Türkiye’ye doğru dönüp baktığın zaman görünen şey aynı şey değildir.” Gerçekliği bölünmüş Kürt halkının. Gerçeklik algısı da bölünmüş. Yılmaz Erdoğan söylüyor bunu, “Türkiye bölünmez ama gerçekliği bölünmüş” diyor. Doğrusu tam da bunun içinde bulunuyorduk. Biz o kargaşanın içinde iki üç günde bir Diyarbakırlı arkadaşlarımızla halı sahada futbol oynardık. Haftada 4 – 5 gün oyunumuzu oynardık.

Doğudan sonra Almanya’ya gidiyorsunuz. Nasıl bir deneyim oldu, yani nasıl bir korku ile gittiniz? Şöyle bir algı da var, ben batıdan doğuya gidip orda gerçekten çok iyi işler çıkaran öğretmen arkadaşları tanıyorum. Meselâ 10 yıldır adam Van’da. Öyle bir idealizmi benimsemiş ki hiçbir güç onu buraya getiremez tekrar. Böyle bir idealizm de oluşuyor mu gerçekten?

Ben belli bir idealin peşinde koştuğum için gitmedim Diyarbakır’a. Sadece benim sürdürdüğüm yaşam biçimini algılama, kavramaya yardımcı olabilecek onu geliştirebilecek birçok sınavdan geçebileceğim bir yere gittiğimin bilinciyle gittim. Seçmedim, gönderildim!.. Diyarbakır’ın benim birey olarak gelişimimde de, profesyonel kimliğimde de pratik olarak çok büyük katkıları vardır. Doğrusu orda yaşanan trajediye tanıklık etmek, bir dönem onun parçası olmak eğer buradan belli sonuçlar çıkarmayı becerebiliyorsanız ve böyle bir donanımınız niyetiniz varsa iyidir. Niyetiniz varsa size çok şey katar. Çok şey götürür bezen götürdüğü şeyler de bir katkıdır. Genç heyecanlı çok iyi niyetli yanlarım öldü Diyarbakır’da. Ama yerine beni öldürmeyecek şeyler de koymayı başardım o süreç de.

O hem 80 dönemi hem bölgenin en sıcak olduğu yıllarda orda görev yapmak, Nietzsche’nin dediği gibi “öldürmeyen acı güçlendirir” durumu mu söz konusuydu?

Evet!.. Bir yerde bu kadar acının bu kadar yüksek olduğu coğrafya, geçenlerde birkaç ay önce boğaz köprüsünde arabasını bırakıp ölmeyi seçen bir üniversite hocası bir hanımefendinin bıraktığı notu gördüm. Kağıda şöyle yazmış sadece: “Çok fazla acı var.” O kadar çok şey anlatıyor ki bu cümle. Bu ülkede çok fazla acı var. 200 – 300 sene sonra bu ülkede yaşanan bu sert tartışmaların koca ülke tarihinde, koca dünya tarihinde ne kadar objektif bir değeri olacak bilemiyorum. Muhtemelen hiç konuşulmayacak bunlar. Bunu biliyor olmak, bunu düşünüyor olmak çok acı verici. “Kürt kökenli yurttaş” tatsız bir lâf. Kürt kardeşlerimizin yaşadığı sıkıntılar, yoksulluktan yoksunluktan kaynaklanan bu kadar fazla acı ve şiddet, bu kadar çok insan hayat ziyanı. Bütün bunların gelecekte 200 sene sonra dönüp, Türkiye’de ne yaşanmış diye bakacak bir yurttaşımıza anlatacağı çok fazla şey olmayacak. Bunu biliyor olmak çok acı, çünkü o dönemin o çağın problemleri bunlar olmayacak. Düşünün şimdi başörtüsü yüzünden üniversiteye giremeyen, alınmayan öğrencilerle ilgili bir şey tartıştığımızı zannediyoruz. Konunun başörtüsü ya da bir kamusal alan ihlâli olup olmadığı ile ilgili bir tartışma olduğunu düşünüyoruz. Oysa bütün bunlar toplumun hafızasında, benliğinde yaralar, erozyonlar yaratan şeyler. Kötü tatsız tartışmalar. Ülkenin geleceğine bunların ne denli katkısı var. Bunlardan çok emin değilim. Başörtüsünü tartışmamız lâzım, etnik kökenlerle ilgili, insanların etnik kökenleriyle tarif edilmeleri, değerlendirilmeleri, belli bir yaşam standardında belli bir kökene sahip olduğu için baştan burada hüküm giymek gibi şeylerin ilerde objektif bir değeri olamayacağını bilmek, hayatın içinden bunların gerçekten de en önemli şeyler olmadığını biliyor olmak, tiyatronun sinemanın, sanatın aslında bu kadar önemli olmadığını, hayatın karşısında hiçbir şeyin o kadar önemli olmadığını biliyor olmak insanı bazen öldüren de donduran bilgilerdir. Bazen çalışmaktan, yaşamaktan soğuyorsunuz…

Bir tarafta sinema tiyatro yapılıyor ama orda da hayat ziyan oluyor yani değil mi?

Bizim burada dünyanın en iyi filmini çekiyor olmamız, en iyi oyununu oynuyor olmamız, benim Hamlet’i, National Tiyatro’da bile görünemeyeceğim bir başarıyla oynuyor olmamın Gazze’deki bir çocuğa ne katkısı var? Hayatın devamına ilişkin bir çaba içerisindesiniz. Hayata bağlanmak, başkalarının hayata bağlanmasını sağlamak için, birisinin aklına bir soru işareti düşürmek için bile büyük bir mucizedir sinema, tiyatro, drama, komedi!.. Bunlar öğretmenlik, öğrenmek, bilgi, iletişim, siyaset, ekonomi falan çok önemli şeylerdir. Ama insanın hayatına değerler katmasıyla ölçülür varlığı. Bu tartışmalar bize ne katıyor diye düşündüğüm zaman bazen çok üzülüyorum. Çünkü biz yaşarken Avrupa Topluluğu’na girdiğimizi ya da girmediğimizi biliyor olacağız ama torunumun bunu hiç bileceğini zannetmiyorum.

Sinema gerçekliğin dilini konuşmaya başladı. Ama tiyatro Türkiye’nin toplumsal gerçeğini konuşuyor gibi gelmiyor. Tiyatroda oyunlara baktığınızda bile daha psikolojik ağırlıklı bir zeminde gittiğinde ve bu zeminin kendi içinde bir statüko yarattığını o statüko da Türkiye’nin toplumsal gerçekliği ile örtüşmüyor. Türkiye’de böyle bir tiyatronun ne zaman oynanabilir sizce.

Şimdi bu eleştiriye ve tespite katılmamak mümkün değil, tamamıyla katılıyorum. Çok büyük oranda katılıyorum ama bir yandan da ödenekli tiyatrolarda da, özel tiyatrolarda da çok özel işler yapan yönetmen ve oyuncuları, kreatörleri yok saymayalım.

Meselâ Kürtlerle ilgili bir oyun yapıldı mı?

Yapılmadı. Ödenekli tiyatrolar tarafından yapılmadı. Özel tiyatroların da o tarafta olup yangının içinde olanları, bunları yapmaya çalıştı yapabildiği kadar. Tiyatro, sinema, o ülkenin gündemini bire bir takip etmek zorunda mıdır, ondan emin değilim. Ben sanatçının her gelişmeyi takip edip, neredeyse gündeme yanıt veren ya da soru soran bir vazifesi olduğunu düşünmüyorum. Öyle bir vazife yüklemek haksızlık olur. Durumdan vazife çıkarmak başka bir şeydir. Bunun için çaba sarf eden ödenekli ödeneksiz tiyatrolarda bazı girişimler, ürünler var. Genele ilişki saptamalar doğrudur. Bunun da bir tane nedeni var. O işleri yapabilecek oyuncu ve yönetmenlerin olmadığı için değil, bu tiyatrolar öyle yönetiliyor. Türkiye’de ödenekli tiyatrocuların ağır, yapısal sorunları vardır. Statükocu, eski, merkeziyetçi bir anlayış ile devlet tiyatroları, şehir tiyatroları da genel olarak idare edile gelmiştir. Buna itirazı olanlar vardır ama onların sesi statükocular kadar çok çıkmamaktadır. İçinde çalışan insanların da sorumluluğu vardır ama yönetimler statükocudur. Mümkün olduğu kadar suya sabuna dokunmadan, bir tür seçkin bir sanat kategorisi olarak da tiyatroyu sürdürme eğilimi hep öne çıkmıştır. Türkiye’de ve gerçekten de bu ülkenin sorunlarını yakıcı bir şekilde takip etmez tiyatro. Genel olarak bana dersen ki Devlet Tiyatrosu, Şehir Tiyatrosu bu ülkenin sorunlarıyla meseleleriyle gündemiyle yeterince ilgili midir? Bununla ilgili tespit yapmak yol göstermek soru sormak anlamında bir işlev üstlenmiş midir? Hayır, üstlenmemiştir. Buna katılıyorum. Ama bu da daha katılımcı daha demokratik işleyişlerle kazanılabilecek bir pratiktir. Galiba bu konuda yeterince güçlü olamıyor ödenekli sanat kurumlarımız. 2006 yılında istifa etme nedenim sadece ve sadece budur. Yani ben Devlet Tiyatrosu içerisinde yapılan tiyatroyu biçim olarak da içerik olarak da sindiremediğim için ayrıldım.

Nuri Bilge Ceylan’ın son filminde Yılmaz Erdoğan ile birlikte rol aldınız. Büyük ihtimalle de Cannes’de gösterime girecek değil mi?

Evet büyük ihtimalle öyle olur.

Oradan ödülle döner mi?

Büyük ihtimalle öyle olur. (Gülüyor!…)

Tiyatroda az önce toplumu okuma noktasındaki beceriye vurgu yaptık fakat Türk sineması o değişimi toplumsal okumayı çok daha iyi beceriyor. Sanatsal anlamda da iyi gösteriyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çünkü statüko kırıldı. Hayat kendi içine kapalı güdük topluluklar hariç hiçbir yerde bir durulacak bir bent bırakmadı. Yıkıp geçiyor teknoloji, iletişim bireyin gücüne kuvvetine iradesine olan inancın tekrar kazanıldığını düşünüyorum. Toplumculuk evet. Toplumcu sanat evet. Ama bireyi göz ardı etmemek lâzım. Biz duygusu iyidir. Ben hayatım boyunca biz duygusunu kovaladım. Ben olmayı çok istedim. Bazı benlerin olmadığı bizatihi mümkün olmuyor. Biz ile sürü arasındaki farktır o. Yalçın Hoca’nın da zaman zaman söylediği gibi, sürülerde aşık olmaz. Sinema gelişecek çünkü eskiden film çekebilmek için çok yüksek bir ilişki ağı, iyi bir bütçe teknolojik donanım, ekipman meselesi daha zor bir meseleydi. Şimdi neredeyse elinizdeki cep telefonu biraz daha geliştiği zaman HD kalitesinde görüntü çeker hale geldiğinde iphone içinde olacak. Devlete inat, Kültür Bakanlığı’na inat o sinemanın kendi içindeki devletine inat bütün bunları aşar üstünden uçar gidersiniz kimse de tutamaz sizi. Sinema, müzik, edebiyat çünkü artık kitap basmak zorunda değilsiniz insanlara yazdıklarınızı iletmek için. Bir köşe kadısı olmak zorunda da değilsiniz bir gazetede. Bir bloğunuzun olması yeterli.

Peki, Türk sineması’ndaki sorunumuz nedir size göre?

Senaryo sorunumuz var. Neden sinemamız daha iyiye gidiyor. Bizim sinemayı ilk çekmek konusunda bir sıkıntımız yoktu ki. İmkanlar daha sınırlıydı, şimdi daha geniş, enstrümanlar daha yaygın, daha ucuz, daha kolay ama her zamanki sorunumuz bugünde devam ediyor. İyi senaryolar üretilemiyor çünkü yazmayı bilmiyoruz. Bir şeyi yapabilmenin şehvetine kapılıp, nasıl yapılacağı hakkında yeterince düşünmüyoruz. Hep yapmakla ilgili olup, nasıl yapılacağı ile ilgili değiliz. Yapmak önemlidir, hayat yapmak üstüne kuruludur doğrudur. Düşün ve yap.

Yönetmen bazında, birçok ödülle döndük, uluslararası festivallerden ama oyuncu anlamında henüz elle tutulur bir başarımız olmadı bunu neye bağlıyorsunuz?

Kafalar özgürleştikçe, teknoloji o özgürlüğe servis yaptıkça, teknoloji ucuzladıkça, imkânlar genişledikçe zaten var olan özgür kafalar o işleri yapabilir hale gelecekler. Şunu da unutmayalım; dünyanın Hollywood’da da, Bollywood’da da, Avrupa sinemasında çıkan her ürün bir inci tanesi değildir ve öyle bir mecburiyet de yoktur. Eğlence sektörümüzün bir parçası olduğumuzu, daha büyük bir oranda olduğumuzu da unutmayalım.

(07 Eylül 2010)

Fatih Doğulu – Köksal Akpınar

http://www.sinemalife.com